<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 08 Aug 2026 22:58:17 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Mahşerde Onlara Acı Bir Azap Var]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/mahserde-onlara-aci-bir-azap-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/mahserde-onlara-aci-bir-azap-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Allah bizim yolumuzu izleyenlere rahmet etsin! Onlar uzun süren hüzün ve hasretleriyle bizim acılarımızı paylaşırlar.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık’tan (as) nakledildiğine göre Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kıyamet günü geldiğinde Fatıma için nurdan bir kubbe yapılacak ve Hüseyin de kesik başını eline alarak mahşer sahrasına gelecektir. Fatıma Hüseyin’i görünce öyle yakınacak ve feryat edecek ki, ilâhî dergâha yakın melekleri ve peygamberleri ağlatacaktır.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Yüce Allah, Hüseyin’i en iyi şekilde Fatıma’ya gösterecektir. Hüseyin, başı kesik olarak katilleriyle husumet edecektir. Allah Teâla, Hüseyin’in katillerini, öldürmek için hazırlık yapanları ve öldürülmesinde parmağı olan herkesi Fatıma’nın huzurunda bir araya toplayacaktır. Ben de onları tek tek öldüreceğim. Onlar yeniden diriltilecekler. Müminlerin Emiri Ali, Hasan ve sonra Hüseyin onları tek tek katledecekler. Onlar tekrar diriltilecekler. Bizim neslimizden olan herkes bir defa onları öldürecektir. Daha sonra gazabımız dinecek ve acılar unutulacaktır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) sonra şöyle buyurdu:</p>

<blockquote>
<p><strong>“Allah bizim yolumuzu izleyenlere rahmet etsin! Onlar uzun süren hüzün ve hasretleriyle bizim acılarımızı paylaşırlar.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bir başka kaynakta Fahr-i Kâinat Efendimiz Resulullah’tan (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kıyamet günü olduğunda Fatıma bir grup kadınla birlikte mahşere gelecek. Ona denecektir: ‘Cennete gir!’ diyecektir ki: ‘Benden sonra oğluma yapılanları öğrenmedikçe cennete girmem.’ denecektir ki: ‘O zaman kıyametin kalbine bak.’ Fatıma, gösterilen yere bakacak ve başı kesik hâlde duran Hüseyin’i görüp feryat edecek. Hem ben ve hem de melekler onunla birlikte sızlayacak ve ağlayacağız.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamdaki başka bir rivayet de şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Fatıma, Hüseyin’i görünce feryat edecek, “Yavrucuğum! Kalbimin meyvesi!” diyecektir.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bu esnada Yüce Allah, Fatıma’nın hürmetine gazaba gelecek ve Hubhub adındaki ateşi, Hüseyin’in katillerini yok etmekle görevlendirecek. Ateş onları halkın arasından seçip çıkaracak ve kendi içine alacaktır. Ateş kükredikçe körüklenecektir. Onlar da çığlık çığlığa şöyle diyecekler: Rabbimiz, neden putperestlerden önce bizi ateşe atıp azaplandırdın?</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bunlara şu cevap verilecektir: “Şüphesiz ki bilen, bilmeyen gibi değildir.”</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">İbn-i Babuye bu iki rivayeti “İkabu’l-A’mal” kitabında nakletmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Şeyhu’l-Muhaddisin-i Bağdat Muhammed b. Neccar da “Tezyil” kitabının otuzuncu cildinde onları Ebu’l-Azdî kızı Fatıma hakkında nakletmiştir. Kendi isnadıyla Talha’dan şöyle nakleder:</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resulü’nün (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Musa b. İmran ölen kardeşi Harun için Allah’tan yarlıgama ve bağış dilediğinde yüce Allah şöyle buyurdu: Ey Musa! Geçmiş ve gelecek bütün insanları bağışlamamı isteyecek olsan, bu isteğini kabul ederim; fakat Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib’in katillerini asla affetmem!”</i></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/mahserde-onlara-aci-bir-azap-var</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 23:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/07/mahserde1.jpg" type="image/jpeg" length="85064"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Erbain Kültürü]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/erbain-kulturu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/erbain-kulturu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Erbain, kanın kılıca nasıl galip geldiğinin tefsiridir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Musa Güneş</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, her ne kadar Hz. Hüseyin'in (a.s) şahadetinden kırk günün geçtiği safer ayının yirminci gününün adı olup, o güne ait birtakım amellere dair bilgiler çeşitli hadis ve dua kaynaklarında yer almış, öyle ki İmam Hasan Askerî'den (a.s) nakledilen bir hadiste Erbain Ziyaret-namesini okumak mümin kimsenin nişanelerinden biri sayılmıştır. Ancak Hz. Hüseyin'in kıyamından önce özel bir günün adı olarak bilinen <i>"Aşura"</i> Hüseynî şahadetten sonra özel bir günün adı olmaktan, yine Irak'ta belli bir çölün ismi olarak anılan <i>"Kerbela"</i> da Hüseynî şahadet sonrası normal bir yerin adı olmaktan çıkmış, <i>"<strong>Her gün Aşura, her yer Kerbela</strong>"</i> sloganıyla tüm zamanları ve mekânları kapsayan farklı bir özelliğe sahip olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sebeple de gerçek manada <i>"<strong>Erbain</strong>"</i>, Hz. Hüseyin'in adının, yâdının ve uğruna şehit olduğu hedeflerin ihyası ve kıyamete kadar bütün insanlara ulaştırılması yolunda başlatılan iblağ sürecinin adı olmuştur diyebiliriz. Ki bu süreci başlatan da İlahî takdir ve Hüseynî tedbir gereği İmam Hüseyin'in kıyama başlarken yanına aldığı Resul-i Ekrem'in (s.a.a) evlatlarından müteşekkil Kerbela'nın esirler kafilesi ve hiç kuşkusuz bu kafilenin başını çeken İmam Zeynelabidin (a.s) ve Hz. Zeynep'tir. (Allah'ın selamı Resul hanedanının tümünün üzerine olsun.)</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla <strong>Erbain</strong>, Zeynebî kafilenin tebliği sonucu Hüseynî kıyamın hedeflerinin temelinin atıldığı, Kerbela'da canlarını Allah ve din yolunda feda eden yüce şehitlerin adlarının ve yâdlarının ebedîleştirildiği, başta Emevî saltanat olmak üzere bütün zulüm saraylarının temellerinin sarsılmaya başladığı bir sürecin adıdır. İşte Kerbela'nın kahraman elçilerinin Aşura gününden başlamak üzere başlattığı <strong>Erbain</strong> süreci, Kerbela olayının, zamanın geçmesiyle unutulan ve tarihin karanlık müzelerine gömülen trajedilerle dolu basit bir olay türünden olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, gerçi Ümeyye Oğulları İmam Hüseyin'i ve vefakâr yâranını feci şekilde öldürüp ortadan kaldırdı ve bedenlerinin toprak altında gizlenmesine neden oldu; ancak <strong>Erbain</strong> süreciyle başlatılan Seccadî ve Zeynebî taktik sayesinde o eşsiz kahramanların adları, yolları, amaçları, hedefleri ve şahadet sebepleri asla unutturulamadı. Böylece <strong>Erbain</strong> gerçek manada İmam Hüseyin'in (a.s) başlattığı İslamî kıyamının devam etmesini ve arzulanan hedeflere ulaşmasını sağlayan aslî bir faktördür.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer İmam Hüseyin (a.s) ve yâranı gözlerden uzak bir yerde öldürülür ama mesajları o günün insanlarının ve gelecek nesillerin kulaklarına ulaştırılmasaydı, tarihte vuku bulan birçok hâdise gibi Aşura da, İmam Hüseyin'in (a.s) adı ve yâdı da tarihe kavuşmuş ve kutsal hedefler uğruna başlatılan bu kıyam sonuçsuz kalmış olacaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sebeple de Hz. Hüseyin'in (a.s) şahadetinin yâdı <strong>Erbain</strong> sayesinde zinde kalmıştır. Çünkü anılmayan, yâd edilmeyen, hatıralara ve vicdanlara nakşedilmeyen, gönüllere aşılanmayan, akıllara kazınmayan, coşturmayan bir şahadetin ve şehit kanının fertlerin, toplumların ve milletlerin üzerinde hiçbir etkisi olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer ilk Erbain gününde Kerbela'nın Cabir bin Abdullah ve Atiyye adında sadece iki ziyaretçisi vardıysa, ama o geleneği bugün ihya eden milyonlarca insan ve Hüseyin (a.s) âşıkları <strong>Erbain</strong> yürüyüşüne gidiyorlarsa, bunların tek amaçları Hz. Zeynep (s.a) ile İmam Seccad'ın (a.s) başlattığı bu <strong>Erbain</strong> hareketine katılma ilanında bulunmak ve Aşura günü Kerbela'da yankılanan Hüseynî nidaya "Lebbeyk" demektir.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer Hz. Zeyneb'in (s.a) ve İmam Zeynelabidin'in (a.s) esaret döneminde, Kerbela'da Aşura günü öğle sonrasında, Aşura'dan sonra Kûfe ve Şam yolunda, ardından Erbain'de Kerbela'yı ziyaret edişlerinde, Medine'ye geldikten sonra ve yaşadıkları sürece sergiledikleri çabalar, konuşmalar olmasaydı, İmam Hüseyin'in (a.s) hedeflerini açıklamış olmasaydılar, Aşura vakıası asla günümüze kadar canlılığını, coşkusunu ve etkisini koruyamazdı.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer esirler kervanının başlattığı mücadeleden sonra da İmam Cafer Sadık (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları Hz. Hüseyin'in (a.s) adı, Kerbela ve Aşura unutulmasın ve sürekli yâd edilsin diye onca tavsiyelerde bulunmuş, hatta İmam Hüseyin (a.s) hakkında bir beyit şiir okumanın bile cennete girmeye sebep olacağını vurgulamışlarsa bunda çok büyük bir hikmet vardır demektir. Zira düşmanın tüm propaganda araçları ve uşakları Aşura olayını, hatta din işlerinden sorumlu saray mollaları bile bizzat Ehlibeyt'i topyekûn unutturmak, rollerini ve başlarına gelenleri tarihin karanlık kuyusuna gömmek maksadıyla tüm imkânlarını seferber etmiş ve böylece halkın gerçekleri öğrenmesini engellemek için her türlü yola başvuruyor, türlü propagandalar yapıyorlardı. Nitekim Abbasî hilafetin orta dönemlerinde bile korkuya kapılan Abbasî halifesi tarafından İmam Hüseyin'in (a.s) türbesinin tahrip edilmesi, sırf onun adını ve yâdını unutturmak için başlatılmış bir girişimdi. Ne var ki, İmamet hanedanının doğru tutum ve taktikleri düşmanın her türlü yalan propagandasını, plan ve düzenlerini geçersiz kılarak gerçeklerin gün gibi ortaya çıkmasına vesile olmuş, böylece İslam dininin her türlü tahrip ve eğrilikten uzak bir şekilde korunmasını sağlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bundan dolayı diyoruz ki, İslam dünyasının ıssız bir bölgesi olan Kerbela'da Aşura günü İslam ağacını yeşertmek, derin gaflet uykusuna dalmış Müslümanların vicdanlarını uyandırmak, insanlara fitne içinde basiret bahşetmek için dökülen kanın ve bu amaçla başlatılan kıyamın amaca ulaşmasında ve Aşura'nın hâlâ bunca coşkuya, inkılaba, harekete yol açmasında elbette ki Kerbela elçilerinin; İmam Seccad'ın (a.s) ve Zeyneb-i Kübra'nın (s.a) çalışmalarının etkisi oldukça büyüktür. O elçiler ki ilahî aşk, sabır ve teslimiyet, cesaret ve yılmazlık, basiret ve feraset, azim ve irade, görev bilincinde olmak ve Aşura mesajını bütün insanlarla ulaştırmak için hiçbir sorumluluktan geri durmamak gibi özelliklerle donanmışlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, Aşura günü İslam bayrağını dalgalandırılanlar olarak İmam Hüseyin (a.s) ve yâranının savaş meydanındaki cihatları birçok engel ve zorluklarla iç içeydi; fakat bir sonraki aşamada o bayrağı taşıma görevi üstlenen İmam Zeynelabidin (a.s) ile Hz. Zeyneb'in (s.a) önderliğindeki Aşura elçilerinin, tebliğ ve propaganda sahasındaki mücadele ve çabaları da türlü zorluklarla, engellerle karşı karşıyaydı. Tek farkla; bunlar askerî sahada değil, kültürel ve tebligat sahasında bir cihat başlatmışlardı. Ki bu da bir bakıma çok büyük zahmetler ve fedakârlıklar isteyen bir sorumluluktu.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu sebeple diyoruz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, kanın kılıca nasıl galip geldiğinin tefsiridir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, yeniden dirilişin harekete geçişinin adıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, direnişin zafere ulaşmasının tezahürüdür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, İslam'ın bekası için başlatılan Hüseynî kıyamın devamıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, azimle aşkın, akılla kalbin el ele vererek kutsal Hüseynî kıyamı amacına ulaştıran, şahadetin saadet olduğunu gösteren ikinci bir kıyamdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, Hüseynî mıknatısın cazibesinin başladığı gündür; Cabir bin Abdullah'ı Medine'den çekip Kerbela'ya getirmekte, asırlar geçmesine rağmen Hüseyin sevdalıların kalbini bugün de o âşıklar diyarına çekmekte...</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, genelde bütün insanlığa, özelde her kesimden Müslümana bilincin aşılandığı, Hüseynî kanın ve aşkın bütün kalplere akıtıldığı gündür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, Hüseynî kıyam ve şahadet sayesinde sapıklık şaşkınlığından ve cehalet karanlığından kurtulmak isteyenlerin harekete geçtiği yeni bir devrimin başlangıcıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, mazlumiyetin feryada dönüştüğü ve bütün kulaklara ulaştığı gündür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, Kerbela'da yere düşen bayrağın yeniden havaya kaldırıldığı, şahadet mesajının perçeminin dalgalandırıldığı gündür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, Hak şehidi Hüseyin (a.s) âşıklarının ahit tazeleme günüdür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Erbain</strong>, Kerbela kıyamının daha yeni başladığının ilanıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Kısacası, İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbela kıyamı ancak Aşura gününden itibaren <strong>Erbain</strong> süreci olarak başlatılan faaliyetler sonucu etkisini yaratmış ve bütün zamanlara ışık tutmayı başarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece Kerbela'daki şahadetin anısını, şehitlerin hatırasını ve uğruna can verdikleri hedefleri dile getirerek, Hüseynî meclislere katılarak ve <strong>Erbain</strong> yürüyüşüne giderek <strong>Hüseynî</strong> yolu canlı tutmanın, yani <strong>Erbain</strong> diye bir kültürü toplum içinde yer etmenin gerekliliği, anlamı ve önemi bu sayede belirginlik kazanmış oluyor.</p>

<p style="text-align:justify">Selam olsun Kerbela şehitlerine!</p>

<p style="text-align:justify">Selam olsun Kerbela şehitlerinin şahitlerine!</p>

<p style="text-align:justify">Selam olsun Kerbela elçilerine!..</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/erbain-kulturu</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 20:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/07/musagunesss1.jpg" type="image/jpeg" length="54570"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Erbain'e Gidenler İçin Bilinmesi Gerekenler]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/erbaine-gidenler-icin-bilinmesi-gerekenler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/erbaine-gidenler-icin-bilinmesi-gerekenler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Ey Ebazer! Gerçekten de yeryüzü, müminin ölümünden sonra ona kırk gün boyunca ağlar"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Serhat Aktaş</strong></h5>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"><i>"Erbain"</i> İslam anatomisinde sıkça kullanılan bir terimdir ve şöhretinden dolayı bütün dillere kalıbını koruyarak girmiştir ama mana olarak <i>"Kırk" </i>sayısı anlamına gelir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bu terimlere örnek olarak; kırk hadis ezberlemenin fazileti, kırk gün ibadet etmenin önemi, nefis tezkiyesinde kırk gün bazı zikirlerin yerine getirilmesi ve kırk yaşının insan üzerindeki etkileri ve... bir çok örnek verebiliriz ama bu kırk sayısının nereden geldiği ve bu önemini nereden aldığına bakmak istersek ilk önce müracaat etmemiz gereken kitap tabi ki Kuran-ı Kerim olacaktır; toplam dört yerde 'Erbain' kelimesi geçmiştir. İki tanesi Hz. Musa'nın (as) Tur Dağı'na gitmesini konu etmiş ve vaat edilen otuz günün on gün artırılarak kırka tamamlamasını ve bunun neticesinde İsrailoğulları'nın nasıl buzağıya taparak hak yoldan saptıklarını anlatıyor<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Üçüncü ayette yine İsrailoğulları hakkında onların Hz. Musa'nın (as) sözüne bakmadıkları için kırk yıl çöllerde nasıl avare olarak dolaştıklarına işaret ediyor.<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Aslında bu süre İsrailoğulları'nın cezalandırılma süresi olarak da yorumlanabilir ama neden kırk yıl diye sorarsanız belki de peygamberin sözüne bakmayan neslin ölmesi ve yeni bir neslin vaat edilen topraklara girmesi olarak da kabul edilebilir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Ve dördüncü ayet<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> insanın yaradılış devrelerini beyan ederken özellikle kırk yaşını zikreder ve insanın Rabbine bu yaşta nasıl yalvardığını, Allah'a olan yakınlığını aklının kemale erdiğini anlatır aslında bu ayet kırk yaşının insanın ömründe ne kadar önemli olduğunu daha da ötesi bir dönüm noktası olduğunu beyan eder.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Ama konumuzla ilgili olan "Erbain" yani vefat eden bir kimsenin kırk gün sonra ziyaret edilmesinin kaynağı nedir?</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bütün ölülerin vefatlarının Kırkıncı Günü ziyaret edilmesi gerektiği veya bunun tavsiye edildiği rivayetlerde şeffaf olarak beyan edilmemiştir. Bu konuya sadece hadiste işaret edebiliriz. O da Hz. Peygamber (saa) Ebuzer'e şöyle buyurur:</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p dir="LTR" style="text-align:justify"><strong>"Ey Ebazer! Gerçekten de yeryüzü, müminin ölümünden sonra ona kırk gün boyunca ağlar"</strong><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Örfen bütün vefat eden müminler için ölümünün kırkıncı günü taziye merasimi düzenlemek meşhur olan bir gelenektir ama bu konuda rivayetlerde bir tavsiye bulunmamaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Ama İmam Hüseyin (as) hakkında durum böyle değildir. Bir çok rivayette üzerine vurgulayarak İmam Hüseyin'in şehadetinin kırkıncı gününde, o güne özel bir ziyaret duası ile yad edilmesi emredilmiş ve hatta bu ziyaretin, imanın göstergelerinden olduğu üzerinde durulmuştur.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bu tavsiye Ehl-i Beyt İmamları tarafından onaylanmış ve siretlerinde önemli bir yer tutmuştur. Örnek olarak İmam Hasan Askeri (as) şöyle buyurmaktadır:</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">"Mümin'in<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> beş tane alameti vardır; her gün elli bir rekat namaz kılmak, (İmam Hüseyin'in (as) şehadetinin) kırkıncı günü onu ziyaret etmek, sağ eline yüzük takmak, toprağa secde etmek ve namazda Besmeleyi sesli söylemek."<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bu rivayetlere ek olarak Kerbela'da esir olan Ehl-i Beyt'in (as) tarihi nakillerden birisine göre Erbain'de yani Aşura'dan kırk gün sonra tekrar Kerbela'ya dönerek İmam Hüseyin'in (as) başsız bedenini ziyaret edip, ağlamaları onları sevenlere bu sünneti devam ettirmek için yeterli bir delil olsa gerek.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bu nedenle Erbain'de Kerbela'ya adım adım gitmek isteyen gönüllülerin dikkat etmeleri gereken en önemli hususları beyan etmekte fayda var. Neden diye soracak olursanız; yolculuk eğer manevi bir hedef için yapılırsa onun en önemli kısmı niyet olacaktır ve ziyarete giden kimsenin niyeti ne kadar halisane olursa ibadeti de o kadar değerli olacaktır. İmam Hüseyin'in (as) ziyaret yolculuğu gibi bir ibadet eğer halisane yapılmazsa ve ne için bu yolculuğa çıktığının farkında olmazsa sahibine vakit kaybından başka bir şey kazandırmayacaktır.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">İşte bu yüzden her ibadetin ilahi renge bürünmesi için sadece Allah rızası için yapılması yani ihlas şarttır.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">İkinci olarak şunun bilinmesi gerekiyor ki; Kerbela'ya doğru atılan adımlar bir ölü ziyaretine gitmek için, bir mezara doğru gitmek için atılan adımlar değildir. Kerbela hayatı gerçek manada tatmışların şehridir. Kerbela şehadet ile ahireti dünya hayatına tercih edenlerin şehridir. Kerbela Hüseyin ve yarenlerinin şehridir. Oraya giden gerçek hayatı tatmak için gitmelidir, ölüleri ziyaret etmek için değil. Oraya giden bilmelidir ki; onlar görürler, işitirler ve konuşmalarımızın cevabını verirler. Asıl işitmeyen ve gaflet uykusunda olanlar bizleriz.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Üçüncü olarak diğer bir dikkat edilmesi gereken konu ziyaret adabına uymak ve bu ziyaretin insanın hayatında bir dönüm noktası haline getirmektir;</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bunun için yapılacak şey ziyaretine gittiğimiz imamın inayetini cezbetmek için ona bir hediye vermektir. Bu hediye Ehl-i Beyt (as) için yazılmış bir şiir ve ya bir kitap gibi manevi bir hediye olabilir. Zira tarihte meşhur şairlerden olan Eşce-i Süllemi İmam Sadık'a (as)<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>, Ferezdak İmam Seccad'a (as)<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a>, ve Dibil-i Hüzai İmam Rıza'ya (as)<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> şiirlerini hediye etmişlerdir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Bu tür manevi eseri olmayan kimseler bunun yerine yanlış bir alışkanlığın terk edilmesi veya manevi bir ibadetin yerine getirilmesi şeklinde bir hediye de verebilir. örneğin namazların vaktinde terk edilmeden kılınması veya günlük belirli bir miktar Kuran-ı Kerim okumak gibi olabilir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Karşılığında İmam Hüseyin'den (as) ona teveccüh etmesini, manevi ve maddi hayatının düzene girmesini istemesidir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Unutulmamalıdır ki bütün bunlar Allah'ın onlara verdiği makam ve derecenin bereketidir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Dördüncü olarak Ziyaret adaplarından birisi de ziyaretine gittiğimiz Masumun ziyaret duasındaki manaya teveccüh etmektir. Zira genelde ziyaret duaları masumların dilinden nakil edilmiş dualardır. Bu duaların içeriğinde Şia Mektebinin inanç esasları mevcuttur. Bunun en belirgin örneği her masumun ziyaretinde okunması tavsiye edilen "Camia-i Kebire" ziyaret namesidir. Her ne kadar ziyaret duası diye anılsa da aslında Şii inancına göre tam bir İmamet kimliğidir ve o duada anlatılan şeyler Şia'nın inanç esaslarında İmameti tanıtan en güzel belgedir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Beşinci olarak Ziyaretin diğer bir adabı ise metanet ve sabırdır; yolculuğun getirdiği yorgunluk ve sıkıntılar, hedefi masum imamı ziyaret etmek olan kimseler için tartışma ve ihtilaf vesilesi olmamalıdır ve bununla birlikte ortak işlere yardımcı olmalı, bunu bir ibadet olarak görmelidir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">İmam Sadık'a (as) Hac'dan dönen birisi yolculuklarında çok ibadet eden birisinden övgüyle bahseder ve İmam bunun üzerine şöyle sorar: 'Onun işlerini kim yerine getiriyordu?' Onlar da cevapolarak 'Tabi ki bu şeref bize aitti deyince' İmam cevabında "Öyleyse siz ondan daha üstünsünüz" diye yanıt verir.<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Altıncı olarak Ziyaret adabının en önemlisi gördüğü her şeyden ibret almak ve ders çıkarmaktır. Mesela milyonlarca insanın binlerce km. uzaktan sıkıntı ve zorluklarla göğüs gererek ziyarete gelmeleri, orada bulunan fakir halkın can-ı gönülden ziyaretçilere hizmet etmeleri, insanların birbirlerine saygı ve ihtiramları, manevi göz yaşları ve... Her şey gönlünde Ehl-i Beyt sevgisini çoğaltan birer etken olarak görmelidir.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Tabi bundan sonraki hayatında Ehl-i Beyt Mektebi için maddi ve manevi olarak daha fazla fedakarlık etmek için kendine söz vermeli ve bu fedakarlıkların İmam-ı Zaman'ın (ac) zuhuruna zemin hazırladığını bilmeli ve buna can-ı gönülden inanmalıdır.</p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify">Yedinci olarak İmam Hüseyin'e veda ederken bu buluşmanın son buluşma olmamasını, onun da kıyamette iadeyi ziyarette bulunmasını talep etmesidir.<a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p dir="LTR" style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>Bakara/51, Araf/142</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify">[2] Maide/26</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>Ahkaf/15</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Tebersi'nin oğlu Şeyh Hasan, m.6.yy, Mekarimu'l Ahlak, s.466</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>Burada kastedilen; Mümin Şia ve İmamet çizgisinde olan kimselerdir</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Fital-i Nişaburi; m.508 h.k., Ravzatu'l Vaizin; s.195</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>Şeyh Tusi, Amali, s.176</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>Ebu'l Ferec İsfehani, el-Eğani, c.14, s.75</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Tebersi, A'lamu'l Vera, c.2, s.66</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a>Mutahhari, Dastan-ı Rastan c.1, beşinci hikaye</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"><a href="file:///C:/Users/TOSHIBA/Downloads/erbain%20adab%C3%84%C2%B1.docx#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Ziyeret-i Aşura buyurduğu gibi "Allah benim sizi bu ziyaretimi son ziyaretim karar kılmasın"</h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"></h5>

<h5 dir="LTR" style="text-align:justify"></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/erbaine-gidenler-icin-bilinmesi-gerekenler-1</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 14:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/07/ziyaretz-1.jpg" type="image/jpeg" length="17778"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hüseyin Hatemi Hocanın Kaleminden 'Kerbelâ']]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hocanin-kaleminden-kerbela</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hocanin-kaleminden-kerbela" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“de ki ben sizden hiçbir karşılık beklemiyorum, ancak (yine kendiniz için) Kurbâ’ya, Ehl-i Beyt’e sevgi istiyorum!”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>Prof. Dr. Hüseyin Hatemi</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kerbelâ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bugün Aşura’dır. Seyyid-uş-Şuheda Huseyn’in şehadeti günüdür. Bu günün sonunda Ailesi’nin Şâm-i Gariban’ı başlamıştı. Huseyn’in de Şeb-i Arûsu idi. İslâm Fecri’nin başladığı Medeniyet Tebliği Günü’nden 6274 yıl sonra, insanlığa on gece kendine gelme mühleti verildiği halde, Huseyn’in şehid edilmesine ilgisiz kalındı. (V’el-Fecr. Ve leyâlin aşr-Fecr Suresi, 89/1-2) Aynı Sûrenin sonunda Huseyn’in Şeb-i Arûs’unu buluruz: <strong><i>“Ey Nefs-i Mutma’inne! </i></strong><i>(Ey Husyn!)<strong> / O’ndan razı ve O senden razı olarak dön Rabbi’ne! / (Seçkin) kullarımın arasına gir/ Cennetime kavuş!”</strong></i> (Fecr, 89/27-30) Aşûra günü, Büyük Kurban’ın, Zibh-i Azîm’in manasının açıldığı gündür. İsmail’in fidyelendirildiği <i>“Büyük Kurban”</i> (Zibh-i Azîm); İnsanlık Şehîdi Huseyn’dir. (Sâffat, 37/77).</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Sevgili bu kurbanı biliyordu ve Kevser kurbanının da yüce manevî feyzini biliyordu. (Kevser Suresi’ndeki v’enhar) Aşûra gecesi Kerbelâ çölünde Şam-ı Garîban’ı (Garîbler gecesi) yaşayacak olan Al-i Alî de biliyordu. Emîr-ul-Mü’minîn’in kızı Zeyneb, kardeşinin kılıç ve mızrak yaraları ile mübarek kanına bulanmış bedeninin yanına gelmişti.</p>

<p style="text-align:center"><i>Hâk-i âlem be-serem! K’ez eser-i tîyğ-u sinân</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Câyi yek bûse-i men derheme a’zâ-i to nîst! </i></p>

<h5 style="text-align:center">(Âlem’in toprağı başıma olsun ki, kılıç ve mızrak yaralarından, bir veda bûsesi tevdi edecek bir yer bulamıyorum bedenin de!)</h5>

<p style="text-align:justify">O dişi arslan, arslan kızı Zeyneb, ellerini semâya açarak, Ceddi, babası, anası Fâtıma, kardeşi önceki şehîd Hasan ve yeğeni İmam-ı Seccâd ile Huseyn’den önce birer birer şehid olan Kerbelâ Şehitleri adına, kendi adına ve geride kalanlar adına Huseyn’in “Zibh-i Azîm” olduğunu açıklayan şu kısa duayı Alemler’in Rabbi’ne yöneltti:</p>

<p style="text-align:justify">- Allah’ım! Bu kurbanı kabul et!</p>

<p style="text-align:justify">İnsana irade serbestîsi verileceği ve ahlâkî sorumluluk yükleneceği melâikeye bildirilince, -Arz’da fesad çıkaracak ve kan dökecek insanı mı halife kılacaksın? demişlerdi. (Bakara, 2/30) Melekler, Nâris-i Âdem olanlardan ve onların sırrından haberdar olunca tesellî buldular. (Bakara, 2/33)</p>

<p style="text-align:justify">Aşûrâ’nın gecesinde Huseyn, çölde yalnız ve çadırlar arasında ve civarında yürüyor, münâcâtı ve tesbihleri arasında bizlere de şu vasiyeti yapıyordu:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>Ey beni sevenler! </i></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>Benden sonra bir yudum hoş içimli su içtiğinizde beni anın.</i></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>Bir garîb, bir şehîdi duyduğunuzda bana da yanın!</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu vasiyette, <strong><i>“de ki ben sizden hiçbir karşılık beklemiyorum, ancak (yine kendiniz için) Kurbâ’ya, Ehl-i Beyt’e sevgi istiyorum!” </i></strong>âyetinin tefsîri vardı. (Şûra, 42/23). Bu âyet de daha sonra yine gerçek anlamından tamamen sapılarak <i>“kendi yakınlarınızı sevmenizi istiyorum” </i>şeklinde yorumlanacaktır. Huseyn bu âyetin mânâsını Urvetul-Vuskaa, Vâris-i Âdem, Vâris-i Nuh (Sefînetun-Necat), Vâris-i Musa, Vâris-i İsa ve Vâris-i Kur''an-i Nâtık olarak, Aşûrâ gecesinde, gelecek nesiller için bir kez daha yorumlandı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sırra erenlerden Merhum Nâmık Kemal, Aşûra’yı şöyle anlatır:</p>

<p style="text-align:center"><i>Olmuş Hasen cihanda Hürriyet’in sabâhı</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Vermiş Huseyn cismin ifnâya Pâre pâre..</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Hakk vâr imiş cihanda, meydân-i imtihânda</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Al-i Nebî de yazmış dünyâya pâre pâre”</i></p>

<p style="text-align:justify">Nâmık Kemal’den kısa bir süre sonra Merhum Ikbal, “Rümûz-i Bî-Hodî” adlı Mesnevî''sinde, İslâm’ın eşitlik ve hürriyet tebliğini, Kerbelâ (Aşurâ) örneğinde bularak açıkladı. İmâm Huseyn’in <i>“Resul (sa) bostanından hürriyet servisi, âşıkların imâmı, Betûl (Fâtıma) oğlu, Bismillah’ın bâ’sının noktası olan Ali oğlu, Zibh-i Azim’in ma’nası” </i>olarak bildiğini belirtti. Hilâfet’in Ku’an ile ilişkisinin kesildiği bir dönemde, Kerbelâ toprağına mübarek kanının yağmurunu yağdırıp giden bu Kıble bulutu, Fahr-i Kâinat’ın tebliğinin sırrının, Hâce Muîn-ud-dîn-i Çeştî’nin söylemiş olduğu gibi, “Lâ ilâhe illallah” binası olduğuna şahadet etti. İbrahim ve İsmail olayının “sırr”ının Huseyn olduğunu açıkladı. “Remz-i Kur’ân ez Huseyn âmûhtîm” (Biz Kur’anın remzini Huseyn’de bulduk) dedi. Sözlerinin sonunu da gözyaşları ile mü’minlerin bugün yaptığı gibi, Huseyn’e selâm göndererek bağladı:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ey Sabâ! Ey Peyk-i dûr-uftadegân</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Eşk-i mâ ber hâk-i pâk-i û resân!” </i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:center">(Ey Saba yeli! Ey uzak düşenlerin habercisi! Gözyaşlarımızı O’nun tertemiz toprağına ilet!)</h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah İkbâl’e rahmet etsin, ömrünün sonunu da aynı ikrar ile bağlamıştı:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><i>Ezân keşt-i harâbî hâsılî nîst</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Ke âb ez hûn-i Şubbeyrî ne-dâred!</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:center">(Huseyn’in kanından sulanmamış, fesâda uğramış kültür (ekin) ortamından hiçbir ürün elde edilemez).</h5>

<p style="text-align:justify">Gençlerimiz, desteksiz atışlara başlamadan önce bunu düşünsünler.</p>

<p style="text-align:justify">Selâm sana Huseyn-cân, bütün Kerbelâ şehitlerine ve Şâm-i Garîban’ını idrâk edenlere!</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hocanin-kaleminden-kerbela</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 18:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/hatemihoca-1.jpg" type="image/jpeg" length="55823"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kerbela Şehidleri: Müslim b. Akîl'in Oğulları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kerbela-sehidleri-muslim-b-akilin-ogullari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kerbela-sehidleri-muslim-b-akilin-ogullari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müslim b. Akîl’in iki oğlu, Muhammed ile İsmail’in hikâyesi Arapça, Farsça ve Türkçe Maktel-i Hüseyinlerde sıkça işlenmiş bir konudur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Ertuğrul Ertekin</strong></h5>

<p style="text-align:justify"><br />
 </p>

<p style="text-align:justify">Tarih kaynaklarında ilk defa Taberî (ö. 310) bu olaydan söz etmiştir. Taberî’nin rivayetine göre, Kûfe’ye getirilen esirler arasında bulunan Müslim’in iki oğlu, Tay kabilesinden bir adama sığınmış, adam da çocukları öldürüp başlarını İbn Ziyad’a götürmüştür. İbn Ziyad ise karşılığında adamın boynunun vurulmasını ve evinin yıkılmasını emretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Konuyla ilgili ilk ayrıntılı rivayeti Şeyh Sadûk (ö. 381) nakletmektedir. Şeyh Sadûk’un el-Emali’sinde ( 19. Meclis, 2. Hadis) geçen bu rivayete göre Muhammed ile İsmail, İmam Hüseyin’in (as) şehadetinden sonra Kerbelâ’da esir alınmışlardır.<a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftn1" rel="nofollow" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Rivayetin devamı şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ubeydullah b. Ziyad, iki çocuğun<a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftn2" rel="nofollow" name="_ftnref2" title="">[2]</a> hapse atılmasını, iyi yiyeceklerin ve soğuk suyun onlardan esirgenmesini emretti.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İki çocuk günlerce hapiste kaldı; onlara akşamdan akşama iki dilim arpa ekmeği ile bir testi su veriliyordu. Bu şekilde bir yıl geçti. Biri öbürüne, “Kardeşim!” dedi, “Bir süredir burada kapalı kaldık, ömrümüz heba oluyor, bedenimiz çürüyor. En iyisi bu akşam muhafız geldiğinde ona kendimizi tanıtalım. Belki kalbi yumuşar, bize acır da ekmeğimizi suyumuzu çoğaltır. Belki de bizi salıverir.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Akşam oldu, yaşlı muhafız ekmekle su getirdi. Küçük olan muhafıza, “Ey yaşlı adam!” dedi, “Muhammed’i (s) tanır mısın?”</p>

<p style="text-align:justify">“Nasıl tanımam Muhammed’i” dedi yaşlı adam, “O, benim peygamberimdir.”</p>

<p style="text-align:justify">“Peki, Ebu Tâlib’in oğlu Cafer’i tanır mısın?”</p>

<p style="text-align:justify">“Nasıl tanımam Cafer’i! Allah ona iki kanat verdi; kanatlarıyla cennette meleklerle birlikte istediği yere gidebilir.”</p>

<p style="text-align:justify">“Peki ya Ebu Tâlib’in oğlu Ali’yi tanır mısın?”</p>

<p style="text-align:justify">“Ali’yi nasıl tanımam! O, Peygamber’in amca oğlu ve kardeşidir.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bunun üzerine çocuk, “Ey yaşlı adam!” dedi, “Biz, Peygamberin Muhammed’in ailesinden, Ebu Tâlib’in oğlu Akîl’in oğlu Müslim’in çocuklarıyız. Bir yıldır elinde esiriz ve sen bize çok kötü davranıyorsun!”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Muhafız üzüldü, utandı, yaptıklarını affettirmek için çocukların ayaklarını öperek, “Size kurban olayım!” dedi, “Ey Peygamberin soyu! Artık zindanın kapısı sonuna kadar açık, nereye isterseniz gidebilirsiniz.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Sonra onlara iki dilim arpa ekmeğiyle bir testi su verip kaçış yolunu gösterdi. “Geceleri yol alın, gündüzleri saklanın.” diye de tembihledi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İki çocuk hapisten çıkıp gecenin karanlığında yola koydular. Sonra bir yaşlı kadının evine vardılar. Kapıyı çalıp, “Biz iki garip çocuğuz, yol iz bilmeyiz.” dediler, “Bizi bu gece misafir et, sabah olunca gideriz.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaşlı kadın, “Canlarım!” dedi, “Bana kendinizi tanıtın bir, siz miskten de güzel kokuyorsunuz!”</p>

<p style="text-align:justify">“Biz Peygamber ailesindeniz,” dediler, “Ubeydullah’ın elinden kaçtık.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaşlı kadın, “Canlarım!” dedi, “Benim kötü bir damadım var, Ubeydullah yanlısıdır. Sizi görmesinden ve kim olduğunuzu öğrendikten sonra sizi öldürmesinden korkarım.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">“Biz bu geceyi senin evinde geçirelim, sabah erkenden gideriz.” dediler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaşlı kadın çocuklara yemek çıkardı. Yemeği yediler, yataklarına geçtiler. Küçük olan büyüğüne, “Yanıma gel!” dedi, “Bu gece beraber yatalım. Ölümün bizi ayırmasından korkuyorum!”.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İki çocuk sarılıp uyudu. Gecenin bir vakti yaşlı kadının damadı kapıyı gürültüyle çaldı. Yaşlı kadın, “Kim o?” diye seslendi, “Damadın!” diye böğürdü öteki. “Neden bu kadar geciktin?” dedi yaşlı kadın.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">“Açsana be kadın!” dedi öteki, “Yorgunluktan ölüyorum!”.</p>

<p style="text-align:justify">“Neden, bir şey mi oldu?” diye sordu kapının ardından yaşlı kadın.</p>

<p style="text-align:justify">“İki çocuk Ubeydullah’ın hapishanesinden kaçtı. Vali, onlardan birinin kellesini getirene bin dirhem ödül verecek!” dedi damadı. “İkisinin kellesini getirene iki bin dirhem verecek. Onları aradım durdum ama yazık ki bulamadım.”</p>

<p style="text-align:justify">“Allah Resulü’nden kork!” dedi yaşlı kadın, “Kıyamet günü sana düşman olur!”</p>

<p style="text-align:justify">“O ikisini bulup dünyada keyif sürmek lazım!” dedi ödül arzusuyla yanıp tutuşan damadı</p>

<p style="text-align:justify">“Ahireti olmayan dünyanın ne faydası var?” diye karşılık verdi yaşlı kadın.</p>

<p style="text-align:justify">“Sen onları koruduğuna göre,” dedi damadı, “Nerede olduklarını biliyorsun sanki! Seni valiye götürmek gerek!”</p>

<p style="text-align:justify">“Valinin yaşlı başlı kadınla ne işi olacak!” dedi yaşlı kadın.</p>

<p style="text-align:justify">“Aç kapıyı da dinlenip sabah erkenden tekrar aramaya çıkayım.” dedi damadı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaşlı kadın kapıyı açtı, adam içeri girip bir köşeye kıvrıldı. Gecenin ilerleyen saatlerinde iki çocuğun sesini duydu. Kalktı, aramaya başladı. Çocukların olduğu yere yaklaşınca uyanık olan, “Sen de kimsin?” diye sordu. “Ben ev sahibiyim, asıl sen kimsin?” dedi adam. “Korktuğumuz başımıza geldi!” diyerek kardeşini uyandırdı çocuk.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">“Sana doğruyu söylersek bize aman verir misin?” diye sordu çocuklar.</p>

<p style="text-align:justify">“Evet!” dedi adam.</p>

<p style="text-align:justify">Allah, Peygamber adına yemin ettirdikten sonra, “Biz,” dediler, “Peygamberin Muhammed’in soyuyuz. Can korkusuyla Ubeydullah’ın elinden kaçtık.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Taş kalpli adam çocukların kim olduğunu anlayınca sevinçten havaya uçtu. “Ölümden kaçıp ölüme sığındınız!” dedi, “Sizi elime düşüren Allah’a hamdolsun!” Sonra iki yetimin ellerini, ayaklarını bağladı. Çocuklar geceyi elleri, ayakları bağlı halde geçirdiler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Sabah erkenden adam Felih adındaki siyahî kölesini çağırdı. “Bu iki çocuğun başlarını vur,” dedi, “Sonra da bana getir. İbn Ziyad’a götüreyim de alayım ödülümü.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Köle kılıca davrandı, çocukları önüne kattı. Fırat’ın kıyısında öldürecekti çocukları. Evden uzaklaştıklarında çocuklardan biri, “Ey köle!” dedi, “Sen Peygamberin müezzini Bilal’a benziyorsun.”</p>

<p style="text-align:justify">Felih, “Bana sizi öldürmem emredildi,” dedi, “Ama doğrusu kimsiniz, bilmiyorum.”</p>

<p style="text-align:justify">“Biz Peygamber soyundanız,” dediler, “Can korkusuyla İbn Ziyad’ın elinden kaçtık. Yaşlı kadın bizi misafir etti, şimdiyse o adam bizi öldürmek istiyor.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Köle onları öldürmekten vazgeçti. “Canım size feda olsun ey Peygamberin çocukları!” dedi, “Allah Resulü Muhammed’in kıyamet günü bana düşmanlık beslemesini istemem!” Sonra kılıcını atıp kendisini Fırat’ın sularına bırakıp kaçtı. Kaçarken sahibine, “Ben, sen Allah’a itaat ettikçe senin emrindeyim, Allah’ın emrine karşı geldiğinde ben seninle olmam!” diyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bunun üzerine adam oğlundan iki çocuğu Fırat’ın kıyısında katletmesini istedi. Oğlu da çocukların Peygamber soyundan olduklarını öğrendiğinde babasına karşı çıktı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adam kendisi dışında kimsenin bu işe kalkışmayacağını anlayınca kılıcı eline alıp iki çocuğu Fırat’ın kıyısına götürdü. Çocuklar kılıcın keskinliğini görünce ağlamaya başladılar. “Bizi pazarda sat! Muhammed’in (s) kıyamette sana düşman olmasını istemezsin ya!” dediler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">“Kellerinizi İbn Ziyad’a götürüp ödül alacağım.” dedi adam.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bir rivayette bu esnada adamın karısının geldiği ve “Bu iki yetimi bırak. Ubeydullah’tan almayı arzuladığın şeyi Allah’tan iste! Allah karşılığında sana Ubeydullah’ın verdiğinin mislini verir.” dediği geçmektedir. Ancak bu sözler de fayda etmedi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocuklar iltimas edip ricacı oldular. Allah’a, Resulü’ne kasem verdiler. Ama fayda etmedi. Neticede adamdan birkaç rekât namaz kılmak için izin istediler. “Namazın size faydası yok ya yine de kılın istediğiniz kadar.” dedi kalbi kararmış adam.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocuklar dört rekât namaz kıldıktan sonra gözlerini göğe diktiler ve haykırdılar: “Ya Hay! Ya Hakim! Ya Ahkeme’l-hâkimîn! Onunla bizim aramızda sen hüküm ver!”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Sonra adam yerinden kalktı. Önce büyük olanın başını kesip bir bez parçasına sardı. Bu esnada küçük olan ağabeyinin kanını üstüne başına sürüyor, “Ağabeyimin kanına bulanmışken Allah Resulü’ne kavuşmak istiyorum!” diyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adam, “Sorun değil, seni ona kavuştururum!” deyip çocuğun başını kesti ve kesik başı aynı bez parçasına sardı. Sonra da iki kardeşin bedenlerini Fırat’a attı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adam ödülünü almak için alelacele İbn Ziyad’ın yanına gitti. İbn Ziyad kesik başları görünce üç kez yerinde kalktı, oturdu. Sonra, “Nerede buldun onları?” diye sordu.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Adam kıssayı anlatınca taş kalpli İbn Ziyad, “Onların misafirlik hakkını hiçe mi saydın?” diye sordu. “Evet” dedi adam. “Son sözleri neydi?” diye sordu bu kez İbn Ziyad. “Ellerini açtılar,” dedi, “Sonra da ‘Ya Hay! Ya Hakim! Ya Ahkeme’l-hâkimîn! Onunla bizim aramızda sen hüküm ver!’ dediler.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İbn Ziyad, “Eğer çocukları canlı getirseydin sana ödülün iki mislini verirdim. Ama şimdi o iki çocuğun bedduası tutacak ve Allah onlarla senin aranda hakkaniyetle hüküm verecek.” dedi ve hâziruna dönüp “Bu soysuzun işini kim bitirmek ister?” diye sordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şamlı bir adam, “Ben!” diye karşılık verdi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">“Onu bu iki çocuğu öldürdüğü yere götür ve boynunu vur!” dedi İbn Ziyad, “Ama sakın onlarınkiyle bunun kanı birbirine karışmasın. Sonra da kellesini bana getir.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ve Şamlı adam emri yerine getirdi. Onun başını mızrağa takıp sokaklarda gezdirdiler. Çocuklar kesik başını taş yağmuruna tutup “Allah Resulü’nün çocuklarını öldüren budur işte!” diyorlardı.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">Şeyh Sadûk’tan sonra Müslim’in oğullarının kıssasını nakleden müellif, Maktelü’l-Hüseyin’i yazan Havarizmî’dir (Harizmî) (ö. 568). Harizmî’nin rivayeti ile Şeyh Sadûk’un rivayeti arasında birtakım farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklardan bazıları şöyledir: Harizmî rivayetinde çocukların Cafer-i Tayyâr’ın çocukları olduğu, isimlerinin Muhammed ve İbrahim olduğu, Kerbelâ’daki İbn Ziyad’ın askerlerine ait çadırdan kaçtıkları geçmektedir. Şeyh Sadûk’un rivayetinde katil ödül arzusuyla çocukları öldürürken, Harizmî’nin rivayetinde katil babalarına ve Hz. Muhammed’in (s) Ehl-i Beyti’ne düşman olduğu için çocukları öldürür. Ayrıca, Harizmî katili öldüren adamın adının Nadir olduğunu yazar ve Nadir’in cesedi Fırat’a attığını, ancak nehrin cesedi kabul etmediğini; bunun üzerine İbn Ziyad’ın cesedin yakılmasını emrettiğini ekler.<a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftn3" rel="nofollow" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="378" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/images025.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="529" /></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"><a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftnref1" rel="nofollow" name="_ftn1" title="">[1]</a> Rivayetten İmam Hüseyin’le birlikte Kerbela’ya geldikleri anlaşılmaktadır. Ancak Şeyh Sadûk, öldürülmekten nasıl kurtuldukları ve Kûfe’ya kadar ne şekilde gittikleri hakkında bilgi vermemektedir. Tarih kaynakları da bu konuda sessizdir. Bununla birlikte, Riyazü’l-ahzan’ın müellifi Kazvinî, Hüseyin Vaiz Kaşifî’nin <a href="http://siilikarastirmalari.blogspot.com.tr/2014/09/huseyin-vaiz-kasifi-ravzatus-suheda.html" rel="nofollow">Ravzatü’ş-şüheda</a>’sını kaynak göstererek, Muhammed ile İsmail'in babaları Müslim b. Akîl ile birlikte Kûfe’ye gittiklerini ve burada Ubeydullah b. Ziyad tarafından esir alındıklarını ileri sürmektedir. Fakat tarih rivayetlerinde, Müslim’in akrabalarını, ezcümle oğullarını, yanına aldığına dair bir ifade bulunmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftnref2" rel="nofollow" name="_ftn2" title="">[2]</a> Taberî ve Şeyh Sadûk çocukların isimlerini zikretmez. Harizmî ise isimlerinin Muhammed ve İsmail olduğunu yazar.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftnref3" rel="nofollow" name="_ftn3" title="">[3]</a> el-Havarizmî, <a href="http://siilikarastirmalari.blogspot.com.tr/2014/10/kitap-tantm-el-havarizmi-kerbela-olay.html" rel="nofollow">Kerbela Olayı</a>, çev. Yusuf Eğinç, İstanbul 2010, s. 305-307.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kerbela-sehidleri-muslim-b-akilin-ogullari-1</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 23:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/tiflan-1.jpg" type="image/jpeg" length="47104"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Antik ve Modern Cahiliyetten Teberri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hacı adayı, ‘lebbeyk’ derken hakikatte Allah’la ahitleşir. “Ona itaat maksadı dışında asla ağzını açmayacağına ve dilinin kapısını tüm günahlara kilitleyeceğine” dair söz verir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Antik ve Modern Cahiliyetten Teberri</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hac, o özel lebbeyk nidalarıyla; ister kısa ve sessiz ister uzun ve yüksek sesle dile getirilsin hem gelmiş geçmiş ve varolan tüm cahiliyetlerden teberri etmektir hem de ister elle yontulmuş tüm putlar olsun ister şirke bulanmış tüm câhilî göstergeler, tüm putları kırıp parçalamaktır. Hac, ister yeni ister eski bâtılın tüm mazharlarını ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla hac, riya, heva-heves, cimrilik ve kibir gibi tüm şirk kokan hastalıklardan kurtulmak için bir ilaçtır.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklamak gerekirse, câhiliye dönemlerinde ‘lebbeyk’ bir şirk ve putperestlik nidasıydı. Zira müşrikler nezdinde ‘telbiye’ şu sözlerle ifade edilirdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Lebbeyk Allah’ım lebbeyk, yoktur bir şerikin lebbeyk! Tek bir şerikin vardır ki o da senindir. Sen o ve onun sahip olduğu her şeyin mâlikisin!”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu sözlerle Allah için bir ortak ve şerik ispatlıyorlardı; tabi bu şeriki de yine ona ait biliyorlardı! Fakat İslam’a göre telbiye, eşsiz ve benzersiz Rabbimizin dergâhında bir yalvarış ve yakarıştır. Telbiye, gizli açık bütün şirk göstergeleri karşısında bir nida, bir haykırıştır. Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın gayrı için hiçbir zuhurdan söz edilemez. Haliyle ondan gayri sığınılacak bir dergâh yoktur. Ondan gayrı hiçbir kudret kaynağından söz edilemez. Haliyle Ondan gayri hiç kimseye imdat eli uzatılamaz. Zira orada ‘mutlak velayet’ artık bir tek hak olan Allah’a mahsustur:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“İşte burada velayet, hak olan Allah’a mahsustur.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hakikat, lebbeyk nidalarının bütün sahra ve ovalarda, her bir tepeye tırmanırken her tepenin eteklerine inerken hiç durmaksızın tekrarlanan yankısını duyup görebilenler nezdinde şüphe götürmez bir açıklıktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Nübüvvet hanedanından (a.s) varit olan naslar da bu hakikatin şahididir. Örneğin: “Câhilî geleneklerle hareket eden ya da haram mal çirkefine bulaşanlar lebbeyk deseler de bu esnada ona “Ey kulum, ne lebbeyk denir sana ne senin için bir saadet vardır!” cevap verilir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Bu doğrultuda İmam Kazım (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Biz Ehlibeyt, ilk haccımız (Sarure Haccı), kadınlarımızın mihriyesi ve kefenlerimizin masrafı malımızın en temiz olanındandır.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tutumun yegâne sebebi şudur: Hac’da ‘lebbeyk’ demek, Peygamberlerin yeryüzünde Meleklerin Arş’ın çevresinde dile getirdikleri ‘lebbeyk’ nidalarının bir tekrarıdır. Bu hususu daha önce açıklamıştık.</p>

<p style="text-align:justify">Haccın câhiliyete karşı bir haykırış olduğunu araştırmak ve bu ilâhî ahdin sırrını naslarda bulmak isteyen bir araştırmacının ulaşacağı nüktelerden biri de şu olacaktır: İbrahim Halil, (a.s) Musa Kelim (a.s) ve Hatemü’l Enbiya’nın (s.a.a) ‘telbiye’si ile alakalı rivayetler diğer Peygamberler (a.s) ile ilgili varit olan rivayetlerden ziyadesiyle fazladır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Elbette biz nübüvvet, risâlet, hilafet ve sair makamlarla ilgili temel ilkeler söz konusu olduğu zaman peygamberler arasında bir fark gözetmeyiz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ancak Rabbimiz, onların bazılarını diğerlerine göre daha faziletli kılmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> Biz de bu fazilet derecelerine göre onların birbirlerine karşı daha imtiyazlı nitelikleri olduğuna inanırız. Özellikle de tağutlara karşı başkaldırı, alçakları alaşağı etmek ve iç-dış tüm cahiliyetin defi noktasında her birinin farklı bir duruşu vardır. Nitekim İbrahim Halil (a.s) tağutları “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun!”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> diye haykırırken Musa Kelim (a.s) “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> diye alçaklara karşı cephe almış ve Hatemü’l Enbiya (s.a.a) cahiliyeti “Câhiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Haykırışıyla defetmiştir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Telbiyenin Hikmeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">İhrama bürünmek ve <i>“Lebbeyk”</i> demek, Vahyin nidasına bir cevap ve ilâhî davete bir icabettir. Bu itibarla gerçek anlamıyla hac eda edenler ve Kâbe’yi ziyarete gelenler telbiye esnasında aklî boyutuyla öylesine bir ürperiş ve korku hali yaşarlar ki renkleri sararır ve sesleri kısılır. Bazen de öylesine bir dehşet yaşarlar ki olmaya ki bize de “sizin için ne lebbeyk ne de saadet vardır” diye nida edilir endişesine kapılırlar.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacı adayı, ‘lebbeyk’ derken hakikatte Allah’la ahitleşir. <i>“Ona itaat maksadı dışında asla ağzını açmayacağına ve dilinin kapısını tüm günahlara kilitleyeceğine”</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> dair söz verir. Evet, dilin cirmi (cismi) küçük ama cürümü büyüktür. Hakkı inkâr, bâtıl iddialar, gıybet, iftira, yalan, söz taşıyıcılık, küfürleşmek, alay etmek ve benzeri büyük günahların birçoğu hep dil ile işlenir. İşte telbiye, dili bütün bunlardan arındırmaktır. Bu itibarla Beytullah ziyaretçisinin dili, tertemiz ve tâhir bir dildir. Yani asla yalan yere şahitlik etmez, gıybet etmez, yalan söylemez, iftira atmaz ve hiç kimseyle alay etmez.</p>

<p style="text-align:justify">Demek ki, telbiyenin sırrı, dili hak söz ve Hakk’a itaat maksadıyla kullanmaya ahdetmek ve bâtıl söz ve günahlardan uzak tutmaya söz vermektir. Tabi bu, sırf sadece hac ve umre dönemleri için değil, bütün zamanlar için verilen bir sözdür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>‘Lebbeyk’ Diyenlerin Derece ve Mertebeleri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Nasıl iman mertebelerine göre müminlerin dereceleri farklılaşıyorsa, aynı şekilde “Lebbeyk” diyenlerin dereceleri de ‘telbiye’ mertebelerine göre farklılık arz eder. Zira bir kesim, Peygamberlerin çağrısına ‘lebbeyk’ derken diğer bir kesim bizzat Allah’ın davetine icabet eder. Bazıları, “Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi lebbeyk! Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi Lebbeyk!”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> diye nida ederler. Bu kesim, İbrahim Halil’in (a.s) davetine icabet ederek Beytullah’ı ziyarete giden orta düzeydeki hac yolcularıdır. Zaten İbrahim’de (a.s) Allah’ın fermanı mucibince insanları hacca davet ediyordu:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”</strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu kesimin daha fevkinde bulunanlar Allah’ın şu davetine icabet ederek lebbeyk derler:</p>

<p style="text-align:center"><i>“…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.”</i><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu düzeydeki bir hacı adayı, insanlar arasında ancak parmakla sayılabilecek kadardırlar. Onlar Hakk’ın davetini duyar duymaz şöyle icabet ederler: ‘Lebbeyk Allah’ım lebbeyk! … Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk, lebbeyk ey selamet diyarının davetçisi lebbeyk! … Lebbeyk ey hem korkulan ve hem arzulanan lebbeyk!”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Bu ‘telbiyeler’ ile bizzat Allah’ın davetine icabet edilir. Elbette Halilullah’a (a.s) verilen cevap da aynı zamanda Allah’ın davetine bir icabettir. Nitekim Allah’a icabet ile İbrahim Halil’in (a.s) davetine de icabet edilmiş olunur. Lakin aradaki fark, Beytullah ziyaretçisinin şuhûd düzeyiyle alakalıdır. Zira herkes imanın hüviyet derecesi ve mertebesi ile orantılı bir şekilde Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve emirlerine itaat eder. Bazıları bir vasıtaya ihtiyaç duyar. Bazılarıysa; örneğin peygamberler hiçbir vasıta olmaksızın Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve ahkâmıyla amel ederler. Şahadet âleminde zuhur eden her şey, gayb âleminde imzalanan ahit ve sözleşmenin bir ürünüdür. Binaenaleyh, özü itibarıyla her ne kadar herkes aslında bizzat Rabb-ı Celil ile ahitleşmiş olsa da; lakin bazıları İbrahim-i Halil vasıtasıyla, bazılarıysa vasıtasız bu ahde taraf olmuşlardır. Dolayısıyla her ‘telbiye’ bir değildir. Yani birileri “Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk” diye nida ederken dahi aslında “insanlar arasında haccı ilan et” emri gereğince İbrahim-i Halil’e cevap verirken diğer bazıları Rabb-ı Celil’e icabet eder. Zira bir insan, ilâhî misak âleminde Allah’a nasıl cevap vermişse, zuhur âleminde de aynı şekilde ‘lebbeyk’ der.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklamak gerekirse, bütün insanlar iki kez ‘lebbeyk’ derler. Bu iki ‘lebbeyk’ birbirinin kapsamındadır. Bu icabet ve cevap, tarihi bir vaka olmadığından, geçmişte vaki olmuştur denilemez. Bu ahitleşme her daim süredurmaktadır. İlk ‘lebbeyk’ zer ve zürriyet âleminde gerçekleşen misak ve sözleşme esnasında dile gelmiştir. Orada, Yüce Allah insanlardan taahhüt alıp onlara kendi hakikatlerini göstermiştir. Öyle ki, her kul orada Allah’ın Rububiyyetini ve kendi ubudiyetini müşahede ve bunu ikrar etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» buyurunca onlar da «Elbette!» diye ikrar etmişlerdi.”</i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci<i> ‘lebbeyk’ </i>ise umum insanların ve tüm herkesin hacca davet edilmeleri esnasında vaki olur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbrahim Halil’in (a.s) bu umumi daveti de insanların kulağına erişmiş ve hatta babalarının sulbünde bulunanlar dahi bu davete ‘lebbeyk’ demişlerdir. İmam Sadık (a.s) bu hususta şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İbrahim ve İsmail (a.s) Beyt’i inşa etmekle emrolunup Beyt’in inşası bittikten sonra İbrahim rüknün üzerine oturdu ve: “Hacca gel! Hacca gel!” diye seslendi. Eğer “hepiniz hac için geliniz” deseydi, o gün için yaratılmış insanlar dışında hiç kimse hacca gitmezdi. Lakin o: “Hacca gel!” deyince, babalarının sulbünde bulunan insanlar: “Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi! Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi!” diye icabet ettiler. Her kim on kez ‘lebbeyk’ dediyse on kez hac edecektir. Her kim beş kez dediyse, beş kez haccedecektir. Her kim daha fazla dediyse kaç kez ‘lebbeyk’ demişse o kadar haccedecektir. Bir kez diyen, bir kez haccedecek; hiç söylemeyen ise hiç etmeyecektir.”</i><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbrahim Halil’in (a.s) davetiyle şekillenen bu ‘lebbeyk’ sahnesi, Allah’ın insanları davet ettiği zer ve zürriyet âlemindeki Lebbeyk sahnesine benzemektedir. O ilk sahne nasıl halen canlılığını koruyorsa, Halilullah’ın (a.s) davetiyle şekillenen sahne de halen devam ededurmaktadır. Zira burada söz konusu olan, fıtrat ve ruhun o davete muhatap olmasıdır; babaların sulbü ve anaların rahimlerindeki küçücük zerrelerin değil.</p>

<p style="text-align:justify">Lebbeyk nidasını dillendirenler arasındaki farklar, diğer birçok dini mesele için de geçerlidir. Örneğin Kur’an-ı kerim tilavet edenler de derece derecedirler. Birçok Kur’an okuyucusu, bu sözleri kimin dilinden işittiğinin bilincinde değildir. Fakat Allah velileri, arif ve gönül ehli müminler, Kur’an’ı sanki bizzat Peygamber Efendimizin (s.a.a) dilinden dinliyorlarmışçasına okur ve idrak ederler. Evliya içerisinde çok az bir kesim ise Kur’an’ı sanki doğrudan Allah’tan işitiyormuşçasına tilavet eder. Örneğin İmam Sadık kendisine namaz esnasında Kur’an tilavet ederken oluşan bir halden ayıldıktan sonra şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kur’an ayetlerini o kadar çok tekrarladım ki, en son bana bir hal oldu ve ben bu ayetleri nazil kılanın bizzat kendisinden şifahi olarak dinledim.”</i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Binaenaleyh, bir kesim Kur’an tilaveti esnasında, ayetleri bizzat Allah’tan işitiyormuşçasına okurlar. Örneğin bazıları Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda onun Kur’an tilavetini, sanki Allah nezdinden tilavet olunuyormuşçasına dinlerlerdi:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“<strong>Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver.”</strong><a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Zira bu kitap herkes için nâzil olmuştur. Elbette vahye direkt muhatap olan ve onu doğrudan alan tek insan Resulullah’ın (s.a.a) kendisidir.</p>

<p style="text-align:center"><i>“Sana da (ey Resulüm) bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.”</i><a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın selamına muhatap olan insanlar da sınıf sınıftırlar. Bir sınıf, bu selamı meleklerin diliyle işitirler:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Odur size salât eyleyen ve onun melekleri!”</i></strong><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Müminlerden bir sınıf, o ‘selam’ı Resulullah’ın (s.a.a) diliyle işitirler:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size!”</strong></i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira Resulullah’ın her sözü vahiydir ve bu kuralı müminlere iletmek da Allah Teâlâ’nın emriyledir. Müminler ve Allah’ın seçkin kulları içerisinde çok küçük bir sınıf, Allah’ın selamını vasıtasız bir şekilde idrak liyakatine sahiptirler. Nitekim Allah’ın bazı peygamberlerini bizzat selamladığı örnekler Kur’an-ı Kerimde yer alır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“(O’nun) seçtiği kullarına da selâm olsun!”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a> “Bütün âlemlerde Nuh’a selam olsun! Biz, işte böyle ihsan ehlini mükâfatlandırırız.”</strong><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimede ‘Biz, işte böyle…’ tabirinden anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın özel selamı, ihsan sahibi bütün mümin kullarını da kapsar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 4, s.542</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Kehf: 44</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 317-318; Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.12,s. 370-393</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bakara: 285</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Bakara: 253</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Enbiya: 67</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> A’raf: 104</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Maide: 50</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 5, s.124; Vesailu’ş Şia, c.17, s. 19; Bihar, c.47, s.16 ve c. 64, s. 337</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadis-i Şibli, bkz. Elinizdeki Kitap,</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s. 206</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Hac: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Al-i İmran: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Tehzibu’l Ahkâm, c.5, s.91–92; Vesailu’ş Şia, c.12, s.282–283 (Tam Metin)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> A’raf: 172</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Hac: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.206–207</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Bihar, c. 47, s. 58</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Tevbe: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Nahl: 44</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Ahzab: 43</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> En’am: 54</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Neml: 59</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Saffat: 79-80</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri</guid>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 16:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/antik-teberri-1.jpg" type="image/jpeg" length="20321"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dinsel Yasalar Arasındaki Farklılıkların Sırrı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin...”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dinsel Yasalar/Şeriatlar Arasındaki Farklılıkların Sırrı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki ayete bakılırsa, bütün büyük peygamberlerin (a.s) davetçisi bulundukları din, tek bir dindir. Bu dinde ne bir ihtilaf ne de sapma söz konusudur. Bütün ümmetler, bu yegâne dini ikame etmekle yükümlü tutulmuş ve bu hususta ayrılık ve ihtilafa düşmekten sakındırılmışlardır. Zira bütün peygamberler (a.s) farklı ırklardan olsalar da tek bir dine inanan iman kardeşleridirler. Bütün peygamberler, elçi olarak tayin olunduklarında ilk, kendilerinden önceki peygamberleri tasdik etmişlerdir. Bu durum, Nübüvvetin en yüce zirvesi ve peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) zuhur edinceye kadar hep devam ede gelmiştir. Onun kendisi de kendisinden önceki peygamberleri tasdik etmiş, şeref ve yücelik bakımından hepsinden öne geçmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ’nın <strong><i>“Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık…” </i></strong>ayetinde buyurduğu üzere şer’î yasalar, ibâdî ahkâm ve izlenen yol ve yöntemler arasındaki farklılıklara gelince, söylenebilecek en nihaî söz, bunun bir hükmün iptali anlamında nesih değil umum ifade eden bir hükmün özel bir duruma uyarlanması anlamında tahsis sonucu ortaya çıktığıdır. Açıklamak gerekirse, insanlık toplumunda ortaya çıkan özel şartlar, bu şartlara özgü özel ve teferruatlı ahkâm ve özel yasaların vazolunmasını gerekli kılar. Bu özel şartların ortadan kalkmasıyla beraber, bu ahkâm ve yasaların ömrü de sona erer. Bu demektir ki şer’î yasalar arasındaki bütün farklılıklar, önceki yasaların bir noksanlık ve kusur taşıdığı ya da aslında fâsit olduklarının zuhuru anlamında neshin bir sonucu değil, yalnızca zamansal şartlara uyarlanmanın bir sonucudur. Zira Yüce Allah bizzat haktır ve haktan gayrısını söylemez:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İlerleyen sayfalarda açıklayacağımız üzere hac, İslam’ın en önemli mazharlarından biri olarak, yukarıda ele aldığımız iki temel ilke; yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerinin tam bir örneğidir. Bu itibarla Kâbe’nin evladı, sözün sultanı ve tevhid ehlinin velisi İmam Ali b. Ebu Tâlib (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“…İnsanlar, pınar başına doğru koşuşturan susuzlar misali ona doğru seğirtir ve tıpkı güvercinler misali ona özlem duyarlar… Peygamberlerin durdukları yerlerde vakfeye durur arşın çevresinde tavafa duran meleklere benzemeye çalışırlar. İbadet pazarında, nice kârlar elde eder mağfiret müjdesinin verildiği yerlere yönelirler. Allah, Kâbe’yi İslam’ın nişanesi, oraya sığınanlar için güvenli bir ev kılmıştır. (Buna göre, bu muhterem mekân çok özel bir hükme tabi olup İslam’ın bir bayrağıdır. Dolayısıyla da) Yüce Allah bu beyte yönelmeyi farz kılmış ve onun üzerimizdeki haklarını tanımayı emretmiştir. İnsanları onu ziyaret etmeye davet ederek şöyle buyurmuştur: “…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir. Kim inkâr ederse, bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 1. Hutbe</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/slamz-1.jpg" type="image/jpeg" length="42449"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zamanının İmamını Tanımak ile İlgili Hadisin Sıhhati]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” hadisi, Şia'nın ve Ehl-i Sünnet'in naklettiği müşterek bir hadistir. Bu hadis, iki mezhebin muteber hadis kitaplarında farklı lafızlarla rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>Abdülmecid Zehadet</strong></h5>

<h5 style="text-align: right;"><strong>Çev: Ertuğrul Ertekin&nbsp;&nbsp;</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;<br />
<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”</em>&nbsp;hadisi, Şia'nın ve Ehl-i Sünnet'in naklettiği müşterek bir hadistir. Bu hadis, iki mezhebin muteber hadis kitaplarında farklı lafızlarla rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
Hadis, yukarıda naklettiğimiz lafızlarla, Kadı Abdülcebbar'ın&nbsp;Muğni'sinde, Hamidî'nin&nbsp;el-Cem beynu's-Sahiheyn'inde, Saadeddin Taftazanî'nin&nbsp;Şerhu Makasid'inde ve Nesefî'nin&nbsp;Akaid&nbsp;kitabına yazdığı&nbsp;Şerhu Akaid'inde, Ahmed b. Yahya Sananî'nin&nbsp;Bahru'l-zehar'ında, Molla Kari'nin&nbsp;Hatimetü'l-cevahir li-mudietü fi tabakati'l-Hanefiyye'sinde geçmektedir.<br />
&nbsp;<br />
Bununla birlikte Ebu'l-Hasan Eşarî, Şehristanî, Safedî gibi kimi müellifler hadisin belli bir fırkaya özgü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu müelliflerin iddiasının ötesine geçen İbn Teymiyye ise, Allah'a yemin ederek, hadisin bu lafızlarla varid olduğunu inkâr etmiştir. Nasıruddin Albanî hadisin zayıf olduğunu belirtir. Sami Neşşar'a göre ise hadis, kendisini sahih göstermek isteyen Şia mezhebince uydurulmuştur. Bütün bunlara rağmen hadisin kendisi, farklı varyantlara sahip olsa da, mazmunda birlik göstermesi bakımından münkirlerin iddialarını batıl etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">&nbsp;<br />
Müslümanlar arasındaki vahdetin ve gönül birliğinin önemli unsurlarından biri de, ortak noktaların ön plana çıkarılmasıdır. Mezhep müntesipleri arasında diyalog ve teamül sağlamanın tek yolu, herkesin kabul edeceği noktalar üzerinde durmaktır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi bütün mezhep ve fırkalarca kabul görmüş müşterek hadislerdendir. Bu bakımdan hadisin muhtevası ve delaleti üzerinde tartışmak Müslümanların birbirine yakınlaşmasını sağlayacaktır.<br />
&nbsp;<br />
Müellifler arasında küçük bir azınlık hadisin bu şekilde nakledildiğini inkâr etmiş ve hadisi İmamiyye'ye tahsis etmiştir. Hadisin mezhepler nezdindeki itibarını araştırmak, önce muhtevasını ve delaletini, sonrasında ise Resul-i Ekrem'in halifeliğini, imameti tartışmak için uygun bir zemin olacaktır.<br />
&nbsp;<br />
Bu makalede, Ehlisünnet'in sahih ve güvenilir kabul ettiği kaynaklar çerçevesinde, bu hadisin itibarı ve bütün Müslümanlarca kabul edilebilirliği incelenmiştir. İleride görüleceği üzere hadisin sıhhatinden şüphe duyanların sayısı oldukça azdır ve inkârları ilmî temelden yoksundur.<br />
<br />
<strong>1. İmamiyye'ye Göre Hadisin Sıhhati</strong><br />
&nbsp;<br />
<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;</em>hadisinin Resul-i Ekrem'e ait olduğu İmamiyye'ye göre kesin ve tartışmasızdır. İmamiyye uleması; tezafür, istifaze, tevatür, ittifak, icma, genel kabul gibi hadis ıstılahlarına başvurarak hadisin iki mezhepçe makbul olduğunu ileri sürmüşlerdir.<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Müfid (öl. 413)&nbsp;el-İfsah'ında şöyle yazar:&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'den mütevatir olarak nakledilen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisine gelince…”</em>&nbsp;(Müfid, (b) 1412: 28) Hadisin metninde “lem-yarif” yerine “ve huve la-yarif” kullanılması aynı anlamda geldiği için tartışma konusu edilmemiştir.<br />
&nbsp;<br />
Resail fi'l-gaybe&nbsp;adlı kitabında ise şöyle yazar:<em>&nbsp;“Birisi sorusunda, kendisine Resul-i Ekrem'den ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünün rivayet edildiğini, bu rivayetin sahih mi, yoksa uydurma mı olduğunu sormaktadır. Elcevap: Tevfik Allah'tandır. Ona şöyle cevap verildi:&nbsp; Bu, sahih bir rivayettir ve eser sahiplerinin icmaı buna şehadet etmektedir. Ayrıca Kur'ân'ın sarih beyanı manasını güçlendirmektedir.”&nbsp;</em>(Müfid, (c) 1414: 1/12)<br />
&nbsp;<br />
Seyyid İbn Tavus (öl. 664) ise şunları kaydeder:&nbsp;<em>“Nebevî şeriat sahibinden varid olan hadiste buyrulmuştur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür'.”&nbsp;</em>(Seyyid İbn Tavus, 1415: 2/252)<br />
&nbsp;<br />
Ali b. Yusuf Âmilî (öl.877) ise şöyle yazar:<em>&nbsp;“Müslümanlar, [Hz. Peygamber'in] ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi üzerinde icma etmişlerdir.” (</em>Âmilî, 1384: 1/111)<br />
&nbsp;<br />
Şehid-i Sanî'nin hadis hakkındaki görüşü şu şekildedir:&nbsp;<em>“Kuşkusuz bu hadis, Ehlisünnet ve Şia arasındaki meşhur rivayetlerdendir ve Ehlisünnet bu hadisi usul ve furu kitaplarına almıştır.”&nbsp;</em>(Şehid-i Sanî, 1409: 151)<br />
&nbsp;<br />
Muhakkik Erdebilî (öl. 993) şöyle yazar:&nbsp;<em>“Rivayetlerin delalet ettiğine göre bunu (On İki İmam'ın imametini inkâr etmek) küfürdür. Bu husus, şu müstefid, hatta makbul haberde de bildirilmiştir: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'”</em>&nbsp;(Erdebilî, 1414: 2/299)&nbsp;Şerhu Kuşçi'ye yazdığı haşiyede ise şunları söyler:&nbsp;<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi Şia ve Sünnî birçok tarikle rivayet edilmiştir ve neredeyse mütevatirdir ve yakin derecesindedir.”&nbsp;</em>(Erdebilî, 14147: 179)<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Bahaî (öl. 1013) ise şunları yazar:&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Ehlisünnet ve Şia'nın üzerinde ittifak ettiği bir hadistir.”&nbsp;</em>(Şeyh Bahaî, 1422: 431)<br />
&nbsp;<br />
Kadı Nurullah Tusterî (öl. 1019):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, üzerinde ittifak edilen meşhur bir hadistir.”</em>&nbsp;(Tusterî, 1367: 89)<br />
&nbsp;<br />
Allame Meclisî (öl. 1111)&nbsp;Biharu'l-envar'ında şöyle yazar:&nbsp;<em>“'Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' hadisini Ehlisünnet ve Şia mütevatir olarak nakletmişlerdir.”</em>&nbsp;(Allame Meclisî, 1403: 8/366, 29/38) Allame Meclisî aynı görüşünü&nbsp;Miratü'l-ukul'da da beyan etmiştir. (Allame Meclisî, 1421: 4/27, 7/113)<br />
&nbsp;<br />
Mahuzî (öl. 1112):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi İslâm ulemasının üzerinde ittifak ettiği müstefid hadislerdendir.”&nbsp;</em>(Mahuzî, 1417: 223)<br />
&nbsp;<br />
Bahranî (öl. 1186):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünden daha meşhuru yoktur.”&nbsp;</em>(Bahranî, 1363: 5/16)<br />
&nbsp;<br />
Kaşifülgıta (öl. 1228):&nbsp;<em>“Muhammedî sünnetten iki canipten (nakledilen) ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisinden daha mütevatiri yoktur.”</em>&nbsp;(Kaşifülgıta, (ty.): 1/6)<br />
&nbsp;<br />
Yukarıda yaptığımız alıntılardan İmamiyye ulemasının çeşitli varyantlarındaki mana birliğinden dolayı hadisin iki mezhepçe makbul olduğuna inandıkları anlaşılmaktadır. Âlimlerin kullandıkları şöhret, istifaze, icma, tevatür terimleri aynı hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
<strong>2. Muhtelif Metinler</strong><br />
&nbsp;<br />
İmamî-Şiî kaynaklarda hadisin bilinen/meşhur metninin dışında (“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”) farkı varyantları da mevcuttur:<br />
&nbsp;</p>

<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse Cahiliye ölümüyle ölmüştür.”&nbsp;</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: right;">(Berkî, 1370: 1, 92, 154).&nbsp;Efsah ve İktisad'da da hadis bu ifadelerle nakledilmiştir. (Müfid, (b) 1414: 28; Tusî, 1400: 226)</h5>

<h5 style="text-align: right;"></h5>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;<br />
“Birisi imamı ona bilinmeden ölürse Cahiliye ölümü üzere ölmüştür.”&nbsp;(Hilalî, (ty.): 452)<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">“Ümmetimden bir kimse ölür, ölümü de ümmetimden imam olanı tanımadan gerçekleşirse bu kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Saduk, 1405: 414)<br />
&nbsp;<br />
“İmamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Kuleynî, 1388: 1/377, 2/20) Hadis, aynı ifadelerle&nbsp;Fezailu Emiri'l-müminin'de (İbn Ukde Kufî, (ty.): 146),&nbsp;Delailü'l-İmamet'te (Taberî, 1413: 337) ve&nbsp;el-Gaybe'de (Numanî, 1422: 129) de geçer.<br />
&nbsp;<br />
“Dehrinin hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Mağribî, 1383: 1/25)&nbsp;Camiü ehadisi'ş-Şia'da (Burucerdî, 1399: 26/56)&nbsp;Deaimü'l-İslâm'dan nakledilen bu hadiste “la yarif” yerine “lem yarif” lafzı kullanılmıştır. [Türkçe açısından bu kullanım herhangi bir anlam değişikliğine sebebiyet vermez –ç.n.]<br />
&nbsp;<br />
Uyunu ahbari'r-Rıza'da ise hadis “Onları&nbsp;tanımadan ölen Cahiliye ölümü üzere ölmüştür”&nbsp;şeklinde nakledilir. (Saduk, 1404: 1/130)<br />
&nbsp;<br />
“Geceleyin ölen kimsenin ölümü, o gece imamı tanımadan gerçekleşirse o kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Numanî, 1422: 126)<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;“İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Müfid, 1414: 268)<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Berkî, 1370: 1/155)<br />
&nbsp;<br />
“İmamı olmadan ölen kimsenin ölümü Cahiliye ölümüdür.”&nbsp;(Berkî, 1370: 1/155)<br />
&nbsp;<br />
“Benim evladımdan bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saduk, 1404: 1/63)<br />
&nbsp;<br />
“Hidayet imamlarından bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saffar, 1404: 529-530) Hadis benzer ifadelerle Kays b. Hilalî'nin&nbsp;Kitab'ında ve&nbsp;Kemalü'd-din'de de geçmektedir (Hilalî, (ty.): 425; Saduk, 1405: 412, 668)&nbsp;Mehasin'de (Berkî, 1370: 1/155) ise hadis,&nbsp;“İmamı olmadan ölenin ölümü Cahiliye ölümüdür”&nbsp;şeklindedir.<br />
&nbsp;<br />
“İmamını dinlemeden ve ona muti olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saduk, 1414: 25;&nbsp;İhtisas'da da bu şekilde nakledilmiştir, bkz. Müfid, (a) 1414: 296)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda imamın biati olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (ibn Tavus, 1416: 327) Benzer hadisler için bkz. Müfid, (d) 1414: 245; Keracekî, 1369: 152; İbn Batrik, 1407: 319.<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde imam(a biat)ı bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saffar, 1404: 279) Benzer hadisler için bkz. Ravendî, 1409: 2/861; İbn Şadan, 1363: 75.<br />
&nbsp;<br />
“Hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Himyerî, 1413: 351)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde yaşayan zahir imama (biat) bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Müfid, 1414: 268)<br />
&nbsp;<br />
“Bu ümmetten kendisi için Allah azze ve celle (cihetin)den (olan) imam bulunmadan sabahlayan kimse dalalet ve avarelik üzere sabahlamış olur ve bu kimse bu hal üzere ölürse küfür ve nifak üzere ölmüş sayılır.”&nbsp;(Kuleynî, 1388: 1/184)<br />
&nbsp;<br />
Farklı fakat birbirine yakın lafızlarla nakledilen, ancak aynı mazmuna sahip olan hadisler, anlatılmak istenen ana düşüncenin orijinalliğinin göstergesidir. Rivayetlerin metinlerindeki küçük farklılıkların, birtakım koşullardan ve muhatapların anlama kapasitelerinin çeşitliliğinden kaynaklandığı söylenebilir.<br />
&nbsp;<br />
<strong>3. Diğer fırkaların kaynaklarında “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi</strong><br />
&nbsp;<br />
Yahya b. el-Hüseyin'den (öl. 298) şöyle nakledilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Sudî, (ty.): 1/169)<br />
&nbsp;<br />
Kadı Abdülcabbar (öl. 415)&nbsp;Muğni'sinde şöyle nakleder: ““Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” (Fakih İmanî, 1412: 34)<br />
&nbsp;<br />
Hamidî'den (öl. 488)&nbsp;el-Cem beynu's-Sahiheyn'de şöyle nakledilir: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safî, 1397: 141)<br />
&nbsp;<br />
Fahreddin Razî (öl. 606)&nbsp;Mesailü'l-hamsun&nbsp;kitabında şöyle yazar: İmama marifet elde etmek ve burhan yoluyla onu tanımak vaciptir. Nitekim Hz. Peygamber, “Zamanının imamını tanımadan ölen ister Yahudi ister Hıristiyan olarak ölsün.” buyurur. (Razî, (ty.): 71)<br />
&nbsp;<br />
Molla Sadeddin Taftazanî (öl. 792)&nbsp;Şerhu Makasid'de imamın nasbedilmesinin lüzumunu tartıştıktan sonra ulülemr ayetini delil gösterir ve tartışmasız doğru olduğunu kabul ederek hadise istinad eder: “Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'” Daha sonra şöyle yazar: “İtaat ve marifet farz olunca, bunun gerçekleşmesi de farz olur.” (Taftazanî, 1422: 3/476)<br />
&nbsp;<br />
Akaidü'n-Nesefî'de de halka imametin farz kılınmasının rivayetlere dayandığına işaret eder ve şöyle yazar: “Bu, halka rivayetlerle farz kılınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Kıble ehlinden zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Taftazanî, (ty.): 232)<br />
&nbsp;<br />
Ahmed b. Yahya Sananî (öl. 840)&nbsp;el-Bahrü'z-zehari'l-cami li-mezhebi'l-ulemai'l-emsar'da şunları yazar: “Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi ile zamanın daîsini tanımanın ve ona tam manasıyla tabi olmanın farz oluşunu kastetmiştir.” (Sananî, (ty.): 16/110)<br />
&nbsp;<br />
Molla Ali Karî Hanefî (öl. 1014) de şunları kaydeder: “Hz. Peygamber'in Müslim'in&nbsp;Sahih'inde geçen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözü, ‘Kim kendisine iktida edilmesi farz olanı ve yaşadığı zaman diliminde kendisini hidayete götürecek olanı tanımazsa' anlamına gelir. Başka bir yerde ise şöyle yazar: “Müslim'in rivayet ettiği ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Cahiliye ehlinin şeriatının olmadığını gösterir.” (Karî, (ty.): 2/457)<br />
&nbsp;<br />
Mişkatü'l-mesabih'e yazdığı şerhi&nbsp;Miratü'l-mefatih'te ise “Boynunda biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” hadisini naklettikten sonra şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sadeddin,&nbsp;Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”&nbsp; &nbsp;(Karî, 1422: 7/234)<br />
&nbsp;<br />
Bursevî (öl. 1137),&nbsp;Ruhu'l-beyan&nbsp;adlı tefsirinde Neml Suresi'nin 19'uncu ayetle ilgili olarak şöyle yazar: “Zamanın imamını tanımak ve ona isteyerek bağlanmak gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' buyurur.” (Bursevî, 1410: 6/245)<br />
&nbsp;<br />
Kunduzî (öl. 1294) de&nbsp;Yenabiü'l-mevedde'sinde şunları kaydeder: “İsa b. es-Sırrî'nin senediyle naklolunan menkıbede şöyle denir: Cafer es-Sadık'a sordum… Resullah şöyle buyurur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' dedi.” (Kunduzî, 1416: 1/351)<br />
&nbsp;<br />
İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir.&nbsp;Lumatü'l-edille&nbsp;fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat&nbsp;kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, (ty.): 12)<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi'l-Hadid (öl. 656), İmam Ali'nin “Onları tanımadıkça cennet girmek olmaz!” sözünü şerh ederken hadisi, “İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” şeklinde rivayet eder ve şöyle yazar: “Ashabımızın tamamı bu hadisin sıhhatine kaildir. Bu sözü, İmamları tanımadıkça cennete girmek olmaz!' şeklinde okumak gerekir.” (İbn Ebi'l-Hadid, 1385: 9/155) O, bu ifadesinde “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini kavramsal olarak kabul etmiştir.<br />
<br />
<strong>4. Hadisin Sadır Olduğunu Kabul Etmeyenler</strong><br />
&nbsp;<br />
Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir.&nbsp;Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Albanî, (ty.): 1/525, 5/87)<br />
&nbsp;<br />
Bu ikisinden önce Eşarî (öl. 324)&nbsp;Makalatü'l-İslamiyyin'de, Şehristanî (öl. 548)&nbsp;el-Milel ve'n-Nihal'inde, Safedî (öl. 764)&nbsp;el-Vafi bi'l-vefeyat'ında imamı tanımanın farz olduğunu inancının belli bir fırkaya özgü bir inanç olduğunu belirtmişlerdir.<br />
&nbsp;<br />
Eşarî şöyle yazar: “Rafıza imamların sayısında ihtilafa düşmüşlerdir… Dört fırkaya ayrılmışlardır. İlk fırka, imamı tanımanın farz olduğuna inanır. Onlara göre imamı tanımadan (imama cahil olarak) ölen Cahiliye ölümüyle ölmüştür.” (Eşarî 1410: 1/49)<br />
&nbsp;<br />
Şehristanî kitabının İsmailiyye ile ilgili bölümünde şunları yazar: “Onların mezhebine göre zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüş olur. Aynı şekilde (onlara göre) boynunda imamın biati bulunmadan ölen de Cahiliye üzere ölmüştür.” (Şehristanî, (ty.): 1/56)<br />
&nbsp;<br />
Safedî de İsmailiyye konusuna geldiğinde şöyle yazar: “Onların mezhebince zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safedî, 1420: 3/205)<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye&nbsp;Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (İbn Teymiyye, 1406: 1/110)<br />
&nbsp;<br />
Sami Neşar ise şöyle yazar: “‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' Şiî kaynaklı bir hadistir.” (Sami Neşar, (ty.): 2/226)<br />
&nbsp;<br />
<strong>5. Diğer Fırkaların Kitaplarında Hadisin Farklı Varyantları&nbsp;&nbsp;</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Önceki bölümlerde, İmamî-Şiî kaynakların dışında, diğer fırkaların kitaplarında&nbsp;“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;hadisinin farklı varyantlarının nakledildiğini ifade etmiştik. Bütün bu nakiller göz önüne alındığında hadisin mütevatir olduğu iddia edilebilir. Burada hadisin farklı varyantlarından örnekler nakledeceğiz:<br />
&nbsp;<br />
“İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Davud, (ty.): 259; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 4/96; Taberanî, (ty.): 19/388; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) İmamî-Şiî kaynaklarda hadis bu şekliyle de nakledilmiştir. (Berkî, 1330: 1/155; Müfid, 1414: 186)<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de imamı olmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;Hadisi bu lafızlarla, Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesinde naklolunmuştur. (İskafî, 1402: 24; Cahiz, 1374: 301)<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de onun imamı bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Hilal, 1410: 1/81; İbn Habban, 1414: 10/343) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de üzerinde imamın (biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(İbn Ebi Asım, 1413: 489; Ebu Yala, 1412: 13/366; Taberanî, 1415: 706; Heysemî, 1408: 5/225) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de üzerinde cami (cem edici) imam(ın biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Dulabî, 1421: 2/635)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimsenin ölümü kuşkusuz Cahiliye ölümüdür.”&nbsp;(Hakim Nişaburî, (ty.): 1/75, 1/117; Müttakî Hindî, 1409: 1/207) Hadisin bir başka varyantı,&nbsp;“Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;şeklindedir. (Nevevî, (ty.): 19/190)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Sad, (ty.): 5/144; Taberanî, 1415: 1/79; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) Bu hadis de Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesiyle ilgilidir.<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda biat olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;Müslim, (ty.) 6/22; Hamidî, 1423: 2/296; Beyhakî, (ty.): 8/156)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda Müslümanların imamının biati bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Zemahşerî, 1412: 5/169)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda imamın biati olmadan geceleyin ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Hazm, (ty.): 1/45)<br />
&nbsp;<br />
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Ebi Şeybe, 1409: 7/457; İbn Ebi Asım, 1413: 2/504; Tarsusî, 1393: 1/28) [Bu hadisin Arapça metninde “la” olumsuzluk eki bulunmaktadır. Türkçe açısından aynı anlama gelen, ancak Arapça metninde “leyse” olumsuz eki bulunan hadisin kaynakları: Bağevî, 1410: 1/330; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 3/446; Taberanî, 1417: 20/86)]<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat imamının itaati altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Ebi Asım, 1413: 2/486; Taberanî, 1417: 2/86)<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat emirinin itaati altında bulunmadan sabahlayan kimseyi Allah kıyamet gününde Cahiliye ölümünden diriltir.”&nbsp;(Heysemî, 1408: 5/219)<br />
&nbsp;<br />
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Taberanî, 1415: 7/287)<br />
<br />
<strong>6. Mülahazalar</strong><br />
&nbsp;<br />
<strong>a)</strong>&nbsp;“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)<br />
&nbsp;<br />
İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in&nbsp;Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in&nbsp;Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014)&nbsp;el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin&nbsp;Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi&nbsp;Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in&nbsp;Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sad,&nbsp;Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”<br />
&nbsp;<br />
Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in&nbsp;Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi&nbsp;Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.<br />
&nbsp;<br />
<strong>b)</strong>&nbsp;Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in&nbsp;Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Rahmanî, 1417: 565)<br />
&nbsp;<br />
Müellif, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakledilen varyantının Müslim'in&nbsp;Sahih'inde bulunmamasını, sadece hadisin&nbsp;Sahih'e isnad edilerek nakledildiği muteber bir kaynağa ulaştığında hazf veya tahrif ihtimalinden söz edebilir. Sırf Molla Ali vasıtasıyla hadisi&nbsp;Sahih'te bulamamak tahrif için yeterli delil sayılamaz.<br />
&nbsp;<br />
<strong>c)</strong>&nbsp;İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye'nin Ehlibeyt düşmanlığı aşikâr bir durumdur. Nitekim&nbsp;Lisanü'l-mizan'ın müellifi bu hususta şöyle yazar:<br />
&nbsp;<br />
“İbnu'l-Mutahhar'ın kullandığı hadisleri reddetme konusunda onu çok gayretli gördüm. Mevzu hadisler konusunda bile böyle gayretkeşti. Fakat ulemanın hadis tasnifini göz önüne almadan reddetmede ileri gitti. Sadrında olana iktifa edecek kadar ezberde güçlü değildi. Zaten insan unutkandır. Rafızîlerin kelamını (iddialarını) tahkir etmede çok ileri gitti. Bu, Hz. Ali'nin küçümsenmesiyle sonuçlanacak bir durumu ortaya çıkardı.” (İbn Hacer Askalanî, 1390: 6/319)<br />
&nbsp;<br />
Üstelik Selefiye'nin son dönem imamlarından olan ve İbn Teymiyye'nin düşüncelerini yayan Nasırüddin Albanî,&nbsp;Silsiletü sahiha'da “O benden sonraki bütün müminlerin velisidir.” hadisiyle ilgili olarak şöyle yazar:&nbsp;“Şeyhülislâm İbn Teymiyye'nin bu hadisi inkâra cüret etmesi ve Minhacü's-sünnet'inde hadisi tekzip etmesi hakikaten çok tuhaf şey!” Daha sonra rey ile tefsiri ve İbn Teymiyye'nin yorumunu kabul ederek şöyle yazar: “Hadisi ne açıdan tekzip ettiğini anlamış değilim! Görünen o ki tekzibin sebebi, Şia'yı inkârındaki abartısıdır.”&nbsp;(Albanî, (ty.): 5/260)<br />
&nbsp;<br />
<strong>d)</strong>&nbsp;Hadisin Şiî kaynaklı ve belli bir fırkaya özgü olduğu iddiası yukarıdaki incelemeden sonra kabul edilebilir bir iddia değildir. Zira hadisi “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakleden İmamî-Şiî olmayan ulemanın büyükleri ya hadisi muteber bir kaynakta gördüklerini ya da muhteva ve mazmun açısından hadisin diğer hadislerle bütünlük gösterdiğini söylemişlerdir.<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: justify;"><strong>Kaynaklar</strong><br />
&nbsp;<br />
Ahmed b. Hanbel, Ebu Abdullah Şeybanî, (ty.),&nbsp;Müsned, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Albanî, Nasırüddin, (ty.),&nbsp;es-Silsiletü'z-zaife, Riyad<br />
&nbsp;<br />
Amilî, Ali b. Yusuf, 1384,&nbsp;es-Sıratü'l-müstakim ila müstahkiü't-takdim, neşr: Muhammed Bakır Mahmudî, (yy.)<br />
&nbsp;<br />
Bağavî, Abdullah b. Muhammed, 1417,&nbsp;Müsnedu İbnü'l-Cad, neşr: Amir Ahmed Haydar, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Bahranî, Yusuf, 1363,&nbsp;el-Hadaikü'l-nadire, Kum<br />
&nbsp;<br />
Berkî, Ahmed b. Halid, 1370,&nbsp;el-Mehasin, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Beyhakî, Ebu Bekir Ahmed b. Hüseyin b. Ali, (ty.),&nbsp;es-Sünenü'l-kübra, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Bursevî, İsmail Hakkı, 1410,&nbsp;Tefsiru ruhi'l-beyan, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Burucerdî, Hacı Aga Hüseyin, 1399,&nbsp;Camiu ehadisi'ş-Şia, Kum<br />
&nbsp;<br />
Cahiz, Ebi Osman Amr b. Bahr, 1374,&nbsp;el-Osmaniyye, neşr: Abdüsselam Muhammed Harun, Mısır<br />
&nbsp;<br />
Dulabî, Muhammed b. Ahmed, 1421,&nbsp;el-Küney ve'l-esma, neşr: Ebu Kuteybe el-Faryanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Ebu Davud Tayalisî, Süleyman, (ty.),&nbsp;Müsned, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Ebu Yala, Ahmed b. Ali b. Müsenna, 1412,&nbsp;Müsned, neşr: Hüseyin Selim Esed, Dımaşk<br />
&nbsp;<br />
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1414,&nbsp;Mecmau'l-fevaid ve'l-burhan fi şerhi irşadü'l-ezhan, Kum<br />
&nbsp;<br />
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1417,&nbsp;el-Haşiye ala'l-ilahiyati'l-şerhu'l-cedid li-Kuşçi, neşr: Ahmed Abidî, Kum<br />
&nbsp;<br />
es-Sudî, Abdurrahman Muhammed b. Hamza, (ty.),&nbsp;Dürerü'l-ehadisi'n-Nebeviyye bi'l-esatidi'l-Yahyaviyye, neşr: Halid Muhammed, Sana<br />
&nbsp;<br />
Eşarî, Ebu'l-Hasan,&nbsp;Makalatü'l-İslamiyyin ve ihtilafu'l-musallin, neşr: Helmut Ritter, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Fakih İmanî, Mehdî, 1412,&nbsp;Şinaht-i İmam ya Razha-yi ez Merg-i Cahilî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Hakim Nişaburî, Ebi Abdullah, (ty.),&nbsp;el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, neşr: Yusuf Abdurrahman el-Maraşî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Hamidî, Muhammed b. Fütuh, 1423,&nbsp;el-Cem beyne's-Sahiheyn, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Himyerî, Abdullah b. Cafer, 1413,&nbsp;Kurbu'l-esnad, Kum<br />
&nbsp;<br />
Harranî, İbn Şube, 1404,&nbsp;Tuhafu'l-ukul an Âli'r-Resul, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Heysemî, Nureddin Ali b. Ebi Bekr, 1411,&nbsp;Mecmau'z-zevaid, Dımaşk<br />
&nbsp;<br />
Hilal, Ahmed b. Harun, 1410,&nbsp;Kitabü's-sünne, Riyad<br />
&nbsp;<br />
Hilalî, Süleym b. Kays, (ty.),&nbsp;Kitabü's-Süleym, neşr: Muhammed Bakır Ensarî Zencanî, (yy.)<br />
&nbsp;<br />
İbn Batrik, Yahya b. Hasan Esedî, 1407,&nbsp;Umdetü uyuni sihahi'l-ahbar fi menakibi imamü'l-ebrar, Kum<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi Asım, Ebi Bekr Amr, 1413,&nbsp;Kitabü's-sünne, neşr: Nasırüddin Albanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi Şeybe Kufî, İbrahim b. Osman, 1409,&nbsp;el-Musannef, neşr: Said el-Leham, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Habban, Muhammed b. Ahmed Ebu Hatim et-Temimî, 1414,&nbsp;Sihahu İbn Habban, neşr: Şuayb Ernot, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Hacer Askalanî, Ahmed b. Ali, 1390,&nbsp;Lisanü'l-mizan, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Hazm, Ali b. Ahmed, (ty.),&nbsp;el-Muhalla, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Sad, Muhammed, (ty.),&nbsp;Tabakatü'l-kübra, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Şadan, Fazl, 1363,&nbsp;el-İzah, neşr: Seyyid Celeddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim, 1406,&nbsp;Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, (y.y.)<br />
&nbsp;<br />
İbn Ukde Kufî, Ebu'l-Abbas, (ty.),&nbsp;Fezailu Emiri'l-müminin, haz. Abdürrezzak Muhammed Hüseynî<br />
&nbsp;<br />
İskafî, Ebu Cafer, 1402,&nbsp;el-Miyar ve'l-muvazene fî fezaili'l-İmam Emiri'l-müminin Ali b. Ebi Tâlib, neşr: Mahmudî<br />
&nbsp;<br />
Karî Hanefî, Molla Ali, (ty.),&nbsp;Hatimetü'l-cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Halnefiyye, Keraçi<br />
&nbsp;<br />
Karî Hanefî, Molla Ali, 1422,&nbsp;Mirkatü'l-mefatih Şerhu Mişatü'l-mesabih, neşr: Cemal Aytanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Kaşifülgita, Cafer, (ty.),&nbsp;Keşfü'l-gita an mübhemati şeriatu'l-garra,&nbsp;Isfahan<br />
&nbsp;<br />
Keracekî, Ebü'l-Fütuh, 1369,&nbsp;Kenzü'l-fevaid, Kum<br />
&nbsp;<br />
Kuleynî, Muhammed b. Yakub, 1388,&nbsp;Usulu Kâfi, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Kunduzî, Süleyman b. İbrahim, 1416,&nbsp;Yenabiü'l-mevedde, neşr: Ali Cemal, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Mağribî, Numan b. Muhammed, 1383,&nbsp;Deaimü'l-İslâm, neşr: Asıf Ali Asgar, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Mahuzî, Süleyman b. Alim, 1417,&nbsp;el-Erbaun hadisen fî isbati imamet Emiri'l-müminin, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Meclisî, Muhammed Bakır, 1403,&nbsp;Biharü'l-envar, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Meclisî, Muhammed Bakır, 1421,&nbsp;Miratü'l-ukul fî şerhi ahbaru'r-Resul, neşr: Seyyid Haşim Resulî Mahallatî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (a), 1414,&nbsp;el-İhtisas, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (b), 1414,&nbsp;el-Efsah fî imameti'l-Emiri'l-müminin, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (c), 1414,&nbsp;Resail fî'l-gaybet, neşr: Ala Âl-i Cafer, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (d), 1414,&nbsp;el-Fusulu'l-mutara, neşr: Seyyid Ali Şerifî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müslim Nişaburî, İbn el-Hasan Müslim b. Haccac, (t.y)&nbsp;Sahih, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müttakî Hindî, Ali, 1409,&nbsp;Kenzü'l-imal fî süneni'l-akval ve'l-efal, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Nevevî, Muhyiddin, (ty.),&nbsp;el-Mecmu, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Numanî, Muhammed b. İbrahim, 1422,&nbsp;Kitabü'l-gaybet, neşr: Faris Hasun, Kum<br />
&nbsp;<br />
Rahmanî, Ahmed, 1417,&nbsp;el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Ravendî, Kutbeddin, 1409,&nbsp;el-Haraic ve'l-ceraih, neşr: Seyyid Muhammed Bakır Ebtehî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Razî, Fahreddin,&nbsp;el-Mesailu'l-hamsun fi usuli'd-din, neşr: Ahmed Hicazî es-Saka, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1404,&nbsp;Uyunu ahbari'r-Rıza, neşr: Şeyh Hüseyin Alemî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1405,&nbsp;Kemalü'd-din ve tamamü'n-nimet,&nbsp;neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1414,&nbsp;el-Hidaye, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Safedî, Salahüddin Halil, 1420,&nbsp;el-Vafi bi'l-vefeyat, neşr: Ahmed el-Ernut, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Saffar, Muhammed b. Hasan b. Furuh, 1404,&nbsp;Basairü'd-derecat, neşr: Mirza Muhsin Kuçebağî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Safî, Lütfullah, 1397,&nbsp;Emanü'l-ümmet mine'l-ihtilaf, Kum<br />
&nbsp;<br />
Said Fude, (ty.),&nbsp;el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, (y.y)<br />
&nbsp;<br />
Sami Neşar, Ali, (ty.),&nbsp;Neşetü'l-fikri'l-felsefî fi'l-İslâm, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Sananî, Ahmed b. Yahya el-Murtaza, (ty.),&nbsp;el-Bahru'z-zehar el-camiu'l-ulemai'l-emsar, Sana<br />
&nbsp;<br />
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1415,&nbsp;İkbalü'l-amal, neşr: Cevad Kayyumî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1416,&nbsp;el-Melahim ve'l-fiten, neşr: komisyon, Isfahan<br />
&nbsp;<br />
Şehid-i Sanî, Zeynüddin b. Ahmed Amilî, 1409,&nbsp;Hakaikü'l-iman, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Şehristanî, Muhammed b. Abdülkerim,&nbsp;el-Milel ve'n-nihal, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Bahaî, Muhammed b. el-Hüseyin, 1422,&nbsp;el-Erbaune hadisen, Kum<br />
&nbsp;<br />
Taberanî, 1415,&nbsp;el-Mucemü'l-evsat, neşr: Tarık b. Avazullah-Abdülhüseyin b. İbrahim, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Taberanî, Süleyman b. Ahmed, 1417,&nbsp;el-Mucemü'l-kebir, neşr: Abdülmecid Selefî, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir b. Rüstem, 1413,&nbsp;Delailü'l-imamet, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Taftazanî, Sadüddin, (ty.),&nbsp;Şerhu akaidü'n-Nesefiye, neşr: Adfan Derviş, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Taftazanî, Sadüddin, 1422,&nbsp;Şerhu makasid, talik: İbrahim Şemseddin, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Tarsusî, Muhammed b. İbrahim, 1393,&nbsp;Müsnedü Abdullah b. Ömer, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Tusî, Muhammed b. el-Hasan, 1400,&nbsp;el-İktisadu'l-hadi ila tariki'l-irşad, neşr: komisyon, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Tusterî, Kadı Nurullah, 1367,&nbsp;es-Savarimu'l-muhrika fî cevabi's-savaiku'l-muhrika, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Zemahşerî, Ebu'l-Kasım Mahmud b. Amr, 1412,&nbsp;Rebiü'l-ebrar ve nususu'l-ahyar, neşr: Abdülemir el-Mehna, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;</h5>

<h5 style="text-align: justify;"></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><br />
Bu yazı ilk defa, 17 Şubat 2014 tarihinde www.medyasafak.net sitesinde,&nbsp;<a href="http://medyasafak.net/haber/1353/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati" rel="nofollow">burada</a>&nbsp;yayınlanmıştır.</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jan 2024 18:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/zamansal.jpg" type="image/jpeg" length="40128"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur`an Tefsirinde Müfessirin Şartları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kurân, bilen bir topluluk için örneklerdir, başkaları için değil; onlar ki Kurân'ı hakkıyla tilavet ederler, ona iman edereler ve onu tanırlar. Fakat diğerlerine Kurân'ı anlamak pek müşküldür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kurân ilimleri araştırmacıları,<em>&nbsp;“müfessirin şartları”</em>&nbsp;veya&nbsp;<em>“müfessir için lazım olan özellikler”&nbsp;</em>başlığı altında birçok konu zikretmişlerdir ki bunların bir bölümü “tefsir kaynakları” ile ilgili, bir kısmı “tefsir kaideleri” ile alâkalı, bir bölümü “ihtiyaç duyulan ilimler” konusuna matuf ve bir kısmı da “tefsir yöntemi” ile ilintilidir. Tabi bu meyanda bazı muhakkikler zikri geçen bölümleri müfessirin şartları ile karıştırmamış olmakla birlikte yine de çoğunlukla bu mecmualardan bazı kısımları müfessirin şartları başlığının altında zikretmişlerdir. Bu karışıklık aşağıda zikri geçen üç sebepten birine dayanmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Birincisi;</strong>&nbsp;Bu tür konuları gündeme getirmenin uzun bir geçmişi olmadığından zikri geçen muhtelif mihverleri birbirinden ayırmak konusunda gaflet edilmiş veya mümkün olmamıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İkincisi;</strong>&nbsp;Bazen bu konular farklı bakış açılarıyla muhtelif başlıkların alanına girebilmektedir. çrnek olarak; eğer edebi ilimlere bir bilgi manzumesi olarak bakılırsa, müfessirin ihtiyaç duyduğu ilimlerden sayılır. Eğer müfessirin kullandığı uzmanlık ve ihtisasa ait bilgi manzumesi olarak görülürse müfessirin şartlarından sayılır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncüsü;</strong>&nbsp;Bu âlimlerden bazısı “tefsirin şartları” kavramından, ihtiyaç duyulan ilimler ve tefsir kaidelerini de kuşatacak geniş bir mefhumu dikkate almışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Her halükarda burada kastedilen mefhumun özel bir manası vardır ve sadece müfessirin görüş ve eğilimi boyutundaki yetenek ve kemalini anlatan konulardan seçilmiş olup diğer mecmuaları kuşatmamaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Geçen bölümlerde şunu belirttik ki tefsir usulü ve kaidelerini riayet etmemek, muteber tefsir kaynaklarını dikkate almamak, onlardan faydalanmamak ve müfessirin ihtiyaç duyacağı ilimleri öğrenmemek, tefsirin hatalı ve itibarsız olmasına yol açar. Bu bölümde zikri geçen konulara ilave olarak müfessirin sahip olması gerekli bazı özellik ve şartları beyan etme sadedindeyiz ki bunların riayeti durumunda onun tefsirdeki hatası azalmış olur. Müfessirin şartları ve özelliklerinden söz etmeden önce iki noktayı zikretmek zaruridir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>a)&nbsp;</strong>Müfessirin ruhsal özellikleri bazen zatidir ve iktisapla elde edilmemiştir. Olağanüstü yetenek ve pratik zekalı olması gibi… Bazen de bu özellikleri iktisabidir, istinbat ve takva melekesi gibi… İktisabi olmayan özelliklerde (oluşumunda) esas rolü onun gayr-i iktisabi yönü üstlenir. Gerçi bu özellikler iradeye dayalı olarak hem güçlendirilebilir hem de taz'if edilebilir. İktisabi özellikler ise hem oluşumunda hem de takviye ve taz'ifinde müfessirin çabasına bağlıdır; müfessiri bu alanda ne kadar çaba sarf edecek olursa o ölçüde tefsirdeki yeteneğini artırmış olur. Bazen iktisabi özellikler, doğru inanç gibi bir tür bilinçtir; bazen takva ve iman gibi iktisabi temayüllerdendir. Bazen de bilinçlenmek için gerekli zemini oluşturan hususlardandır. Mesela meraklı ve sürekli sorgulayan bir zihin gibi. Kimi zaman da istinbat yeteneği ve tefsir kaidelerini riayette maharet gibi hüner ve ustalık makulesindendir. Bu , bu şartların çeşitli türlerini içermektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>b)</strong>&nbsp;Müfessirin şartları ve özelliklerinden bazıları, tefsirin sıhhat ve itibarında etkilidir; öyle ki olmaması, tefsirde hata sebebidir. Mesela; ihtiyaç duyulan ilimler ve düşünce özgürlüğü. Bazı özellikler tefsirin kemali ve daha dolu olmasında etkilidir. Mesela; müfessirin çok sorgulayan bir zihne sahip olması, takvalı ve samimi olması. Bu bölümde bu iki gruptaki şartlardan söz edeceğiz.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsirin İtibarında Etkili Olan Şartlar</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsir Öncesi Konulara Zihni Hâkimiyet</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Daha önce de işaret edildiği gibi müfessirin dayanakları ve aldığı referanslar senet ve istidlale dayanmalıdır. Tefsirde etkili olan ilimlerden ve birinci derecedeki tefsir kaynaklarından yeterli ölçüde bilgi sahibi olmalıdır. Her türlü tefsir, özellikle Kurâni bilgilerin önemli bir bölümü bu yaklaşım tarzına ve bilgiye bağlıdır. Zikri geçen şartlara ve özelliklere haiz olmadan yapılacak bir tefsir, sırf diğer müfessirlerin tefsirlerini kopyalamak olur veya reye dayalı bir tefsire dönüşür.[1]</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İstinbat Meleke ve Yeteneği</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Müfessirin her birini bilmek ve kullanmak zorunda olduğu kaideler, metodlar ve kaynaklar, müteaddit ve çeşitli konulardır ki Kurân'ın mefhum ve bilgilerine dakik şekilde ulaşmak için sırf bunları bilmek yeterli gelmez. Aksine müfessir zikri geçen konuları Kurân bilgilerini elde etme yolunda epeyce kullanmış ve bu bilgiyi ustalığa dönüştürmüş olmalıdır; bu bilgi, onda bir yetenek ve nefsani bir durum halini almış olmalıdır. çyle ki bunları kullanmak onun için çok kolay ve tam bir dikkat içinde mümkün olabilmelidir. Zikri geçen ilimlerden ve bilgilerden yoksun olan veya istinbat gücü olmayan bir müfessir nasıl sadece diğer müfessirlerin görüşlerini nakledebilir; ancak nerede kendisinden bir görüş ortaya koymak isterse reye dayalı tefsir tehlikesinden güvende olmaz ise aynı şekilde istinbat gücü, yetenek ve ustalık haddine ulaşmamış bir müfessir de tefsir kaideleri ve usulünü kullanmada gaflete düşebilir. Sonuç olarak da ihtiyaç duyulan ilimlerden faydalanma ve muteber kaynakları seçmede hata ve yanlış yapabilir. Nihayetinde onun da tefsirinde hata ortaya çıkabilir. Tefsirde ustalığın önemli getirisi şudur: Hata yerlerine vakıf olma, muhkem ayetleri tanıma ve Kurân bilgilerine hâkim olan usulden haberdar olmak. Bunlar, tefsirde hatayı azaltacak ve ayetlerden dakik ve uyumlu manaları anlamada önemli rolü olacak konulardır. Zemahşeri'nin, Keşşaf Tefsirinin mukaddimesinde müfessirin şartlarından biri olarak zikrettiği “kesir'ul-mutalaa ve tavil'ul-müracaat (mütalaası çok ve tefsir kaynaklarına müracaatı uzun olmalı)” sözü de aslında ustalığın oluşum zeminine ve istinbat yeteneğine işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kurân'ın Dünya Görüşünü Bilmek ve İnanmak</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kurân'ın beyanları, özel metotlarla gerçekçi bir dünya görüşüne mutabık şekilde sunulmuştur. Onun bilgileri zikri geçen temellere dayandırılmış ve onlarla uyum içindedir. Aslında bu temeller tek bir ruh gibi Kurân bilgilerinin peykerinde hazır olup tezahür etmiştir. Dolayısıyla bu temellerden bihaber olan biri, bu bilgileri anlamada ve ayetlerin lafızlarından geçiş yaparken hataya duçar olacaktır. Aynı şekilde bu temel ilkelere iman etmemek, Kurân mefhumlarındaki incelikler ve ince ayrıntıları dakik şekilde anlamayı zora sokacaktır. Bu müşkül, özellikle Kurân-ı Kerim'in peygamberler ve müminlerin çeşitli yönlerini anlatıp tahlil ettiği yerlerde ortaya çıkmaktadır. İnsani ilimler konusunda görüş sahibi olan araştırmacılar şu noktayı vurgulamaktadırlar ki insanların davranışlarını doğru şekilde anlamak için sırf onların inançlarını ve kültürlerini bilmek yetmez. Aksine araştırmacı biri, o davranışları kendi vücudunda derk ve hazmetmelidir. Zulme maruz kalmış bir kişinin adalet istemesi ve kaba sözler sarfetmesini anlayabiliyorsak bunun sebebi, kendimizin de bir şekilde zulme maruz kalarak aynı şartları tecrübe etmiş olmamızdandır. Nasıl ki bir ferdin davranışını anlamak, o haleti kendinde bulmaya bağlı ise bu davranışlar ve haletleri anlamada da onların çıkış kaynağı olan temellere sahih bir itikatla inanmak hiç şüphesiz etkili olacaktır. Bu esasa dayalı olarak bazı Kurân ilimleri araştırmacıları ve müfessirler de müfessirin iman ve sahih bir itikada sahip olması gerektiği noktasını vurgulamışlardır. Bu şartın zarureti aşağıdaki rivayetten çok iyi şekilde anlaşılmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Kurân, bilen bir topluluk için örneklerdir, başkaları için değil; onlar ki Kurân'ı hakkıyla tilavet ederler, ona iman edereler ve onu tanırlar. Fakat diğerlerine Kurân'ı anlamak pek müşküldür.”</em>[2]</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bazı Kurân ilimleri araştırmacılarının “sır kapılarına vakıf olma” başlığı altında zikrettiği tevekkül, ihlas ve diğer ruhani-ahlâki haletler kabilinden olan konular da bu türdendir, benzer açıklama onlar hususunda da geçerlidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlmi Tarafsızlık</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Her metni anlamadaki hedef, sözün sahibinin neyi kastettiğini bilmektir. Bu hedef, metnin müfessirini bazı yönlerden sınırlamaktadır: Bu konuda kendi görüş ve düşüncelerini, bireysel ve grupsal istekleri tefsirine ekleyemez; kendi analizlerini metnin mefhum ve maksadının hesabına bırakamaz. Elbette çok sorgulayan bir zihne sahip olmak [ki müfessirin zikredilecek olan şartlarından biridir] başka bir konu olup bu şartla çelişkisi yoktur. O şartta söz, konular ve soru üzerindedir; bu şarta ise söz cevaplar ve hüküm üzerindedir. İlmi tarafsızlık her araştırmada zaruridir; ister bu tahkik, doğal ve insani kanunların keşfi alanında olsun, ister bir söz veya yazıyı anlamaya ulaşma hususunda olsun fark etmez. Fakat Kurân hususunda, değerli sonuçlarının mülahazasına binaen mesele, daha fazla hassasiyet teşkil etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Reye dayalı tefsiri kınayan birçok rivayet de bu noktaya dikkat çekmektedir. Genel olarak ilmi tarafsızlığı riayet etmemek, bazen bireysel ve grupsal temayülleri ayetlerin tefsirine hâkim kılmak; bazen kendi şahsi görüşlerini Kurân'a hâkim kılmak; bazen de başkalarının görüşünden korkup kaidelere dayanarak yeni bir anlayış getirme cüretini kendisinde görmeme ve yenilik getirip daha fazla noktaları ortaya koymama şeklinde ortaya çıkar. Elbette önceki bölümlerde de ifade edildiği gibi akli olan müsellem kaidelerin, âkil adamlar arasındaki konuşma kuralları ve Kurân'dan alınmış genel ilkelerin hakimiyeti, ilmi tarafsızlıkla tamamen uyum içindedir; hatta bu kaideleri etkin kılmak zaruridir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsirin Kemal ve Yüklü Olma Koşulları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Düşünsel Yeterlilik ve Deruni Saflık</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Tecrübeye dayalı dini araştırmalar şu noktayı vurgulamaktadır ki insan fertleri düşünsel ve zihni yetenek açısından yeksan değildir. Zeka seviyesi, hızlı geçiş, netice alma gücü, yeni yorum getirme, hafıza ölçüsü vb. konular muhtelif fertlerde farklı düzeylededir. Bir grup, nübuğ/deha diye tabir edilen oldukça üst merhalededir. Bazıları normal düzeyin altındadırlar. İnsanların çoğu ise orta düzeydedirler. Gerçi insanların tümü, bu yeteneklerden, mükellefiyetin; övgü ve yerginin, mükafat ve azabın şartı olan en az miktarına sahiptirler. Ayrıca bu yetenekler güçlendirilebileceği gibi taz'if de edilebilir. Fakat bireylerin bundan olan nasiplerindeki fark kesindir. Bu yeteneklere sahip olma konusundaki şiddet ve zaafın her metni ezcümle Kurân'ı daha dakik ve kâmil anlamadaki etkisi de inkâr edilemez bir gerçektir. Bu yeteneklerin Kurân'ı anlamadaki rolüne ilave olarak dini beyanlar esasına göre, ihlasla Allah yolunda gayret sarf etmek ve ilahi inayetler de Kurân'ı daha kâmil anlamayı armağan etmektedir; bu da fertlerde farklıdır. Binaenaleyh ihlas ve Allah yolunda çaba sarfetmek sonucu hasıl olan Allah'ın özel inayeti de ayetleri daha kâmil şekilde anlamada etkilidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Zihnin Faal Olması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Herkesin Kurân gibi bir metinden istifade etme mizanı, zihninin faal olmasına ve bu metin hakkında onun için ortaya çıkan soruların ölçüsüne bağlıdır. Hem gündeme gelen sorunun türü hem de soruyu dile getirmede gösterilen dikkat, sahih cevaba ulaşmada etkilidir. Fakat bunlara ilave olarak gündeme getirilen soruların ölçüsü önemli rol ifa etmektedir. Dolayısıyla muhtelif alanlarda ihtisas sahibi olan müfessirlerin farklı neticeler almalarının önemli sebeplerinden birisi olarak, onların uzmanlık alanlarına uygun muhtelif soruların gündeme getirilmesi gösterilebilir. Zira onlar için gündeme gelen sorular, o alanda ihtisası olmayanlar için gündeme gelmemiştir veya en azından önemsiz telakki edilmiştir. Son zamanlarda çıkan tefsirlerin önceki tefsirlerden daha yüklü olmaları genelde bu sebepten kaynaklanmıştır. Zira zaman geçtikçe yeni sorular gündeme gelmiş ve Kurâni cevaplar verilmesi gereksinimi doğmuştur; kendileri için bu soruların ve düşünsel ihtiyaçların ortaya çıktığını gören değerli müfessirler de onların cevaplarını Kurân'dan bulmaya çalışmışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Elbette çok ve çeşitli soruların önemli rolünü mutlak telakki edip diğer faktörleri görmezden gelmek doğru değildir. Burada şu hususu zikretmek zaruridir: Görüşler ve düşüncelere müracaat etmek, çeşitli konularda gündeme getirilmiş görüşleri mütalaa etmek ve yeni bilimlere ait konulara aşina olmak, eğer daha fazla sorular bulmak maksadı ile olursa, bu reye dayalı tefsire ve tefsirde sapmaya yol açmayacağı gibi bilakis tefsirin daha kâmil ve yüklü olmasını beraberinde getirecektir. Fakat eğer bu müracaat sözkonusu görüşleri Kurân'a ve tefsire hâkim kılmak veya onların teyidi için Kurân'ı bir dayanak kılmak kastıyla olursa bu, tefsir yöntembilimi açısından yanlış olur; ahlâki etik değer ve dini görüş açısından kınanır ve reye dayalı tefsirin bir misdakı olur.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5>[1] - Zikri geçen bilgilerin zaruretine ilişkin önceki bölümlerde söylenenlere binaen burada sadece hatırlatma bağlamında bu kadarıyla yetiniyor ve diyoruz ki müfessir bu alanlara tam anlamıyla vakıf olmalı ve zihni açıdan kâmil şekilde bu konuları ihata etmelidir.&nbsp;</h5>

<h5>[2] - Muhammed Bakır Meclisi, Bihar'ul-Envar, c.92, s.100.</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jan 2024 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/mufessir.jpg" type="image/jpeg" length="27599"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmam Ali Kimdir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Ali (a.s) altı yaşından itibaren Resulullah'ın (s.a.a) himayesi altına girip Peygamber'in eli altında terbiye oldu...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
<em>İbn-i Eb-il Hadid (vefatı: 656. Hicri) Ehl-i Sünnet'in Mutezile kolunun en büyük âlimlerindendir. O Ehl-i Beyt'le ilgili birçok gerçekleri kaynaklarıyla dile getirmiştir. Onun en önemli eseri Nehc-ül Belağa'ya yazdığı yirmi ciltlik şerhidir. Bu makale, mezkûr eserinin&nbsp; mukaddimesinden alıntılanmıştır.</em><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlk dönemde mülümanların çoğu Hz. Ali'yi "Ebu'l Hasan" diye çağırırlardı. Hatta oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) da Resulullah'ın (s.a.a) irtihaline kadar babalarına Ebu'l Hasan, Resulullah'a (s.a.a) da "baba" diye hitap ediyorlardı.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) Ebu Turab adını vermiştir. Hz. Ali (a.s) rivayete göre bir gün toprak ûzerinde uyumuş ve ridası ûzerinden düşüp bedeni toprağa bulaşmıştı. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'nin (a.s) başucuna gelerek onu uykudan kaldırdı ve elbisesine konan toz-toprağı temizleyerek: "Kalk otur ey Ebu Turab!" diye buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra bu isim Hz. Ali'nin (a.s) en sevimli ismiydi. Hz. Ali (a.s) bu isimle çağrılmayı çok severdi.<br />
<br />
Ümeyyeoğulları kendilerine bağlı saray minberlerinden Hz. Ali'yi (a.s) kötülerken onu "Ebu Turab" ismiyle anıp bunu bir eksiklik olarak nitelendirmek istiyorlardı. Ancak Hasan Basri'nin de dediği gibi bununla gerçekte Hz. Ali'yi en güzel övgüyle methediyorlardı.<br />
<br />
Annesi ilk olarak ona kendi babasının adı olan Haydar ismini verdi. Haydar ise aslan anlamındadır. Ancak Hz. Ali'nin (a.s) babası Ebu Talib bu ismi değiştirerek oğluna "Ali" adını koydu.<br />
<br />
Şiiler Resulullah'ın (s.a.a) zamanında Hz. Ali'nin, Emir-ül Mü'minin lakabını aldığına, Muhacir ve ensar'ın çoğu onu bu isimle çağırdıklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu mana tesbit edilmemiştir. Ama aynı lafızda olmasa bile aynı anlamı ifade eden başka tabirler rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Örneğin, bizim muhaddislerimiz Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye: "Sen dinin ya'subusun." veya: "Bu, mü'minlerin ya'subu ve süvari mücahitlerin kumandanıdır." diye buyurduğunu rivayet etmişlerdir.<br />
<br />
Bu iki hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned kitabının Fezail-üs Sahabe bölümünde, Nuaym İsfahanî, Hilyet-ul Evliya kitabında nakletmişlerdir.<br />
<br />
Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Hz. Ali'nin (a.s) Peygamber'in vasisi olduğu söz konusu edilmiştir. Çünkü Peygamber vasiyetlerini Hz. Ali'ye etmişlerdi. Ehl-i Sünnet âlimleri bu konuyu inkâr etmemekle beraber hilafet konusunun vasiyet edilmediğini söylemektedirler.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) annesi Esed b. Haşim b. Abdulmenaf Kusey'in kızı "Fatıma"dır. Kendisi Haşimi olup, Haşimi çocuk doğuran ilk kadındır.<br />
<br />
Fatıma'nın dört oğlu vardı. Bunların en küçüğü Ali, onun on yaş büyüğü Cafer (Tayyar), Cafer'in on yaş büyüğü Akîl ve Akîl'in on yaş büyüğü Talîb'dir. Fatıma'nın annesinin ismi de yine Fatıma'dır. Hz. Ali'nin annesi Fatıma Müslüman olan onbirinci kişidir. Resulullah (s.a.a), o değerli hanıma saygı gösteriyor ve "anne" diye hitap ederdi.<br />
<br />
Fatıma vefatından önce, Resulullah'ı (s.a.a) kendine vasi tayin etti ve Resulullah da bu vasîyeti kabul etti. Fatıma'nın vefatında Resulullah ona cenaze namazı kıldı. Kendi gömleğini ona giydirdi!<br />
<br />
Ashaptan bazıları, "Ya Resulullah! Biz sizin başka birine böyle davrandığınızı görmedik" demeleri üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle cevap verdi: "Evet; ancak bilin ki, Ebu Talib'den sonra hiç kimse bana Fatıma kadar iyi davranmamıştır! Gömleğimi ona giydirdim ki, ona cennet elbiseleri giydirilsin. Onun yanıbaşına uzandım ki, kabir sıkması ona kolay olsun ve huzur içinde olsun!"<br />
<br />
Esed'in kızı ve Hz. Ali'nin (a.s) annesi Fatıma Peygamber'e (s.a.a) bi'at eden ilk kadındır.<br />
<br />
Ebu Talib'in annesinin ismi de "Fatıma" idi. O, Mekke'nin tanınan çehrelerinden Mahzumi'nin kızıdır. Bu hanım aynı zamanda Resulullah'ın (s.a.a) babası "Abdullah"ın da annesidir.<br />
<br />
Hazreti Ali'nin nerde doğduğu hususu ihtilaflı bir konudur. Şiaların çoğusu, onun Ka'be'nin içinde doğduğunu söylerken Ehl-i Sünnet muhaddisleri bunu kabul etmeyip, Ka'be evinin içinde doğan Hakim b. Huzam olduğunu ileri sürüyorlar ama yine de buna inanan Ehl-i Sünnet alimleri vardır.<br />
<br />
Meşhur rivayetlere göre Resulullah (s.a.a) kırk yaşında Peygamberliğe seçilince Hz. Ali (a.s) on yaşındaydı. Fakat birçok Ehl-i Sünnet kelamcıları o zaman o Hazretin on üç yaşında olduğunu savunuyorlar. Bu görüşü şeyhimiz Ebu-l Kasım Balhi zikretmiştir.<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel Belazuri ve Ali b. Hüseyn İsfahani şöyle naklederler: Bir yıl Mekke'de kıtlık idi; bu nedenle Ebu Talib geçim sıkıntısı çekiyordu. Bu durumdan haberdar olan Resulullah, amcaları Abbas ve Hamza'ya: "geçim sıkıntısını Ebu Talib'in omuzlarından kaldırmalıyız" dedi. Daha sonra da her üçü beraberce Ebu Talib'in yanına giderek o'nun çocuklarına bakabileceklerini bildirip, onlardan üçünü kendilerine teslim etmesini istediler.<br />
<br />
Ebu Talib: "Akil'i bana bırakın, diğer kimi isterseniz götürün" dedi. Abbas, Talib'i, Hamza, Cafer'i ve Resulullah da Ali'yi kabul etti! Ve daha sonra da onlara: "Ben, Allah'ın benim için seçtiği kimseyi seçtim" dedi.<br />
<br />
Böylece Hz. Ali (a.s) altı yaşından itibaren Resulullah'ın (s.a.a) himayesi altına girip Peygamber'in eli altında terbiye oldu.<br />
<br />
Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) karşı gösterdiği şefkat ve iyilik, Abdulmuttelib'in vefatından sonra Hz. Ali'nin babası Ebu Talib'in Peygamber'e karşı yaptığı hizmet ve ilgilerin mükâfat ve karşılığıydı.<br />
<br />
Hz. Ali'nin, Hz. Resulullah'ın peygamberliğini ilan ettiği zamanda on üç yaşında olması onun şu sözleriyle tam uyum içindedir. Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Ben, İslam ûmmetinden hiç kimse Allah'a tapmadan (müslüman olmadan) yedi yıl önce O'na ibadet ediyordum. Yedi yıl boyunca) vahy meleğinin sesini duyuyor ve hakkın nurunu görüyordum. O zaman Resulullah (s.a.a) Peygamberliğini gizli tutuyordu; Allahu Teala, halkı Allah'a itaat etmemekten korkutmaya ve risaletini tebliğ etmeye daha müsade etmemişti." Ancak Resulullah'ın halkı İslama davet etmeğe başladığı zaman Hz. Ali'nin (a.s) on üç yaşında olduğu ve Resul-i Ekrem'in onu babası Ebu Talib'den aldığı sırada altı yaşında olduğu takdirde Hz. Ali'nin halktan yedi sene önce Allah'a tapıyor olduğu doğru olabilir.<br />
<br />
Altı yaşındaki çocuğun ibadeti ise mümeyyiz (iyiyi ve kötüyü anlayan) olduğu takdirde sahihtir; bilhassa o yaşta olan birisi Allah'ın büyük delillerini ve apaçık ayetlerini görerek bu ibadetini, Hakk'a ta'zim niyetiyle, yaparsa. Bu özellik bazı zeki çocuklarda görülmektedir.<br />
<br />
Mü'minlerin emiri Hz. Ali (a.s) hicri 40 yılında Ramazan ayının 21. gecesi şehid edildi ve mukaddes "Necef" topraklarında toprağa verildi. O hazretin torunlarından olan Cafer b. Muhammed (Cafer-i Sadık(a.s) ve o hazretin diğer şahsiyetli evlatları Irak'a geldiklerinde Hz. Ali'nin (a.s) mukaddes tûrbesini burada ziyaret etmeleri bunun şahididir. Çünkü herkes babasının kabrini diğerlerinden daha iyi tanır. O halde bazı Ehl-i Sünnet mühaddislerinin bu konudaki ihtilafı yersizdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
<strong>&nbsp;Hz. Ali'nin Faziletleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Ali'nin (a.s) faziletleri, yücelik ve azameti her müslümanca bilinen bir konudur. Meşhur şair Ebu Ayna'nın Abbasi halifesi Mütevekkil ve Mu'temid'in veziri Abdullah hakkında dediği gibi onun fazilet ve üstünlüklerini vasfetmek, hiç kimseye gizli olmayan açık günün aydınlığından haber vermek gibidir! Dolayısıyla Hz. Ali'ye hitap ederek ben de demeliyim ki, senin hakkında bahsetmek bana bırakılsa kesinlikle kendi aczimi itiraf ederim. İşte bu yüzden de seni övmekten sakınıyor, sana selam ediyorum ve senin şahsiyetinden haber vermeyi halkın senin hakkında olan bilgisine bırakıyorum.<br />
<br />
Düşmanların bile faziletlerini itiraf etmeğe mecbur kalıp, üstün faziletin hakkında Peygamber'den (sa.a.) gelen hadislerin yayılmasına engel&nbsp; oldular. Hatta müslüman çocuklara "Ali" ismini vermelerini bile yasakladılar. Ancak bütün bunların Hz. Ali'nin ad ve makamını yükseltmekten başka bir etkisi olmadı! Gerçekte o misk gibidir ki; onu her ne kadar örtseler yine de güzel kokusu duyulur; ve o elle örtülemeyen parlak güneş ve gündüzün aydınlığı gibidir ki bir göz onu görmekten aciz kalsa bile sayısız gözler onu idrak eder.<br />
<br />
Bütün insani faziletlerin kendisinde toplanan ve bütün islam fırkalarının kendilerini (hak olduklarını isbat etmek için) ona mensup bildikleri ve her fırkanın kendine mal etmeğe çalıştığı bir kişidir Hz. Ali (a.s).<br />
<br />
Ali bütün Faziletlerin merkezi ve kaynağıdır. Fazilet, üstün kemalat, yücelik ve azamette hiç kimse ona ulaşamaz. Ondan sonra ilim ve fazilette bir makama erişen herkes ilim ve faziletlerini ondan almış, onu izlemiş, onun davranış ve tavırlarını örnek alarak hareket etmişlerdir. İşte bu açıdan hepsı ona minnet borçludur. Allah-u Teala'nın varlığı, isim ve sıfatları ve diğer inançlardan bahseden ilmi ilahi (kelam ve felsefe ilmi) her ilimden daha değerlidir. Çünkü her ilmin değeri malumunun değerine bağlıdır. İlmi ilahi'nin konusu ise Hak Teala olduğundan dolayı onun konusu varlıkların en şereflisi ve en üstünüdür. Buna göre Allah'ı tanıma ilmi olan kelam ilmi bütün ilimlerden daha değerli ve daha üstündür.<br />
<br />
Bu ilim de Hz. Ali'den alınmış, ondan nakledilmiş, onda başlamış ve onda son bulmuştur.<br />
<br />
Adl-i ilahi'ye inanan ve istidlal ehli olan "Mutezile" fırkası ilimlerini Hz. Ali'den almışlar. Bu fırkanın ileri geleni "Vasil b. Ata" Muhammed Hanefiye'nin oğlu "Ebu Haşim-i Abdullah"ın öğrencisidir ve o da babası Hz. Ali'nin (a.s) öğrencisidir.<br />
<br />
Eş'ari, fırkası da Ebu-l Hasan Eş'ari'ye mensuptur. Ebu-l Hasan, Ebu Ali Cubai'nin öğrencisidir o da Mü'tezile fırkasının ileri gelenlerinden biridir. Bu açıklamayı nazara aldığımızda Eş'ari fırkasının da sonunda her şeylerinde Ali b. Ebi Talib'e vardıkları açıklığa kavuşur.<br />
<br />
On iki imam ve Zeydiye (dört imam) şiilerinin ise Hz. Ali'ye (a.s) mensup oldukları açıktır.<br />
<br />
İslamî ilimlerin bir diğeri de fıkıh ilmi ve din ahkâmıdır ki, bunun da kaynağı Hz. Ali'dir (a.s). İslam mektebinde yetişen bütün fakihler Ali'nin (a.s) fıkıh ve ilminden yararlanmışlardır.<br />
<br />
Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife'nin arkadaşları olan Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan Şeybanî ve diğer hanefi mezhebinin fıkıh bilginleri ilimlerini Ebu Hanife'den almışlardır. Şafii, (Şafii mezhebinin imamı) ise Muhammed b. Hasan'dan ders almıştır ve bu açıdan o da Ebu Hanife'nin öğrencisidir.<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel (Hanbeli mezhebinin kurucusu) ise Şafii'nin öğrencisidir. O da iki vasıtayla Ebu Hanife'nin öğrencisidir. Ebu Hanife ise Cafer b. Muhammed'in (Şiilerin altıncı imamı) öğrencisidir. Cafer b. Muhammed ise babası Muhammed Bâkır'ın (a.s) ve iki vasıtayla dedesi Ali'nin (a.s) öğrencisidir.<br />
<br />
Malik b. Enes (Maliki fırkasının kurucusu) "Rabiet-ur Re'y"in öğrencisi ve o da "İkrime"nin öğrencisi, ikrime de Abdulalh b. Abbas'ın öğrencisidir. İbn-i Abbas da Hz. Ali'nin (a.s) öğrencilerindendir. Şafii fıkhını Malik'in nezdinde kıraat ettiğini dikkate alarak Hz. Ali'ye (a.s) vardırılabilir.<br />
<br />
Bunlar dört Ehli Sünnet mezhebi fakihleri idi. Ama Şia fıkhına gelince bu mezhebin Hz. Ali'nin (a.s) şahsından kaynaklanmış olduğu açıktır.<br />
<br />
Ayrıca sahabenın fakihleri Ömer b. Hattab ve Abdullah b. Abbas idi ki onların her ikisi de fıkıh ve din ahakamını Hz. Ali'den (a.s) almışlardır. Hz. Ali'nin (a.s) öğrencilerinden olan Abdullah b. Abbas'ın durumu açıktır. Ömer ise, kendi hilafeti döneminde, içinden çıkamadığı bir çok meselelerde Ali'ye (a.s) ve diğer sahabelere&nbsp; mûracaat ettiği ve defalarca açık bir şekilde: "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu" dediği ve yine: "Ebu-l Hasan'ın (Ali'nin) bulunmadığı zor bir meseleyle Allah beni karşılaştırmasın" dediği, ve bilahere sahabeye "Ali mescidde olduğu zaman hiç kimsenin fetva vermeye hakkı yoktur!"dediği herkes tarafından bilinmektedir. Böylece İslam fıkhının Hz. Ali'ye vardığı açıklığa kavuşmuş oluyor. Ayrıca Ehl-i Sünnet ve Şia âlimleri Resulullah'ın (s.a.a) ashaba şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Kadılık ve hâkimlik konusunda Ali sizin hepinizden üstündür" kadılık da fıkha dayanmaktadır. Dolayısıyla Ali (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) ashabının en üstün fakihidir.<br />
<br />
Yine bütün İslam fırkaları nakletmişlerdir ki, Resulullah (s.a.a) Ali'yi (a.s) Yemen'e gönderdiği zaman: "Rabbim; onun kalbini hak ve hakikata yönelt ve hakkı söylemesi için diline sebat ver." diye buyurdu.<br />
<br />
Ali (a.s) der ki: "...O günden sonra artık iki kişinin arasında hakemlik ve hükmettiğimde asla şüphe ve tereddüde dûşmedim...!"<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de Kur'an tefsiri ilmidir. Bu ilmi de müslümanlar Hz. Ali'den (a.s) almışlardır. Tefsir kitaplarına müracaat edecek olursanız, bu sözümüzün doğruluğu anlaşılır.<br />
<br />
Çünkü tefsirlerin çoğu Ali'den (a.s) ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilmiştir. İbn-i Abbas da Hz. Ali'nin (a.s) öğrencisi olup ilmini ondan almıştır. Bir gün İbn-i Abbas'a senin ilmin Hz. Ali'ye göre nasıldır?" diye sorulduğunda İbn-i Abbas şöyle dedi: "Engin okyanusun karşısında bir yağmur damlası gibidir."<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de; tarikat, hakikat ve tasuvvuf ilmidir. Bütün İslam beldelerinde Tasavvuf'un ileri gelenleri kendilerini Ali'ye (a.s) mensup bilmektedirler.<br />
<br />
Şibli Cüneyd, seriy, Ebu Yezid Bastami, Korhi diye tanınan Ebu Mahfuz ve diğerleri bu konuya tasrih etmişlerdir. Bütün tasavvuf fırkalarının, bu güne kadar şiarları kendilerini senet silsilesiyle "İmam Ali"ye ulaştırmalarıdır.<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de nahv ilmi ve arab edebiyatıdır. Bu ilmi Hz. Ali'nin (a.s) inşa edip temel kurallarını "Ebu-l Esved Düeli'ye" yazdırdığı herkes tarafından bilinmektedir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kelime isim, fiil ve edat olmak üzere üçe ayrılır." ve yin kelimeyi belirli (marife) ve belirsiz (nekire) ve i'rab çeşitleri olan harekeleri de zamm, nasb, cer ve cezme ayırmıştır. Bütün bunlar bir mucizeye benzemektedir. Çünkü beşeri gücün bu kadar kapsamlı olup bu denli ince konuları istinbat etmeğe kudreti yetmez. Eğer insani değer ve sıfatlar yönünden mütalaa edecek olursanız, bu bakımdan da Hz. Ali'nin (a.s) herkesten önde olduğunu tam anlamıyla&nbsp; görürsünüz. Biz bu sıfatlardan bazısına kısaca değineceğiz:<br />
<br />
Bu sıfatlardan birisi şecaet ve yiğîtliktir, Hz. Ali'nin yiğitliği halka kendinden önceki kahramanları unutturup, kendinden sonra gelecek kahramanlara bir meydan bırakmadı. Onun harpdeki yiğitlikleri herkesce bilinmektedir. Kıyamete kadar da dillere destan olacaktır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;<br />
<br />
&nbsp;Ali (a.s) hiç bir zaman savaş meydanına sırtını dönüp kaçmamıştır, asla düşman ordusundan korkmamıştır. Savaş meydanında karşısına çıkan herkese galip gelmiştir. Hiç bir zaman düşmana ikinci bir darbeyi indirmeye ihtiyaç duymamıştır.<br />
<br />
Bir hadiste: "Ali'nin darbeleri tek idi" buyurulur.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sıffin savaşında Ali (a.s) ikisinden birisinin ölmesiyle halk savaştan kurtulsun diye Muaviye'yi muharebeye davet ettiğinde, Amr b. As, Muaviye'yi: "Ali çok insaflı konuşuyor" dedi. Bunun üzerine Muaviye: "Bana müşavirlik etmeğe başladığın zamandan şimdiye kadar bu gün hariç beni kandırmaya gitmemiştin. Sen Ali'nin savaşcı bir yiğit olduğunu bildiğin halde, benim onunla savaşmamı mı istiyorsun?! Sen, beni ölüme gönderip benden sonra Şam'a hükümet etmek hevesine kapıldığını zannediyorum" dedi.<br />
<br />
Arab'ın yiğitleri kendileriyle savaşan kimsenin Ali (a.s) olmasından ve kendilerinden öldürülenleri Ali'nin (a.s) öldürmesinden iftihar ediyorlardı.<br />
<br />
Ali (a.s), Hendek savaşında Arab'ın meşhur pehlivanı Amr b. Abdevud'u öldürünce Amr'ın kızkardeşi kardeşinin cenazesine şöyle ağıt okudu:<br />
<br />
"Amr'ın katili ondan (Ali'den) başka biri olsaydı.<br />
<br />
Hayatta oldukca onun ölümüne gözyaşı dökerdim.<br />
<br />
Ancak onun katili eşsiz bir pehlivandır ki,<br />
<br />
Babasını şehrin gözü ve nuru biliyorlardı".<br />
<br />
Bir gün Muaviye, uykudan uyanınca çeşitli savaşlara girmiş yiğit bir şahıs olan "Abdullah b. Zübeyr"in yatağının yanıbaşında oturmuş olduğunu gördü. Abdullah ona şakayla şöyle dedi: "Eğer isteseydim seni bu halde öldürebilirdim."<br />
<br />
Muaviye ise ona şöyle karşılık verdi: "Ey Abdullah! Cesaretlenmişsin galiba!"<br />
<br />
Abdullah: "Benim cesaret ve yiğitliğimi inkâr mı ediyorsun? Benim Ali b. Ebi Talib'in karşı safında yer aldığımı bilmiyor musun?<br />
<br />
Muaviye: "Doğru ama eğer Ali isteseydi, (Cemel savaşında) seni ve baban "Zübeyr"i sol eliyle öldürürdü; sağ elini kıpırdatmadan!!"<br />
<br />
Kısacası, Ali (a.s) öyle büyük bir yiğittir ki dünyadaki bütün pehlivanlar ona boyun eğer; dünyanın doğu ve batısında bulunan bütün yiğitler övülmek istendiğinde ona benzetilir.<br />
<br />
Meşhur Ehl-i Sünnet bilgini İbn-i Kuteybe "el Mearif" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Her kim Ali'nin karşısına çıkmışsa Ali onu yenmiştir."<br />
<br />
Hayber kalesinin büyük ve ağır kapısını o tek başına yerinden söküp attı. Sonra da bir grup toplanıp onu kendi yerine bırakmak istediler ama güçleri yetmedi. Yine o büyük "Hubel" putunu Ka'be'nin üstünden alıp yere attı. Yine kendi hilafeti zamanında bütün ordusunun sökemediği kayayı, tek başına yerinden söküp attı ve onun altından su çıkardı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) bağış ve cömertlikte de örnek bir şahıstır. O oruçlu olduğu günlerde bile, kendi iftarı için hazırladığı yemeği, Allah yolunda miskinlere, esirlere ve yetimlere bağışlıyordu. İşte "Kendileri, ona ihtiyaçları olmasına rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler." (İnsan/8) ayeti onun hakkında inmiştir.<br />
<br />
Yine İslam müfessirlerinin naklettiğine göre, bir defasında Hz. Ali'nin (a.s) elinde olan bütün parası dört dirhemdi. Bu paranın, bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizli olarak ve bir dirhemini de açık olarak Allah yolunda fakir ve yoksullara verdi ve bunun üzerine onun hakkında şu ayet nazil oldu: "Onlar ki, mallarını gece gündüz; gizli ve açık infak ederler..." (Bakara / 274)<br />
<br />
Meşhur Ehl-i Sünnet bilgini Şi'bi şöyle der: Ali halkın en cömerdi idi. O Allah'ın sevdiği cömertlik sıfatına sahipti; kendisinden bir&nbsp; şey isteyen kimseyi hiç bir zaman boş çevirmedi ve ona "yok" demedi.<br />
<br />
Alinin (a.s) büyük düşmanı olan ve her fırsatta onu&nbsp; kötülemeye çalışan Muaviye b. Ebi Sûfyan, Mihfen b. Ebi Mihfen-i Zibbi'nin Hz. Ali (a.s) hakkında en cimri insanın yanından geliyorum" demesi üzere ona şöyle cevap veriyor: "Yazıklar olsun sana, nasıl Ali'yi halkın en cimrisi bilebilirsin? Ali öyle bir kimsedir ki, bir ev dolusu altın ve yine bir ev dolu samanı olsa, altını samandan önce infak eder, (Allah yolunda verir) bitirir!"<br />
<br />
Ali (a.s) beyt-ül malı sonuna varıncaya kadar müslümanlara dağıtır ve yerini süpürerek orda namaz kılardı. O; "Ey sarı (altın)! Ey beyaz (gümüş)! Uzaklaş&nbsp; benden git başkasını aldat!" derdi. O, Şam dışında bütün İslam dünyası elinde olduğu halde, kendinden sonra miras olarak geriye bir şey bırakmadı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s), halkın en hilimlisi ve affı en çok olanıydı. Cemel savaşındaki vakıalar bu sözümüzü tamamen doğrulamaktadır. Bu savaşı körükleyenlerden olup, Ali'ye (a.s) düşmanlık ve kin besleyen Mervan b. Hakem, Cemel savaşında esir düştüğünde, Merva'nın bütün kötülüklerine rağmen affetti!.<br />
<br />
Yine Ali (a.s) kendisine açıkca düşmanlık eden Abdullah b. Zübeyr'i esir alınca affetti ve "git, bir daha gözüme görünme" dedi!<br />
<br />
Diğer bir düşmanı Said b. As'ı Cemel savaşından sonra Mekke'de Hz. Ali'nin (a.s) yanına getirdiler. Ancak Ali (a.s) hiç bir şey söylemeden onu da affetti.<br />
<br />
Yine kendisiyle savaşan Hz. Resulullah'ın (s.a.a) zevcesi Aişe'ye galip gelip esir alınca onu ağırladı. Sonra emretti yirmi kadın, kılıç kuşanarak Aişe'yi Medine'ye götürdüler.<br />
<br />
Cemel savaşında Basra halkı Ali (a.s) ve evlatlarına karşı kılıç çektiler ve ona kötü sözler söyleyerek hakarrette bulundular. Ancak Hz. Ali (a.s) onlara galip gelince onları öldürmedi. Ve ordunun içinde ilan ettirdi ki: "Hiç kimsenin kaçanları takip etmeye, yaralılara bir zarar vermeye ve esirleri öldürmeye hakkı yoktur. Her kim silahını bırakırsa emandadır ve İmam'ın ordusuna gelip katılırsa canı güvenlik içindedir."<br />
<br />
Basra'nın fethinden sonra askerlerin, karşı tarafın mallarını ganimet almalarına izin vermedi (çünkü muhalifler zahirde de olsa müslüman idiler)'Onların evlatlarını esir etmelerine engel oldu.<br />
<br />
O isteseydi bütün bu işleri yapmaya gücü yeterdi. Ancak böyle yapmadı ve herkesi affetti. O bu hususta Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Mekke'yi fethedince gösterdiği davranışına uydu, Mekke fethedilince müşrikler hala Resul-i Ekrem'e (s.a.a) içlerinden kin besledikleri halde ve onların kötülüklerini henüz unutmamışken Peygamber (s.a.a) onların hepsini bağışlamıştı.<br />
<br />
"Sıffın savaşı"nda Muaviye'nin ordusu Fırat Nehiri'ni işgal ederek Hz. Ali'nin (a.s) ve ordusunun sudan istifade etmelerine engel oldular. Ali (a.s), ordusunun sudan istifade etmesine engel olunmamasını ne kadar istediyse de, dinlemediler ve dediler ki: "Osman gibi susuzluktan ölünceye kadar bir damla su almana izin vermeyeceğiz."<br />
<br />
Hz. Ali ordusunu ölüm tehlikesiyle karşıkarşıya&nbsp; görünce, Muaviye'nin ordusuna hamle etti. Yiğitçe ve hızlı bir saldırıyla onları o bölgeden uzaklaştırdılar ve kanlı bir savaştan sonra Fırat Nehri'ni ele geçirdiler.<br />
<br />
Muaviye'nin ordusu ağır bir kayıp verdikten sonra susuz çöllerde şaşkın şaşkın ve perişan bir halde durakadılar. Hz. Ali'nin ashabı ona: Ya Emir-el Mü'minin! Onlar bizim Fırat Nehri'nden istifade etmemize engel oldukları gibi, siz de suyun onlara ulaşmasına engel olun ve onlar ölünceye kadar bir damla su içmelerine müsaade etmeyin; onlarla savaşmaya ihtiyaç olmadan susuzlukla yenilgiye uğratın" dediler.<br />
<br />
Ancak: Hazret, "Hayır" dedi. "Vallahi; ben onlar gibi davranmayacağım! Onların suya ulaşıp su içmeleri için bir köşeyi açık bırakın. Elinizde kılıç varken bu işe gerek yoktur!"<br />
<br />
Hz. Ali'nin, Allah yolunda cihad eden mücahidlerin öncüsü olduğunu herkes bilir. Uhud, Handek vs. savaşları hariç Resulullah'ın (s.a.a) müşriklerle yaptığı en önemli ve en amansız savaş olan "Bedir savaşı"ında müşriklerden öldürülen yetmiş kişinin yarısını Hz. Ali (a.s) kılıçtan geçirdi ve diğer yarısını da diğer müslümanlarla melekler öldürdüler. "Vakidi"nin "Meğazi" ve "Belazuri"nin "Tarih-ül Eşrak" adlı kitabı vb. kitaplar bu sözümüzün sıhhatını isbatlamaya yeter.<br />
<br />
Bu konunun isbatı için bir araştırmaya gerek yoktur. Mekke şehri ve Mısır memleketinin varlığı herkesce bilindiği gibi bu konuda herkesce malumdur.<br />
<br />
Fesahat konusuna gelince Hz. Ali (a.s), fesahat ve belağatın öncüsüdür. Bu konu da şöyle söylemişlerdir: "Hz. Ali'nin (a.s) sözleri Allah'ın buyruklarından aşağı ve Peygamberler hariç diğer insanların sözlerinden üstedir! Hitabet ve yazıcılık mesleğini halk ondan öğrenmiştir. Abdulhamid b. Yahya şöyle demiştir: "Hz. Ali'nin (a.s) yetmiş hutbesini ezberledim, her gün geçtikçe onlardan daha fazla yararlanıyordum."<br />
<br />
"İbn-i Nebateh" şöyle diyor: "Ezberlediğim Hz. Ali'ye ait hutbeler harcamakla bitmeyen bir hazine misalidir. Ve ben Ali'nin (a.s) nasihatlarından yüz fasılı ezberlemiş bulunuyorum."<br />
<br />
"Mahfen b. Ebu Mahfen" Muaviye'ye: "Ben, konuşması en zayıf olan bir kimsenin yanından geliyorum" deyince Muaviye ona: "Vay haline! Ali hakkında fesahet ve belağat açısından nasıl, "halkın en güçsüzüdür" söyleyebilirsin? vallahi fesahat ve belağatı Kureyş arasında yayan odur." dedi.<br />
<br />
Şerhini yazmakta olduğumuz bu kitap (Nehc-ul Belağa) fesahat ve belağatta hiç kimsenin Hz. Ali'yle boy ölçüşemeyeceğine en iyi delildir.<br />
<br />
Hz. Ali'nin toplanan hutbelerinin onda biri ve hatta beşte biri bile fesahetleriyle meşhur olan ashaptan hiç birinden nakledilmemiştir.<br />
<br />
Bu konuda Ebu Osman Cahiz'in, El Beyan ve Tebyin ve diğer kitaplarında, Hz. Ali'nin fesahet ve belağatı ile ilgili sözleri okuyucularımız için yeterlidir.<br />
<br />
Ali'nin (a.s) güzel ahlaklı, güler yüzlü ve alçak gönüllü oluşu ise dillere destandır. Hatta bu özelliği düşmanları ona kusur olarak saymışlardır. İşte bunun içindir ki Amr As Şam ehline "Ali şakacı ve fazla mizah eden bir adamdır." diyerek güya ona bir kusur bulmağa çalışmıştır. Bunun üzerine Ali (a.s) ise onun cevabında şöyle buyurmuştur: "Nabiğa'nın (Amrin annesinin adıdır) oğlunun benim hakkımda, Şam halkına, benim şakacı biri olduğumu, şaka ve oyunla uğraştığımı söylemesine şaşırıyorum. Amr As, bu sözü Ömer b. Hattab'dan almıştır. Çünkü o kendisinden sonra hilafete geçmesi için birisini tanıtmak istediği zaman önceden benim hakkımda. "And olsun Allaha aşırı şaka yapman olmasaydı...!" demişti fakat Ömer b. Hattab yalnızca bununla yetindi,&nbsp; ancak Amr As ona başka şeyler de ekledi."<br />
<br />
Şiilerinden olan Sa'saa b. Sovhan, ve diğerleri onun hakkında şunları söylemişlerdir: "Ali (a.s) bizim aramızda bizden biri gibi, pek güzel ahlaklı, alçak gönüllü, halis ve sade bir şahıstı. Ama bununla birlikte karşısında biz, elleri bağlı ve başının üstünde yalın kılınç gören bir esir ve kul gibiydik!!<br />
<br />
Bir gün Muaviye Kays b. Sad b. Ubade'ye -Hz. Ali'nin (a.s) yakınlarından ve ordu kumandanlarından biri şöyle dedi: "Allah Ebu-l Hasana -İmam Ali'ye (a.s)- rahmet etsin. O şakacı ve mizah yapan bir kişiydi."<br />
<br />
Kays: "Evet! Resul-i Ekrem de (s.a.a) kendi ashabıyla şaka yapardı ve çoğu zaman güler yüzlüydü! Ey Muaviye! Görüyorum ki Ali'nin (a.s) yüce makamını düşürmek ve onda kusur aramak istiyorsun! Ancak Allah'a andolsun, Ali (a.s) herzamanki olan şakacı haliyle açlığın galip gediği hışımlı bir arslan gibi heybetli ve ihtişamlıdır. Onun heybeti, takvasından ve sakınmasından kaynaklanıyor. Onun heybeti Şam'ın haylaz ve serserilerinin sende buldukları haybet gibi değildir!!<br />
<br />
Bu beğenilir huy, şimdiye kadar o'nun dost ve müritlerine miras olarak ulaşmış ve onlar bundan yararlanmaktalar. Nitekim taş yüreklilik, katı kalplilik ve sertlik de karşı tarafa ulaşmıştır. Halkın ahlakından ve adetlerinden biraz haberi olan kimse bunu fark etmektedir.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) takvası ve dünya zevklerinden sakınması hakkında şunu söyleyebiliriz ki: O dünyadaki bütün zahitlerin öncüsü ve bütün salih insanlarının efendisidir. Dünyadaki bütün zahitler ve Allah dostları ona bakıp ondan ders almaktadır. O hiç bir zaman sofra başından karnı tok olarak kalkmadı. Elbisesi bazen deri parçalarından, bazen hurma liflerindendi ve ayakkabısı liftendi, kaba ketenden de elbise giyerdi.<br />
<br />
Ekmekle birlikte bir şey yemek isteseydi sirke veya tuzu seçerdi. Eğer bundan daha fazla bir şey yemek isteseydi, yerden biten bitkilere sıra gelirdi. Ve daha ileri gitseydi, azıcık deve sütü ile yetinirdi!<br />
<br />
Et az yer ve "karınlarınızı hayvanların kabri yapmayın." derdi. Bununla birlikte o herkesten daha kuvvetliydi. Açlık onun bileğinin gücünü azaltmıyor ve yemeğin azlığı onda etki bırakmıyordu.<br />
<br />
O dünyaya talak vermişti. Şam dışındaki bütün İslami beldelerden ona çok miktarda mal gelirdi ama o bunların hepsini yoksullar arasında dağıtırdı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) ibadet açısından da herkesten daha abiddi, herkesten daha çok namaz kılar ve oruç tutardı. Gece (teheccüdünü) namazını, zikri ve sünnetleri yerine getirmeyi halk ondan öğrenmiştir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) Sıffın Savaşı'nın korkulu gecelerinden biri olan "Leylet-ul Hirrir" gecesinde, iki ordunun safları arasına seccadesini açarak, okların sağından ve solundan geçtiği bir ortamda içinde zerre kadar korkuya yer vermeden namaza durdu; namaz ve zikri bitinceye kadarda yerini değiştirmedi.<br />
<br />
Uzun secdeler sonucu alnını nasır kaplamıştı. Eğer o'nun dua ve münacatlarını; incelersen onun Allah Teala'yı eşsiz yücelik ve azametiyle andığını, Allah Teala'nın izzet ve yüceliği karşısında huzu ve huşuyla teslim olduğunu gösteren sözlerini görünce onun ibadetlerinde ne derece muhlis bir kimse olduğunu ve o sözlerin nasıl bir gönülden coşup hangi dile aktığını anlarsın.<br />
<br />
Bir gün çok ibadetiyle tanınan Zeyn-el Abidin'e (a.s) (dördüncü imam): "Sizin ibadetiniz dedeniz Hz. Ali'nin (a.s) ibadetine göre ne mesabededir?" diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Dedem Hz. Ali'nin (a.s) ibadeti karşısında benim ibadetim, Resulullah'ın (s.a.a) ibadeti karşısında dedemin ibadeti gibidir!<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) Kur'ân'ı okumaya ve onunla meşgul olmaya verdiği önem hakkında şunu söyleyebiliriz ki; bütün İslam mezhebleri, Resulullah'ın (s.a.a) hayatı döneminde sadece Hz. Ali'nin (a.s) Kur'an'ı ezberlediği ve o zaman ondan başka hiç kimsenin Kur'ân'ı ezberden bilmediği ve Kur'an'ı ilk olarak onun bir araya topladığı konusunda ittifak etmişlerdir.<br />
<br />
Bütün İslam âlimleri onun Ebu Bekr'e bi'at etmeği geciktirdiğini naklederler. Ehl-i Sünnet muhaddisleri, Şiiler'in aksine Hz. Ali'nin (a.s) Ebu Bekr'e bi'at etmeyi geçiktirmesinin sebebini, Ebu Bekir ile muhalefet etmek olmadığını, bilakis o'nun Kur'ân-ı Kerim'i toplamakla meşgul olduğu için biatı geciktirdiğini ileri sürerler ve bu ise o'nun Kur'ân-ı Kerim'i bir araya toplayan ilk kişi olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Eğer Kur'ân-ı Kerim, Resulullah'ın (s.a.a) hayatında bir araya toplanmış olsaydı, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından hemen sonra Kur'ân-ı Kerim'i bir araya toplamakla vaktini geçirmesine gerek kalmazdı.<br />
<br />
Esasen, tecvid kitablarına ve Kur'an'ı çeşitli kıraatlara göre tilavet etmekle ilgili kitaplara müracaat edildiğinde, Ebu Amr, Asim vs. gibi "kıraat ilmi" üstatlarının hepsinin ilk üstadlarının Hz. Ali'nin olduğu görülür. Çünkü onların hepsi Abdurrahman'dan bu ilmi almışlar. Abdurrahman ise Hz. Ali'nin öğrencisi olup, Kur'an ilmini ondan öğrenmiştir.<br />
<br />
Bu ilim de diğer ilimler gibi Hz. Ali'ye (a.s) ulaşmaktadır.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) görüşü herkesten daha sağlam ve herkesten daha doğruydu. Ömer b. Hattab İslam ordusuyla birlikte şahsen Rum ve İran'a karşı savaşa gitmek istediği zaman, kendisiyle müşavere edip görüşüne göre amel ettiği kimse Ali idi. Yine Osman'ı (üçüncü halife) kendi selahına olan şeylere doğru rehberlik eden o idi ve eğer Osman onu dinleseydi o duruma düşmezdi.<br />
<br />
Hz. Ali'yi (a.s) çekemeyen düşmanlarının, "Ali isabetli görüşe ve yöneticilik gücüne sahip değildir" diye Hz. Ali'yi (a.s) kötülemeye kalkışmaları; o'nun İslami talimlere riayet etmeye bağlı oluşu ve onlara muhalefet ederek, dinin haram ettiği şeyleri yapmayışından kaynaklanmıştır. Hz. Ali bu hususta: "Din ve takva olmasaydı ben Arab'ın en zekisi ve en uyanığı diye tanınırdım." diye buyurmaktadır.<br />
<br />
Ama diğer halife ve yöneticiler kendi görüş ve re'ylerine göre davranırlardı; ister İslam şeriatına uysun ister uymasın. Şüphesiz, kendi re'y ve içtihadına göre hareket eden ve buna engel olan kanun ve bağları görmezlikten gelen kimsenin dünyevi işleri zahirde daha çok yoluna girer. Ama bunun aksine hareket edenin dünyevi işleri düğümlenebilir ve birçok problemlerle karşılaması mümkündür.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) yönetim ve siyasetinde her halükarda Allah'ın hoşnutluğuna bağlıydı. Basra valisi olan amcası oğlu Abdullah b. Abbas'ın hareketlerini gözden uzak tutmadı ve kardeşi Akil'in beytul mal'dan fazla istemesine olumlu cevap vermedi. Onu ilahlaştıran bir grup insanı ateşe attı. Kendi hâkimlerinden olan ve beyt-ül mala hıyanet edip, Müslümanların mallarını zayi eden ve Hz. Ali'nin cezalandırmasından korkarak Muaviye'nin tarafına geçen "Meskale b. Hubeye" ve "Cerir b. Abdullah-i Becelî"nin evlerini yıktı, yerle bir etti.<br />
<br />
Bir grubun ellerini, hırsızlık yaptıkları için kesti ve diğer bir grubu suçlarından dolayı dara çekti.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde vuku bulan Cemel, Sıffin ve Nehrivan savaşlarında uyguladığı siyaseti ve doğru yönetimini herkes takdir etmektedir. Ve bütün bunlar onun siyasetinin sadece bir parçasını göstermektedir.<br />
<br />
Böylece o siyaset ve yöneticilikte de diğer insanların öncüsüdür ve diğer insanlar ona uymalıdırlar; o bir öğretmendir, diğerleri ise ondan öğrenmelidir.<br />
<br />
Avrupa ve Rum imparatorları kendi kilise ve ibadet merkezlerinde onun portesini elinde yalın kılıç savaşa hazır bir halde çiziyorlardı. Yine Türk ve Deylem sultanları, onun resmini kılıçlarının üzerine işliyorlardı.<br />
<br />
Onun resmi, Abduddevle'nin, babası Rüknüddevle'nin, ve oğlu Melikşah'ın kılıçlarında işlenmişti. Onlar, Hz. Ali'nin (a.s) resmini kılıçlarının üzerine işlemenin fetih ve zafer getirceğine inanıyorlardı.<br />
<br />
Bilahare, herkesin şöhret ve itibarını borçlu olduğu, ona mensup, onun izleyicisi veya onunla dost olmakla iftihar ettiği bir kimse hakkında ne yazabilirim?<br />
<br />
Hatta "başkası için çirkin bildiğin şeyi kendin için iyi bilme" tabiri ile tanımlanan yiğitliğin ileri gelenleri de kendilerini yiğitler yiğidi olan Ali'ye (a.s) bağlı bilmekteler. Hz. Ali'ye "gençlerin efendisi" demişler ve Uhud savaşında gökyüzünden duyulan "Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur" meşhur sözünü de buna delil olarak zikretmişlerdir.<br />
<br />
Babası, Mekke ve çevresinin ileri geleni, Kureyş kabilesinin reisi idi. Derler: Fakir birinin, bir kabile ve grubun reisi olması eşine az rastlanan bir şeydir. Oysa Ebu Talib serveti olmayan fakir bir kişiydi ve bu haliyle kendi kabilesinin reisiydi. Kureyş onu kendilerinin büyüğü biliyor ve o'na "Şeyh" (büyük ve yüce kimse) diyorlardı.<br />
<br />
"Afif Kindi"den nakledilen bir hadiste: "İslam'a davetin başladığı ilk yıllarda, Resulullah'ı (s.a.a) yanında bir çocuk (Hz. Ali) ve bir kadınla birlikte namaz kılarken gördüm. Resulullah'ın (s.a.a) amcası Abbas'â: "Bunlar (kimdir) ve ne yapıyorlar?" diye sordum. Abbas şöyle cevap verdi: "Bu benim kardeşimin oğludur ve kendisinin Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini iddia etmektedir. Ancak diğer kardişimin çocuğu olan bu erkek çocuğundan ve hanımı olan bu kadından başka bir kimse ona uymamıştır.<br />
<br />
Afif diyor ben Abbas'tan bu konuda sizin görüşünüz ne? diye sordum. Abbas: Biz Şeyh'in (Ebu Talib'in ) tepkisini bekliyoruz! dedi.<br />
<br />
Resulullahın (s.a.a) küçükken sorumluluğunu üzerine alan, peygamberliğe gönderildiği dönemde onu savunan, himaye eden, müşriklerin şerrini ondan uzaklaştıran, bu yüzden büyük rahatsızlıklara ve tahammül edilemez müsibetlere maruz kalan ve Peygamber'e her türlü yardımı esirgemeyen Ebu Talib idi. Rivayet edildiği kadarıyla, Ebu Talib vefat edince Resulullah'a şöyle emir geldi: "Artık çık oradan (Mekke'den) çünkü senin yardımcın vefat etmiştir."<br />
<br />
Babası böyle bir şahsiyete sahip olan Hz. Ali aynı zamanda geçmiştekilerin ve gelecektekilerin efendisi Hz. Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğludur. Hakkında Resulullah (s.a.a): "Ca'fer, yüz hatları&nbsp; ve ahlak açısından bana herkesten çok benzemektedir" buyurduğu Cafer-i Tayyar Hz. Ali'nin kardeşidir.<br />
<br />
Dünya kadınlarının en hayırlısı olan Hz. Fatime-i Zehra (s.a) onun eşidir. Cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyn (a.s) onun oğullarıdır.<br />
<br />
Bilahere babaları, Resulullah'ın (s.a.a) babaları ve anneleri Resulullah'ın anneleridir. O ikisinin et ve kanları Allah Teala'nın Adem'i yarattığı günden itibaren, Abdulmuttalib'in oğulları olan Abdullah ve Ebu Talib'e varıncaya kadar bir idi.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a), "halkı Allah'ın azabıyla korkutan" o ise "halkın hidayetcisi idi."<br />
<br />
Yeryüzünde yaşayan insanların, taşlardan yapılmış putlara taptığı bir ortamda Resulullah'dan (s.a.a) gayri hiç bir kimse tevhid inancında ondan öne geçmemiş olduğu bir şahsiyet hakkınde ne söyleyebilir ve ne yazabilirim?!...</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Jan 2024 13:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/ya-ali.jpg" type="image/jpeg" length="95932"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Masumların Dilinden Bereketin Anahtarları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehl-i Beyt âlimi Hacı Musa Aydın'ın araştırması ile Masumların (as) dilinden bereketin anahtarları]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>&nbsp;</strong></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>1-</strong> Anne babaya iyilik etmek,&nbsp;ömrü uzatır ve rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>2-</strong> Sürekli abdestli olmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>3-</strong> Seher vakitleri uyanık olmak,&nbsp;bereket getirir ve bütün nimetleri, özellikli rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>4-</strong> Tatlı dilli olmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>5-</strong> Güzel ahlaklı olmak, komşuya iyi davranmak, eziyet etmemek, sabırsız davranmamak, rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>6-</strong> Ramazan ayı öyle bir aydır ki onda Allah-u Teala&nbsp;ömürleri uzatır ve rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>7-</strong> Namazlardan sonra dua ve zikir yapmak, ev içini temiz tutmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>8-</strong> Mümin kardeşlerle gönüldaşlık yapmak, rızık aramak için erken kalkmak ve bol istiğfar etmek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>9- </strong>Emanete hıyanet etmemek ve hakkı söylemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>10- </strong>Müezzine (ezan okumada) eşlik etmek, mescide gitmek ve (dünyalık şeyler için) ihtiraslı olmamak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>11-</strong> Nimetlere şükretmek ve yalan yeminden kaçınmak,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>12- </strong>Yemekten önce elleri yıkamak ve sofra kenarına dökülen ekmek kırıntılarını yemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>13- </strong>Zekât vermek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>14- </strong>İmam Hüseyn’in (as) türbesini ziyaret etmek,&nbsp;rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>15-</strong> Ailesine güzellikle iyilik etmek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>16- </strong>Başkalarına ihsan ve iyilik etmek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>17-</strong> Dişleri kürdanla temizlemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>18- </strong>Sılayı rahim, ahlakı güzelleştirir; insanı ver elli yapar; ruhu temizler; amelleri temizler; hesabı kolaylaştırır; belayı defeder; eceli geciktirir ve&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>19- </strong>(Başkalarına karşı) iyi niyetli olmak,&nbsp;rızkı bollaştırır.&nbsp;&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>20- </strong>Gece namazı, yüzü nurlandırır, ahlakı güzelleştirir ve&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jan 2024 14:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/imamlar01.jpg" type="image/jpeg" length="99089"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’an’ın Gerçekçiliği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an cümleleri alanında gündeme getirilen mevzular arasında, Kur’an’ın hükümlerinin gerçek âlemi beyan kastı mı taşıdığı, yoksa belli duyguları veya fiilleri harekete geçirmeyi mi amaçladığı yahut da tavsif ve hareketlendirme kastının iç içe mi geçtiği sorusu vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın cümle çeşitlerine genel anlamda bakıldığında ihbari ve inşai olarak iki gruba ayrılabilirler. İhbari cümleler, doğrudan gerçeklikten haber veren ya da onları olumsuzlayan cümlelerdir. Hâlbuki o gerçeklik bir şeyin varlığı veya sıfat ya da hal yahut yokluk olabilir. Gözlemlenen veya gaybi bir gerçeklik bildiriliyor olabilir; âlemin maddi şeyleri veya soyut da olabilir. İnsanın içinden de olabilir, dünyanın yaratılmışlarından da. Geçmişteki, şu anki veya gelecekteki fenomenlerden de olabilir. Bu dünyanın veya ahiret âleminin fenomenlerinden de olabilir. Mesela: “Allah’ın varlığı vardır.”, “Ruhun varlığı vardır.”, “Yeryüzü yuvarlıktır.”, “Melek görülmez.”, “Dua insanda sükûnete yol açar.”, “Spor insanın sağlığını temin eder.” ve benzeri. Bu cümlelerin her biri bir hüküm içerir. Bu yüzden her biri gerçeğe uygun olabilir veya olmayabilir. Yani doğru ve yanlış olma kabiliyeti vardır. Bu, ihbari cümlelerin temel özelliğidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İnşai cümleler, adından da anlaşıldığı gibi, inşa, bir fiilin yapılmasını talep ve emir, bir fiilin terk edilmesini talep ve yasak, soru, ümit ve arzu, övme ve şaşırma gibi şeylerdir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İhbari ve inşai cümleler arasındaki fark dikkate alındığında bazı kimseler, inşa ifadelerinde doğrulama ve yanlışlamanın bulunmaması nedeniyle bu tür cümlelerin gerçekle irtibatının olmadığını; özellikle mantıksal açıdan öncüller ile sonuç arasında aynı kökten gelme ve anlam birliği bulunması gerektiğini, dolayısıyla ihbari öncüllerden inşai sonuçlar çıkarılamayacağını ve “varolan”da “olması gereken”e gidilemeyeceğini sanmışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an Cümlelerinin Türleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Öncelikle Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir örneğini incelemeye koyulacağız. Öyle anlaşılıyor ki genel olarak bakıldığında Kur’an’da ihbari ve inşai olmak üzere iki kısım ayetler bulunduğunda tereddüt yoktur.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim hem Allah’ın zâtını tavsif eder, hem de varlık âlemini, dünya ve ahireti, geçmiş, şu an ve gelecekteki olayları, insanı ve diğer varlıkları, insan ve evrenin kaderindeki değişmez yasaları, gelenekleri ve fenomenleri. Kur’an’da bütün kısımlarıyla emir, yasak ve soru; arzu etmek, ümit etmek, nida, yemin, şart gibi türler geçmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şimdi soru şudur: Acaba Kur’an’ın bütün bu cümleleri, bütün o konu çeşitliliğine ve ifade farklılığına rağmen gerçeği mi anlatır ve hakikati beyan kastı mı taşır, yoksa temel saik insanı terbiyedir de bütün bu konularda gerçeğe özen gösterilmesi söz konusu değil midir? Bazı konularda gerçekliği beyan saiki mevcut olup başka bazılarında ise bir fiile ve belli bir gayeye teşvik ve hareketlendirme mi vardır?</p>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Burada doğru bir yaklaşıma ulaşmak amacıyla önce dikkat edilmesi gereken şudur ki, her şeydeki gerçek, bizzat o şeyin gerektirdiği şekilde ve onun varoluşsal özelliği olmuştur ve onu ispatlama yolu da varlık kökenine uygundur. Bu yüzden bütün hakikatlerin gerçekliğini ispatlamak için bir tek kriterin ve bir tek aracın kullanılması beklenemez. Bu bakımdan Allah’ın yardımcısı olan meleklerin Allah düşmanlarıyla cihad halindeyken gözle görülmesini beklemek boşunadır.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hatırlatmakta yarar bulunan diğer nokta, Müslüman bir insanın Kur’an’la karşılaştığında kendisini, akıl ve ruhunu hedefe iletmek ve onu tabiatın karanlık âleminden uçsuz bucaksız nura kadar yüceltmek amacıyla inmiş Allah’ın huzurunda ve Allah’ın hakikatinden doğan kelamkarşısında görmesidir; Bu sebeple, Allah’ın insana muhabbetinin bu defterini yer yer ve satır satır keşfedilebilir bir hakikat ve yeni bir mesaj olarak görür.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an’ın Vasıflarından Bir Parça</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın metnine bakıldığında ve bu ilahi kitabın kendisine dair tavsifleri göz önünde bulundurulduğunda çok kıymetli noktalar keşfedilecektir. Bir yerde Kur’an ve Peygamber’e ilahi vahiy<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>“ilim” olarak tarif edilmiştir: “مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>Birçok ayette “tezkiye ve kitap ve hikmeti talim”, Peygamber’in (s.a.a) risaletinin Kur’an aracılığıyla gerçekleşen hedefi olarak tanıtılmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Âli İmran 164, Cuma 2. (Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bakara 151 (Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resül gönderdik.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Furkan”, “ayırıcı söz” ve “tafsilat veren” Kur’an’ın zikrettiği diğer sıfatlardır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Furkan 1 (Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Tarık 13-14 (Şüphesiz Kur’an, ayıran bir sözdür. Asla bir şaka değildir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">En’am 97 (Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde Kur’an “nur” ve “aydınlatıcı kitap” olarak da tavsif edilmiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şura 52 (Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola ilettiğimiz bir nur kıldık.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Maide 15 (Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Basiretler” ve görüş kazandıran<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>Kur’an’ın bir başka vasfıdır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">A’raf 203 (Rabbinizden gelen basîretlerdir ve hidayettir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Diğer iki tavsifte Kur’an “ivac sahibi olmayan” yani sapkınlıktan uzak ve hakka kılavuzluk eden<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>kitap olarak adlandırılmıştır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Zümer 28 (Hiçbir eğrilik bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Yine Kur’an “zikir”, “zikra”, “tezkire”, “nasihat”, “müjdeleyici ve uyarıcı” olarak da anılmıştır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">En’am 90 (Bu âlemler için ancak bir öğüttür.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Müddessir 54 (Asla! Bu gerçekten bir ikazdır.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Yunus 57 (Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt geldi.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fussilet 4 (Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.Çev.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Geçen ayetlerin ortak yönü, Kur’an’ın risaletinin beyan edilmiş olması ve onun bir yandan hakikati gösterip bilgi verirken, öte yandan istikamet belirlemesi özelliğidir. Bilginin temel niteliği olan aydınlatma sıfatı, tezkiye meydana getirme, hikmeti öğretme, hakkı bâtıldan ayırma, nihai söz olma, ışık saçma ve basiret oluşturma, açık hüccet ve alamet olma, hidayet verme, sapkınlıktan münezzeh olma, hatırlatma, gafleti giderme, ibret öğretme, bunların tamamı Kur’an’ın özüne ilişkin niteliklerdir. Bu sıfatlar ve ayırtedici özellikler Kur’an’ın tamamının vasfı olduğu gibi, Kur’an’ın hüküm ve parçalarının her birinin de vasfıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu şekilde, söylenenler ışığında şu sonuç elde edilmektedir: “Gerçeği ve belli bir mesajı ifade kastı<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>, varoluşsal değişime davet ve Kur’an’ın bütün hükümlerinde birbirinden ayrılamaz iki özelliğin, yani ihbari veya inşai hükümlerin manevi bakımdan yüceltmesidir. Bir farklı, bu iki üsluptaki yapısal formül çeşitlidir: ihbari hükümlerde gerçekliğin tavsifi ve izahı doğrudandır, mesaj ise dolaylıdır; ama inşai hükümler ve dinî öğretilerde mesajın doğrudan iletilmesine odaklanılmıştır, buna karşılık mesajın ortaya çıkış sebebi veya gayesi olan gerçeklik ise dolaylıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Gereken” ve “Varolan”ın Bağı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İlahi emirler ve yasaklar ya da şer’i “gerekenler” ve “gerekmeyenler”, bu cümleden olarak da ibadetle ilgili buyruklar veya ahlaki talimatlar inşai hükümlerden sayılırlar. İnşai cümleler ile harici gerçeklik arasındaki irtibat ve karşılaştığımız gerekenlerin muhtelif türlerinin menşeinin ne olduğu eskiden beri tartışılmıştır. Bunlar nereden zuhur etmişlerdir? Neden ortaya çıkmışlardır? Acaba sadece duygularımızın yansıması mıdırlar? Toplumsal zaruretler mi onları varetmiştir? İnsanın aklı mı onları meydana getirmiştir? Yoksa Allah’ın isteğinden mi kaynaklanmaktadırlar? Görüldüğü gibi, gerekenler ve gerekmeyenlerin ilişkili olduğu durumlar farklı farklıdır. Bu yüzden denebilir ki bunların menşei de mecburen farklı farklıdır. İnsanın özerk bir varlık olarak yerine getirdiği fiiller onun bilgi, irade ve isteğinden kaynaklanmaktadır. İnsan soğuktan korunmak için uygun kıyafet giymenin zaruri olduğunu bilir. Ağrıyı iyileştirmek için kaçınılmaz biçimde uygun ilacı kullanmalıdır. Doymak için yemek yiyecektir. Aynı bunun gibi, düzen ve emniyeti sağlamak ve kendi nisbi haklarına ulaşmak bakımından da toplumsal yasa ve kurallar getirmek zorundadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu tür misallerden, failinin insan olduğu bir fiil ile fiilin sonucu arasında bir sebep-sonuç ve zorunluluk ilişkisi bulunduğu anlaşılmaktadır. Fiilin nesnel gerçekleşmesi olmadıkça sonucun nesnel gerçekleşmesi ortaya çıkmayacaktır. Bu nedenle fiilin özerk fail tarafından ortaya çıkarılması ile sonucun vuku bulması arasında sebep-sonuç ve zorunluluk ilişkisi vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu izaha göre şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerin kökeni, insanın akıl aracılığıyla keşfedip tanıdığı akli zaruretler ve gerçeklikler arasındaki nesnel irtibatın göstergesidir, varedilmiş ve kararlaştırılmış şeyler değil. Bu açıklama, insanın fiili ile onun sonucu arasında zorunlu sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu açıklığa kavuşturmaktadır. Yani sonuçla kıyaslandığında sebebin varlığı zorunludur. Dolayısıyla aslında burada, gerçeklikler arasında, felsefenin dilinde zaruret olarak adlandırılan (ضرورت بالقیاس الی الغیر) hakiki bir irtibat vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Denebilir ki emir ve nehiylerde, yani şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler ile onlardan hasıl olan sonuçlarda da işte bu ilişki mevcuttur. Şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler, gerçek faydalar ve fenalıklardan doğduğu ve kendi özel şartlarıyla (tevhidi niyetle beraber) insanın varoluşsal kemaline zemin hazırladığından sonuç itibariyle yemek yemek ve doymak arasındaki ilişkinin benzeri, şer’i kurallar ve onların sonuçları arasında da vardır. Şer’i bakımdan yapılması gerekenlerin anlamı şudur: Özerk insan eğer manevi kemale ve varoluşsal yücelişe ulaşmak istiyorsa kendi bilgisi ve iradesiyle onun gereklerini ve sebeplerini hazırlamalıdır. Şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerin ayırtedici özelliği, göndericisi insanın varlığının sırlarına ve gerçek menfaatlerine vakıf olan kesin vahyin veya aydınlatıcı aklın ışığında fiiller ile onların sonuçları arasındaki ilişkiyi keşfetmenin gerçekleşmesidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bazı Ayetlerde Mesaj ve Gerçeğin İçiçe Özelliğini Aramak</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim bazen haber cümlesi formunda şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Gerçekten de nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir. Nefsini kirleten ise zarar görmüştür.”</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gayet açıktır ki cümlelerin zâhiri haber dilidir. Ama hakim ruh, insanın ruhundaki derinliği seslendiren ve onu kirlerden arınmaya çağıran mesajdır. Bir diğer ifadeyle, ayet-i şerifeler, uyuyan fıtratları uyandırmak için iki tür fiili (arınma ve kirletme) ve onların sonuçlarını (kurtuluş ve hüsran) hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’in sorularına baktığımızda içiçe geçmiş gerçekçilik özelliği ile yücelişe ve manevi incelmeye davet özelliğinin Kur’an’ın zâhiren şahsi hükümlerinde bile idrak edilebileceğini görüyoruz:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Göğsünü açmadık mı? Üzerinden ağır yükü kaldırmadık mı? Sırtında ağırlık yapan yükü. Şanını yükseltmedik mi? Kesinlikle her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır. Aynı şekilde her güçlükle birlikte bir ferahlık vardır. Öyleyse önemli işinden serbest kaldığında diğer önemliye azmet ve Rabbine yönel.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu surenin hitapları, müfessirlerin söylediği gibi, bir hayatın ve tarihsel bir gerçekliğin niteliğinin açıklaması olarak Peygamber-i Ekrem’le (s.a.a) şahsi bir söyleşi, Hazret’in mevkiini tavsif ve Allah’ın ona yardımlarıdır. Fakat ebedi bir metin olan Kur’an’da Peygamber’in (s.a.a) tarihsel hayatından alınmış bu kesitin varlığının hikmeti nedir? Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın “nur” ve “hidayet” olduğunu kabul ettiğimizde Kur’an hükümlerinin mesajını keşif araştırmasına odaklanmalıyız. Bu ayetlerin çeşitli zirvelerinde gayet iyi anlaşılmaktadır ki, surenin tüm ayetlerindeki içeriğin onun ışığında şekillendiği eksen noktası ve tarih aşan öğreti, Kur’an insanının hayatın iniş çıkışlarında Allah’a söz vermeye canını koyduğudur. Çünkü bütün işlerin maksadı Allah Teâla’dır<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a>ve diğer sebeplerin tümü onun iradesi ve isteğiyle hareket ederler.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu konu başka örneklerde açıklıkla görülebilir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Önceki isyancıları yoketmedik mi?... İşte suçlulara böyle davranırız… Sizi bayağı ve değersiz bir sudan yaratmadık mı?... Yeryüzünü insanın ihtiyaçlarını temin yeri yapmadık mı?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Bizim için ancak iki iyilikten birini (şehadet ve ebedi rahmeti kazanmak ya da zafer) beklemektesiniz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p dir="RTL" style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Nankörlük edenler dışındakileri cezalandırır mıyız hiç?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">([İbrahim dedi ki] yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Evrenin Genişliğinde Tevhidin Alametleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını, güneş ve ayı da kimin hâkimiyet altına aldığını sorsan, diyeceklerdir ki: Allah! Öyleyse nasıl yüz çevirebiliyorsunuz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p dir="RTL" style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara gökten suyu kimin indirdiğini ve onunla ölmüş yere hayat bahşettiğini sorsan, hiç kuşku yok diyeceklerdir ki: Allah! De ki: Övgü ve sena Allah’a aittir. Her ne kadar çoğu bilmese de.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Size gökten ve yerden rızkı kim veriyor? Ya da kulak ve gözlerinin sahibi kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü de diriden kim çıkartabilir? Kim âlemin işini çekip çevirir? Diyeceklerdir ki, Allah! Hiç mi pervanız yok?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Şirk koştuklarınızdan herhangi biri, yaratmayı başlatıp sonlandırabilir mi? De ki: Sadece Allah yaratılışı başlatmıştır ve sonra tekrar döndürecektir. O halde neden hakka sırt çeviriyorsunuz?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Allah’ı Tavsif</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır. Asli mâliktir, her türlü eksiklikten münezzehtir, kimseye zulmetmez, emniyet bahşeder, herşeyi gözetim altında tutar, yenilgiye uğratılamayacak kadar güçlüdür, durumları ıslah edendir, büyüklük onun şanındandır. Allah, ona koştukları ortaklardan münezzehtir, O yaratıcı Allah’tır, numunesiz yaratandır, benzersiz suret verendir, güzel isimler onundur, göklerde ve yerde olanların hepsi onu tesbih ederler, o aziz ve hekimdir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Fiillerde Tevhid</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>“Allah dilemedikçe siz birşey dileyemezsiniz.”</em></strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>“Allah katından başkasında zafer yoktur.”</em></strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em><strong>“(Ey Peygamber) toprağı (kâfirlerin suratına) savurduğunda bunu sen yapmadın, aksine Allah savurdu.”</strong></em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlahi Âdetler</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Hatırlayın ki Rabbiniz bildirmişti: Eğer nimetlere şükrederseniz nimetleri arttıracağım. Eğer nankörlük ederseniz hiç kuşku yok azabım şiddetlidir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Eğer şehirlerin ve bayındır yerlerin halkı iman etse ve takvayı benimseseydi gökten ve yerden üzerlerine bereket kapılarını açardık. Ama onlar hakikatleri yalanladılar. Öyleyse biz de onları bu davranışlarının karşılığı olarak cezalandıracağız.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kozmoloji</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Allah, göğü görünen bir sütun olmaksızın yükseltti. Sonra kâinatı tedbire yöneldi. Her biri belli bir zamana kadar hareket edecek olan güneş ve ayı emre amade kıldı. İşlerin çekip çevrilmesi Allah’a aittir. Yeniden dirilmeye inanmanız için alametlerini size göstermektedir. Yeryüzünü yayan, üzerinde dağlar ve nehirler vareden ve orada bütün meyvelerden çift yaratan odur. Geceyi gündüzün üstüne örttü. Bunların hepsinde düşünenler için işaretler vardır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanın Ortaya Çıkışı ve Gelişiminin Aşamaları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra nutfeyi emin bir karargâha (rahim) yerleştirdik. Sonra nutfeyi alaka (kan pıhtısı) biçimine, alakayı mudga (çiğnenmiş ete benzeyen) şekline ve mudgayı da kemikler haline getirdik. Kemiklere et giydirdik. Sonra da onda yeni bir yaratılış ortaya çıkardık. Allah, yaratanların en iyisidir. Sonra siz, bunu takiben öleceksiniz. Daha sonra da kıyamet gününde yeniden dirileceksiniz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bel’am Bin Baura Hikâyesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara, kendisine işaretler verdiğimiz ama onlardan sonra yüz çeviren, şeytanın peşine taktığı ve sapkınlardan olan kişinin (Bel’am Bin Baura) kıssasını anlat. Eğer isteseydik (tekvin) irademizle onun başını dimdik ederdik. Ama o yere saplandı kaldı ve nefsinin hevesini takip etti. Onun misali, üzerine varsan veya kendi haline bıraksan da havlayan köpek gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden insanların misali budur. Öyleyse düşünebilmeleri için bu kıssaları halka oku!”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ebu Leheb’in Kaderi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da. Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[27]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Surenin yapısal özelliği, “teb, keseb, leheb, hatab, mesed” kelimelerinin ahengi temelinde şekillenmiştir. Surenin tek konusu, bir noktadan başlayıp doruğa çıkarak ve nihayet sona ererek Ebu Leheb ailesinin şehvet ve öfkesinin anlatılmasıdır. İbn Esir’in görüşüne göre surenin zirvelerinde harmonik güzellik psikolojik hakikatle içiçe girmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[28]</a>Surenin uyarıcı mesajı tarihin bütün hak yiyicilerine, bu muamelenin akıbetinin yozlaşma ve iki dünyada da hüsrandan başka bir şey getirmeyeceğini ilan etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Neshedilmiş Gizli Konuşma ve Sadaka</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey iman edenler, ne zaman Allah’ın Rasülü’yle gizlice konuşmak isterseniz sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer gücünüz yetmiyorsa Allah bağışlayıcı ve merhametlidir. Fakirleşmekten mi korktunuz ki gizlice konuşmadan önce sadaka vermekten imtina ettiniz? Bunu yapmadığınız ve Allah’ın da sizi affettiği şu an artık namazı kılın ve zekâtı verin. Allah’a ve Rasülü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[29]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Riba (Faiz) Kıssası</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunması sonucu delirmiş ve dengesini koruyamayan (bazen düşen, bazen de ayağa kalkan) kişi gibi kalkarlar. Bu, alışveriş de faiz gibidir (aralarında fark yoktur) demeleri nedeniyledir. Hâlbuki Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır (çünkü ikisi arasındaki fark büyüktür). Kim kendisine ilahi öğüt geldiğinde (faiz yemekten) sakınırsa faizin haram kılınmasından önceki faydaları onundur ve işi Allah’a kalmıştır (geçmişini affeder). Ama (faiz yemeye) dönen kişi ateş ehli olacak ve sürekli orada kalacaktır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[30]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu ayetlerin net bir vurguyla faizin yasak olduğu hükmünü açıkladığı ortadadır. Çünkü faizcilik; sınıfsal farklılığın büyümesine, servetin sınırlı bir grubun elinde birikmesine ve toplumun çoğunluğunun mahrumiyetine sebep olmaktadır. <em>“Habat” </em>kelimesi lugatta, yürürken veya ayağa kalkarken dengesini bulamama anlamına gelir. Ayette faiz yiyicisi, yürürken dengesini koruyamayan <em>“saralı”</em> ve<em> “deli”</em> insana benzetilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Burada şu soru gündeme gelmektedir: Acaba bu ifadeden kasıt, faizcilerin, mantıksal dayanaktan yoksun ve adeta bir delininkine benzer dünyadaki toplumsal davranışları mıdır ve doğal olarak bu beyan kinaye ve teşbih midir, yoksa bazı şeytani işler ve sapkın davranışların bir tür şeytani çılgınlığa, psikolojik dengenin altüst olmasına ve iyi ile kötüyü ayırdetme gücünün kaybedilmesine mi yolaçtığı mıdır? Yahut faiz yiyicilerin öteki dünyadaki hal ve durumu ve ahirette zuhur edecek amellerinin bedenlenmesi mi kasdedilmiştir?<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[31]</a>Bu ihtimallerden her birini destekleyen şeyler vardır ama hiçbiri adil toplumsal düzeni yıkan faize getirilmiş çok şiddetli yasağı hiçbir şekilde hafifletmemektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte kimileri hiçbir delil göstermeksizin Kur’an’daki faiz yasağının, fahiş zulüm olan cahiliye kültüründe mevcut riba olduğunu ve buradaki nasların günümüzdeki iktisat ve bankacılıkta geçerli kârı kapsamadığını iddia etmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[32]</a>Başkaları da sözkonusu ayetin içeriğinin cahiliye çağında geçerli hurafe inanç ve itikatlara uygun olduğunu, onlarla aynı dili kullandığını, ebedi ve nesnel bir hakikati dile getirmediğini savunmuştur.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[33]</a>Fakat bu iki görüş de iddiasına dayanak oluşturacak herhangi bir delil göstermemişlerdir. Söylendiği gibi, eğer faizi yasaklamanın felsefesi, Kur’an’ın tekrar tekrar hatırlattığı üzere insanın davranışlarının ve edindiklerinin kendi kaderini ve kimliğini sürdürmedeki gerçek ve nesnel etkisini tahlil olarak kabul edilirse artık bu tür görüşlerin zemini kalmayacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Saatin Olayları ve Şartları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Gök yarıldığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler birbirine bağlandığında, kabirlerin altı üstüne geldiğinde. İşte o zaman herkes önden ne gönderdiğini ve geride ne bıraktığını bilecektir.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[34]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Güneş kıvrılıp dürüldüğünde, yıldızlar parıltısını kaybettiğinde, dağlar yürütüldüğünde, gebe develer (en değerli mal) salıverildiğinde, vahşi hayvanlar biraraya toplandığında, denizler kaynatıldığında, herkes dengiyle buluşturulduğunda, diri diri gömülen kız çocuklarına hangi günahtan dolayı öldürüldükleri sorulduğunda, amel defterleri açıldığında, gökyüzü açıldığında, cehennem tutuşturulduğunda, cennet yaklaştırıldığında; işte o zaman herkes ne hazırladığını bilecektir.</em>”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[35]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amellerin Bedenlenmesi ve Hazır Bulunması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“O gün herkes bütün iyi ve kötü davranışlarını hazır bulur. O an kendisiyle kötü amelleri arasında fersahlarca mesafe olmasını arzu eder. Allah sizi cezalandırmasından sakındırır. Çünkü Allah kullarına karşı şefkatlidir.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[36]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Organların Şahitlik Etmesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“O gün diller, eller ve ayaklar uygunsuz amellere şahitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek karşılıklarını eksiksiz verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[37]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Yeniden Diriliş Sahnesi ve İyiler İle Kötülerin Kaderi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Gaşiye”nin öyküsü (kıyametin kuşatıcı dehşeti) sana ulaştı mı? O gün bazı yüzler aşağıdadır. Sonuçsuz amelleri onların keyfini kaçırmıştır. Kızgın ateşe girerler. Onlara kaynar çeşmeden içirilir. Orada kuru, kokmuş ve acı dikenden başka yiyecek yoktur. Onları doyurmayacak ve beslemeyecek bir yiyecek! O gün bazı yüzler de vardır ki mutludur ve taptazedir. Çünkü çabalarından hoşnutturlar. Yüce bir cennette yerleri vardır. Orada hiç boş laf işitilmez, pınarlar akar, yüksek güzel tahtlar vardır…”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn38" name="_ftnref38" title="">[38]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Örnek olarak zikrettiğimiz ayetler üzerinde düşünüldüğünde ve Kur’an’a inanç, hakiki bir varlığı olan bir Tanrı’ya iman ve Kur’an metninin ilahi olduğu temelleri kabul edildiğinde yukarıda sıralanan ayetlerden hangisinin bilgi ve gerçekçilik dayanağından uzak görülebileceği sorulmalıdır. Yahut zikredilen ayetlerden hangisi hidayet mesajından ve daha üstün insani bir hayata ve harekete geçirecek kudrete davetten yoksun görülebilir?</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gündeme getirilen iddiaların özü şu noktalarda delillendirilebilir: Birincisi, insana yol göstermede Allah’ın son sözü olan Kur’an’ın ebedi olmasının, ayrıca Kur’an’ın aydınlatıcılık ve hidayete erdiricilik sıfatının gereği, metnin tamamında birbirinin içine girmiş “hakikati gösterme” ve “mesaj verme” rollerinin Kur’an’da gizlenmiş olmasıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İkincisi, bir rivayette İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Kur’an, tüm zamanların insanları için ışık saçan güneş ve ay gibidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Üçüncüsü, Müslüman araştırmacılar ve düşünürlerin geneli ayetlerin nüzul sebebi konusunda lafzın geneline itibar eder ve sebebin özelleştirmesini hiçbir şekilde Kur’an kavramlarının tüm insanları kapsamasının önünde engel görmezler. Sahabelerin ve müfessirlerin kesintisiz âdeti, nüzul konusunu hesaba katarak Kur’an ayetlerinin manasını özel bir duruma hapsetme biçiminde değildi, aksine lafzın umumunu ölçüt alırlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şeyh Tusi el-Tıbyan’da “وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn39" name="_ftnref39" title="">[39]</a>ayetinin nüzul sebebini açıkladıktan sonra şöyle yazar: Ayet Necaşi hakkında nazil olmuşsa da anlamının kapsamına sadece Ehl-i Kitab’ın tüm inananları girmez. Çünkü ayet belli bir “sebep” üzerine iner ama anlamı genel ve kapsayıcıdır.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn40" name="_ftnref40" title="">[40]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Zemahşeri, Hümeze suresini tefsir ederken şöyle yazar: Sebebin özel olması mümkündür, ama tehdit geneldir. Her kim o kötülüğün benzerini yaparsa onun cezasının kapsamına girer. Umeyye b. Halef hakkında nazil olan, ama kınama makamında söylenip bu hoşa gitmeyen sıfatları taşıyan herkesi kapsayan “وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn41" name="_ftnref41" title="">[41]</a>ayeti gibi.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn42" name="_ftnref42" title="">[42]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Dördüncüsü, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti, maksadın özel bir çağ ve belli bir nesil değil, umum olduğunu açıkça ortaya koyar. Bundan dolayı bu nokta, özel ve genel iki boyutu bulunan Kur’an’ın özelliklerindendir. Tenzili, belli bir zamanda belli kimseler hakkında nazil olmasıyken, tevili tüm insanlar içindir. Hiç kuşku yok bâtınının çeşitli mertebeleri vardır ve Kur’an’ın tevilini ve bâtınının tam olarak anlaşılması ilimde derinleşmiş olanlara mahsustur. Daha önce zikredilmiş özellikler gözönünde bulundurulduğunda Allah’ın ziyafeti<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn43" name="_ftnref43" title="">[43]</a>olan bu kitabın genel amaçlarının, hem bilgi sunma, hem de inşa boyutu taşıdığı anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allame Tabatabi şöyle yazar:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Eğer kişi, İmamların, ayetlerin umum ve has, mutlak ve mukayyet oluşu çevresindeki sözleri üzerinde düşünürse çoğunlukla ayetin genel boyutundan bir hüküm çıkardıklarını, onun özel boyutundan da başka bir hüküm çıkardıklarını müşahede eder. Bazen ayetin genel boyutundan müstehap, özel boyutundan farz hükmü çıkarabilirler. Aynı şekilde haram ve kerahati bir ayetin her iki boyutundan da elde edebilirler. Bu kural temelinde ayetleri anlamada karşılaşılan güçlüklerin çoğunu çözmenin anahtarı olan ve sadece İmamların sözlerinde bulunabilecek bir usule varılmıştır. Bu meseleden çıkan sonuç şudur ki, Kur’an’ın cümlelerinden her biri kendi başına anlama sahiptir ve şeriatın ahkâmından bir hükme doğru kılavuzluk eder. Daha sonra aynı cümle, sonraki cümleyle birleşerek başka bir hükmü ortaya çıkarır, üçüncü cümlenin mülahazasıyla da üçüncü hükmü. Aynı şekilde önceki ve sonraki cümlelerine ilave ile de başkalarını.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn44" name="_ftnref44" title="">[44]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ayetlerin nüzul ettiği konumlar, olaylar ve sorular ayetin özel bir kanıta uyumu bahsindendir, genel ve kapsayıcı bir şey olan ayetin anlamını beyan babından değil.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Beşincisi, Kur’an’ın sarih ayetleri Kur’an’ın hedefinin hem eğitim, bilgi verme ve insanlığın görüşlerini ıslah, hem de arınma, terbiye ve insanı yücelik peşindeki hedeflere sevk olduğunu beyan eder:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn45" name="_ftnref45" title="">[45]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: el-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an, c. 2, nev 45.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 12.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecmeu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1, s. 422.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara 145, Ra’d 37 (Sana gelen ilimden sonra.)</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.,c. 4, s. 790.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.,c. 8, s. 775.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üstad Mutahhari bu boyutu Kur’an’ın “dünyagörüşü, mesajı ve programı” olarak isimlendirir. Bkz: Aşinai ba Kur’an, c. 1, s. 35.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnşirah1-8</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 20, s. 317.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mürselat 16-25</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevbe 52</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sebe 17</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saffat 95</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ankebut 61</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ankebut 63</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus 31</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus 34</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Haşr 23-24</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnsan 30, Tekvir 29.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 10</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 17</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbrahim 7</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’raf 96</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ra’d 2-3</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mü’minun 12-16</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’raf 175-176</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mesed 1-5</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Meselu’s-Sair, tahkik: Ahmet el-Havfi, s. 275.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mücadele 12-13</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara 275-276</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Tefsir-i Numune, c. 2, s. 271-272</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref32" name="_ftn32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebu Zeyd, Nasr Hamid, Nakdu’l-Hitabi’d-Dini, s. 213-215.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref33" name="_ftn33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kabzu Bast-i Teorik-i Şeriat, s. 221.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref34" name="_ftn34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnfitar 1-5</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref35" name="_ftn35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekvir 1-14</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref36" name="_ftn36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âli İmran 30</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref37" name="_ftn37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nur 24-25</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref38" name="_ftn38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gaşiye 1-13</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref39" name="_ftn39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âli İmran 199.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref40" name="_ftn40" title=""><sup><sup>[40]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Tıbyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 3, s. 93.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref41" name="_ftn41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hümeze 1 (Arkadan çekiştirip yüzüne karşı alay edenlerin vay haline.)</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref42" name="_ftn42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Keşşaf, c. 4, s. 283.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref43" name="_ftn43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Metinde “meadubetullah”</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref44" name="_ftn44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1, s. 262.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref45" name="_ftn45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cuma 2</strong></h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jan 2024 20:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/kuran014-1.jpg" type="image/jpeg" length="30848"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmam Ali'nin Sözlerinde İlim ve Hikmet]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akıllı bir kimsede şu üç özellik olmalıdır: Kendi durumunu düşünmeli; dilini korumalı; zamanını tanımalı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<b>İlmin Fazileti Hakkındaki Sözleri</b><br />
<br />
Ey insanlar! Bilin ki, dinin kemali, ilim talep etmek ve o ilimle amel etmektir. İlim talep etmek, size mal elde etmekten daha farzdır. Çünkü mal aranızda taksim edilmiş ve garanti edilmiştir (her kesin payı bellidir). Adaletli biri onu taksim etmiş ve ona kefil olmuştur; taahhüdüne vefa edecektir. Fakat ilim, ilim ehlinin göğsünde sizin için hazinedir ve ilmi, ehlinden talep etmekle görevlendirilmişsiniz. Öyleyse onu talep edin; bilin ki, çok servet dini yok eder, kalbi katılaştırır. Ama çok ilim ve onunla amel etmek, dini doğrultur, cennete ulaşmaya da bir vesiledir. Mal, harcanmakla azalır, fakat ilim harcanmakla çoğalır. İlmi onu ezberleyen ve rivayet edenlere yaymak, onu harcamaktır.<br />
<br />
Bilin ki, âlimle oturmak, ona uymak, Allah'ın güzel mükâfat vereceği bir dindir (tutumdur). Âlime itaat etmek iyilikleri ve güzellikleri çoğaltır, günahları yok eder, mü'min için de bir azık olur. İlim, hayatlarında mü'minler için yücelik, ölümlerinden sonra ise güzellikle anılmalarına vesiledir.<br />
<br />
İlmin faziletleri çoktur; onun başı tevazudur; gözü, hasetten uzak olmaktır; kulağı, anlamaktır; dili, doğru olmaktır; koruyucusu, inceleme ve araştırmadır; kalbi, iyi niyetli olmaktır; aklı, işlerin sebeplerini bilmektir; eli, rahmettir; himmeti, selamettir; ayağı, âlimleri ziyaret etmektir; hikmeti, vera'dır (haram ve şüpheli şeylerden çekinmektir); karargâhı, kurtuluştur; komutanı, afiyettir; bineği, vefadır; silahı, yumuşak konuşmaktır; kılıcı, razı olmaktır; yayı, dostça geçinmektir; ordusu, bilginlerle konuşmaktır; malı, edeptir; yatırımı, günahlardan kaçınmaktır; azığı, bilmektir; meskeni, uzlaşmaktır; kılavuzu, hidayettir; arkadaşı, iyilerle oturup kalkmaktır.<br />
<br />
<br />
<b>Hikmet, Öğüt, Teşvik ve Tehdit Hususundaki Kısa Sözleri</b></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
1- İyilik yapmak, hayır ameli gizlemek, belalara karşı sabırlı olmak ve musibetleri dile getirmemek, cennet hazinelerindendir.<br />
<br />
2- Güzel ahlak, en iyi arkadaştır; mü'minin amel defterinin nişanesi güzel ahlakıdır.<br />
<br />
3- Zahit olan kimse; sabrına, haram galip olmayan, helal ise şükretmesine engel olmayan kimsedir.<br />
<br />
4- Abdullah ibn Abbas'a şöyle yazdı: (Allah'a hamd-u sena, Peygamber'e salat-u selamdan) sonra, şüphesiz ki insan, kaybedilmemesi gereken şeylere ulaşmakla hoşnut olduğu gibi, elde edemeyeceği şeylere ulaşamamakla da üzülür. Sevincin, ahiretten elde ettiğin, teessüfün ise, ondan kaybettiğin şeyle olmalıdır. Dünyadan elde ettiğin şeyle çok hoşnut olma, ondan ulaşamadığın şeye de çok üzülme. Yaşantında, bütün gayretin ölümden sonraki şeyler için olmalıdır.<br />
<br />
5- Dünyayı yermek hususunda şöyle buyurdular: O, başlangıcı çile ve zorluk, sonu ise fena ve yokluk olan bir yurttur. Helalinde hesap var; haramında azap var. Bu yurtta sıhhatli ve salim olan güven içerisinde olduğunu sanır, hastalanan ise (kötülüklerden) pişmanlık duyar. Zenginleşen, kendini kaybeder; fakir düşen üzüntülere kapılır. Dünya, onu elde etmeye çalışandan kaçar; oturup onu aramayana gelir çatar. Kim ona (istekle, hasretle) bakarsa, onu kör eder; kim ona ibret gözüyle bakarsa onu basiretli kılar.<br />
<br />
6- Dostlukta aşırı gitme, olur ki o dost bir gün düşman kesilir; düşmanlıkta da haddi aşma, olur ki o düşman bir gün dost olur.<br />
<br />
7- Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi de fakirlik yoktur.<br />
<br />
8- İnsanın değeri, becerdiği şeylerle ölçülür.<br />
<br />
9- Heybet hüsrana, utangaçlık da mahrumiyete yol açar. Hikmet, mü'minin yitik malıdır; bu mal, şer ehlinin elinde olsa bile onu alması gerekir.<br />
<br />
10- İlim taşıyanlar, onu hakkıyla taşırlarsa, Allah, melekler ve Allah'ın itaatinde bulunan kimseler tarafından sevilirler. Fakat onlar ilmi, dünyayı elde etmek için kullanırlarsa; Allah onlara gazap eder, halkın gözünden de düşerler.<br />
<br />
11- En iyi ibadet, sabır, sükût ve kurtuluşu (İmam Mehdi'nin zuhurunu) beklemektir.<br />
<br />
12- Her musibetin bir zamanı vardır, o zaman mutlak yaşanmalıdır; o musibet birinizin başına geldiğinde, zamanı gelip geçene kadar teslim olup sabretsin. Zira musibetin yöneldiği zaman onu gidermek için çare aramak, onun zorluğunu çoğaltır.<br />
<br />
13- Malik Eşter'e şöyle buyurdular: Ey Malik, bu sözü benden belle ve onu kavramaya çalış. Ey Malik, yakini zayıf olanın mertliği zayıf olur. Tamahı kendine huy edinen, kendisini alçaltır. Zor durumda olduğunu açıklayan, alçalmaya razı olur. Sırrını açığa vuran, kendisini küçültür. Dilini kendisine buyruk sahibi eden (diline geleni söyleyen), kendisini tehlikeye atmış olur. Aşırı istek, şahsiyeti öldürür. Her şeye göz dikeni, arzuları yalnız bıraktırır. Cimrilik ayıptır; korkaklık noksanlıktır; vera’ (haram ve şüpheli şeylerden çekinmek) kalkandır. Şükür, servettir; (çünkü şükretmek nimeti çoğaltır). Sabır yiğitliktir. Yoksul, kendi şehrinde gariptir. Fakirlik, zeki olanı bile kendi delilini açıklamakta aciz kılar. Hoşnutluk, ne güzel eş ve dosttur. Edep, eskimeyen bir elbisedir. Herkesin makamı, aklı miktarıncadır; gönül, sır sandığıdır. Tedbirli davranmak (şüpheli durumlarda araştırma yapmak), ihtiyattır. Düşünce, saf bir aynadır. Sabırlı olmak, üstün bir huydur. Sadaka, kurtarıcı bir ilaçtır. İnsanların bugünkü amelleri, yarın gözlerinin önüne dikilir. İbret almak, iyi bir uyarıcıdır. Güler yüzlülük, dostluğun yuvasıdır.<br />
<br />
14- Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir. Sabrı olmayanın imanı olmaz.<br />
<br />
15- Size ardında ölüm olan bir süre tanınmıştır. Sizinle birlikte, amellerin önünü alan arzular vardır. Öyleyse fırsatı ganimet bilin, ölümden daha çabuk davranın (ölümden önce bir iş yapmaya çalışın); arzuyu yalan bilin; amelden azık toplayın. Var mı başka bir kurtuluş yolu, kaçacak yer, firar edilecek bir taraf? Var mı sığınılacak, iltica edilecek bir yer? Öyleyse nereye gidiyorsunuz?<br />
<br />
16- Size ilahî takvayı tavsiye ediyorum. Çünkü takva, ümitli olarak arayan kimsenin imrendiği, kaçıp sığınmak isteyenin güvendiği bir şeydir. Takvayı, kendinize batinî bir nişane edinin. Allah'ı halis bir şekilde anın. Bu anmanın ışığında güzel bir hayat yaşayın ve bu vesile ile kurtuluş yolunu kat edin. Dünyaya, ondan vazgeçmiş zahitlerin gözleriyle bakın; çünkü dünya kendisinde yurt tutanları yok eder; ona güvenerek nimetlerinden faydalananları elemlere sokar. Ondan göçüp gidenin bir daha geri dönmesi ümit edilmez. Ondan beklenen nedir (sevinç mi, keder mi) bilinmez. Asayişi belayla birleşmiştir; bekası fenayla, sevinci ise üzüntülerle karışmıştır. Bekası(1) güçsüzlük ve zaafla iç içedir.<br />
<br />
17- Kendini beğenmek büyüklenmekten, büyüklenmek gururdan, gurur da tekebbürdendir. Şeytan, batıl vaatler veren hazır düşmandır. Müslüman, Müslümanın kardeşidir; öyleyse birbirinizi yardımsız bırakmayın, birbirinize kötü lakap takmayın. Dinin kanunları (hükmü) (herkes için) birdir; yolları düzdür. Kim o yolu tutarsa umduğuna ulaşır; kim o yoldan ayrılırsa helak olur; kim bu yoldan vazgeçerse dinden çıkar. Müslüman konuştuğunda yalan söylemez, söz verdiğinde aykırı davranmaz, itimat edildiğinde ise hıyanet etmez.<br />
<br />
18- Akıl, mü'minin dostudur; hilim, yardımcısıdır; iyi geçinmek babasıdır; yumuşak davranmak kardeşidir. Akıllı bir kimsede şu üç özellik olmalıdır: Kendi durumunu düşünmeli; dilini korumalı; zamanını tanımalı.<br />
<br />
Bilin ki, yoksulluk belalardan bir beladır; yoksulluktan daha zor beden rahatsızlığıdır; ondan daha zoru ise kalp rahatsızlığıdır. Bilin ki, nimetlerden birisi zenginliktir; zenginlikten daha üstün olan şey beden sıhhatidir; beden sıhhatinden daha üstün olanıysa kalbin takvasıdır.<br />
<br />
19- Mü'min kişi gününü üç zamana ayırır: Bir bölümünde Rabbiyle münacat eder (O’na ibadet eder); bir bölümünde kendi nefsini muhasebe eder; bir bölümünde de helal ve güzel lezzetlerle meşgul olur.<br />
<br />
Akıllı kişi ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, ahiretini elde etmek, yahut da haram olmayan zevk ve lezzetlerden faydalanmak.<br />
<br />
20- Nice kimseler vardır ki, Allah'ın ihsan ve nimetleriyle gafil avlanırlar.(2) Nice kimseler vardır ki, günahlarının örtülmesiyle mağrur olurlar. Nice kimseler de vardır ki, haklarında yapılan övgülere aldanırlar. Allah-u Teâla insanları, mühlet ve fırsat gibi hiç bir şeyle sınamamıştır; Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: "Onlara mühlet ve fırsat verdik ki günahlarını artırsınlar."(3)<br />
<br />
21- Kalbinde, halka karşı hem ihtiyaç duymalısın, hem de onlardan müstağni olmalısın. Halka olan ihtiyacın, yumuşak konuşman ve güler yüzlülük olmalıdır; onlardan müstağni olman ise ırzın ve haysiyetini korumak için olmalıdır.<br />
<br />
22- Ne halka öfkelenin, ne de halkı öfkelendirin; (herkese) selam verin ve güzel konuşun.<br />
<br />
23- Kerim adam, iyilik ve şefkat gördüğünde yumuşar; fakat alçak adama hoş ve güzel davranıldığında sertleşir.<br />
<br />
24- Gerçek fakihin kim olduğunu size söyleyeyim mi? Gerçek fakih, insanların Allah'a karşı günah ve masiyet etmesine izin vermeyen, onları Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyen, onlara Allah'ın azabı hususunda güvence vermeyen ve Kur’an’ı bırakıp başka şeylere yönelmeyen kimsedir. Bilinçsiz ibadette, fikirsiz ilimde, düşünüp anlamadan yapılan kıraatte hayır yoktur.<br />
<br />
25- Allah-u Teâla, insanları (kıyamet günü) bir araya topladığında, bir münadi yüksek bir sesle şöyle seslenir: Ey insanlar, bu gün Allah'a en yakın olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır; Allah katında en fazla sevileniniz, en güzel amel yapmış olanınızdır; Allah nezdinde makamı en üstün olanınız, O’nun katında olan şeyler için en fazla amel etmiş olanınızdır; Allah katında en kerametli (değerli) olanınız, en fazla çekineninizdir.<br />
<br />
26- Şaşarım o kimselere ki, hastalık korkusundan şüpheli yemeklerden kaçınırlar da, ateşin korkusundan günahlardan kaçınmazlar. Şaşarım o insanlara ki, mallarıyla köleleri satın alırlar da, ihsan ve iyilik yapmakla özgür insanları satın almazlar (kendilerine çekmezler).<br />
<br />
Sonra şöyle dedi: Hayır ve şer, insanlar vesilesiyle tanınır; hayrı tanımak istediğinde hayır iş yap, ehlini tanırsın; şerri tanımak istediğinde de şer iş yap, ehlini tanırsın.<br />
<br />
27- Sizin için en çok korktuğum iki şeydir: Uzun dileklere kapılmak, heva ve hevese uymak. Uzun dileklere kapılmak ahireti unutturur, heva ve hevese uymak ise insanı haktan alıkoyar.<br />
<br />
Basra'da birisi kardeşler hakkında sorduğunda, İmam şöyle buyurdu: Kardeşler iki kısımdır: Güvenilir kardeşler ve insanın yüzüne gülen kardeşler.<br />
<br />
Güvenilir kardeşler, insanın sığınağı, kanadı, akrabası ve servetidir. Kardeşine güvenin tam oldu mu, malını, servetini onun yetkisine bırak; dostuyla dost, düşmanıyla düşman ol; onun sırrını, ayıbını gizle; iyiliklerini açıkla. Fakat bil ki, böyle bir kardeş, halis kırmızı altından, kırmızı yakuttan da az bulunur.<br />
<br />
İnsanın yüzüne gülen kardeşlere gelince; onlardan yararlandığın için onlarla olan ilişkini kesme. Bundan fazla da onların gönülden seni sevmelerini bekleme; onlar sana karşı güler yüzlü ve tatlı dilli oldukça, sen de onlara karşı öyle ol.<br />
<br />
28- Dostunun düşmanını kendine dost edinme; zira dostunla düşman olursun.<br />
<br />
29- Kuşku üzerine kardeşlik bağını koparma; özür dilemeyip de ilişkiyi kesme (mümkün oldukça gönlünü alarak dostluğunu sürdür).<br />
<br />
30- Müslüman bir kimsenin, şu üç kişiyle arkadaşlık yapmaktan sakınması gerekir: Facir (dine önem vermeyen), ahmak ve yalancı. Facir bir adam, amelini iyi gösterir; senin de kendisi gibi olmanı ister; din ve ahiret hususunda sana yardımda bulunmaz; onunla oturup kalkmak eziyete ve kalbin katılaşmasına sebep olur; gelip gitmesi ayıplanmana yol açar.<br />
<br />
Ahmağa gelince; böyle bir adam, (aklı az olduğu için) hayır yolu sana gösteremez; gayret gösterse bile kötülüğü senden uzaklaştırması ümit edilmez; çok zaman fayda vermek istediğinde zarar verir; böyle bir arkadaşın ölmesi kalmasından, susması konuşmasından, uzaklaşması yaklaşmasından daha hayırlıdır.<br />
<br />
Yalancı bir adama gelince; onunla yaşamanın bir tadı olmaz; senin sözünü başkasına, başkasının sözünü de sana taşır. Bir düzmeceyi bitirdiğinde başka bir düzmeceye başlar; artık doğru sözüne de inanılmaz; halk arasında düşmanlık çıkarır; gönüllerde kin oluşturur. Öyleyse (böyle bir adam hakkında) Allah'tan sakının ve kendi halinizi düşünün.<br />
<br />
31- Akıllı bir adam ile cimri olsa bile arkadaşlık etmenin sana bir zararı yoktur; fakat aklından yararlan ve kötü huyundan sakın. Cömert adam ile de dost olmayı aklından yararlanmasan bile elden kaçırma; fakat kendi aklın ile onun cömertliğinden yararlan. Ahmak cimriden ise, bütün gücünle kaç.<br />
<br />
32- Sabır üç kısımdır: Musibete karşı sabretmek; itaate sabretmek (hakka itaat etmek, mal ve candan geçmeyi veya zorluklarla karşılaşmayı gerektiriyorsa korkmamak) ve günaha karşı sabretmek (şehvet, gazap, makam, para vb. karşısında teslim olmamak).<br />
<br />
33- Kendisini dört şeyden koruyabilen, hoşlanılmayan çirkin şeyleri hiç bir zaman görmemeye layıktır. "O dört şey nedir?" diye sorduklarında şöyle buyurdu: Acelecilik, inatçılık, bencillik ve gevşeklik.<br />
<br />
34- Ameller üç kısımdır: Farz, müstehab ve günah. Farz olan ameller, Allah'ın emri, isteği, rızası, ilmi ve takdiri üzeredir. İnsanlar bu amellerde bulunarak Allah'ın azabından kurtulmuş olurlar.<br />
<br />
Müstehab olan ameller ise Allah'ın emri ile değildir; yalnızca O’nun isteği, rızası, ilmi ve takdiri üzeredir; insanlar bu amelleri yapmakla sevap kazanırlar.<br />
<br />
Günah olan ameller ise Allah'ın emri, isteği, rızası ile değildir; fakat ilmi ve takdiri onlara taalluk etmiştir; onları ancak kendi vaktinde mukadder buyurur; insanlar ise kendi ihtiyarları (istekleri) ile günah işlerler, Allah-u Teâla da onları, günah işledikleri için cezalandırır; çünkü onları günah işlemekten sakındırmıştır, ama onlar kabul etmemişlerdir.<br />
<br />
35- Ey insanlar, bilin ki, Allah-u Teâla'nın her nimet karşısında bir hakkı vardır, kim onu eda ederse nimeti çoğalır; kim kusur ederse, nimeti yok olabilir ve çabuk azaba uğrar. Allah-u Teâla sizi günahtan korkan gördüğü gibi nimetten (nimetin şükrünü eda etmemekten) de çekinen (bir kimse gibi) görmelidir.<br />
<br />
36- Kim fakir olup fakirliğini Allah'ın bir lütfu olarak bilmezse, umulan rahmeti (sevabı) yok etmiş olur. Kim de zengin olup bu zenginliğini Allah'ın yavaş yavaş azaba yaklaştırması olmasından endişe etmezse, tehlikeli bir şeyden kendisini emniyette sanmıştır.<br />
<br />
37- Ey insanlar, Allah'tan yakin isteyin; O’ndan afiyet, sıhhat dileyin; zira Allah'ın en büyük nimeti afiyettir; kalpte kalacak en güzel şey yakindir. Aldatılmış, dininde aldatılan kimsedir; gıpta edilecek, yakini iyi olan kimsedir.<br />
<br />
38- İnsan, hayır ve şerden kendisine ulaşan şeyin, muhakkak ulaşacağını ve ulaşmayan şeyin de ulaşmayacağını kavramadıkça, imanın tadını anlayamaz.<br />
<br />
39- Mü'min, üç sıfattan mahrum kalmaktan daha çetin hiç bir belaya duçar olmamıştır. "O üç sıfat nelerdir?" diye sorduklarında İmam Ali buyurdu ki: Servetli olursa (kardeşlerle) eşitliği gözetmek, halkın hakkında insaflı davranmak, Allah'ı çok anmak. Ben size, (yalnız) subhanellah, velhamdulillah (deyin) demiyorum; Allah'ı, her helal ve haramda göz önünde bulundurun (diyorum).<br />
<br />
40- Kim dünyada kendisine yetecek olan miktara razı olursa, onun için en az şey yeterli gelir. Kim bu miktara razı olmazsa, dünyadan hiç bir şey ona yeterli gelmez.<br />
<br />
41- Ölüme evet, alçaklığa hayır; deri soyulmasına evet, boyun eğip zilleti kabul etmeye hayır. Zaman iki türlüdür: Bir gün senin lehine, diğer bir gün de aleyhine olur. Lehine oldu mu azma, kendini kaybetme; aleyhine döndüğünde de üzülme. Zira her ikisiyle imtihan ediliyorsun.<br />
<br />
42- Kime istersen iyilik et; o artık senin esirin olsun.<br />
<br />
43- Dalkavukluk ve haset, mü'minin sıfatlarından değildir; ilim talep etmek için olursa o hariç.(4)<br />
<br />
44- Küfrün erkânı dörttür: Rağbet, korku, hoşnutsuzluk ve gazap (öfke).<br />
<br />
45- Sabır, hedefe ulaşmanın anahtarıdır; direnişin sonu zaferdir. Her isteğin gerçekleşmesinin bir vakti vardır; kader, o vakti harekete geçirir (vücuda getirir).<br />
<br />
46- Dil bir ölçüdür; cehalet onu hafiflettiği gibi akıl da onu ağırlaştırır.<br />
<br />
47- Kim öfkesini, haksız olarak yürütmek isterse, Allah-u Teâla hak olarak zillet ve hakirliği ona tattırır; Allah-u Teâla çirkin işleri sevmez.<br />
<br />
48- Allah'tan hayır dileyen (istiharede bulunan) şaşkın kalmaz, meşveret eden de pişman olmaz.<br />
<br />
49- Şehirler, vatan sevgisiyle imar edilir.<br />
<br />
50- Üç şeye riayet eden mesut olur: Nimet ulaştığında şükretmek, rızık kesildiğinde mağfiret dilemek, sıkıntıya düştüğünde çok "La havle vela kuvvete illa billah" demek.<br />
<br />
51- İlim üç kısımdır: Din öğrenmek için fıkıh, beden sağlığı için tıp ve dili yanlışlıklardan korumak için nahiv ilmi (edebiyat).<br />
<br />
52- Zorlukta Allah'ın hakkı, rıza ve sabırdır; kolaylıkta ise hamd ve şükretmektir.<br />
<br />
53- Günah işlememek, tövbe etmekten daha kolaydır; nice bir saatlik şehvetler vardır ki, uzun üzüntü ve gamlara yol açar. Ölüm dünyayı rezil etmiştir; düşünce sahibi için bir sevinç, akıl sahibi için de bir tat bırakmamıştır onda.<br />
<br />
54- İlim, öncülük yapar ve insanı iyiliğe doğru çeker; amel ise itici güçtür, ama nefis inatçı bir binek gibidir.<br />
<br />
55- Ümit ettiğin şeyden daha çok ümit etmediğin şeye ümidin olsun; zira (bazen ümitler boşa çıkar, ümit edilmeyen bir yoldan insana hayır ulaşır,) Hz. Musa eşi için ateş bulmaya çıktığında Allah'la konuşma iftiharına nail olup peygamberlik makamıyla geri döndü. Sebe’ kraliçesi (Belkıs) kendi ülkesinden (Hz. Süleyman’a karşı bir çare bulmak için) çıktı, (fakat) Süleyman'ın eliyle iman etti. Firavun’un sihirbazları onun izzet ve şerefini (tacını tahtını) korumak için (Hz. Musa'nın karşısına) çıktılar, fakat (Hz. Musa'nın mucizesini görünce) mü'min olarak döndüler.<br />
<br />
56- İnsanlar, (din ve ahlak hususunda) babalarından daha çok, yöneticilere benzerler.<br />
<br />
57- Ey insanlar! Bilin ki, haksız bir sözle rahatsız olan akıllı değildir; cahilin övmesinden hoşlanan da hikmet sahibi değildir. İnsanlar, becerdikleri şeylerle tanınırlar. Herkesin değeri, becerdiği iş miktarıncadır. Değerinizin bilinmesi için, ilim hususunda konuşun.<br />
<br />
58- Rabbinin emrini gözetip günahtan uzaklaşan, nefsanî arzularına karşı direnen, isteğini boş sayan, nefsini takvayla kontrol altına alan, Allah korkusuyla onu gemleyen, yularından tutup onu Allah'ın itaatine doğru çeken, gemini çekerek günahlardan alıkoyan, gözünü ahirete diken, her zaman ölümünü bekleyen, daima tefekkür eden, geceleri az uyuyan, dünyadan vazgeçen, ahiret için zahmet çeken, sabrı kurtuluş bineği yapan, takvayı ölüm günü için azık olarak hazırlayan, içindeki ıstırabı takva suyu ile yatıştıran, (dünya olaylarından) ibret alan, (dünyanın durumunu) ölçen, dünya ve (dünyaperest) insanları terk eden, anlamak ve doğruluk için öğrenen, kalbi ahireti anmakla sakinleşen, yatağını toplayan, yastığını bir kenara bırakan, Allah katında olan sevaba yönelen, Allah'ın azabından hakkıyla korkan, sırrını açıklamayan ve (konuşmada) bildiğinden azına yetinen kimseye Allah rahmet etsin. Bu çeşit insanlar, Allah'ın şehirlerdeki emanetleridir; onların bereketiyle belaları insanlardan uzaklaştırır. Onlardan birisi, yemin verdirerek Allah Teâla’dan bir şey isterse, Allah onun yeminini yerine getirir. Onların en son sözleri, "Elhamdu lillahi rabbil âlemin" demektir.<br />
<br />
59- Rızık, zekâsızların; mahrumiyet, akıllıların; bela ise sabrın payıdır.<br />
<br />
60- Hz. Ali Eş'as (ibn Kays)'a, kardeşi Abdurrahman'ın ölümü münasebetiyle başsağlığı dilerken buyurdular ki: Sabırsızlık gösterirsen Abdurrahman'ın hakkını yerine getirmiş olursun, aksi takdirde Allah'ın hakkını eda etmiş olursun. Buna ilaveten, eğer sabretsen takdir gerçekleşir ve sen de övülürsün; sabretmezsen (yine de) takdir gerçekleşir, fakat sen kınanmış olursun. Eş'as: "İnna lillah ve inna ileyhi raciun" dedi. Hazret, ona: Bu kelimenin tefsirini biliyor musun? diye sorduğunda, Eş'as: "Hayır, ilmin nihayeti sensin." dedi. Hz. Ali aleyhi'sselâm buyurdu ki: Dediğin "İnna lillah" kelimesi mülkü itiraf etmektir (yani bizim sahibimiz Allah'tır). "Ve inna ileyhi raciun" kelimesi de fani olmayı itiraf etmektir.<br />
<br />
61- Hz. Ali aleyhi'sselâm bir gün bineğe binip hareket edince, bir grup halkın yaya olarak arkası sıra yürüdüğünü gördüler: ‘Bir binek üzerinde gidenin yanında yaya yürümenin binekte olanı bozduğunu ve yaya yürüyeni de küçülttüğünü bilmiyor musunuz? Geriye dönün’ dedi.<br />
<br />
62- İşler üç çeşittir: Doğru olduğu açık olan bir iş; böyle bir işin ardına düş. Doğru olmadığı belli olan bir iş; böyle bir işten kaçın. Karışık ve şüpheli olan bir iş; böyle bir işi ehline (o işi iyice bilene) bırak.<br />
<br />
63- Bir gün Cabir, Hz. Ali'ye: "Ya Emir-el Mü'minin, nasıl sabahladınız?" dediğinde şöyle buyurdular: İşlediğimiz bu kadar günahlarla birlikte, Rabbimizin sayılmayacak nimetleri bizde olduğu halde sabahladım. Hangisine şükredeceğimizi bilmiyoruz; aşikâr ettiği güzelliklere karşı mı, yoksa gizlediği çirkin işlerimize karşı mı?<br />
<br />
64- Abdullah ibn-i Abbas'ın küçük çocuğu öldüğünde, Hz. Ali aleyhi'sselâm ona tesliyette bulunup şöyle dedi: Başka birisinin musibete uğrayıp (dünyadan gidip) senin onun (mateminde) sevap alman, benim için, senin musibete uğrayıp başkasının sevap almasından daha sevimlidir. O zaman sevap senin hakkında (başkası için) değil de senin için olur, başkaları senin ayrılığında değil de sen başkalarının ayrılığında (ölümünde) iyi sabretmiş olursun. Allah o çocuğa senin için karşılık verdiği gibi onun için de sana mükâfat verir.<br />
<br />
65- “Nasuh tövbe nedir?” diye sorduklarında İmam aleyhi'sselâm şöyle cevap verdi: Kalple pişmanlık duymak, dille mağfiret dilemek ve bir daha (günaha) dönmemeye karar vermektir.<br />
<br />
66- Siz insanlar, Allah'ın kudretiyle yaratılmışsınızdır; ister istemez rabbinize boyun eğip, kabirlere konulursunuz; toprak olur çürürsünüz; tek tek (kimsesiz) haşredilirsiniz; yaptıklarınız neyse karşılığını görürsünüz. Öyleyse günah işlediğinde günahını itiraf eden, korkup kulluğa yönelen, sakınıp ibadete koyulan, yaşayıp geçmişlerden ibret alarak kendine gelen, korkutulduğunda çekinen, çağrıya uyup kötülükten vazgeçen, geri dönüp tövbe eden, (hayrını isteyenlerin tavsiyesine) uyarak hareket eden, kurtuluş yolunu araştıran, kurtuluş sınırına doğru kaçan, azık toplayan, batınını tertemiz eden, kıyamet günü için hazırlanan, (takva) azığından göçeceği gün, yöneleceği yol, muhtaç olacağı günler, yokluk yoksulluk yurdu için yardım alan ve ebedi kalacağı evi için önceden (azık) gönderen kimseye Allah rahmet etsin.<br />
<br />
Kendiniz için hazırlık yapın. Acaba gençliklerinin en güzel günlerinde bulunanlar, ihtiyarlığın düşkünlüğünden, sağlıklı ve sıhhatli yaşayanlar, hastalığın baş göstermesinden, yaşayıp ömür sürenler, fenanın ansızın saldırmasından, fevt'in (ecelin) yaklaşmasından, ölümün ulaşmasından başka bir şeyi mi beklerler?<br />
<br />
67- Eteğini beline bağlayıp kolları sıvazlayan, mühlet zamanı ciddiyet gösteren, titreyerek korkan, Allah’a tekrar dönüşün akıbeti ve bu hareketin sonucu hakkında düşünen bir kimse gibi Allah'tan korkun. Allah yardım ve intikam için yeterlidir. Cennet yeterli bir mükâfat ve karşılıktır. Cehennem de yeterli bir ceza ve azaptır. Allah'ın kitabı ise davacı ve hasım olarak yeterlidir.<br />
<br />
68- Birisi Hz. Ali aleyhi'sselâm'dan sünnet, bid’at, fırka ve cemaat hususunda sorduğunda şöyle buyurdular: Sünnet Resulullah'ın sünnetidir; bid’at, sünnete muhalif olan şeylerdir; fırka (muhalefet ederek toplumdan ayrılan), sayıları çok olsa bile, batıl ehli kimselerdir; cemaat, sayıları az olsa bile, hak ehli olan kimselerdir.(5)</p>

<p style="text-align: justify;">Resulullah buyurmuş ki: "İnsan ancak Allah'a güvenmeli ve ancak kendi günahından korkmalıdır. Âlim, kendisinden bilmediği bir şeyi sorduklarında: "Allah daha âlimdir" demekten utanmamalıdır. Sabrın imandaki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.<br />
<br />
Resulullah buyurmuş ki: "İnsan ancak Allah'a ümit etmelidir; ancak kendi günahından korkmalıdır. Âlim, ondan bilmediği bir şeyi sorduklarından, Allah-u a'lem (Allah daha âlimdir) demekten utanmamalıdır. Sabrın imandaki yeri, başın bedenkdeki yeri gibidir.<br />
<br />
69- Bir kişi, bana tavsiyede bulun, dediğinde İmam aleyhi'sselâm şöyle buyurdular: Sen, hayırlı işlere çokluk yönünden bir sınır tanımamalısın, günaha da azlık yönünden bir had bırakmamalısın.(Şu kadar günah azdır dememelisin.)<br />
<br />
70- Başka birisi de bana nasihat et dediğinde şöyle buyurdular: Fakirliği ve uzun ömrü kendine telkin etme.<br />
<br />
71- Dindar kimselerin bazı alametleri vardır ki onlarla tanınırlar: Doğru konuşmak, emaneti sahibine vermek, verdiği söze bağlı kalmak, akrabalara iyilikte bulunmak, zayıflara acımak, kadınlara az teslim olmak, bağış ve ihsanda bulunmak, güzel huylu olmak, çok sabırlı olmak, ilme ve insanı Allah'a yaklaştıran her şeye tabi olmak. Ne mutlu bu sıfatları haiz olan kimselere, varılacak yerin güzel olanı da onlarındır.<br />
<br />
72- Uzun arzulu olan, ameli unutur.<br />
<br />
73- İnsanoğlu, her şeyden daha çok terazinin (kefelerine) benzer; ya cehaletiyle hafif veya ilmiyle ağır olur.<br />
<br />
74- Mü'mine küfür etmek fısktır; onunla savaşmak küfürdür; mü’minin malı, canı gibi muhteremdir (kanını dökmek haram olduğu gibi malını da gasbetmek haramdır).<br />
<br />
75- Mal ve canını kardeşine, adalet ve insafını düşmanına, ihsan ve güler yüzlülüğünü ise herkese bağışla. Halka selam ver ki, onlar da sana selam versinler.<br />
<br />
76- Dünyada halkın efendileri cömertler, ahirette ise çekinenlerdir.<br />
<br />
77- (Dünyada bulunan) şeyler iki çeşittir: Biri, geçmişte bana verilmeyen, gelecekte de ummadığım başkalarının sahip olduğu şeylerdir. İkincisi ise yerin ve göğün tüm gücünü harcasam dahi zamanı gelmedikçe elde edemiyeceğim şeylerdir. Öyleyse bunlardan hangisi için ömrümü harcayayım.(6)<br />
<br />
78- Mü'min, baktığında ibret alır; sustuğunda tefekkür eder; konuştuğunda zikreder; mustağni olduğunda şükreder; sıkıntıya uğradığında sabreder. Çabuk razı olur, geç öfkelenir. Az nimetle Allah'tan razı olur, çok (belaya) da öfkelenmez. Hayır işlerde irade ettiği şeylerin hepsine ulaşmaz. İyi işleri çok niyet eder, fakat onlardan bazısını yapmaya muvaffak olur. Elinden kaçırdığı hayır işlere, şiddetle üzülür.<br />
<br />
Münafıka gelince; eğlenmek için bakar;; sustuğunda gaflete dalar; konuştuğunda yalan söyler; müstağni olduğunda haddini aşar; sıkıntıya uğradığında inleyip durur; çabuk sinirlenir, geç razı olur; Allah az nimet verirse öfkelenir; çok bağışta bulunursa da razı olmaz. Çok kötülükleri amaçlar, fakat onların hepsini yapmaya muvaffak olmaz; yapamadığı şer ve fitnelerden dolayı teessüf eder, üzülür.<br />
<br />
79- Dünya ve ahiret birbirine saldıran iki azılı düşman ve iki ayrı yoldur. Dünya ve ondaki güzellikleri seven kimse, ahirete nefretle bakar ve ona düşman kesilir. Bunların misali doğu ve batıya benzer; ikisinin arasında yürüyen kimse, birinden uzaklaşmadıkça öbürüne yaklaşmaz.<br />
<br />
80- İlahi tehditten (amellerin cezasından) korkan kimseye, uzak yakın olur (ölümü, uzak olsa bile yakın görür).<br />
<br />
Dünya azığından açlığı giderecek miktarla doymayan (kanaati olmayan) kimse, her ne kadar dünya malı toplasa da yetinmez. Kim dünyayı elde etmeye çalışırsa elinden çıkar gider; kim dünyanın ardından gitmezse dünya ona ulaşır. Dünya, sınırlı günlerin sonuna dek yayılmış bir gölgedir. Allah rahmet etsin o kula ki, hikmetli sözü duyar, onu beller; doğru yola çağrıldığında yaklaşır; bir kurtarıcının, kılavuzun eteğine sarılır da kurtulur. İyi işler gönderir; iyi işlerle kullukta bulunur; (kendi kabrine) azık gönderir; çekinilmesi gereken şeyden çekinir; hedefine yönelir; nefsî isteklerine karşı direnir; arzularını yalanlar; sabrı, kurtuluşuna binek yapar; takvayı ölüm günü için hazırlar; apaçık doğru yoldan ayrılmaz; fırsatı ganimet sayar; ecele hazırlanmaya koşar; ameli ile azık toplar.<br />
<br />
81- Hz. Ali aleyhi'sselâm bir adama, “Nasılsınız?” deyince, o:"Ümit ediyor ve korkuyoruz" dedi. İmam aleyhi’sselâm bunun üzerine şöyle buyurdular: Bir şeye ümidi olan onu elde etmeğe çalışır; bir şeyden korkan, ondan kaçar. Bilmiyorum bu nasıl bir korkudur ki, kişi bir lezzetle karşılaştığında, korktuğu şeyden (cehennem ateşinden) dolayı onu terk edemiyor ve nasıl bir ümit beslemektir ki, bir bela geldiğinde kişi ümit ettiği şeye ulaşmak (sevap) için ona karşı sabredemiyor.<br />
<br />
82- Hz. Ali aleyhi'sselâm'a: "Kendisiyle oturup kalktığımız ve iş yaptığımız güç (iyi ve kötü işlere karşı olan kudret) hususunda (bu güç bizden midir yoksa Allah'tan mı? diye) soru soran Abaye b. Rıb’i’nin cevabında şöyle buyurdu: Sen yetenek (güç) hakkında soru sordun. Acaba ona, Allah'tan olmaksızın sen mi maliksin, yoksa Allah ile birlikte mi maliksin? (Yani o kudret senin kendinden mi, yoksa Allah ile ortak mısın?)<br />
<br />
Abaye susup kaldı; İmam Ali aleyhi’sselâm şöyle buyurdu: Eğer Allah ile birlikte malikim, deseydin, öldürürdüm seni (çünkü müşrik olurdun); yalnız ben malikim deseydin, yine de öldürürdüm seni. Abâye, "Öyleyse ne diyeyim?" dedi, Ali aleyhi’sselâm buyurdu ki: şöyle de: Ben ona malikim, fakat ona malik olan Allah beni ona malik kılmıştır; eğer bu malikiyeti bana verirse, bağışta bulunmuş olur; vermezse bu O’ndan bir bela olur. Öyleyse seni malik kıldığı şeylerin asıl maliki O’dur, seni kadir kıldığı şeylere gerçek kadir O’dur.<br />
<br />
83- Asbeğ b. Nebate naklediyor ki: Emir-ül Mü'minin Hz. Ali aleyhi'sselâm'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Size her Müslümanın ezberlemesi gereken bir hadis söyleyeyim" Sonra bize bakarak (sözüne) şöyle devam etti: Allah-u Teâla bir mü'min kulu, hem dünyada, hem de ahirette cezalandırmaktan daha cömert, daha uludur. Yine Allah-u Teâla bu dünyada bir kulu affedip ahirette affını ondan esirgemesinden daha yüce, daha cömert, daha kerimdir.<br />
<br />
Sonra; "Bazen olur ki Allah-u Teâla, bir mü'mini, canı, malı, evladı ve ailesi hakkında bir belaya duçar eder." buyurarak şu ayeti tilavet etti: "Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir. (Allah) günahların birçoğunu da bağışlar.”(1) Üç defa elini yumup açarak şöyle buyurdu: "(Allah) çoğunu da affeder."<br />
<br />
84- İlişkiyi kesmenin başlangıcı, yüz çevirmektir. Çabuk usanıp bıkan adamın (usanıp bıkmasına) üzülme.(2) En kötü karşılık, kötülükle karşılık vermektir (İyiliğin karşılığında kötülük yapmaktır).<br />
<br />
85- Kişinin kendisini beğenmesinin başlangıcı, aklının bozulması (sarsılması)dır. Diline hâkim olanın, şerrinden âmânda kalınır. Ahlakını düzeltmeyen kimsenin, felaketleri çok olur. Ahlakı kötü olanın, ailesi ondan bıkar. Nice sözler vardır ki nimeti, insanın elinden alır. Şükretmek, fitnenin önünü alır. Haysiyeti korumak, yiğitliğin başı mesabesindedir. Günahkârın alçak gönüllülüğü, onun şefaatçisidir. İhtiyatın esası, şüpheli şeylerde durmaktır. Rızık hazineleri, güzel ahlaktadır.<br />
<br />
86- Musibetler halk arasında eşit olarak bölünmüştür. Tövbe kapısı açık olduğu müddetçe, günahların için ümitsiz olma. Hidayet, şehvetlerle muhalefet etmektedir. Arzuların tarihi (sonu), ölümdür. Cimri bir kimseye bakmak, kalbi katılaştırır. Ahmak adama bakmak, gözü karartır. Cömertlik, zekiliktir. Cimrilik, gaflettir.<br />
<br />
87- Yoksulluk en büyük ölümdür. Ailenin azlığı, iki zenginlikten biridir; bu da huzurun yarısıdır. Gam, ihtiyarlığın yarısıdır. İktisatlı davranan, fakir olmaz. İstişare eden, helak olmaz. İhsan ve iyilik, soylu (şeref sahibi) ve dindar kimseden başkasının yanında yerini bulmaz. Mutlu, başkalarından ibret alan kimsedir. Aldatılmış bir kimse, ne övülür, ne de mükâfat alır. İyilik çürümez; günah unutulmaz.<br />
<br />
88- İyilik yapın, övgüyü kazanın. Akıllı kimselerin sizinle iyi ilişki kurmaları için övgüyü kendinize şiar edinin; akılsız kimselerin sizden uzaklaşması için, saçma sözleri terk edin. Meclisinizin mamur olması için birlikte oturduğunuz arkadaşınıza ikramda bulunun. Arkadaşınızı öyle gözetleyin ki, yanınızda bulunmaya ilgi göstersin. Halkın size itimat etmesi için, onlara karşı insaflı olun. Güzel ahlaka sarılın; zira o bir yüceliktir. Kötü ahlaktan kaçının; çünkü o şeref sahibi adamı alçalttığı gibi azameti de giderir.<br />
<br />
89- Kanaat et (kısmetine razı ol), aziz olursun.<br />
<br />
90- Sabır, yoksulluğa karşı bir siperdir; ihtiras, fakirliğin alametidir; süslenmek (nefsini alçak düşürmemek), aşağılıktan uzak durmaktır; öğüt, sığınan için bir sığınaktır.<br />
<br />
91- İlim kisvesine bürünen kimsenin ayıbı, halkın gözünden gizli kalır.<br />
<br />
92- Hasetçinin huzuru, çabuk darılanın dostluğu, yalancının ise yiğitliği olmaz.<br />
<br />
93- Yalnızlığa alışmakla, izzetinin bekası için çalış.<br />
<br />
94- Kudret altında olan her aziz, zelildir.<br />
<br />
95- İki şey halkı yok eder: Fakirlik korkusu ve üstünlük talep etmek.<br />
<br />
96- Ey insanlar, dünya sevgisinden sakının; zira dünya sevgisi her günahın başı, her belanın kapısı, her fitnenin yoldaşı, her musibetin de sebebidir.<br />
<br />
97- Bütün hayırlar üç şeyde toplanmıştır: Bakış, susma, konuşma. İbret alınmayan her bakış boş; fikirle birlikte olmayan her susma gaflet; içerisinde zikir olmayan her konuşma lağvdir (boştur). Bakışı ibret, susması tefekkür, konuşması zikir olan, hatalarına ağlayan ve şerrinden insanların emin oldukları kimseye ne mutlu.<br />
<br />
98- İnsan ne kadar da ilginç bir varlıktır; kendisi için garantilenmiş şeye ulaşmakla hoşnut olur ve asla elde edemeyeceği şeye ulaşamamakla da üzülür; eğer kişi tedbir altında olduğunu ve rızkın takdir edildiğini düşünüp anlasaydı, kolay elde edilen şeyle yetinir, zor işlere girişmezdi.<br />
<br />
99- Pazarda dolaşırken pazarcılara nasihat etmek istediğinde şöyle buyuruyordu: Ey tüccar topluluğu, muameleden önce Allah'tan hayır dileyin; muamelede kolaylık göstermekle bereket umun. Alıcılara yaklaşın; sabır ve yumuşak huyla süslenin; yemin etmekten sakının; yalan konuşmaktan kaçının; zulüm etmekten korkun; mazlumların hakkında insaflı olun; faize yaklaşmayın; doğru ölçüp tartın, halkın malını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk etmeyin.<br />
<br />
100- “Allah-u Teâla'nın yaratıklarından hangisi daha güzeldir?” diye sorduklarında Ali aleyhi'sselâm: “Kelamdır (sözdür)” buyurdular; “Hangisi daha kötüdür?” diye sorduklarında ise yine “Kelamdır” buyurdular. Daha sonra buyurdular ki: İnsanın yüzünü ağartan da kelamdır, karartan da kelamdır.<br />
<br />
101- Hayırlı söz söyleyin, onunla tanınırsınız. Hayır iş yapın, onun ehlinden olursunuz.<br />
<br />
102- Bir bela geldiğinde malınızı canınıza feda edin; bir olay vuku bulduğunda (düşman saldırdığında) canınızı, dininize feda edin. Bilin ki, yok olan, dini yok olmuş olandır, yağmaya uğramış olan da dini elinden alınmış olandır. Cennete giren için fakirlik, cehenneme düşen için de zenginlik olmaz.<br />
<br />
103- Hiç bir insan, ister şaka olsun, ister ciddi, yalan konuşmayı terk etmedikçe imanın tadını anlamaz.<br />
<br />
104- Müslüman bir kimsenin, yalancıyla arkadaş olmaktan kaçınması gerekir. Çünkü yalancı o kadar yalan konuşur ki, doğru konuştuğunda da sözüne inanılmaz.<br />
<br />
105- En büyük günah, haksız yere Müslüman bir kimsenin malını gasp etmektir.<br />
<br />
106- Kısastan korkan bir kimse, halka zulüm etmekten çekinir.<br />
<br />
107- Haset eden bir kimse gibi, mazluma benzer zalim görmedim.<br />
<br />
108- Zalim, zalime yardım eden ve onun zulmüne rıza gösterenin üçü de (günahta) ortaktırlar.<br />
<br />
109- Sabır iki çeşittir: Musibete karşı sabretmek; bu iyi ve güzel bir şeydir; bundan daha güzeli ise, Allah'ın haram kıldığı şeye karşı sabretmektir.<br />
<br />
Zikir de (Allah'ı hatırlamak) iki çeşittir: Musibet vakti zikretmek, bu iyi ve güzeldir; bundan daha güzeli ise insanı Allah'ın haram kıldığı şeylere yönelmekten alıkoyan zikirdir.<br />
<br />
110- Allah'ım, beni şer sahibi kullarından hiç birisine muhtaç kılma. Beni muhtaç kıldığında öyle birine muhtaç kıl ki, herkesten daha açık yüzlü, ihtiyacı karşılamakta daha cömert, dili daha açık, minneti daha az olsun.<br />
<br />
111- Halk ile dostluk ve samimiyeti, Allah'ın itaati üzere olan kimseye ne mutlu.<br />
<br />
112- İnsanın doğruyu seçerek kendi yararına olan yalandan kaçınması ve sözü ilminden öteye aşmaması doğru bir imana sahip olduğunu gösterir.<br />
<br />
113- Emaneti, peygamberlerin evladının katiline ait olsa bile sahibine geri çevirin.<br />
<br />
114- Takva, imanın temelidir.<br />
<br />
115- Allah'a itaat etmek yolunda kimsesiz kalıp hor ve hakir olmak, günahta birbiriyle yardımlaşmaktan daha çok insanın izzetli olmasını sağlar.<br />
<br />
116- Mal ve evlat dünya ürünüdür; iyi işler ise ahiret ürünüdür; Allah bazı kişilere her ikisini de verir.<br />
<br />
117- Tevrat'ın iki sahifesinde şunlar yazılmıştır: Birinci sahifede: ‘Dünyaya üzülen, ilahî kaza ve kadere gazap etmiştir. Mü'minlerden kendi musibetini, dinine muhalif olan bir kimseye şikâyet eden ise, Rabbini düşmanına şikâyet etmiştir. Zengine, onun elinde olan şeyden talep etmek için tevazu eden bir kimsenin dininin üçte ikisi yok olur. Kur'an okuduğu halde öldüğünde cehenneme gidenler ise, Allah'ın ayetlerini alaya alan kimselerdendir (Kur'an'dan maksat, semavi kitaplar olabilir).’ diye yazılmıştır.<br />
<br />
İkinci sahifede ise şöyle yazılmış: İstişare etmeyen, pişman olur; mal toplayıp tekelcilik yapan, helak olur. Yoksulluk en büyük ölümdür.<br />
<br />
118- İnsanın özü onun dilidir; aklı, dinidir; yiğitliği, ulaştığı mevkie bağlıdır. Rızık taksim edilmiştir. Günler dönüp dolaşır. İnsanlar Hz. Adem'e ulaşıncaya kadar hepsi eşit (ve kardeş)tirler.<br />
<br />
119- Kumeyl ibn Ziyad'a şöyle buyurdu: Meşhur olmaman için sakin ol; isminin dillerde dolaşmaması için şahsiyetini gizle; âlim olman için öğren; selamette kalman için sus; (Allah) dinini sana tanıttıktan sonra artık halkı tanımamanın ve onların seni tanımamasının hiç bir sakıncası yoktur.<br />
<br />
120- Kendisiyle uyuşmak gerekli ve kaçınılmaz olan kimse ile uyuşamayana bilgili (hekim) denilmez.<br />
<br />
121- Dört şeyi öğrenmek için develere binip çölleri kat etseniz değer mi değer: Hiç kimse, Rabbinden başka hiç kimseden bir şey beklemesin, günahından başka bir şeyden korkmasın, bilmediği bir şey sorulduğunda, "bilmiyorum" demekten çekinmesin ve bilmediği bir şeyi öğrenmekte kibirlenmesin.<br />
<br />
122- Abdullah b. Abbas'a şöyle yazdı: Allah'a hamd-u sena, Peygamber'e salat-u selamdan sonra; işine yarayan şeyin peşine git, işine yaramayan şeyi terk et. Zira işine yaramayan şeyi terk ettiğinde, işine yarayan şeyi elde edebilirsin. Zira sen (ölümden sonra) ancak önceden gönderdiğin şeylere ulaşabilirsin, geride bıraktığın şeylere değil. Yarın karşılaşmak istediğin şeyi, karşılaşmak istediğin şekilde hazırlayıp gönder.<br />
<br />
123- Dostların kalplerini insana ısındıran, düşmanların kalplerinden kini gideren en güzel şey, onlarla karşılaşınca güler yüzlü olmak, gıyabında hallerini sormak, huzurlarında ise iyi ve yumuşak davranmaktır.<br />
<br />
124- İnsan, (hayır ve şerden) ona ulaşan şeyin muhakkak ulaşacağını ve ulaşmayan şeyin de ulaşmasının mümkün olmayacağını bilmedikçe, imanın tadını anlayamaz.<br />
<br />
125- Ey Rabbim, senin mülk ve saltanatından kalbiyle ve gözüyle görüp müşahede ettiğini, görüp müşahede etmediği mülk ve saltanatın karşısında küçük görmeyen kimse ne bedbahttır. Bundan da bedbahtı senin azamet ve celalin karşısında mülkün ve saltanatından gözü ve kalbiyle gördüğü ve göremediği miktarı, küçük görmeyen kimsedir. Senden gayri bir mabud yoktur; münezzehsin sen, hiç kuşkusuz ben zalimlerdendim.<br />
<br />
126- Dünya, yok olma, zahmete uğrama, değişme ve ibret alma yurdudur. Yok olma yurdu olmasına örnek şudur ki, görüyorsun zaman, yayını çekiyor, okunu hedefe doğrultuyor; oku hata yapmıyor ve yarası iyileşmiyor; sıhhatli olanı hastalıkla, yaşayanı ise ölümle hedef alıyor.<br />
<br />
Zahmete uğrama yurdu olduğuna örnek şudur ki, insan kendi harcayamadığı şeyleri toplar ve kendisi oturmadığı binalar yapar. Sonra da malsız, binasız Allah'a doğru göç eder.<br />
<br />
Değişme yurdu olduğuna örnek de şudur ki, imrenilen kimseyi, (bir süre sonra) acınılan, acınılan kimseyi ise (bir süre sonra) imrenilen kimse olarak görürsün. Bunun sebebi ise yok olan nimet ve inen beladır.<br />
<br />
İbret alma yurdu olduğuna delil de şudur ki, insan arzusuna ulaşmak istediği vakit aniden ecel onu yakalar; ne arzuya ulaşılır, ne de arzu eden baki kalır.<br />
<br />
Subhanellah, bu dünyanın sevinci ne de azdır, suya kanmağı ne de susatıcı, gölgesi ne de devamsızdır. Dünyada var olan şey sanki yokmuş; mevcut olmayan şey güya (yıllardır) varmış gibidir. Evet, ahiret evi, kalıcı ikamet yeridir; cennet ve cehennemin bulunduğu yerdir. Evliyaullah, sabırla sevaba, amel ile de arzulara ulaşmışlardır.<br />
<br />
127- Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri, iki şeyi yutmaktır: Bunlardan birisi olgunlukla öfkeyi yutmak, diğeri ise sabırla kederi yutmaktır. Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri de dökülen iki damladır: Gece yarısında gözden akan yaşlar ve Allah yolunda dökülen kandamlaları. Yine Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri de iki adımdır: Birincisi, Müslümanın Allah yolundaki bir safı muhkem kılmak için attığı adım; ikincisi ise, sıla-i rahim (yakınları ziyaret) için atılan adım. Bu adım birincisinden daha faziletlidir.<br />
<br />
128- Arkadaşını zorlukta, gıyabında ve ölümünden sonra korumayan dost, dost değildir.<br />
<br />
129- Tamah cahillerin kalplerini hafifleştirir, yerinden söker; arzular, onu rehin alır; hileler, onu bağlar.<br />
<br />
130- Kimin vücudunda iyi hasletlerden biri (sabit) olursa, mevcut olmayan diğer hasletleri bağışlarım; ama aklın ve dinin yok olmasını affetmem. Dinin yok olması, emniyetin yok olmasıdır; korku ve vahşetle de yaşamanın bir anlamı yoktur. Aklın yok olması da, hayatın yok olmasıdır. (Akılsız bir toplum) ancak ölülerle kıyaslanır.<br />
<br />
131- Nefsini töhmete maruz kılan, suizanda bulunan kimseyi kınamamalıdır. Sırrını gizleyenin yetkisi kendi elinde olur.<br />
<br />
132- Allah-u Teâla, altı gruba, altı özellik yüzünden azap edecektir: Arapları asabiyet, muhtarları tekebbür, emir sahiplerini zulüm, fakihleri haset, tacirleri hıyanet, köylüleri cehalet yüzünden.<br />
<br />
133- Ey insanlar, Allah'tan korkun (takvalı olun); takvalı olmak için sabretmek, Allah'ın azabına sabretmekten daha kolaydır.<br />
<br />
134- Zahitlik, arzuları azaltmak, her nimete karşı şükretmek ve Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmaktır.<br />
<br />
135- Her şey çiftleştiğinde, tembellik ve acizlik de çiftleşti; onların çiftleşmesi sonucu fakirlik meydana geldi.<br />
<br />
136- Bilin ki günler üçtür: Geçmiş ve tekrar dönmesi ümit edilmeyecek dün; mevcut olan, fakat sürekliliği olmayan bugün, daha gelmemiş ve de kendisine güvenilemeyecek olan yarın. Dün, öğüt kaynağıdır; bugün ganimettir; yarının ehli ise kim olacağını bilemezsin. Dün kabul görmüş muteber bir şahit, bugün ise emaneti geri veren bir emanetçi, yarın ise süratle gelip geçendir. O senin yanına gelmiş, sen onun yanına gitmemişsin.<br />
<br />
Ey halk, şunu iyi bilin ki: Fenadan sonra beka vardır. Biz geçmişlerin varisiyiz, gelecekler de bizim varislerimizdirler. Durum böyle iken bırakıp gideceğiniz şeylerle varacağınız yeri bayındır hale getirmelisiniz. İyilik yollarını kat edin. Bu yolları kat edenlerin azlığından korkmayın, Allah'ın bu yolculukta sizlere arkadaş olduğunu hatırlayın. Dikkat edin, bugün elde ne bulunduruyorsanız size verilmiş bir ödünçtür, bağışlar ise yarındır. Biz yok olup gitmiş olan bir kökün dal ve budaklarıyız. Kök yok olduktan sonra budaklar ne kadar devam edebilir ki!<br />
<br />
Ey insanlar, eğer dünyayı ahirete tercih ederseniz, bu değersiz metalara kapılıp dünyanın davetine icabet eder, arzular merkebine binerseniz bu merkep sizi nihayeti pişmanlık olan bir kaynağa götürecektir, eski zamanlarda yaşayıp giden ümmetlere yaptığının aynısını size de yapacaktır. Sonuçta hallerin değişmesi ve cezaların gerçekleşmesiyle, geleceklere ibret olacaksınız.<br />
<br />
137- Namaz, Allah'a yaklaşmak isteyen muttakiler için vesiledir. Hac, zayıf kişilerin cihadıdır. Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı ise oruçtur. İnsanın en iyi ameli, fereci (kurtuluşu) beklemektir. Amelsiz dua eden, yaysız ok atan kimseye benzer. Mükâfata yakini olan, cömertçe bağışta bulunur. Sadaka vermekle rızkı indirin. Zekât vermekle, mallarınızı koruyun. İktisatlı olan kimse fakir olmaz. Masrafta ölçülü davranmak, geçimin yarısıdır. Şefkatli olmak, aklın yarısıdır. Gam, ihtiyarlığın yarısıdır. Ailenin azlığı, iki kolaylıktan biridir. Ana-babayı üzmek, onlara karşı asiliktir. Musibet vakti, dizini döven kimsenin sevabı yok olup gider. İyilik ancak asil veya dindar bir insan hakkında yapılırsa, iyilik sayılır. Allah-u Teâla sabrı, musibet miktarınca nazil eder. Allah, tutumlu davranan kimseyi, rızıklandırır; israf yapan kimseyi ise mahrum bırakır. Emanet, rızkı çekip getirdiği gibi hıyanet de fakirliği getirir. Eğer Allah-u Teâla bir karıncanın maslahatını istese ona kanat vermez.<br />
<br />
138- Dünya metaı (malı mülkü), kurumuş ve dökülmüş kuru otlara benzer. Mirası ise çamura benzer. Dünya metaının yeterli miktarı, fazlasından daha iyi ve ıztırabı ise huzurundan daha güvenilirdir. Zengini fakir olmaya mahkûmdur. Ona göz yuman rahata kavuşur. Güzelliklerine kapılanın gözü ve gönlü körelir; sevincine gönül bağlayanın kalbi üzüntüyle dolar; sütün üzerindeki kaymağın çalkantısı gibi onun da kalbinde gam çalkalanır. Bazı sorunlar onu üzer ve bazı sorunlar da onu kendisine meşgul eder. Boğazından yakalayıp kalbinin damarlarını koparıncaya ve cansız bir vücut olarak bırakılıncaya kadar ömür bu keşmekeşliklerle devam eder. Ne Allah bu cüssenin ne olacağını önemser ve ne de iyiler bu leşin nereye düşeceğine ilgi gösterirler. (Fakat uyanık mü'minler böyle değildirler;) Mü'min ibret gözüyle dünyaya bakar, ihtiyacı kadar ondan beslenir, öfkeli bir kulakla sesleri dinler.<br />
<br />
139- Hilim öğrenin; hilim mü'minin dostu ve yaveridir; ilim ise mü'minin kılavuzu, yumuşak davranmak kardeşi, akıl yoldaşı, sabır ise komutanıdır.<br />
<br />
140- Hz. Ali aleyhi'sselâm Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanmayarak eski elbiseler giyip yoksullar gibi bir görünüm sergileyen birisine rastladığında şöyle buyurdu: "Ey adam, Allah'ın bu sözünü duymamış mısın? "Rabbinin nimetini an, söyle."(3) Vallahi Allah'ın nimetlerini amelin ile göstermen, dilin ile açıklamandan daha iyidir, Allah indinde."<br />
<br />
141- Oğlu İmam Hasan'a buyurdular ki: Allah'tan çekinmeyi, namazı zamanında kılmayı, zekâtı vaktinde vermeyi, (kulların) suçunu bağışlamayı, öfkeyi yenmeyi, akrabalarla iyi ilişki kurmayı, cahiller karşısında olgun ve hilimli olmayı, dinde fakih olmayı, işlerde tedbirli davranmayı, Kur'an'a karşı taahhütlü olmayı, komşularla iyi geçinmeyi, iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı, çirkin işlerden kaçınmayı ve Allah'a karşı her türlü günahtan çekinmeyi sana tavsiye ediyorum.<br />
<br />
142- Dünya dört şeyle ayakta duruyor: İlmine amel eden âlim, iyiliklerini yayan zengin, öğrenmekten tekebbür etmeyen cahil ve ahiretini başkasının dünyasına satmayan fakir. Âlim ilmine amel etmeyince, zengin iyilik yapmaktan sakınınca, cahil öğrenmekten tekebbür edince ve fakir de ahiretini başkalarının dünyasına satınca helak olurlar.<br />
<br />
143- Dört şeyden sakınabilen bir kimse, ebedi olarak sevilmeyecek şeylerle karşılaşmamaya layıktır: Acelecilik, inatçılık, bencillik ve gevşeklik.<br />
<br />
144- Ey Allah'ın kulları, bilin ki takva, sağlam bir kaledir ama fisk-u fücur da güvensiz bir sığınaktır; bu sığınak ehlini korumadığı gibi, ona sığınan kimseyi düşmanın şerrinden kurtarmaz. Bilin ki, takvayla günahların zehri etkisiz hale gelir; Allah'a itaat etmeye sabretmekle, O'nun sevap ve mükâfatına erişilir. Yakin ile nihai hedefe ulaşılır. Ey Allah'ın kulları, Allah-u Teâla kurtuluş yollarını kullarından esirgememiştir; zira kendisi kullarını, o yollara hidayet etmiştir; tövbe ederlerse, onları günahları sebebiyle kendi rahmetinden mahrum bırakmaz.<br />
<br />
145- Susmak hikmettir; susmak selamettir; sır saklamak, saadetin bir köşesidir.<br />
<br />
146- İşler, takdir ve alınyazısı karşısında öylesine boyun eğer ki bazen tedbirin kendisi, dönüp afet olur.<br />
<br />
147- İnsan dininde derin bilgiye sahip, geçiminde tutumlu, musibetlere karşı sabırlı olmadıkça ve kardeşleri tarafından gördüğü acıları tatlı bilmedikçe onun yiğitliği kâmil olmaz.<br />
<br />
148- Yiğitlik nedir? diye sorduklarında İmam Ali aleyhi'sselâm: "Açıkta yapmasından utandığın bir günahı gizlide de yapmamandır" diye cevap verdi.<br />
<br />
149- Günaha devam etmenin yanı sıra bir de Allah Teala’dan mağfiret dilemek yeni bir günahtır.<br />
<br />
150- İbadet ettiğiniz Allah'ın marifetini kalbinize yerleştirin ki, organlarınızla ibadet olarak yaptığınız hareketlerin size faydası olsun.<br />
<br />
151- Dinini ekmek kazanmak için satan kimsenin dininden nasibi, yediği şeydir.<br />
<br />
152- İman, kabul olan söz (dil ile şehadet etmek), yapılmış olan amel ve akıl ile tanımaktan ibarettir.<br />
<br />
153- İmanın dört temeli vardır: Allah'a tevekkül etmek, işleri O'na bırakmak, emirleri karşısında teslim olmak, kaza ve kaderine razı olmak. Küfrün de temeli dörttür: Eğilim, korku, öfke, şehvet.<br />
<br />
154- Kim dünyada zahid olur, zilletinden korkmaz ve izzetine ilgi göstermezse, Allah-u Teâla, onu insanları vasıta kılmadan hidayete erdirir, ders okumadan âlim kılar, hikmeti kalbine yerleştirerek diline akıtır.<br />
<br />
155- Allah'ın öyle kulları vardır ki, ihlasla ve halkın gözünden uzak olarak kendisiyle muamelede bulunmuşlardır. Allah-u Teâla da bunları halisane bir şekilde mükâfatlandırmıştır. Bunlar kıyamet gününde boş ve beyaz bir defterle mahşeri geçerler; Allah'ın dergâhına vardıklarında Hak Teâla onlarla kendi arasında var olan sırlarla onların amel defterlerini doldurur.<br />
<br />
156- Ahlakınızı, güzel hasletlere yöneltin; onu iyilik ve cömertliklerin tarafına çekin; kendinizi hilimli olmaya alıştırın. Küçük ve önemsiz şeyleri görmezlikten gelerek kendi kadrinizi yüceltin. Zayıf bir adamın hayatını, kendi makamınızla ve ona yardım etmekle koruyun. Halkın gizli olan sırrını araştırmayın. Zira size gizli kalan şeyler çoğalır. Kendinizi yalandan koruyun; zira yalan bütün kötü huylardan daha iğrenç ve daha kötüdür. Yalan, bir çeşit çirkinlik ve bir nevi alçaklıktır. Müsamaha gösterip önemsiz ve küçük şeyleri aramaktan sakının.<br />
<br />
157- Siper olarak belirlenen ecel yeterlidir; Allah tarafından her insanı, kuyuya düşmesinden, yıkıntı altında kalmasından, yırtıcı hayvana yakalanmasından koruyan koruyucular vardır; eceli geldiğinde ise onu ölümün emrine bırakırlar<br />
<br />
<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h5 style="text-align: justify;"><u><strong>- - - - - - -</strong></u><br />
<br />
<b>Dipnotlar</b><br />
<br />
<br />
(1)- Nehc-ül Belağa’da: "Erlerin gücü".<br />
<br />
(2)- Yani, maddi zorlukları olmadığı için gaflet içerisinde dünyanın zevklerine dalarak fırsatları değerlendirmezler; derken ansızın ölüm onları yakalar.-çev.<br />
<br />
(3)- Al-i İmran/178.<br />
<br />
(4)- İlim taleb etmek için, yağcılık ve dalkavukluk genelde bir bilene saygı göstermek anlamını taşıdığı ve bu alanda haset de bir bilgini imrenmek şeklinde ortaya çıktığı için kötü sifat sayılmaktadırlar.<br />
<br />
(5)- Yani hakkı tanımak için ölçü sayı olarak çok olmak değildir; asıl ölçü, hakka uymaktır. Hak çevresinde toplanan kimselere cemaat denilir, sayı bakımından az olsalar bile onlara katılmak gerekir; haktan sapan fırkalar, sayı bakımından çok olsalar bile onlardan uzaklaşmak lazımdır. Bazen olur ki bir tek insan, bir ümmet sayılabilir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm hakkında şöyle buyurulmuştur: "Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti..." (Nahl/120)<br />
<br />
(6)- Bu tür hadislerden maksat ‘her şeyi takdir ve kazay-i ilahiye bırakıyorum’ diyerek insanın hedefsiz ve çabasız bir varlık haline dönüşmesi değildir; maksat şudur ki insan evren ve kendisi hakkında doğru bir bilince sahip olursa o zaman hedeflere ulaştıracak işleri tam olarak yapmanın yanı sıra onu bu işleri yapmaya sevkeden faktör, vazifesini yerine getirmek olur; mutlak surette o hedefe ulaşmak değil; çünkü böyle bir kimse bu âlemde çok kapsamlı ve adil bir nizam altında yönetildiği ve onun iradesi haricinde nice etkenlerin var olduğunu bilir. Bunun farkında olan arif bir mü’min bundan başka düşünemez zaten.<br />
<br />
<br />
(1)- Şura/35.<br />
<br />
(2)- Nehc-ül Belağa kitabında: "Çabuk usanıp bıkan adama itimad etme, onu emin bilme" diye geçer.<br />
<br />
(3)- Duha/11.</h5>

<p></p>

<h6 style="text-align: right;"><a href="http://alhassanain.org/turkish/?com=content&amp;id=74" rel="nofollow">http://alhassanain.org/turkish/?com=content&amp;id=74</a></h6></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jan 2024 19:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/hikmet-1.jpg" type="image/jpeg" length="90230"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Zehra'nın Kişiliği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anam Fatıma'yı, bir cuma gecesi mihrabında ibadet ederken gördüm. Şafak sökünceye kadar sürekli rükûa gitti, secde etti ve hep mümin erkeklerle mümin kadınlara isim vererek dua ettiğini duydum.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlmi</strong><br />
&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s), vahiy evinde kendisi için hazırlanan bilgi ve irfanla, kendisini dört bir yandan kuşatan ilim ve irfan güneşlerinin ilmî aydınlatmasıyla yetinmedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Babası Resulullah (s.a.a) ve ilim şehrinin kapısı kocasıyla her buluşmasında elinden geldiğince ilim öğrenmeye çalışırdı. Bunun yanında oğulları Hasan ve Hüseyin'i de sürekli olarak Resulullah'ın toplantı ve oturumlarına gönderir, onlar döndükten sonra da onları konuşturarak dinlediklerini anlatmalarını sağlardı. Çocuklarına üstün bir terbiye vermek için büyük bir çaba sarf ettiği gibi, ilim öğrenmek için de büyük bir çaba sarf ederdi. Ev işlerinin çokluğuna rağmen, öğrendiği bilgileri diğer Müslüman kadınlara aktarmayı da ihmal etmezdi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlim öğrenme ve ilmi yayma hususundaki bu kesintisiz çabaları sonucu, en büyük hadis ravilerinden ve tertemiz nebevî sünnetin aktarıcılarından biri oldu. Nitekim&nbsp;<em>"Fatıma Mushafı"</em>&nbsp;adı verilen, kendisinin en büyük övünç kaynağı olan ve masum evlâtları tarafından bir önceki nesilden miras alınıp sonraki nesle aktarılan kitabıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlminin ve düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak dehasının yüksek düzeyini yansıtan iki ünlü konuşması yeterlidir. İki hutbeyle ilgili olarak&nbsp;<em>"Babasından Sonraki Olaylar"</em>&nbsp;bölümüne bakabilirsiniz. Bu hutbelerden birini Hz. Peygamber'in vefatından sonra sahabenin ileri gelenleri huzurunda Mescidi-i Nebevî'de, diğerini ise evinde irad etmişti.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu konuşmalar, düşüncesinin derinliğinin, köklülüğünün, kültürünün genişliğinin, mantığının gücünün, önderlik kurumunun sapmasından sonra ümmetin geleceğine dair ön görüsünün gerçekliğinin parlak birer örneğidir. Bunun yanında yüksek bir edebe sahipti. Allah için ve Allah yolunda muazzam bir cihat da veriyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s), Allah'tan korkup sakınan ve hikmetli Kuran'ın açık ifadesiyle, Allah tarafından eğitilen Ehl-i Beyt'in bir ferdiydi. Allah ona ilimle ayrıcalık tanıdı, bu yüzden "Fatıma" adını almıştı. Benzersizliği yüzünden de Betül (iffette eşsiz) diye isimlendirilmişti.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Yüksek Ahlâkı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma (a.s), yüksek bir ahlâka, onurlu bir karaktere, üstün bir nefse, ulu bir duyarlılığa, çabuk kavrayan bir anlayışa, keskin bir zihne, yüce bir erdeme, parlak bir üstünlüğe, misk kokan bir nefese, cesur bir yüreğe, kendini beğenmişlikten uzaklığıyla hayranlık uyandıran bir izzete sahipti. Kibirlilerin tasavvur ettikleri büyüklük onun düzeyine erişmekten çok uzaktı. Büyüklenenlerin ve zorbaların karşısında eğilmezdi.(1)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (s.a), hoşgörü, sükûnet ve geniş göğsüyle, geniş ufuklu vakarıyla, öz güven ve yumuşaklığıyla, ağırlığı ve temkinliliğiyle, sağlam karakteri ve iffetiyle, onurunu korumasıyla bir ahlâk abidesiydi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Parlak bir onur ve açık bir hayâ timsali olan Fatıma, babasının vefatından önce, güler yüzlü ve mütebessim bir güzellik abidesiydi. Ama babasının vefatıyla birlikte yüzündeki tebessüm kaybolmuştu.&nbsp;Dilinden haktan başka bir söz dökülmezdi, sadece doğruyu konuşurdu. Kimsenin kötülüğünden söz etmezdi. Gıybet etmez, kimseyi arkadan çekiştirmezdi. Kimseyi küçümseyici kaş göz işareti yapmazdı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Başkalarının sırrını saklar, verdiği sözü tutardı. İstişarede doğruyu söyler, onların gerçek hayrını isterdi, başkalarının mazeretlerini kabul ederdi. Yanlışlıkları hoş görürdü. Çok kere sürçmeleri ve kötülükleri hilim ile ve hoşgörüyle karşılardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Kötülükten kaçar, daima iyiliğe eğilimliydi. Güvenilirdi. Sözünde doğruydu. İyi niyetliydi ve sözünde kesinlikle dururdu. İffetin en yüksek doruklarındaydı. Eğilimleri üzerinde nefsinin etkisi yoktu. Çünkü o, yüce Allah'ın günahları kendilerinden uzak tuttuğu ve tertemiz kıldığı Peygamber'in (s.a.a) Ehl-i Beyt'inin bir ferdiydi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bir kimseyle konuştuğu veya erkeklere hitap etmek durumunda kaldığı zaman, iffetinden ve saygısından bir perde arkasında durarak söylemek istediklerini söylerdi. İffet ve hayâsının ilginç bir örneği, öldükten sonra kadınların üzerine vücut hatlarını belirtecek şeyler çekilmesini hoş karşılamamış olmasıdır.(2)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s) az ile yetinen zühd sahibi biriydi. O, ihtirasın kalbi parçaladığını, işlerde düzensizlik ve dağınıklığa neden olduğunu çok iyi biliyordu. O, hayatının sonuna kadar babasının kendisine söylediği şu sözü prensip edindi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ey Fatıma! Ebedî nimetlere kavuşabilmen için, dünya hayatının acılarına karşı sabret."</em><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Basit bir hayata razıydı. Hayatın zorluklarına karşı sabırlıydı. Helâlin azına kanaat getirirdi. Razıydı ve kendisinden razı olunmuştu. Başkasına ait olan, başkasının sahip olduğu şeylere göz koymazdı.&nbsp;Hakkı olmayan bir şeye de gözlerini dikmezdi. Allah'tan başkasından bir şey istemeye tenezzül etmezdi. O, yüzsüzlük etmez onurlu nefsin tam bir timsaliydi. Nitekim babası (s.a.a) şöyle demişti:<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><em>"Asıl zenginlik gönül zenginliğidir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
O dünyasını bir yana bırakarak kendini Rabbine adayan Hz. Betül'dü. Dünyanın çekici süslerine arkasını dönmüştü. Dünya hayatının aldatıcı güzelliklerine eğilim göstermiyordu ve dünyaya meyletmenin ne büyük felâketlere yol açtığını çok iyi biliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Dünya hayatının zorluklarına sabrederken, dilinden Rabbinin zikrini eksik etmeden sorumluluğunu yerine getirme hususunda muazzam bir sabır örneği sergiliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra'nın asıl ilgisi ahirete yönelikti. Dünyanın göz alıcı güzelliklerine değer vermiyordu. Çünkü babasının dünyadan, dünyanın nimetlerinden, lezzetlerinden ve şehevî arzularından yüz çevirdiğini görüyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
O, belâlara karşı sabreden, varlıkta şükreden ve kaderin sonuçlarına rıza gösteren biri olarak tanınmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Babasından şöyle rivayet eder:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Allah bir kulunu severse, onu musibetlerle sınar. Eğer bu musibetlere karşı sabrederse, onu [kendisi için] seçer, başına gelenlere rıza gösterirse, onu [kulları arasında] seçkin kılar."</em>(3)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Cömertliği ve Başkalarını Kendine Tercih Etmesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cömertliği ve eli açıklığı bakımından tam da babasının yolunda gidiyordu. Kuşkusuz o, babasının şöyle dediğini duymuştu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Cömert insan Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır. Buna karşılık cehennemden uzaktır. Allah cömerttir, cömertleri sever."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Başkalarını kendine tercih etme, Mustafa'nın (s.a.a) bir şiarıydı. Hatta eşlerinden biri şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Resulullah dünyadan ayrılıncaya kadar, hiç bir zaman üç gün üst üste doymadı."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Resul şöyle derdi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Eğer istesek doyarız, fakat başkasını kendimize tercih ediyoruz."</em>(4)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s), başkasını kendisine tercih edenlerin en hayırlısıydı, bu konuda hiç kimse onun düzeyine erişemezdi. Babasının kusursuz bir izleyicisiydi. Zifaf gecesi gelinlik gömleğini bir yoksula verdiği bilinmektedir. "İnsan Suresi" çerçevesinde onun başkasını kendisine tercih etmesinin ve güzel cömertliğinin örneği olarak sunduğumuz olaylar bu konuda yeterli kanıttır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cabir b. Abdullah el-Ensarî'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bir gün Resulullah bize ikindi namazını kıldırdı. Namazı tamamladıktan sonra, kıbleye bakan tarafta oturdu, insanlar da etrafında bir halka oluşturdular. Onlar bu şekildeyken Arap göçebelerinden yaşlı bir adam çıkageldi. Üzerinde eskimiş bir elbise vardı. Elbise dökülüyor gibiydi. Adam yaşlılıktan ve zayıflıktan kendini kontrol edemez hâle gelmişti. Resulullah (s.a.a) adama dönerek onu konuşturmaya çalıştı. Adam dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben aç biriyim, beni doyur. Çıplağım, beni giyindir. Yoksulum, bana yardım et."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Sana verecek bir şeyim yok. Fakat hayrı gösteren kimse hayrı işleyen gibidir. Allah'ı ve Resulü ‘nü seven, Allah ve Resulü tarafından da sevilen, Allah'ı kendine tercih eden birinin evine git. Fatıma'nın evine git."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma'nın evi Hz. Peygamber'in, eşlerinden ayrı olarak zaman zaman tek başına kaldığı evine bitişikti. Daha sonra Resulullah (s.a.a):&nbsp;<em>"Ey Bilal, kalk ve bu adama Fatıma'nın evini göster."</em>&nbsp;buyurdu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî adam Bilal ile beraber yürüdü. Fatıma'nın kapısına gelince, yüksek sesle bağırdı:&nbsp;<em>"Esselâmu aleykum, ey nübüvvet Ehlibeyt'i! Ey meleklerin inip çıktıkları hanenin ehli! Ey Ruhu'l-Emin Cebrail'in âlemlerin Rabbinin katından vahiy indirdiği mekân!"</em>&nbsp;Fatıma şu karşılığı verdi:&nbsp;<em>"Aleyke'sselâm, kimsin sen?"</em>&nbsp;Dedi ki:&nbsp;<em>"Yaşlı bir Arap'ım ben. İçinde bulunduğum zorluktan dolayı insanlığın efendisi babana geldim. Ey Muhammed'in kızı! Benim üzerimde giyeceğim bir elbise, karnımı doyuracağım bir yiyeceğim yok. Bana yardım et, Allah sana rahmet etsin."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma, Ali ve Resulullah (s.a.a) üç gündür bir şey yememişlerdi. Resulullah, Fatıma ve Ali'nin de bu durumda olduklarını biliyordu. Fatıma, selem ağacı yaprağıyla bağlanmış koç postunu aldı. Postun üzerinde Hasan ve Hüseyin uyuyorlardı. Fatıma postu adama uzatarak şöyle dedi:&nbsp;<em>"Ey yolcu, al şunu. Belki Allah bundan daha iyisini sana verir."</em>&nbsp;Bedevî şöyle dedi<em>: "Ey Muhammed'in kızı! Ben sana aç olduğumu söyledim. Ama sen bana bir koç derisi verdin. Karnım açken ne yapayım bu postu?!"&nbsp;</em>Bunu duyunca Fatıma boynundaki gerdanlığa elini attı. Bu gerdanlığı, amcası Hamza b. Abdulmuttalib'in kızı Fatıma hediye etmişti kendisine. Fatıma gerdanlığı boynundan çıkardı ve bedevîye verdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bunu götür, sat. Bakarsın, Allah bunun yerine daha hayırlısını sana verir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî gerdanlığı alarak Resulullah'ın mescidine gitti. Resulullah (s.a.a) ashabının arasında oturuyordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Ya Resulallah! Fatıma bana şu gerdanlığı verdi ve 'Onu sat.' dedi."</em>&nbsp;Bunun üzerine Resulullah ağladı ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Allah bundan daha hayırlısını sana vermez olur mu hiç? Onu sana, Adem'in kızlarının efendisi Fatıma bint-i Muhammed vermiştir?!"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar b. Yasir yerinden kalktı ve şöyle dedi:&nbsp;<em>"Ya Resulallah! Bu gerdanlığı almama izin veriyor musun?"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "<em>Onu satın al ey Ammar! Eğer bütün insanlar ve cinler buna ortak olsalar, Allah onlara azap etmeyecektir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar şöyle dedi:&nbsp;<em>"Gerdanlığı kaça satıyorsun ey bedevî?"</em>&nbsp;Dedi ki:&nbsp;<em>"Karnımı doyuracak et ve ekmek, üzerimi örteceğim ve Rabbime namaz kılacağım bir yemen hırkası ve beni aileme ulaştıracak dinar karşılığında satıyorum…"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar, Hayber Savaşı'ndan sonra Resulullah'ın kendisine verdiği bütün ganimeti satmıştı. Yanında bir şey yoktu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Sana yirmi dinar ve iki yüz dirhem veriyorum. Bunun yanında bir yemen malı hırka, seni ailene yetiştirecek bineğimi ve karnını doyuracak buğday ekmeği ve et veriyorum."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî dedi ki:&nbsp;<em>"Ne kadar cömertsin, ey adam?"</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ammar bedevîyi alıp gitti, söylediklerinin tümünü verdi. Sonra bedevî Resulullah'ın yanına geri döndü. Resulullah ona dedi ki:&nbsp;<em>"Karnını doyurdun mu? Üzerine elbise giydin mi?"</em>&nbsp;Bedevî şu karşılığı verdi:&nbsp;<em>"Evet, artık hiçbir şeye ihtiyacım yoktur, anam babam sana feda olsun."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:&nbsp;<em>"O hâlde, sana bu iyiliği yapan Fatıma için dua et."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî şöyle dedi:&nbsp;<em>"Allah'ım! İlâh sensin. Biz seni var etmedik. Senden başka kulluk edeceğimiz bir tanrımız yoktur. Sen bizi her yönden rızklandıran rabbimizsin. Allah'ım! Gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı şeyler ver Fatıma'ya."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) bedevînin bu duasına âmin dedi. Sonra ashabına dönerek şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Kuşkusuz Allah dünyada Fatıma'ya bunları verdi. Ben onun babasıyım ve dünyada benim gibi birisi yoktur. Ali onun kocasıdır ve eğer Ali olmasaydı, Fatıma-ya denk biri bulunmazdı. Allah ona Hasan ve Hüseyin'i verdi. Âlemlerde bu ikisi gibisi yoktur. Peygamberler torunlarının gençlerinin efendileridir onlar. Onlar cennet ehli gençlerinin de efendileridir.”"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) bunları söylerken tam karşısında Mikdad, Ammar ve Selman oturuyordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Bundan fazlasını anlatayım mı?"</em>&nbsp;<em>"Evet, ya Resulallah!"</em>&nbsp;dediler. Buyurdu ki:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ruh (Cebrail) bana geldi ve dedi ki: Fatıma öldüğü ve kabre konulduğu zaman, iki melek kabirde ona sorarlar: "Rabbin kim?" "Benim Rabbim Allah'tır." diye cevap verir. "Peygamberin kim?" diye sorarlar. "Peygamberim, benim babamdır." diye cevap verir. "Velin kim?" derler. "Benim velim, şu mezarımın başında duran adamdır." diye cevap verir.</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>Size onun erdeminden daha fazla anlatayım mı? Allah bir grup meleği onu korumakla görevlendirmiştir. Bunlar önden ve arkadan, sağdan ve soldan gelebilecek tehlikelere karşı onu korurlar. Bu melekler hayatı boyunca onunla beraber olurlar. Kabre konulurken, ölürken de onunla beraber olurlar. Ona, babasına, kocasına ve oğullarına çokça salât okurlar. çlümümden sonra beni ziyaret eden, yaşarken beni ziyaret etmiş gibidir. Fatıma'yı ziyaret eden, beni ziyaret etmiş gibidir.</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>Ali b. Ebu Talib'i ziyaret eden Fatıma'yı ziyaret etmiş gibidir. Hasan ve Hüseyin'i ziyaret eden Ali'yi ziyaret etmiş gibidir. Hasan ve Hüseyin'in zürriyetini ziyaret eden onları ziyaret etmiş gibidir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar gerdanlığı aldı, misk kokusu sürdü, yemen işi bir hırkaya sardı. Hayber ganimetlerinden, payına düşen malı vererek satın aldığı Sehm adlı bir kölesi vardı. Gerdanlığı bu köleye verdi ve ona şöyle dedi:&nbsp;<em>"Bu gerdanlığı götür, Resulullah'a (s.a.a) ver ve seni de ona verdiğimi söyle."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Köle gerdanlığı aldı, Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi ve Ammar'ın söylediklerini ona bildirdi. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Gerdanlığı Fatıma'ya götür ve seni de ona verdiğimi söyle."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Köle gerdanlığı Hz. Fatıma'ya götürdü ve Resulullah'ın (s.a.a) sözlerini de aktardı. Fatıma gerdanlığı aldı ve köleyi de azat etti. Bunun üzerine köle güldü. Fatıma:&nbsp;<em>"Niçin gülüyorsun ey çocuk?"&nbsp;</em>diye sordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Şu gerdanlığın büyük bereketi beni güldürdü. Bu gerdanlık bir açı doyurdu, bir çıplağı giydirdi, bir yoksulu zengin kıldı, bir köleyi azat etti. Sonunda sahibine döndü."</em>&nbsp;(5)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>İmanı ve Allah'a Sunduğu Kulluğu</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Allah'a iman, kâmil insanın değeridir. Allah'a kulluk da kemal zirvelerine ulaştırıcı merdivendir. Peygamberler ve veliler, sahip oldukları yüksek iman dereceleri, dünyada verdikleri mücadeleleri ve sırf Allah'a ibadet etmeleri sayesinde onur ve saygınlık yurdunda doğruluk makamlarına oturmuşlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İnsân Suresi'nde gözlemlediğimiz gibi, Kuran-ı Kerim, Fatıma'nın (a.s) ihlâsının eksiksizliğine, Allah'a karşı derin huşu içinde oluşuna, Allah'a ve ahiret gününe olan büyük inancına tanıklık etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) da onun hak-kında tanıklıkta bulunmuş ve şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Yüce Allah, şu benim kızım Fatıma'nın kalbini ve bütün organlarını kemiklerin uçlarındaki kıkırdaklara kadar iman ile doldurmuştur. Böylece o kendini tamamen Allah'a ibadete vermiştir."</em>(6)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Peygamber (s.a.a) Fatıma'nın (a.s) ibadetinden de şöyle bahseder:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Fatıma, mihrabında Rabbine ibadet etmek üzere kalktığında, onun nuru parlayarak gökteki meleklere görünür. Tıpkı gökteki yıldızların nurunun parlayarak yer halkına görünmesi gibi. Bu sırada yüce Allah meleklerine şöyle der:</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ey meleklerim! Kadın kullarımın efendisi kulum Fatıma'ya bakın. Benim huzurumda ibadet etmekte, benim korkumdan bütün bedeni titremektedir. Bütün kalbiyle kendini bana ibadete vermiştir. Sizi şahit tutarım ki, ben, onun bütün dostlarını ateşten emin kıldım."</em>(7)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Hasan b. Ali (a.s) anlatır:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Anam Fatıma'yı, bir cuma gecesi mihrabında ibadet ederken gördüm. Şafak sökünceye kadar sürekli rükûa gitti, secde etti ve hep mümin erkeklerle mümin kadınlara isim vererek dua ettiğini duydum. Uzun uzun dua ediyordu. Kendisi için hiç dua etmiyordu. Dedim ki: "Anneciğim! Niçin başkaları için dua ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun?" Dedi ki: "Yavrucuğum! Önce komşu, sonra ev."</em>(8)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cuma gününün son saatlerini duaya ayırırdı. Öte yandan mübarek ramazan ayının son on gecesinde hiç uyumazdı. Evindeki herkesi gecesini ibadet ve dua ile ihya etmeye teşvik ederdi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hasan el-Basrî şöyle der:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bu ümmet içinde Fatıma'dan daha çok ibadet eden bir başkası daha yoktur. Namazda o kadar uzun süre kıyamda kalırdı ki, ayakları şişerdi."</em>(9)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Namaz kılarken Allah korkusundan nefes nefese kalırdı."</em>(10)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Aslında Fatıma (a.s) hayatı boyunca hiç mihraptan çıkmadı. Bütün hayatı Allah'a ibadetten başka bir şey miydi ki? O kocasına iyi davranırken, çocuklarını eğitirken Allah'a ibadet ediyordu. Normal işleri icra ederken ve evinin diğer halkıyla beraber yoksulları kendine tercih ederken de, Allah'a kulluğun bir gereğini yerine getiriyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Acıma Duygusu ve Şefkati</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s) sevgiyi, acıma duygusunu ve şefkati de babasından almıştı. Babasına karşı tam bir iyilik timsaliydi. Sanki tüm sevgi ve bağlılığını ona özgü kılmıştı. Onu kendine tercih ederdi. Babasının evinin idaresini kendisi üstlenmişti. Evini çekip çeviren oydu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Peygamber için yararlı olacağını düşündüğü işi yerine getirir, huzur ve rahat içinde olmasının ortamını hazırlardı. Babası Resulullah'ı memnun edecek şeyi bir an önce gerçekleştirmek için âdeta koşardı. Yıkanması için su döker, yemeğini hazırlar ve elbisesini yıkardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bunun yanında diğer kadınlarla birlikte savaş seferlerine katılır, yiyecek ve su taşır, yaralılara su verme ve onları tedavi etme işlerine katılırdı. Uhud Savaşı'nda babasının yarasını saran oydu. Kanın durmadığını görünce, bir hasır parçasını alıp yakmış, küllerini yaranın üzerine dökmüş, böylece kanın durmasını sağlamıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Medine etrafında hendek kazıldığı sırada babasına bir parça ekmek getirmişti. Ekmeği babasına verince:&nbsp;<em>"Bu nedir ey Fatıma?"</em>&nbsp;diye sormuş, o da şu cevabı vermişti:&nbsp;<em>"Oğullarıma yaptığım ekmektendir. Onun bir parçasını sana getirdim."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Kızım! Üç günden beri babanın boğazından geçen ilk lokma budur."&nbsp;</em>(11)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s), Resulullah efendimizin hayatının ilk dönemlerinde babasını, sonra annesini, ardından, hayatının en zor döneminde, davet ve Allah yolunda cihadın en çetin sürecinde eşi Hatice Kübra'yı kaybetmesinden dolayı yaşadığı acıları gidermeği ve duygusal boşluğu doldurmayı başardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma (a.s) babasını gözetip koruyordu. Tarihin bize aktardığı olaylar, Fatıma'nın, babasına sunduğu muhabbetle onun risaletin ağır yükünü taşımasına yardımcı olduğunu gözler önüne sermektedir. Böylece Hz. Peygamber'in defalarca söylediği&nbsp;<em>"Fatıma babasının annesidir."</em>&nbsp;(12)</p>

<p style="text-align: justify;">sözün arkasındaki sırrı da kavramış oluyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gerçekten Hz. Peygamber'in ona çok özel bir muamele ettiğini onun ellerini öptüğünü, bir yolculuktan Medine'ye geri döndüğünde ilk önce onu ziyaret ettiğini, aynı şekilde bir sefere çıktığı zaman da ona veda ettiğini ve yolculuğuna onun yanından başladığını görüyoruz. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatını incelediğimiz zaman, yorgun düştüğü durumlarda, acı hissettiği zamanlarda, ya da aç olduğu yahut da bir misafiri geldiği zaman sıkça Fatıma'nın yanına gittiğini görürüz. Fatıma'nın da tüm varlığıyla onunla ilgilendiğini, onu gözettiğini ve acılarını hafiflettiğini, bunun yanında ona hizmet ettiğini ve emirlerine itaat ettiğini görürüz.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Kesintisiz Cihadı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s), İslâm ile cahiliye arasındaki savaşın en şiddetli, en keskin zamanında dünyaya geldi. O, gözlerini dünyaya açtığı sırada, Müslümanlar, zorba putperestliğe karşı verdikleri cihadın en ağır koşullarını yaşıyorlardı. Kureyş, Resulullah'a (s.a.a) ve tüm Haşimoğulları boyuna abluka uyguluyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Peygamberimiz (s.a.a) Hz. Ebutalip ve İmam Ali (a.s) gibi bazı yakın akrabaları ve cihadın fedakâr fertlerinden biri olan eşi ve tertemiz kızıyla birlikte abluka altındaki vadiye girdi. Kureyşliler onları üç yıl boyunca&nbsp;<em>"Ebu Talib Vadisi"&nbsp;</em>denilen bu yerde kuşatma altında tuttu. Onları bütün temel ihtiyaçlardan yoksun bıraktılar.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İşte Hz. Zehra (a.s) çocukluğunun başlarında bu dayanılmaz kuşatmayı, acı veren yoksunluğu ve bu ağır yaşam koşullarını yaşadı. Bunları yaşarken hakkı savundu, ilkeler uğruna fedakârlık göstermenin görkemli bir örneğini sergiledi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ağır ve dayanılmaz kuşatma yılları geride kaldı. Hz. Resulullah bu süreçten zaferle çıktı. Aynı yıl içinde Hz. Hatice vefat etti. Yine aynı yıl içinde Peygamber'in amcası, davetin hamisi ve İslâm'ın yardımcısı Ebu Talib de vefat etti. Hz. Resul en sevdiği ve en aziz bildiği insanları yitirdikten sonra, gönlü hüzün ve kederin mekânı oldu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Böylece Hz. Fatıma (a.s), annesinin şefkatini doyasıya hissetmeden, kendisini babasıyla acıları ve zorlukları paylaşır buldu. Amcası ve hamisi öldükten sonra, Kureyş, bütün kinini Resulullah'a kustu. Ona bu güne kadar yapmadığı eziyetleri yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s), kendi gözleriyle Kureyş'in beyinsizlerinin ve azgın çapulcularının Hz. Resul'e yaptıkları eziyetleri ve işkenceleri, hakaretleri görüyordu. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) onları karanlıklardan aydınlığa, nura çıkarmak istiyordu. Bu arada bu tür muamelelere maruz kalan Hz. Peygamber, Fatıma'nın (a.s) acılarını hafifletmeye ve onu direnmeye teşvik ediyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ağlama, kızım. Allah senin babanı koruyacak ve onu din ve risalet düşmanlarına karşı muzaffer kılacaktır."</em>(13)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Böylece Hz. Peygamber&nbsp; kızına yüksek bir cihat ruhunu aşılıyordu, kalbini sabır ve zafere güven duygusuyla dolduruyordu. Hz. Fatıma (a.s), babasının Medine'ye hicret etmesinden sonra, Kureyş'in kibrini ve gururunu hiçe sayan amcasının oğlu Ali b. Ebu Talib ile birlikte Mekke'nin korkulu atmosferinden hicret etti. Ali, onca yolu yaya yürüyerek kat ettiği için ayakları şişmiş bir hâlde Kuba'da Resulullah'a yetişti.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Babası kutlu İslâm devletinin temellerini attıktan sonra Fatıma (a.s) kocasının Medine'deki mütevazı evine taşındı. Allah yolunda cihadın ve mücadele hayatının zorluklarına sabretme noktasında eşine yardımcı oldu. Bu hâliyle o, eşsiz bir aile örneği sergiliyordu. Hz. Zehra (a.s) hakkı savunma ve Hz. Peygamber'in vasiyetini müdafaa etme hususunda meşakkatli ve belirgin bir rol oynadı. Çünkü Peygamber'in vefatından sonra yiğit bir mücadeleci olarak Ali'nin yanında yer aldı. İmam Ali'nin hayatının en zor zamanlarında sergilediği bu tavrıyla, Ali'nin (a.s) hayatının iç cephesinin sağlam olduğunu, zayıflık göstermediğini herkese sergilemiş oldu. Ama Fatıma (a.s) ortamı değerlendirmeyi, gerekli olan tavrı belirlemeyi lideri ve eşi İmam Ali'ye bırakıyordu. İmam Ali (a.s) kararlaştırıyor, plânlıyor ve emrediyordu ve Zehra (a.s) onun emirlerine itaat ediliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s) her Cumartesi sabahı şehitlerin kabirlerinin başına geliyor, onlara rahmet ve bağışlanma diliyordu. Haftaya başlarken gerçekleştirdiği bu davranış, onun (a.s) cihada ve şehitliğe verdiği önemi sergiliyordu. Cihatla başlayan, cihada dayanan ve en sonunda şehitlikle taçlanan fedakârlıklarla noktalanan pratik hayatının bir yansımasıydı.(14)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><em><u>Kaynaklar</u></em></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
1- Ehlu'l-Beyt, s.132-134<br />
2- Ehlu'l-Beyt, s.132-134<br />
3- Ehlu'l-Beyt, s.137<br />
4- Ehlu'l-Beyt, s.138<br />
5- Biharu'l-Envar, 43/56-58<br />
6- Biharu'l-Envar, 43/46<br />
7- el-Emalî, şeyh Saduk, Meclis: 24/100<br />
8- Biharu'l-Envar, 43/81-82<br />
9- Biharu'l-Envar, 43/84<br />
10- İ'lamu'd-Din, s.247; Uddetu'd-Dai, s.151<br />
11- Ehlu'l-Beyt, Tevfik Ebu İlm, s.141-142<br />
12- Usdu'l-Gabe, 5/520; el-İstiab, 4/380<br />
13- Sîretu'l-Mustafa, s.205; Tarih-i Taberî, 1/426<br />
14- Fatımatü'z-Zehra Vitrun Fî Gamed adlı eserin mukaddimesi, Seyyid Musa Sadr</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jan 2024 19:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/zehra0258-1.jpg" type="image/jpeg" length="28002"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Fatıma'nın Son Anları ve Şehadeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: İslâm'da ilk tabut uygulaması, Fatıma'nın na'şının bir tabuta konulmasıyla başlamıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ahiret Yolculuğundan Önceki Son Saatleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma (a.s) Babasını rüyasında görmüştü, Babası ona şöyle demişti:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kızım! Bana gel. Seni çok özledim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından şöyle demişti:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu akşam yanıma geleceksin!…</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Uykusundan uyandı, ahiret yolculuğunun hazırlıklarına başladı. Doğru sözlü ve söyledikleri doğrulanan ve&nbsp;<em>"Beni rüyada gören gerçekten görmüştür."&nbsp;</em>diyen babasından yolculuğa çıkacağını duymuştu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şu hâlde haberin doğruluğundan kuşkulanmaya, tereddüt etmeye gerek yoktu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gözlerini açtı. Bütün gücünü topladı. Ölüm öncesi son silkiniş sürecini yaşıyordu belki de. Gerekli hazırlıkları yapmak için ayağa kalktı. Hayatının bu son saatçiklerini ganimet bildi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s) duvara tutunarak evin su bulunan tarafına doğru yürüdü. Titrek elleriyle çocuklarının elbiselerini yıkadı. Sonra çocuklarını çağırdı, başlarını yıkadı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu sırada İmam Ali (a.s) eve girdi. Sevgili eşinin hasta yatağından kalktığını, ev işlerini yapmaya başladığını gördü.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam (a.s), ona bakınca yüreği sızladı. Fatıma (a.s), sağlıklı zamanlarında bile kendisini yoran ağır işlere bu hâldeyken yeniden koşmuş olduğuna yüreği dayanamadı. Sağlığı bozulduğu hâlde, bu ağır işleri yapmaya kalkmasının sebebini sormasında şaşılacak bir şey yoktu elbette.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fatıma (a.s) da büyük bir açıklıkla, bu günün, hayatının son günü olduğunu, çocuklarının başlarını ve elbiselerini yıkamak için kalktığını söyledi. Çünkü bu günden sonra anneleri olmayacak, yetim kalacaklar.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam (a.s), bu haberin kaynağını sordu, Fatıma (a.s) gördüğü rüyayı anlattı. Fatıma (a.s) bizzat kendisi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendi ölüm haberini eşine vermiş oluyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Zehra'nın (a.s) İmam Ali'ye (a.s) Vasiyeti</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hayatının bu son demlerinde, uzun süredir, yerine getirilmesini istediği vasiyetini eşine iletmesinin zamanı gelmişti artık. Ali'ye (a.s) şunları söyledi:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Kuşkusuz, ölüm haberim bana verilmiştir. Durumumun nasıl olacağını bilmesem de, birkaç saat sonra babama kavuşacağım. İçimde sakladığım bazı şeyleri sana vasiyet edeceğim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) ona şu karşılığı verdi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İstediğin şeyi bana vasiyet et ey Resulullah'ın (s.a.a) kızı!</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) Fatıma'nın başucuna oturdu, evde bulunan diğer kimseleri dışarı çıkardı. Sonra Fatıma (a.s) konuşmaya başladı:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Seninle beraber olduğum günden beri, sana hiç yalan söylemedim ve ihanet etmedim, benimle yaşadığın sürece sana karşı gelmedim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'a sığınırım. Sen, Allah'ı en iyi bilen, iyilik ve takva sahibi, cömert, Allah'tan çok korkan birisin. Allah'a yemin ederim ki, bana karşı gelmişsin diye seni kınayacağım hiçbir davranışın olmamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Senin ayrılığın ve seni yitirmem bana ağır geliyor. Ancak bundan kaçınmamız mümkün değildir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'a yemin ederim ki, Resulullah'ı (s.a.a) kaybetmekle yaşadığım musibetimi yeniledin.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Senin ölümün ve seni yitirmem büyük bir musibettir.&nbsp;<em><strong>"</strong><strong>Biz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz."</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ne feci, ne elem verici, ne yaralayıcı ve ne hüzün verici bir musibettir bu! Bu musibet karşısında hiçbir teselli beni teskin etmez, hiçbir taziye unutturmaz bu acıyı. Bir yıkımdır ki geride hiçbir şey bırakmıyor.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra birlikte uzun süre ağladılar. İmam, Fatıma'nın başını sinesine koydu ve şunları söyledi: "Bana istediğini vasiyet et. Bana emrettiğin her şeyi yaptığımı göreceksin. Senin emrini, senin işlerini kendi işlerime tercih edeceğim." Bunun üzerine Fatıma (a.s) şunları söyledi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bana karşı sergilediğin bu davranışından dolayı Allah seni hayırla ödüllendirsin. Ey amcamın oğlu! Öncelikle sana şunu tavsiye ediyorum: Benden sonra evlen… Çünkü erkeğin bir kadını olması gerekir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bana haksızlık eden şu adamlara cenazemi göstermemeni vasiyet ediyorum. Onlar benim ve Resulullah'ın (s.a.a) düşmanlarıdır. Onların ve onlara tâbi olanların cenaze namazımı kılmalarına izin verme. Cenazemi, gözler uykuya daldığı, herkesin uyuduğu geceleyin defnet.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Başımda ağladıktan sonra, beni yıka, vücudumu açma. Çünkü ben temiz ve temizlenmişim. Üzerime, babam Resulullah'ın (s.a.a) üzerine döktüğünüz kâfurdan kalanını dök. Namazımı kıl, sonra akrabalarımdan diğerleri peş peşe gelip kılsınlar. Beni gündüz değil, geceleyin; açıkça değil, kimse görmeden gizlice defnet. Kabrimin izlerini yok et, belli olmasın. Bana zulmeden hiç kimseye cenazemi gösterme. Ey amcamın oğlu! Benden sonra evlenmeden edemeyeceğini biliyorum. Eğer bir kadınla evlenirsen, bir gün ve geceyi ona, bir gün ve geceyi de çocuklarıma ayır. Ey Ebu'l-Hasan! Oğullarımın yüzüne bağırma. Kanadı kırık kimsesiz yetimler gibi görmesinler kendilerini. Çünkü onlar dün dedelerini yitirdiler, bugün annelerini yitirecekler.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İbn Abbas, Fatıma'nın (a.s) yazılı bir vasiyetini rivayet etmiştir ve bu rivayette şöyle deniyor:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu, Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma'nın vasiyetidir. O bu vasiyette bulunurken Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve resulü olduğuna, cennetin ve cehennemin hak olduğuna, kıyamet gününün gelmesinde şüphe bulunmadığına ve Allah'ın kabirlerde bulunan herkesi dirilteceğine şahitlik etmektedir. Ey Ali! Ben, Muhammed'in kızı Fatıma'yım. Allah beni seninle evlendirdi ki, dünya ve ahirette senin olayım. Sen başkalarından daha çok bana yakınsın. Naaşımın üzerine kâfur dök, beni yıka ve geceleyin beni kefenle. Namazımı kıl ve cenazemi geceleyin defnet. Hiç kimse bilmesin. Seni Allah'a emanet ediyorum ve çocuklarıma selâm söyle kıyamete kadar.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İslâm'da İlk Tabut Uygulaması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma bint-i Umeys'ten rivayet edilir ki: Fatımatü'z-Zehra (a.s) Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ben ölen kadınların görüntüsünden hiç hoşlanmıyorum. Üzerine bir giysi atıyorlar ve bu giysi onun bütün vücudunu gören herkese gösteriyor.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma: "Ey Resulullah'ın (s.a.a) kızı! Habeşistan'da iken gördüğüm bir şeyi sana göstereyim." dedi ve yaprakları soyulmuş yaş hurma çubuklarının getirilmesini istedi. Sonra getirilen bu çubukları düzeltti ve bunların üzerine bir örtü serdi. Fatıma (a.s) dedi ki:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ne güzel bir şey bu. Bunun içindeki ölünün kadın mı, erkek mi olduğu belli olmaz.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İslâm'da ilk tabut uygulaması, Fatıma'nın na'şının bir tabuta konulmasıyla başlamıştır. Fatıma (a.s) sonunda vefat ettiği hastalığa yakalanınca, Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Ben iyice zayıfladım. Vücudumda et kalmadı. Benöldüğümde, vücudumu gizleyecek bir şey yapamaz mısın?"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma dedi ki: "Ben Habeşistan'da iken onların bir şey yaptıklarını görmüştüm, sana da ona benzer bir şey yapayım mı? Eğer beğenirsem, senin için bir tane yaparım." Fatıma (a.s): "Evet." dedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Esma bir divan istedi. Getirilen divanı ters çevirdi. Sonra hurma çubuklarının getirilmesini istedi. Bu divanı, dik tuttuğu çubukların üzerine bağladı, sonra üzerine bir örtü serdi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma dedi ki: "Onların böyle yaptıklarını görmüştüm." Fatıma (a.s) şöyle dedi: "Bana da aynısını yap. Beni ört ki Allah da seni ateşten korusun."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ömrünün Son Anları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatımatû'z-Zehra (a.s) evin ortasına serili yatağına döndü ve yüzünü kıbleye çevirerek yatağa uzandı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Söylendiğine göre, Fatıma (a.s) kızları Zeyneb ve ÜmmüGülsüm'ü Haşimoğulları'ndan bir kadının evine gönderir ki, annelerinin ölümünü görmesinler. O, bunları, kızlarına duyduğu şefkatin, merhametin gereği olarak yapıyordu ki, ölüm musibetinin o ağır etkisinden korunsunlar.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Ali, Hasan ve Hüseyin (hepsine selâm olsun) o sırada evin dışındaydılar. Belki de o sırada zorunlu olarak ve belli bir maksada binaen dışarı çıkmışlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma'dan rivayet edilir ki: Fatımatü'z-Zehra (a.s) son nefesini vermek üzereyken Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Resulullah (s.a.a) vefat ederken Cebrail cennetten kâfur getirmişti. Resulullah bu kâfuru üç kısma ayırdı; bir kısmını kendisi için, bir kısmını Ali için ve bir kısmını da benim için. Kâfur kırk dirhem ağırlığındaydı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey Esma! Babamın falan yerde bulunan kâfurunun geri kalanını getir ve başımın ucuna koy.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma kâfuru getirip başının ucuna koydu. Sonra, namaz kılmak için abdest alırken Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sürdüğüm kokuyu getir. Namaz kılarken giydiğim elbiselerimi getir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra abdest aldı. Örtüyü üzerine serdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Biraz bekle, sonra beni çağır. Cevap verdiysem bir şey yok demektir. Ama cevap vermediysem, bil ki babamın yanına gitmişim. O zaman hemen Ali'yi çağır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Artık ölüm anı iyice yaklaşınca, perde kalktı ve Fatıma Efendimiz (a.s) keskin bir bakış yöneltti ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Cebrail'e selâm olsun. Resulullah'a selâm olsun. Allah'ım, Resul'ünün yanına al. Allah'ım, hoşnutluğuna, katına, yurduna, esenlik yurduna al…</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şu gök halkının kervanıdır. Şu, Cebrail; şu da Resulullah'tır (s.a.a); bana sesleniyor: Kızım! Gel! Burada seni karşılayacak şey senin için daha hayırlıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gözlerini açtı ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ve aleyke's-selâm, ey ruhları kabzeden! Acele et, bana acı verme.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ve ardından şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gelişim sana olsun Rabbim, ateşe değil.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Göz kapakları yumuldu, elleri yana düştü, ayakları boylu boyunca uzanıverdi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma seslendi, cevap vermedi. Yüzündeki örtüyü kaldırdı. Fatıma (a.s), hayattan ayrılmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Üzerine kapandı, bir yandan öpüyor, bir yandan da şöyle diyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Ey Fatıma! Baban Resulullah'ın (s.a.a) yanına gittiğin zaman Esma bint-i Umeys'ten selâm söyle."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan ve Hüseyin eve geldiklerinde annelerinin üzerinin örtülmüş olduğunu gördüler. Dediler ki: "Ey Esma! Annemiz bu saatte niçin uyuyor?" Esma dedi ki: "Ey Resulullah'ın oğulları! Anneniz uyumuyor; o, bu dünyadan ayrıldı."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan annesinin üzerine kapandı. Bir yandan öperken, bir yandan da şöyle dedi: "Anneciğim! Ruhum bedenimden ayrılmadan bir kez daha benimle konuş!"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hüseyin, annesinin ayaklarını öpüyor ve şöyle diyordu: "Ben oğlun Hüseyin! Kalbim çatlayıp ölmeden önce konuş benimle!"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma, Hasan ve Hüseyin'e dedi ki: "Ey Resulullah'ın oğulları! Gidin babanıza annenizin öldüğünü haber verin."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan ve Hüseyin mescidin yakınlarına kadar geldiler. Artık kendilerini tutamayıp yüksek sesle ağlamaya başladılar. Bu sırada bazı sahabeler yanlarına gelip, neden ağladıklarını sordular. "Annemiz Fatıma öldü." dediler. Bunu duyan İmam Ali (a.s) yüzükoyun yere kapandı:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kim bana teselli verecek, ey Muhammed'in kızı!<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>

<h2 style="text-align: justify;"></h2>

<p style="text-align: justify;"><strong>Cenaze İşlemleri ve Defin Merasimi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Ali'nin (a.s) evinden ağlama sesleri yükseldi. Medine, erkeklerin ve kadınların ağlama sesleriyle çınlıyordu. İnsanlar, Resulullah'ın (s.a.a) vefat ettiği günkü gibi bir dehşet anını yaşıyorlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Haşimoğulları'nın kadınları Hz. Fatıma'nın (a.s) evinde toplandılar, feryat ettiler, ağladılar. İnsanlar akın akın Ali'yi (a.s) ziyarete geldiler. Ali (a.s) oturmuş, Hasan ve Hüseyin (a.s) dizinin dibinde için için ağlıyorlardı. Ümmü Gülsüm dışarı çıktı. Şöyle diyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Babacığım! Ya Resulallah! İşte şimdi seni, bir daha buluşmamak üzere gerçekten seni kaybettik."<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Halk toplanmış, hıçkırıklarla ağlaşıyorlardı. Cenazenin evden çıkarılmasını ve namazını kılmayı bekliyorlardı. Ebuzer (r.a) dışarı çıktı: "Dağılın. Resulullah'ın (s.a.a) kızının cenazesinin evden çıkarılması akşam geç vakitlere ertelendi." dedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ebu Bekir ve Ömer gelip Ali'ye (a.s) baş sağlığı dilediler ve şöyle dediler: "Ey Ebu'l-Hasan! Resulullah'ın (s.a.a) kızının cenaze namazını bize haber vermeden kılma."<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine toplanan halk dağıldı. Cenaze merasiminin ertesi sabah yapılacağını sanıyorlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">(Rivayete göre Hz. Fatıma (a.s) ikindi namazından sonra veya gecenin ilk saatlerinde vefat etti.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fakat İmam Ali (a.s), Fatıma'nın (a.s) cenazesini o gece yıkadı, kefenledi. Esma da ona yardım ediyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra: "Hasan! Hüseyin! Zeyneb! Ümmü Gülsüm! Gelin, son kez annenizi ziyaret edin. Çünkü bu, ayrılma anıdır ve buluşma cennette olacaktır…" diye onlara seslendi. Bir süre geçtikten sonra İmam Ali onları annelerinin cenazesinden uzaklaştırdı.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;Ardından cenaze namazını kıldı ve ellerini göğe kaldırarak şöyle seslendi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'ım! Bu, Peygamber'inin kızı Fatıma'dır. Onu karanlıklardan nura çıkardın. Böylece o her tarafı aydınlattı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bütün sesler kesilip gözler uykuya dalınca, gecenin bir yarısında Emirü'l-Müminin (a.s), Abbas, Fadl b. Abbas ve bir dördüncü şahıs bu narin cenazeyi alıp götürüyorlardı. Hasan, Hüseyin, Akil, Selman, Ebuzer, Mikdad, Büreyde ve Ammar da cenazeye eşlik ediyorlardı.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) kabre indi. Resulullah'ın (s.a.a) ciğerparesini aldı ve lahdine yanı üstü yerleştirdi. Şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey toprak! Emanetimi sana emanet ediyorum. Bu, Resulullah'ın (s.a.a) kızıdır. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah ve billah ve alâ millet-i Resulillah Muhammedi'bn-i Abdillah. (Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. Allah'ın adı, Allah'ın yardımı ve Allah'ın elçisi Muhammed b. Abdullah'ın dini üzere.) Ey Sıddıka (dosdoğru kadın)! Seni, sana benden daha evlâ/yakın olana teslim ediyorum. Allah'ın senin için razı olduklarına ben de senin için razıyım."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından şu ayeti okudu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra kabirden çıktı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Oradakiler Nebevî incinin üzerini toprakla örtmeye başladılar. İmam Ali (a.s) de mezarın belli olmaması için toprağı iyice yaydı, dümdüz yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İmam Ali'nin (a.s) Hz. Zehra'ya (a.s) Ağıtı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Defin töreni acele bir şekilde tamamlandı. Halkın görüp mezarlığa akın etmesinden korkuyorlardı. İmam (a.s) mezarın toprağından elini silkelerken, Resulullah'ın (s.a.a) ciğerparesini yitirmekten dolayı büyük bir üzüntüye kapıldı. Sevgi pınarı eşiydi o. Birlikte saflık, temizlik, fedakârlık ve başkalarını kendilerine tercih etme gibi erdemlerin hâkim olduğu mutlu bir hayat yaşamışlardı. Fatıma (a.s) onun uğruna ne korkular ve ne zorluklar çekmişti. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Sonra yüzünü Resulullah'ın (s.a.a) kabrine çevirdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Benden sana selâm olsun ya Resulallah! Kızından, sevgilinden, gözünün aydınlığından, ziyaretçinden, hemen yanı başındaki yerde yatıp bizden ayrılan, Allah'ın çok çabuk bizden koparıp sana kavuşturduğu ciğerparenden sana selâm olsun. Ya Resulallah! Seçkin kızından dolayı sabrım azaldı, âlemin kadınlarının efendisinin ayrılığı karşısında tahammülüm kalmadı. Fakat senin ayrılığında (zorluklara karşı sabretmedeki senin) sünnetine uymamdır beni teselli eden. Son nefesini göğsümde verirken gözlerini ben kendi ellerimle kapattım ve seni kabrine ben yerleştirdim ve bütün işlerini ben üstlendim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Evet, Allah'ın kitabında, benim için bu zorlukları kabullenmenin en güzel ifadesi vardır:&nbsp;<em><strong>"Biz Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz."&nbsp;</strong></em>Artık emanet iade edildi ve rehine (bedenin tutsağı olan ruh) geri alındı. Zehra'yı kaptırdım. Onun ayrılığından sonra yer ve gök ne çirkindir, [nasıl da toz duman gibi görünür] ya Resulallah!</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hüznüme gelince, sonsuzdur; gecelerimi ise uykusuz geçirmekteyim. Allah, senin şu anda bulunduğun yurda beni de almadıkça, bu hüzün yüreğimi terk edecek değildir. Derin bir yara gibi yakıcı bir hüzündür bu. Daima diri ve kavurucu bir kederdir. Allah ne çabuk bizi birbirimizden ayırdı! Şikâyetim Allah'adır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ümmetinin nasıl üzerime çullandığını kızın sana anlatacaktır. Nasıl onun haklarını çiğnediklerini de. Ona sor, durumu ondan öğren. Göğsünde ne birikmiş öfkeler vardı ki, bunları dışarı atacak bir yol bulamıyordu. O söyleyecek ve hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah da hükmedecektir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Selâm ikinize olsun ya Resulallah! Bu bir veda edenin selâmıdır, bıkkınlık ve sorumluluktan kaçanın selâmı değil. Eğer dönüp gidiyorsam, bunun sebebi usanmışlığım değildir. Şayet burada bekliyorsam, bunun sebebi de Allah'ın sabredenlere vaat ettiği ödülden ümidimi kesmem değildir. Sabır daha güvenli ve daha güzeldir çünkü.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İstilacıların bize baskın çıkmaları olmasaydı, kabrinin başını mesken edinir, oradan ayrılmazdım. Orada yalnızlığa çekilir ve beklerdim. Oğlunu yitirmiş bir anne gibi, musibetin büyüklüğüne oturur ağlardım. Allah'ın yardımı ve gözetimi altında kızın gizlice defnedildi. Zorbalıkla hakları çiğnendi onun. Herkesin gözü önünde, ona kalan mirasa el konuldu. Senin hatırını dinleyen olmadı. Kimse seni aklına bile getirmedi. Allah'adır şikâyetimiz -ya Resulallah-! Sendedir tesellilerin en güzeli -ya Resulallah-! Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi onun (Fatıma'nın) ve senin üzerine olsun.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>- Ravzatu'l-Vaizin, 1/151. Bir başka rivayette de şöyle geçer:&nbsp;<em>"Sesler kesildiği, gözler uyuduğu..."</em></h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>- Biharu'l-Envar, 43/178 ve 192</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>- Biharu'l-Envar, 43/214</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>- Keşfu'l-Gumme, 1/503; Biharu'l-Envar, 43/213; Tehzibu'l-Ah-kâm, 1/469</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>- Biharu'l-Envar, 43/186</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a>- Biharu'l-Envar, 43/192</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>- age. 199</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>- age. 179</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a>- age. 193</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a>- [Tâhâ, 55]</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a>- Biharu'l-Envar, 43/193</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti</guid>
      <pubDate>Mon, 18 Dec 2023 23:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/fatima025.jpg" type="image/jpeg" length="97808"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hidayet ve Saadet Kitabı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hidayet-ve-saadet-kitabi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hidayet-ve-saadet-kitabi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur'ân, insanları en doğru bir yola sevk eder ve iyi işlerde bulunan inanmış kimselere, gerçekten de büyük bir mükâfâta nâil olacaklarını müjdeler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Kur'an-ı Kerim, insan için hidayet ve saadet kitabıdır. İnsan, dünya ve ahiret hayatlı bir varlık olduğundan dolayı aziz kitabımız Kur'an-ı Kerim, insan hayatının her iki boyutunu güvenceye alır ve iyileştirir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align: center;"><br />
<br />
<strong><em>“Hâ mîm. Rahman ve rahîmden indirilmiştir.”</em></strong>‌[1]</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
Ayetteki&nbsp;<em><strong>“Rahman”‌</strong></em>&nbsp;vasfı, yüce Allah'ın dünya hayatında mümin ve kâfirleri kapsayan genel rahmetine ve <em>“Rahim”‌</em> vasfı ise, kıyamette sadece imanlı kullara nasip olacak özel rahmetine işaret etmektedir. Bu kısa açıklamanın sonucu şudur: Kur'an-ı Kerim, insanların dünya ve ahiret hayatını ıslah eder. Çünkü insanı mutlu kılacak her neden ve etken Kur'an-ı Kerim'de anılmıştır. Kur'an-ı Kerim, bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Her ümmete, kendi cinsinden bir tanık getireceğiz ve seni de bunlara tanık tutacağız ve biz, sana her şeyi açıklayıp anlatan ve Müslümanlara hidâyet, rahmet ve müjde olan kitabı indirdik.”</em></strong>‌[2]</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
Yaratılış, mead, vahiy, peygamberlik, nefsi arındırma, eğitim... gibi konular Kur'an-ı Kerim'de hem çok açık olarak işlenmiş/açıklanmış ve hem de bu tür konularda insanın yarar ve mutluluğu beyan edilmiştir. Hadislerden anlaşıldığı kadarıyla bilim dallarının çoğu Kur'an'dan çıkarsanmıştır ve bu çıkarsamayı gerçekleştirenler ise, ancak Kur'an'ın indiği insanlardır.<br />
<br />
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
<em>“Ben, Resulullah'ın (s.a.a) çocuğuyum. Ben, Allah'ın kitabını en iyi bilen kimseyim. Kur'an'da ilk yaratılış anlatılır. Kıyamet gününe kadar olacaklar da açıklanır. Göklerin ve yerin haberi onda yer alır, cennet ve cehennemin haberi de. Bu güne kadar olanların, olacakların haberlerini vermektedir. Kur'an'ı avucumun içi gibi bilirim. Şüphesiz ki Allah şöyle buyurmuştur: Onda her şeyin açıklaması vardır.”</em>‌[3]<br />
<br />
İmam Cafer-i Sadık (a.s) bir diğer hadisinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
<em>“İki insanın, ihtilafa düştüğü hiçbir konu yoktur ki, onun ‘aslı' yüce Allah'ın kitabında olmasın. Ancak sıradan insanların akılları buna ermez.”</em>‌[4]<br />
<br />
Yine İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<em>“Kuşkusuz ki ben, göklerde ve yerde olanı bilirim; cennette olanı bilirim; cehennemde olanı bilirim; olanı ve olacağı bilirim.”</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">‌İmam daha sonra biraz durakladı ve bu sözün, dinleyici için ağır olduğunu gördü ve şöyle devam etti:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Bunların tümünü Kur'an'dan öğrendim. Şüphesiz ki Allah şöyle buyurmuştur: Onda her şeyin açıklaması vardır.”</em>‌[5]<br />
<br />
Evrenin yaratıcısı yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'i hidayet kitabı olarak tanıtıp şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
<strong><em>“Ey kitap ehli! kitapta olduğu halde gizlediklerinizin çoğunu apaçık size bildiren, çoğunu da affedip yüzünüze vurmayan Peygamberimiz gelmiştir size; Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir size. Allah, kendi rızasına uyanları, onunla esenlik yollarına götürür ve dileğiyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola sevk eder.”</em></strong>‌[6]<br />
<br />
Şanı yüce Allah bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Şüphe yok ki bu Kur'ân, insanları en doğru bir yola sevk eder ve iyi işlerde bulunan inanmış kimselere, gerçekten de büyük bir mükâfâta nâil olacaklarını müjdeler.”</em></strong>‌[7]<br />
<br />
Hidayet iki kısımdır: Teşriî hidayet ve tekvinî hidayet<br />
<br />
<strong>Teşriî hidayet:&nbsp;</strong>Yolu göstermek, kılavuzluk etmek, helalı/haramı ve farzı/yasağı... açıklamak anlamı taşımaktadır.<br />
<br />
<strong>Tekvinî hidayet:&nbsp;</strong>Eksik ve nakıs varlığı, kendine yakışır olgunluğa ulaştırmaktan ibaret olup, hidayetin bu türüne “maksada ulaştırmak”‌ da denmektedir.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim, saadeti temin eden hüküm ve etkenleri beyan ederek teşriî anlamda herkesi hidayet etmiştir.<br />
<br />
Yüce Allah'ın tekvinî hidayeti ise, teşriî hidayetten faydalanan insanlara verilen özel bir mükâfattır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>- - - - - - - - -</strong></p>

<hr align="center" noshade="noshade" size="2" width="100%" />
<h5 style="text-align: justify;"><br />
[1]Fussilet, 1-2<br />
<br />
[2]Nahl, 89<br />
<br />
[3]Usul-u Kafî (Türkçe tercümesi), c: 1, s: 79<br />
<br />
[4]Usul-u Kafî (Türkçe tercümesi), c: 1, s: 77<br />
<br />
[5]Usul-u Kâfi, c: 1, s: 261<br />
<br />
[6]Mâide, 15-16<br />
<br />
[7]İsrâ, 9</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hidayet-ve-saadet-kitabi</guid>
      <pubDate>Mon, 18 Dec 2023 19:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/saadet-2.jpg" type="image/jpeg" length="23200"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur'an'ın Manevi Ağırlığı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-manevi-agirligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-manevi-agirligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Gerçekten de sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” âyetindeki “ağır söz” ile kastedilen nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: center;"><em><strong>“Gerçekten de sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”</strong></em></p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Müzzemmil/5&nbsp;</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sıkl (ağırlık), cismin belli bir halidir. Özelliği de onu taşımanın ve bir yerden bir yere götürmenin zor olmasıdır. Bu kelime çoğu zaman cisimler haricinde manevî konular için de kullanılır. Örneğin,&nbsp;<em>“Ders bugün ağır idi.”</em>&nbsp;denildiğinde öğrencilerin onu anlaması güç ve zordu manasına gelmektedir.&nbsp;<em>“Tümü bilimsel teori olan bugünkü konuşma avama ağır geldi.”</em>&nbsp;gibi ifadelerde de soyut anlamda kullanılmıştır. Anlaşılması güç olan, ulaşılması zor hakikatleri içeren yahut emirlerine itaat edilmesi ve devamlı yerine getirilmesi zor olan manevî konularda da kullanılır. İlahi kelam olan Kur’an-ı Kerim her iki (mananın idraki ve maarifi gerçekleştirmek) açıdan da ağırdır. Manasının idrakinin ağır olmasının nedeni, Allah Resulü’nün (s.a.a) Allah Teâlâ’dan aldığı ilahi bir kelam olmasından dolayıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu sözleri, bütün sebeplerden ümidini kesmiş ve yalnızca bütün sebeplerin sebebi ve Subhan olan Allah’a gönül bağlamış pak nefislerden başka kimse idrak edemez. O ilahi kelamdır, zâhirî ve batını, tenzili ve tevili, her şeyin açıklayıcısı olan aziz bir kitaptır. Onun ağırlığı Resulullah’ın (s.a.a) durumundan tamamen belli oluyordu. Vahiy geldiğinde nasıl bir duruma geldiğini herkes görüyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hakikatlerini yani tevhidî, itikadî ve ahlâkî öğretilerini uygulama yönüne gelince, bu o kadar ağırdır ki, Kur’an’ın kendisi bu konuda şöyle buyuruyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik elbette ki onun, Allah korkusundan baş eğip paramparça olduğunu görürdün.”</em></strong><em><a href="file:///C:/Users/Yusuf TazegÃ¼n/Desktop/ArÅŸivcik/elmustafa kitaplar/4- Word/26-SorularCevaplar 2.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></em></p>
</blockquote>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim, sadece bu iki yönle değil, toplumda uygulanması, halkı hanif dinin emirlerini yerine getirmeye davet etmesi ve bu hanif dini diğer dinlere üstün kılması itibarıyla da ağırdır. Ağır olmasının kanıtı, Peygamberimizin (s.a.a) Allah yolunda katlandığı onca musibet ve zorluklar, Allah için çektiği onca eziyetlerdir. Kur’an, Peygamberimizin (s.a.a) müşrikler, kâfirler ve münafıklardan çektiği eziyet ve alayların sadece bir kısmını anlatmıştır. Dolayısıyla&nbsp;<em>“Gerçekten de sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”&nbsp;</em>âyetindeki ağır sözden kasıt Kur’an-ı Kerim’dir.<a href="file:///C:/Users/Yusuf TazegÃ¼n/Desktop/ArÅŸivcik/elmustafa kitaplar/4- Word/26-SorularCevaplar 2.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>- - - - - - - -</strong></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Yusuf TazegÃ¼n/Desktop/ArÅŸivcik/elmustafa kitaplar/4- Word/26-SorularCevaplar 2.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Haşr, 21.</p>

<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Yusuf TazegÃ¼n/Desktop/ArÅŸivcik/elmustafa kitaplar/4- Word/26-SorularCevaplar 2.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tababatabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizan(Musevi Hemedanî, Seyyid Muhammed Bâkır’ın Farsça çevirisi), c.20, s.97, Defter-i İntişarat-ı İslamî, Kum, 5. Baskı, h.ş. 1374; Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c.25, s.169-170, Daru’l-Kutubi’l-İslamiyye, Tahran, h.ş. 1374.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-manevi-agirligi</guid>
      <pubDate>Mon, 18 Dec 2023 19:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/safar-hero.jpg" type="image/jpeg" length="77802"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Eğer Fatıma Olmasaydı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/eger-fatima-olmasaydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/eger-fatima-olmasaydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“…Fatıma olmasaydı ikinizi de yaratmazdım.” hadisinin senedini ve ne anlama geldiğini açıklayınız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Fatıma’yla&nbsp;(s.a)&nbsp;İlgili Hadis</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>لولاك&nbsp;(يا محمد)&nbsp;ما خلقت الأفلاك ولولا علي لما خلقتك، ولولا فاطمة لما خلقتكما جميعاً</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Sen olmasaydın (Ey Muhammed!) âlemleri yaratmazdım, Ali olmasaydı seni yaratmazdım ve Fatıma olmasaydı siz ikinizi yaratmazdım.”</em></strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Giriş</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma’nın yüce makamı hakkında birçok hadis vardır. Bu hadislerin bazılarının manası sadece Ona (s.a) özgü olan ve insanı hayran bırakan makamlarına işaret etmektedir. Hadislerde de belirtildiği üzere Fatıma kelimesi, insanların kendisini tanımaya güçleri yetmediği kimse manasına gelmektedir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>&nbsp;Sanki Allah’ın gizli sırrı Fatıma’da saklanmış ve sanki Allah’ı ve hak irfanı tanımayla Hz. Fatıma’yı tanımanın yakın bir ilişkisi vardır. Nitekim Fatımiyyet zihinlere, tanıyamama sıfatını, hicapta olmayı ve ilahi haremde ikamet etmeyi getirmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma’nın (a.s) zahirde peygamber ve imam olmadığını biliyoruz. Öyleyse âlemde böyle bir makama sahip olmaya neden olan hakikat, zâhirî nübüvvet ve imametin dışında bir şeydir. Bu kutsi hakikate ne ad verirsek verelim yine de Onun künhüne kesinlikle yetişemeyiz. Ama söz âleminde ona <em>“ubudiyyetin (kulluğun) hakikati” </em>diyebiliriz. “Abd (kul)” olmak kelimenin tam manasıyla kendinden hiç bir şeye sahip olmamak ve bütünüyle Allah’a ait olmak demektir. Allah’ın kulu Allah’ın aynasıdır. İşte bu yüzden İmam Sâdık (a.s) ubudiyyetin hakikati hakkında <em>“Ubudiyyet, özü rububiyyet olan hakikattir.”</em>&nbsp;<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>&nbsp;diye buyurmaktadır. Bu hakikat insanın kaybolmuş hakikati ve irfan sırlarından bir sırdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bir başka rivayette Fatıma’yı tanımanın, Kadir gecesini tanımak olduğu belirtilmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>&nbsp;Bütün ariflerin hedefi Kadir gecesinin hakikatini idrak etmektir. Ermiş arif, Kadir gecesinde Kur’ân’ın nazil olma olayına şahit olan kimsedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Öte yandan İmam, batınî makamında Kur’ân-ı Natık makamına sahiptir. Yani imametin sırrı Kur’ân’ın gaybi hakikatini almaktır. İşte imametin zatı da Hz. Fatıma’nın (s.a) hakikatiyle bu şekilde, çok özel bir bağla bağlanmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İnsanların gördüğü nübüvvet makamıdır, dinin kemali olan imamet ise nübüvvet vasıtasıyla ulaştırılmış ve ancak has bir gurup tarafından anlaşılabilmektedir. Herkesin imamet makamından bilemediği (Allah’ın sırrını bilen mahremlerin dışında) şey ise ismet hicabı ve gayret-i ilahiyye’de saklı olan Fatıma’nın varlığının sırrıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Öyleyse imamet, nübüvvetin sırrı, ibadetin özü de imametin sırrıdır. Ancak buradaki nükte şudur: Bu üç makam ve mertebe Allah Resulü’nde tam bir vahdet ve kemal haddinde vardır. İşte bu yüzden on dört masumun içinde en üstün makam Hz. Peygamber’in (s.a.a) makamıdır. Bununla birlikte Muhammedî imamet makamı Hz. Ali’de (a.s), ubudiyyet makamı da Hz. Fatıma’da tecelli etmiş ve belirgin özellik olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre Hz. Muhammed’in (s.a.a) varlık hakikatinin zuhurunun seyri hakkında, “ubudiyyet makamı nübüvvet ve imamet makamından daha üstündür” demek gerekir. Dolayısıyla Hz. Fatıma’nın varlığında gerçekleşen şey bir insanın ulaşabileceği en son makamdır. Nübüvvet ve imametin hedefi de zaten budur.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Fatıma Olmasaydı...” Hadisi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma’nın (s.a) makamı ve mertebesi hakkında Peygamber ve diğer Masum İmamlardan gelen rivayetler, yine Onun (s.a) hakkında Yüce Allah’ın buyurduğu birçok hadis-i kutsi<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>&nbsp;yukarıda anlatılanlara delil teşkil etmekteler. Ama Hz. Fatıma’nın özel makamına açıkça işaret eden ve bazı âlimlerinde kendi kitaplarında naklettikleri şu hadis-i kutsi -İslâm Peygamberi’ni muhatap alarak- şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım, Ali olmasaydı seni yaratmazdım ve Fatıma olmasaydı siz ikinizi yaratmazdım.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hadisin senedine gelince, Rical ilminin kaidelerine göre bu hadis her ne kadar zayıf hadisler grubundan ise de birçok büyük Şia âlimi onu kitaplarında nakletmişlerdir. Cennetu’l-Asimekitabının yazarı hadisin son kısmını (Fatıma olmasaydı siz ikinizi yaratmazdım),Salih b. Abdulvahhab Arendes’in eseri Keşfu’l-Leali’den (s.148) naklediyor. Müstedrek-u Sefineti’l-Bihar(c.3, s.334) adlı kitap da onu Merhum Fazıl Merendî’nin eseri Mecmeu’n-Nureyn’den aktarıyor. Cevahiru’l-Kelamkitabının yazarının anne tarafından dedesi ve Ziyau’l-Âleminadlı eserin yazarı da bu rivayeti kitabında getirmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Mirza Ebulfazl Tahranî, Şifau’s-Sudur fi Şerh-i Ziyareti’l-Aşur(s. 84 ve sonrası) adlı eserinde şöyle nakleder:</p>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><em>“Salih b. Abdulvahhabve ondanönce gelen bazıravilermeçhuldürler ama bu durum rivayetin yalan olduğuna delil olmaz.”</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ayrıca belirtmek gerekir ki Masumların özel makamlarına ait olan bu tür rivayetlerde ravinin meçhul olması olağan bir şeydir. Zira Ehlibeyt İmamlarının zamanında toplumsal ilişkilerde sorun yaşamayan fıkhî hükümlerin ravilerinin aksine itikadî meselelerin ravileri (takiyye şartlarından dolayı) normal muaşeretten uzak kişilerdi. Güncel konularda belli çevrelerle ilişkileri olmadığından adalet ve güvenirlikleri incelenmezdi. Bu yüzden onların meçhul olması -özellikle (ricalî) kaidelere uygun olursa- hadisin itibarına herhangi bir zarar vermez. Masum İmamın bu konularda böyle kimseleri muhatap alması onların “sırdaş” kimseler olduğunu göstermektedir. Nitekim Ehlibeyt İmamlarının makamları hakkındaki bu sözlerin benzerleri böyle kimseler tarafından nakledilmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hadisin ne manaya geldiği konusuna gelince diyoruz ki, hadis birkaç kısımdan oluşmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>1-&nbsp;</strong>İnsan-ı kâmilin, yaratılış âleminin gayesi olması.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>2-</strong>&nbsp;İmamet makamının nübüvvetten daha üstün olması.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>3-&nbsp;</strong>Ubudiyyet makamının diğer bütün makamlardan üstün olması.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hadiste söz konusu bu üç makama şu ibarelerle işaret edilmiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Sen olmasaydın âlemi ve kâinatı yaratmazdım.”</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hadisin bu bölümü başka hadislerle de teyit edilmiştir. Bunun manası şudur: İnsan-ı kâmil, hilkat âleminin asıl hedefi, Allah’ın nazarının asıl merkezi ve Onun hilkat âlemindeki iradesinin icra edildiği yerdir. Bu konu hakkında filozoflar ve ariflerin birçok açıklaması var ki, biz onlardan birini getiriyoruz: Âlemin vahdet yönü olmasaydı, kesret (çokluk) olmazdı. İllet (sebep) ve malülün (sonuç) arasında uygunluğun olması, her yönden vahid olan ve hiç bir kesretin olmadığı âlemin ilk illeti ile kesret ve çeşitliliği olan âlemin malulleri arasında bir vahdetin gerçekleşmesini gerektirmektedir ki, bir yandan vahdetle irtibatı olmalı, diğer yandan kesret âlemiyle uygunluğu olmalıdır. Bu da her varlığın işi değildir, yalnızca âlem-i nefs’de gerçekleşir. Bu önemli iş yalnızca Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) nefislerinin yapacağı bir iştir. Öyleyse Peygamber olmasaydı âlemde vahdet olmazdı, vahdet olmadığında kesret de olmazdı.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hadisin ikinci bölümü şöyle buyuruyor:&nbsp;<em>“Ali olmasaydı seni yaratmazdım.”&nbsp;</em>Bu bölüm imamet makamının nübüvvet makamından üstün olduğu konusuna aittir. Nübüvvetin haber getirmek manasına geldiğini biliyoruz ama imamet daha üstün bir makamdır. Bu makam kâmil bir tevhide ve insanın kendinden (heva ve hevesinden) kurtulduktan sonraki Allah’a ulaşma makamıdır. Kur’ân, Hz. İbrahim’in peygamber olmasına rağmen çeşitli imtihanlardan geçtikten sonra imamet makamına ulaştığını söylüyor. Peygamber Efendimiz de imamet makamına sahipti ama Hz. Ali’nin özelliği imamet, Peygamberimizin zâhirî özelliği de nübüvvet olduğundan imamet makamı Hz. Ali’de (a.s) daha çok öne çıkmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla burada, Hz. Ali’nin (a.s) Peygamber’den üstünlüğü asla söz konusu değildir. Burada söz konusu olan şey imametin nübüvvete olan üstünlüğüdür. Çünkü hiç bir şüpheye yer bırakmayan delillerle Peygamber’in makamının Hz. Ali’den (a.s) üstün olduğunu biliyoruz. Bu delillerin en önemlisi Hz. Ali’nin (a.s) kendisinin şu sözüdür:&nbsp;<em>“Ben Muhammed’in kullarından bir kulum.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Konumuzun veya hadisin üçüncü kısmında buyrulan&nbsp;<em>“Fatıma olmasaydı siz ikinizi yaratmazdım.”&nbsp;</em>cümlesi ubudiyyet makamına işaret etmektedir. Bu makam her ne kadar Peygamder’de (s.a.a) kemal derecesinde varsa da Fatıma’da (s.a) asıl özellik olarak kendini göstermiştir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu durumda&nbsp;<em>“Fatıma olmasaydı siz ikinizi yaratmazdım.”&nbsp;</em>ibaresinin açıklaması şöyle olacaktır: Ubudiyyet makamı olmasaydı imamet ve nübüvvet makamı da eksik olacak ve gayesine ulaşmayacaktı. Zira nübüvvet ve imamet “mutlak abd (mutlak kul)” makamına ulaşmak için mukaddimedir. Bu makam Peygamber (s.a.a) ve Hz. Ali’de de vardı, ancak Fatıma’da (s.a) Ona münhasır özellik olarak tecelli etmiştir. Bu yüzden hadiste asıl vurgu Onun (s.a) üzerine olmuştur. Yoksa bu mukaddes zatlarda ikilik ve kesret düşünülemez.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Buna göre ubudiyyet makamı kemal haddinde bir kimsede ortaya çıkarsa nübüvvet ve imametten de üstün olacağı kesindir. Peygamber ve imam bile ubudiyyetten dolayı o makama ulaştılar ve nübüvvet ve imamet sorumluluğunu üstlendiler. Ayrıca Onların Allah katındaki en üstün makamı ubudiyyetin son derecesidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Başka bir ifadeyle nübüvvet ve imamet Onların (a.s) yaratılmışlarla olan ilişkilerine aittir; oysa ubudiyyet Onların (a.s) ilahi yönlerini ortaya koymaktadır ki, bu da ubudiyyetin imamet ve nübüvvetten daha üstün olduğunu göstermektedir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 43, s. 65.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ubudiyyet (kulluk) özü rububiyyet olan hakikattir; ubudiyetle elde edilemeyen rububiyette bulunur ve rububiyette gizli olana da ubudiyetle ulaşılır.” Misbahu’ş-Şeria, s. 7, Müessesetu’l-A’lemi.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. Kasım b. Ubeyd İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Biz onu Kadir gecesinde indirdik, (âyetinde) gece Fatıma’dır, kadir Allah’tır. Kim Fatıma’yı hakkıyla tanırsa şüphesiz kadir gecesini idrak etmiştir...” Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 43, s. 65.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz Fatıma’nın makam ve faziletleri hakkındaki hadis-i kutsilerin yalnızca 252 tanesi İsmail el-Ensarî’nin yazdığı “el-Kutsiyye fi Ahadisi’l-Kutsiyye” adlı kitapta toplanmıştır.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Esraru’l-Fatımiyye(Şeyh Muhammed Fazıl Mes’udî) ; Cennetu’l-Asime, s. 148; Müstedreku’l-Sefinetu’l-Bihar(Mecmau’n-Nureyn, s. 14 ve el-Avalim, s. 44’ten naklen), c. 3, s. 334. Bu hadis güvenilir hadislerden olup onu Cabir b. Abdullah el-Ensarî Resulullah’tan (s.a.a), O da (s.a.a) Allah-u Tebareke ve Teâlâ’dan nakletmiştir. (Şeyh Muhammed Fazıl el-Mes’udî, s. 231)</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Ali Geramî, Levla Fatıma, s. 141-143, hadisin mefhumu nakledilmiştir.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e.</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/elmustafa kitaplar/4- Word/27-SorularCevaplar 3.docx#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kuleynî, el-Kâfi, c. 1, s. 89.</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/eger-fatima-olmasaydi</guid>
      <pubDate>Sun, 17 Dec 2023 21:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/fatime01.jpg" type="image/jpeg" length="68376"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Örnek Kadın Hz. Fatıma]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ornek-kadin-hz-fatima</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ornek-kadin-hz-fatima" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hamaneî’nin Örnek Kadın Olarak Hz. Fatıma’ya (Selamullah aleyha) İlişkin Açıklamaları]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Ayetullah Hamaneî’nin Örnek Kadın Olarak Hz. Fatıma’ya (Selamullah aleyha) İlişkin Açıklamaları</b></p>

<p style="text-align: justify;"><b>&nbsp;</b></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Doğru Tanıtma</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma Zehra’yı (as) tanıtmak istiyorsanız, Müslüman bir insanın, Müslüman bir kadının, Müslüman bir gencin onun hayatından ders alabileceği şekilde tanıtın. Kutsallığı, temizliği, hikmeti, maneviyatı ve cihadıyla mücessem olmuş bu yüce kadına karşı insan kalbinde huşu, tevazu ve bağlılığı hissetmelidir. Bu insanın doğasında vardır. Biz insanlar mükemmelliğe meyilli ve tabiyiz. Eğer kendimizde mükemmelliği oluşturabilirsek ona doğru yöneliriz. Yoksa zaten kemal sahibi insan doğal olarak ona doğru yönelecektir.</p>

<p style="text-align: justify;">(Meddahlarla yaptığı görüşmedeki açıklamalarından 03.06.2010)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Mübarek İşaret</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hiç kimse -ne merhum İmam Humeynî ne de devrimin diğer büyükleri- mukaddes savunma savaşımızda<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> askerlere operasyonları esnasında <i>“Ya Zehra”</i> parolasını kullanmalarını veya <em>“Ya Zehra”</em> bandanalarını alınlarına bağlamalarını söylemedi. Ama savaş dönemine baktığımızda Hz. Zehra’nın mübarek ismi diğer mübarek isimlerden daha fazla öne çıkmış ve daha fazla kullanılmıştı. Tabi aynı zamanda Bakiyyetullah’ın<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> mübarek ismi de öyle (canlarımız ona feda). Devrimde bu iki isim doğal olarak, talimatsız, önceden herhangi bir çalışma olmadan, kalplerden, inançlardan ve duygulardan doğmuştur; bu mübarek bir işarettir. Bu iki cihan hanımının bize olan teveccühüdür. Bu, ilahî nur bakımından yüce babası ve Müminlerin Emiri’nden sonra bu varlık âlemine ilahî bir yansımadır.<br />
&nbsp;</p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>(Şairler ve Ehl-i Beyt Zakirleri ile yaptığı görüşmedeki açıklamalarından 24.05.2011)</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"><b>&nbsp;</b></p>

<p style="text-align: justify;"><b>İffet Sembolü</b></p>

<p style="text-align: justify;">Toplumumuzun mümin kadınları, Müslüman İran kadınının kadrini bilmelidir. İslâmî ve Müslüman kadının değerini bilin. Namahrem bir ortamda bulunmayan kadın, kendisini erkeklerin dikkatini çekme aracı olarak görmeyen ve kendisinin değerli olduğunu bilen kadın, kendi değer ve itibarının çıplaklıkla, çehresiyle, saçıyla, bedeniyle başkalarının gözlerini üstüne çekme ve onların heveslerini tatmin etmekten daha üstün olduğunu düşünen kadın, kendisini, insanlık tarihinin en büyük kadını olan Fatımatûz-Zehra'nın bulunduğu zirvenin eteğinde gören bir kadın; Müslüman İran kadınıdır. İşte bu kadın Batı medeniyetinin oyuncağı olmamalı ve oyunlarından, komplolarından yüz çevirmeli ve görmezden gelmelidir.</p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>(Kadın Toplulukları ile yaptığı görüşmedeki açıklamalarından 16.01.1990)</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"><b>&nbsp;</b></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Basiret Örneği</b></p>

<p style="text-align: justify;">Fatımatûz-Zehra ve Zeyneb-i Kübra (selam olsun onlara) İslam’ın örnek model kadınlarıdır. Günümüz dünya kadınları kendilerine bir rol model istiyor. Eğer modeli Zeyneb ve Fatımatûz-Zehra olursa; doğruyu anlayabilme, yaşananları idrak edebilme ve en iyisini seçebilme özelliğine sahip olur. Bu durum fedakârlıklar gösterme ve Allah’ın insanların omuzuna yüklediği ilahî yükümlülüğü yerine getirmede karşılaşacağı tüm sıkıntılara göğüs germeyi beraberinde getirse de değişmez. Modeli Fatımatûz-Zehra ve Zeyneb-i Kübra olan Müslüman kadın budur.</p>

<p style="text-align: justify;">Bir kadın lüksü, eğlenceyi, geçici arzuları düşünürse, asılsız ve köksüz duygulara teslim olursa o yola giremez; o yolda yürüyebilmesi için insanın ayağına dolanmış örümcek ağı gibi olan bu bağlardan kurtulması gerekir; İran kadını her ne kadar hem devrim döneminde hem de savaş sırasında böyle yapmış olsa da inkılabın her anında böyle yapması beklenir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>(Hemşireler ile yaptığı görüşmedeki açıklamalarından 13.11.1991)</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Müslüman Kadının Rol Modeli</b></p>

<p style="text-align: justify;">İslam, melekût âleminin üstün ve seçkini olan Fatıma’yı emsal ve örnek kadın olarak tanıtıyor. Zahirî yaşantısıyla, cihadı ve mücadelesiyle, ilmi ve belagatiyle, fedakârlığı, iyi bir eş oluşu ve anneliğiyle, muhacereti, tüm siyasî ve askerî alanlarda bulunmasıyla, devrimciliğiyle, nice büyük insanların onun karşısında saygı duymasına neden olan özellikleriyle o gerçek bir rol modeldi. Öte yandan manevî makamları, rükû, secde, ibadet, dua, yakarış ve melekûtî zatı onun Hz. Peygamber ve Müminlerin Emiri ile bir kulvarda olduğunu gösteren özelliklerdir. Kadın budur. İslam’ın kadını kadın yapmak için öngördüğü değerler bunlardır.</p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>(Kadın toplulukları ile yaptığı görüşmedeki açıklamalarından 16.01.1990)</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Hz. Fatıma Neden Hz. Ali ile Evlendi?</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma Hz. Ali ile onun dindarlığından ve imanından dolayı evlendi. Fatıma dini mal ve servete tercih etti. Bir diğer tabirle; zengin birçok talibinin olmasın rağmen, imanı mal ve mülke tercih etti ve Hz. Ali’yi seçti zira Ali yüce bir imana ve inanca sahipti.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Hz. Fatıma’nın Örnek Kadın Oluşuna Dair Ayetullah Hamaneî’den Kısa Cümleler</b></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;">1-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fatımatûz-Zehra (selamullah alyeha) İslam kadınlarının en yüce mertebesinde olan bir kadındır. Yani liderlik makamındadır.&nbsp; 19.06.2017</p>

<p style="text-align: justify;">2-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kâmil insan örneği ve melekûtî insanın varlığı; Hz. Fatıma’da tecelli bulmuştur. 25.12.1991</p>

<p style="text-align: justify;">3-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz. Zehra bir kadının insanî ve İslamî tanımının en yüce tecessümüdür. 03.02.2021</p>

<p style="text-align: justify;">4-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma bir kadının masumluk mertebesinde en yüce makama ulaşabileceğini gösterdi. 03.02.2021</p>

<p style="text-align: justify;">5-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma yüce ilahî bir varlık, yüce bir insan ve beşerin eğitmenidir. 09.09.2021</p>

<p style="text-align: justify;">6-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Peygamberin kızı diğer genç kızların ve kadınların yöneldiği dünyevî heveslere, lükse ve gösterişe bir zerre dahi yönelmemişti. 16.12.1992</p>

<p style="text-align: justify;">7-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sıddıka-yı Kübra; yani doğruluk ve dürüstlükte büyük kadın. Zira Allah’a kullukta doğru ve dürüsttü. Allah’a kulluk etmese bu makamın sahibi yani Sıddıka-yı Kübra olmazdı. 27.07.2005</p>

<p style="text-align: justify;">8-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz. Zehra tam anlamıyla bir mücahide, yılmaz, çalışkan ve zorluklara tahammül edendi. 13.12.1989</p>

<p style="text-align: justify;">9-&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Annelikte, iyi bir eş olmada, ev hanımlığında, evlat yetiştirmede tasavvur edilebilecek en zirve Hz. Fatıma’dır. 03.02.2021</p>

<p style="text-align: justify;">10-&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma’nın farklı alanlarda yaptığı cihat örnek bir cihattır. İslam’ı, imameti ve velayeti savunması, Hz. Peygamberin hamisi olması, İslam serdarının en büyüğünü koruması bu örneklerden bazılarıdır. 03.12.1992</p>

<p style="text-align: justify;">11-&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma’nın kısacık bir hayatı vardı ancak cihat ve savaşçı ruhu, çabası ve sabrı, devrimci yönü, öğrenimi ve öğretimi, konuşmaları, nübüvvet ve imamet savunuculuğu, İslamî değerlere sahip çıkışı tam bir okyanus gibiydi. 16.01.1990</p>

<p style="text-align: justify;">12-&nbsp;&nbsp; Kalbi Peygamberin ve Ali’nin kalbi gibi aydın ilmin esrarlarına vakıf olan Hz. Fatıma, tüm bu yüce makamlara sahip olmasına karşın Hz. Ali’nin arkasında bir dağ gibi durdu. 15.12.1995</p>

<p style="text-align: justify;">13-&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma velayet yıldızlarını kucağında barındıran yüce bir gökyüzüdür. 22.10.1997</p>

<p style="text-align: justify;">14-&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma çocukluk döneminde, Peygamberin hicretinde sonra Medine’de, Medine’nin içerisinde ve babasının tanık olduğu tüm olaylara şahit olup İslam düzeninde kadının rolünü ifade eden bir örnektir. 20.09.2000</p>

<p style="text-align: justify;">15-&nbsp;&nbsp; Hz. Zehra tarih boyunca tüm nesillere kadınlar için bir örnektir. 20.12.1991</p>

<p style="text-align: justify;">16-&nbsp;&nbsp; Toplumumuz bugün Fatıma’nın mektebinden eğitim almaya muhtaçtır. 09.09.2001</p>

<p style="text-align: justify;">17-&nbsp;&nbsp; Hz. Fatıma’nın hayatına teveccüh edilmeli. Yeni bir bakış açısıyla hayatını tanımalı, anlamalı ve kelimenin tam anlamıyla örnek alınmalı. 19.4.2014</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">18-&nbsp;&nbsp; Hz. Sıddıka-yı Tâhire’nin hayatı bizim için çaba, içtihat ve pak yaşam dersidir. 20.04.2014</p>

<p style="text-align: justify;">19-&nbsp;&nbsp; Allah’ın lütfuyla Devrim’in bizim halkımıza bahşettiği Hz. Zehra’nın yoludur: kendini yetiştirme ve dünyayı yetiştirme. 15.12.1995</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>- - - - - - - - - -</strong></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> 22 Eylül 1980 – 20 Ağustos 1988 seneleri arasında cereyan eden İran-Irak savaşı</p>

<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> İmam Mehdi (af)</p>

<p style="text-align: justify;"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ornek-kadin-hz-fatima</guid>
      <pubDate>Fri, 08 Dec 2023 15:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/fatima-zehra.jpg" type="image/jpeg" length="31800"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sa’di-i Şîrâzî Paneli ve Filistin’e Destek Çağrısı..]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sadi-i-sirazi-paneli-ve-filistine-destek-cagrisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sadi-i-sirazi-paneli-ve-filistine-destek-cagrisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Iğdır Üniversitesi'nden Sa’di-i Şîrâzî Paneli ve Filistin’e Destek Çağrısı..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><b>Iğdır Üniversitesi'nde düzenlenen “Sa’di-i Şîrâzî” panelinde Filistin’de yaşanan insanlık dramına dikkat çekildi.</b></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Iğdır Üniversitesi Caferilik Uygulama ve Araştırma Merkezi (CAMER) tarafından Fars dilinin büyük dehası, İslam Âlimi Sa’di-i Şîrâzî üzerine panel düzenlendi.</p>

<p style="text-align: justify;">Karaağaç Kampüsü 15 Temmuz Şehitleri Konferans Salonu'nda düzenlenen programa Rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Hakkı Alma, il protokol üyeleri, STK ve basın temsilcileri, akademisyenlerimiz, öğrencilerimiz ve vatandaşlar katıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlanan programın açılış konuşmasını Rektör Prof. Dr. Mehmet Hakkı Alma yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;">Konuşmasında İslam dünyasının birlik olması gerektiğine dikkat çeken Rektör Alma, bugün Filistin’de yaşanan insanlık dramının temel sebebinin Müslümanlar arasındaki ihtilaflar olduğunu vurguladı.</p>

<p style="text-align: justify;">Rektör Alma, <i>“Maalesef aramızdaki bu tefrika havası bizi bu noktaya getirdi. İsrail güçlü değil, bizim zafiyetimiz onları güçlü kılıyor. Filistin’de kardeşlerimiz soykırıma uğrarken bazı İslam ülkelerinde festivaller düzenleniyor olması bizim için büyük bir ayıp. Bu noktada iğneyi önce kendimize batırmalıyız.”</i> dedi.</p>

<p style="text-align: justify;">Rektör Alma’nın konuşmasının ardından CAMER Müdürü Öğr. Gör. Alaattin Yanardağ’ın moderatörlüğündeki panele geçildi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ehla-Der Genel Başkanı Kadir Akaras,<b> </b>paneldeki konuşmasında<b> </b>Sa’di-i Şîrâzî’nin inanç dünyasına değindi. Prof. Dr. Murat Ali Karavelioğlu, Şîrâzî’nin Türk edebiyatındaki yeri ve önemine dikkat çekerken Dr. Öğr. Üyesi Aydın Eryılmaz ise Şîrâzî’nin divanı ve eserleri üzerine bir konuşma gerçekleştirdi.</p>

<p style="text-align: justify;">Son olarak Dr. Öğr. Üyesi Büşra Arslan Meçin ise Şîrâzî’nin tasavvufi yönünü anlattı.</p>

<p style="text-align: justify;">Ehla-Der Başkanı Akaras’ın Filistin’deki insanlık dramına dikkat çeken konuşmasının ardından Öğr. Gör. Dr. Esma Şahin’in öncülüğünde Filistin’e destek amacıyla Öğrenci Topluluklarımız tarafından basın bildirisi okundu.</p>

<p style="text-align: justify;">Program, katılımcılara teşekkür belgelerinin sunulmasının ardından toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.</p>

<p style="text-align: justify;">Programdan sonra Rektör Alma, Filistin’e destek amacıyla açılan kitap standını ziyaret etti.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ehlader HABER</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181219.jpeg" style="width: 963px; height: 653px;" /></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181221.jpeg" style="width: 983px; height: 753px;" /></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181239-2.jpeg" style="width: 983px; height: 642px;" /></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181239.jpeg" style="width: 983px; height: 626px;" /></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181241.jpeg" style="width: 983px; height: 655px;" /></p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181239-1.jpeg" style="width: 983px; height: 655px;" /></p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181241-2.jpeg" style="width: 993px; height: 624px;" /></p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181241-1-1.jpeg" style="width: 993px; height: 662px;" /></p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181242.jpeg" style="width: 973px; height: 648px;" /></p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar, Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sadi-i-sirazi-paneli-ve-filistine-destek-cagrisi</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Nov 2023 18:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/11/whatsapp-image-2023-11-13-at-181241-1.jpeg" type="image/jpeg" length="18142"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
