<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 02 Jun 2026 05:45:51 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Antik ve Modern Cahiliyetten Teberri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hacı adayı, ‘lebbeyk’ derken hakikatte Allah’la ahitleşir. “Ona itaat maksadı dışında asla ağzını açmayacağına ve dilinin kapısını tüm günahlara kilitleyeceğine” dair söz verir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Antik ve Modern Cahiliyetten Teberri</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hac, o özel lebbeyk nidalarıyla; ister kısa ve sessiz ister uzun ve yüksek sesle dile getirilsin hem gelmiş geçmiş ve varolan tüm cahiliyetlerden teberri etmektir hem de ister elle yontulmuş tüm putlar olsun ister şirke bulanmış tüm câhilî göstergeler, tüm putları kırıp parçalamaktır. Hac, ister yeni ister eski bâtılın tüm mazharlarını ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla hac, riya, heva-heves, cimrilik ve kibir gibi tüm şirk kokan hastalıklardan kurtulmak için bir ilaçtır.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklamak gerekirse, câhiliye dönemlerinde ‘lebbeyk’ bir şirk ve putperestlik nidasıydı. Zira müşrikler nezdinde ‘telbiye’ şu sözlerle ifade edilirdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Lebbeyk Allah’ım lebbeyk, yoktur bir şerikin lebbeyk! Tek bir şerikin vardır ki o da senindir. Sen o ve onun sahip olduğu her şeyin mâlikisin!”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu sözlerle Allah için bir ortak ve şerik ispatlıyorlardı; tabi bu şeriki de yine ona ait biliyorlardı! Fakat İslam’a göre telbiye, eşsiz ve benzersiz Rabbimizin dergâhında bir yalvarış ve yakarıştır. Telbiye, gizli açık bütün şirk göstergeleri karşısında bir nida, bir haykırıştır. Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın gayrı için hiçbir zuhurdan söz edilemez. Haliyle ondan gayri sığınılacak bir dergâh yoktur. Ondan gayrı hiçbir kudret kaynağından söz edilemez. Haliyle Ondan gayri hiç kimseye imdat eli uzatılamaz. Zira orada ‘mutlak velayet’ artık bir tek hak olan Allah’a mahsustur:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“İşte burada velayet, hak olan Allah’a mahsustur.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hakikat, lebbeyk nidalarının bütün sahra ve ovalarda, her bir tepeye tırmanırken her tepenin eteklerine inerken hiç durmaksızın tekrarlanan yankısını duyup görebilenler nezdinde şüphe götürmez bir açıklıktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Nübüvvet hanedanından (a.s) varit olan naslar da bu hakikatin şahididir. Örneğin: “Câhilî geleneklerle hareket eden ya da haram mal çirkefine bulaşanlar lebbeyk deseler de bu esnada ona “Ey kulum, ne lebbeyk denir sana ne senin için bir saadet vardır!” cevap verilir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Bu doğrultuda İmam Kazım (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Biz Ehlibeyt, ilk haccımız (Sarure Haccı), kadınlarımızın mihriyesi ve kefenlerimizin masrafı malımızın en temiz olanındandır.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tutumun yegâne sebebi şudur: Hac’da ‘lebbeyk’ demek, Peygamberlerin yeryüzünde Meleklerin Arş’ın çevresinde dile getirdikleri ‘lebbeyk’ nidalarının bir tekrarıdır. Bu hususu daha önce açıklamıştık.</p>

<p style="text-align:justify">Haccın câhiliyete karşı bir haykırış olduğunu araştırmak ve bu ilâhî ahdin sırrını naslarda bulmak isteyen bir araştırmacının ulaşacağı nüktelerden biri de şu olacaktır: İbrahim Halil, (a.s) Musa Kelim (a.s) ve Hatemü’l Enbiya’nın (s.a.a) ‘telbiye’si ile alakalı rivayetler diğer Peygamberler (a.s) ile ilgili varit olan rivayetlerden ziyadesiyle fazladır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Elbette biz nübüvvet, risâlet, hilafet ve sair makamlarla ilgili temel ilkeler söz konusu olduğu zaman peygamberler arasında bir fark gözetmeyiz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ancak Rabbimiz, onların bazılarını diğerlerine göre daha faziletli kılmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> Biz de bu fazilet derecelerine göre onların birbirlerine karşı daha imtiyazlı nitelikleri olduğuna inanırız. Özellikle de tağutlara karşı başkaldırı, alçakları alaşağı etmek ve iç-dış tüm cahiliyetin defi noktasında her birinin farklı bir duruşu vardır. Nitekim İbrahim Halil (a.s) tağutları “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun!”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> diye haykırırken Musa Kelim (a.s) “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> diye alçaklara karşı cephe almış ve Hatemü’l Enbiya (s.a.a) cahiliyeti “Câhiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Haykırışıyla defetmiştir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Telbiyenin Hikmeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">İhrama bürünmek ve <i>“Lebbeyk”</i> demek, Vahyin nidasına bir cevap ve ilâhî davete bir icabettir. Bu itibarla gerçek anlamıyla hac eda edenler ve Kâbe’yi ziyarete gelenler telbiye esnasında aklî boyutuyla öylesine bir ürperiş ve korku hali yaşarlar ki renkleri sararır ve sesleri kısılır. Bazen de öylesine bir dehşet yaşarlar ki olmaya ki bize de “sizin için ne lebbeyk ne de saadet vardır” diye nida edilir endişesine kapılırlar.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacı adayı, ‘lebbeyk’ derken hakikatte Allah’la ahitleşir. <i>“Ona itaat maksadı dışında asla ağzını açmayacağına ve dilinin kapısını tüm günahlara kilitleyeceğine”</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> dair söz verir. Evet, dilin cirmi (cismi) küçük ama cürümü büyüktür. Hakkı inkâr, bâtıl iddialar, gıybet, iftira, yalan, söz taşıyıcılık, küfürleşmek, alay etmek ve benzeri büyük günahların birçoğu hep dil ile işlenir. İşte telbiye, dili bütün bunlardan arındırmaktır. Bu itibarla Beytullah ziyaretçisinin dili, tertemiz ve tâhir bir dildir. Yani asla yalan yere şahitlik etmez, gıybet etmez, yalan söylemez, iftira atmaz ve hiç kimseyle alay etmez.</p>

<p style="text-align:justify">Demek ki, telbiyenin sırrı, dili hak söz ve Hakk’a itaat maksadıyla kullanmaya ahdetmek ve bâtıl söz ve günahlardan uzak tutmaya söz vermektir. Tabi bu, sırf sadece hac ve umre dönemleri için değil, bütün zamanlar için verilen bir sözdür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>‘Lebbeyk’ Diyenlerin Derece ve Mertebeleri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Nasıl iman mertebelerine göre müminlerin dereceleri farklılaşıyorsa, aynı şekilde “Lebbeyk” diyenlerin dereceleri de ‘telbiye’ mertebelerine göre farklılık arz eder. Zira bir kesim, Peygamberlerin çağrısına ‘lebbeyk’ derken diğer bir kesim bizzat Allah’ın davetine icabet eder. Bazıları, “Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi lebbeyk! Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi Lebbeyk!”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> diye nida ederler. Bu kesim, İbrahim Halil’in (a.s) davetine icabet ederek Beytullah’ı ziyarete giden orta düzeydeki hac yolcularıdır. Zaten İbrahim’de (a.s) Allah’ın fermanı mucibince insanları hacca davet ediyordu:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”</strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu kesimin daha fevkinde bulunanlar Allah’ın şu davetine icabet ederek lebbeyk derler:</p>

<p style="text-align:center"><i>“…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.”</i><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu düzeydeki bir hacı adayı, insanlar arasında ancak parmakla sayılabilecek kadardırlar. Onlar Hakk’ın davetini duyar duymaz şöyle icabet ederler: ‘Lebbeyk Allah’ım lebbeyk! … Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk, lebbeyk ey selamet diyarının davetçisi lebbeyk! … Lebbeyk ey hem korkulan ve hem arzulanan lebbeyk!”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Bu ‘telbiyeler’ ile bizzat Allah’ın davetine icabet edilir. Elbette Halilullah’a (a.s) verilen cevap da aynı zamanda Allah’ın davetine bir icabettir. Nitekim Allah’a icabet ile İbrahim Halil’in (a.s) davetine de icabet edilmiş olunur. Lakin aradaki fark, Beytullah ziyaretçisinin şuhûd düzeyiyle alakalıdır. Zira herkes imanın hüviyet derecesi ve mertebesi ile orantılı bir şekilde Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve emirlerine itaat eder. Bazıları bir vasıtaya ihtiyaç duyar. Bazılarıysa; örneğin peygamberler hiçbir vasıta olmaksızın Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve ahkâmıyla amel ederler. Şahadet âleminde zuhur eden her şey, gayb âleminde imzalanan ahit ve sözleşmenin bir ürünüdür. Binaenaleyh, özü itibarıyla her ne kadar herkes aslında bizzat Rabb-ı Celil ile ahitleşmiş olsa da; lakin bazıları İbrahim-i Halil vasıtasıyla, bazılarıysa vasıtasız bu ahde taraf olmuşlardır. Dolayısıyla her ‘telbiye’ bir değildir. Yani birileri “Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk” diye nida ederken dahi aslında “insanlar arasında haccı ilan et” emri gereğince İbrahim-i Halil’e cevap verirken diğer bazıları Rabb-ı Celil’e icabet eder. Zira bir insan, ilâhî misak âleminde Allah’a nasıl cevap vermişse, zuhur âleminde de aynı şekilde ‘lebbeyk’ der.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklamak gerekirse, bütün insanlar iki kez ‘lebbeyk’ derler. Bu iki ‘lebbeyk’ birbirinin kapsamındadır. Bu icabet ve cevap, tarihi bir vaka olmadığından, geçmişte vaki olmuştur denilemez. Bu ahitleşme her daim süredurmaktadır. İlk ‘lebbeyk’ zer ve zürriyet âleminde gerçekleşen misak ve sözleşme esnasında dile gelmiştir. Orada, Yüce Allah insanlardan taahhüt alıp onlara kendi hakikatlerini göstermiştir. Öyle ki, her kul orada Allah’ın Rububiyyetini ve kendi ubudiyetini müşahede ve bunu ikrar etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» buyurunca onlar da «Elbette!» diye ikrar etmişlerdi.”</i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci<i> ‘lebbeyk’ </i>ise umum insanların ve tüm herkesin hacca davet edilmeleri esnasında vaki olur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbrahim Halil’in (a.s) bu umumi daveti de insanların kulağına erişmiş ve hatta babalarının sulbünde bulunanlar dahi bu davete ‘lebbeyk’ demişlerdir. İmam Sadık (a.s) bu hususta şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İbrahim ve İsmail (a.s) Beyt’i inşa etmekle emrolunup Beyt’in inşası bittikten sonra İbrahim rüknün üzerine oturdu ve: “Hacca gel! Hacca gel!” diye seslendi. Eğer “hepiniz hac için geliniz” deseydi, o gün için yaratılmış insanlar dışında hiç kimse hacca gitmezdi. Lakin o: “Hacca gel!” deyince, babalarının sulbünde bulunan insanlar: “Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi! Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi!” diye icabet ettiler. Her kim on kez ‘lebbeyk’ dediyse on kez hac edecektir. Her kim beş kez dediyse, beş kez haccedecektir. Her kim daha fazla dediyse kaç kez ‘lebbeyk’ demişse o kadar haccedecektir. Bir kez diyen, bir kez haccedecek; hiç söylemeyen ise hiç etmeyecektir.”</i><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbrahim Halil’in (a.s) davetiyle şekillenen bu ‘lebbeyk’ sahnesi, Allah’ın insanları davet ettiği zer ve zürriyet âlemindeki Lebbeyk sahnesine benzemektedir. O ilk sahne nasıl halen canlılığını koruyorsa, Halilullah’ın (a.s) davetiyle şekillenen sahne de halen devam ededurmaktadır. Zira burada söz konusu olan, fıtrat ve ruhun o davete muhatap olmasıdır; babaların sulbü ve anaların rahimlerindeki küçücük zerrelerin değil.</p>

<p style="text-align:justify">Lebbeyk nidasını dillendirenler arasındaki farklar, diğer birçok dini mesele için de geçerlidir. Örneğin Kur’an-ı kerim tilavet edenler de derece derecedirler. Birçok Kur’an okuyucusu, bu sözleri kimin dilinden işittiğinin bilincinde değildir. Fakat Allah velileri, arif ve gönül ehli müminler, Kur’an’ı sanki bizzat Peygamber Efendimizin (s.a.a) dilinden dinliyorlarmışçasına okur ve idrak ederler. Evliya içerisinde çok az bir kesim ise Kur’an’ı sanki doğrudan Allah’tan işitiyormuşçasına tilavet eder. Örneğin İmam Sadık kendisine namaz esnasında Kur’an tilavet ederken oluşan bir halden ayıldıktan sonra şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kur’an ayetlerini o kadar çok tekrarladım ki, en son bana bir hal oldu ve ben bu ayetleri nazil kılanın bizzat kendisinden şifahi olarak dinledim.”</i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Binaenaleyh, bir kesim Kur’an tilaveti esnasında, ayetleri bizzat Allah’tan işitiyormuşçasına okurlar. Örneğin bazıları Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda onun Kur’an tilavetini, sanki Allah nezdinden tilavet olunuyormuşçasına dinlerlerdi:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“<strong>Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver.”</strong><a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Zira bu kitap herkes için nâzil olmuştur. Elbette vahye direkt muhatap olan ve onu doğrudan alan tek insan Resulullah’ın (s.a.a) kendisidir.</p>

<p style="text-align:center"><i>“Sana da (ey Resulüm) bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.”</i><a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın selamına muhatap olan insanlar da sınıf sınıftırlar. Bir sınıf, bu selamı meleklerin diliyle işitirler:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Odur size salât eyleyen ve onun melekleri!”</i></strong><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Müminlerden bir sınıf, o ‘selam’ı Resulullah’ın (s.a.a) diliyle işitirler:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size!”</strong></i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira Resulullah’ın her sözü vahiydir ve bu kuralı müminlere iletmek da Allah Teâlâ’nın emriyledir. Müminler ve Allah’ın seçkin kulları içerisinde çok küçük bir sınıf, Allah’ın selamını vasıtasız bir şekilde idrak liyakatine sahiptirler. Nitekim Allah’ın bazı peygamberlerini bizzat selamladığı örnekler Kur’an-ı Kerimde yer alır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“(O’nun) seçtiği kullarına da selâm olsun!”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a> “Bütün âlemlerde Nuh’a selam olsun! Biz, işte böyle ihsan ehlini mükâfatlandırırız.”</strong><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimede ‘Biz, işte böyle…’ tabirinden anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın özel selamı, ihsan sahibi bütün mümin kullarını da kapsar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 4, s.542</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Kehf: 44</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 317-318; Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.12,s. 370-393</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bakara: 285</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Bakara: 253</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Enbiya: 67</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> A’raf: 104</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Maide: 50</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 5, s.124; Vesailu’ş Şia, c.17, s. 19; Bihar, c.47, s.16 ve c. 64, s. 337</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadis-i Şibli, bkz. Elinizdeki Kitap,</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s. 206</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Hac: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Al-i İmran: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Tehzibu’l Ahkâm, c.5, s.91–92; Vesailu’ş Şia, c.12, s.282–283 (Tam Metin)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> A’raf: 172</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Hac: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.206–207</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Bihar, c. 47, s. 58</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Tevbe: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Nahl: 44</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Ahzab: 43</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> En’am: 54</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Neml: 59</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Saffat: 79-80</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/antik-ve-modern-cahiliyetten-teberri</guid>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 16:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/antik-teberri-1.jpg" type="image/jpeg" length="56932"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dinsel Yasalar Arasındaki Farklılıkların Sırrı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin...”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dinsel Yasalar/Şeriatlar Arasındaki Farklılıkların Sırrı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki ayete bakılırsa, bütün büyük peygamberlerin (a.s) davetçisi bulundukları din, tek bir dindir. Bu dinde ne bir ihtilaf ne de sapma söz konusudur. Bütün ümmetler, bu yegâne dini ikame etmekle yükümlü tutulmuş ve bu hususta ayrılık ve ihtilafa düşmekten sakındırılmışlardır. Zira bütün peygamberler (a.s) farklı ırklardan olsalar da tek bir dine inanan iman kardeşleridirler. Bütün peygamberler, elçi olarak tayin olunduklarında ilk, kendilerinden önceki peygamberleri tasdik etmişlerdir. Bu durum, Nübüvvetin en yüce zirvesi ve peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) zuhur edinceye kadar hep devam ede gelmiştir. Onun kendisi de kendisinden önceki peygamberleri tasdik etmiş, şeref ve yücelik bakımından hepsinden öne geçmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ’nın <strong><i>“Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık…” </i></strong>ayetinde buyurduğu üzere şer’î yasalar, ibâdî ahkâm ve izlenen yol ve yöntemler arasındaki farklılıklara gelince, söylenebilecek en nihaî söz, bunun bir hükmün iptali anlamında nesih değil umum ifade eden bir hükmün özel bir duruma uyarlanması anlamında tahsis sonucu ortaya çıktığıdır. Açıklamak gerekirse, insanlık toplumunda ortaya çıkan özel şartlar, bu şartlara özgü özel ve teferruatlı ahkâm ve özel yasaların vazolunmasını gerekli kılar. Bu özel şartların ortadan kalkmasıyla beraber, bu ahkâm ve yasaların ömrü de sona erer. Bu demektir ki şer’î yasalar arasındaki bütün farklılıklar, önceki yasaların bir noksanlık ve kusur taşıdığı ya da aslında fâsit olduklarının zuhuru anlamında neshin bir sonucu değil, yalnızca zamansal şartlara uyarlanmanın bir sonucudur. Zira Yüce Allah bizzat haktır ve haktan gayrısını söylemez:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İlerleyen sayfalarda açıklayacağımız üzere hac, İslam’ın en önemli mazharlarından biri olarak, yukarıda ele aldığımız iki temel ilke; yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerinin tam bir örneğidir. Bu itibarla Kâbe’nin evladı, sözün sultanı ve tevhid ehlinin velisi İmam Ali b. Ebu Tâlib (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“…İnsanlar, pınar başına doğru koşuşturan susuzlar misali ona doğru seğirtir ve tıpkı güvercinler misali ona özlem duyarlar… Peygamberlerin durdukları yerlerde vakfeye durur arşın çevresinde tavafa duran meleklere benzemeye çalışırlar. İbadet pazarında, nice kârlar elde eder mağfiret müjdesinin verildiği yerlere yönelirler. Allah, Kâbe’yi İslam’ın nişanesi, oraya sığınanlar için güvenli bir ev kılmıştır. (Buna göre, bu muhterem mekân çok özel bir hükme tabi olup İslam’ın bir bayrağıdır. Dolayısıyla da) Yüce Allah bu beyte yönelmeyi farz kılmış ve onun üzerimizdeki haklarını tanımayı emretmiştir. İnsanları onu ziyaret etmeye davet ederek şöyle buyurmuştur: “…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir. Kim inkâr ederse, bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 1. Hutbe</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/slamz-1.jpg" type="image/jpeg" length="84580"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmam Rıza’nın (as) Bizden Beklentileri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Güçsüz olan kimseye yardım edin. Zira bunu yapmak en iyi sadakadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Musa Aydın</strong></h5>

<p style="text-align:justify">İmamet ve velayet semasının sekizinci yıldığı Hz. İmam Rıza’nın (a.s) mübarek doğum günlerini bir kez daha idrak etmiş bulunmaktayız. Bu kutlu münasebeti başta aziz oğlu Hz. Sahbibuzzaman’a (a.f), bütün müçtehitlerimize, Veliyy-i Emr-i Müslimin’e ve bütün müminlere ve siz değerli Ehlibeyt dostlarına tebrik arz ediyoruz. Rabbim dünya ve ahirette bizi onların velayetinden, nuraniyet ve hakkaniyetinden ayırmasın, şefaat ve refakatlerini hepimize nasip buyursun.</p>

<p style="text-align:justify">Değerli müminler, Resulullah ve Ehlibeyt’ini anmak sadece kuru bir ritüelden ibaret değildir. Bu merasimler, bir yanıyla onlara olan meveddet, muhabbet ve kadirşinaslığımızı ortaya koymaktır. Zira seven kimse, sevdiğinin sevinçli gününde sevinir, hüzünlü gününde hüzünlenir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yanıyla bu merasimler ve anmalar bizim onlarla ahit tazelememiz, unuttuklarımızı hatırlamamız, gafletlerimizi gidermemiz ve onlara olan marifet ve yakinimizi artırmak, onların mektebinden kendimize dersler çıkarmak içindir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Emrü’l-Mümin Ali (a.s) bütün bunları bir hadisinde bir arada şöyle beyan ediyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong>إن الله تبارك وتعالى اطلع إلى الأرض فاختارنا ، واختار لنا شيعة ينصروننا ، ويفرحون بفرحنا ، ويحزنون لحزننا ; ويبذلون أموالهم وأنفسهم فينا أولئك منا وإلينا.</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz Allah Tebareke ve Teâla yeryüzüne baktı, bizi seçti; bizim için de Şiîler seçti. Onlar bize yardım ederler; bizim sevincimizle sevinir, hüznümüzle hüzünlenirler; mallarını ve canlarını bizim yolumuzda harcarlar. İşte onlar bizdendir ve bize doğru gelmektedirler.” </i></strong></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 65, s. 18)</strong></h5>

<p style="text-align:justify">İşte bu amaçla ben Mevlamız Hz. İmam Rıza’nın (a.s) mübarek sözlerinden, bizim için ders niteliği taşıyan ve İmam’ın bizden beklentileri ve bize yönelik direktiflerinden kırk tanesini huzurunuza takdim etmek istiyorum ki hem İmam’ımızı yad etmiş olalım, hem de İmam’ın bizden beklentileriyle daha iyi aşina olmuş olalım inşallah:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1-</strong> Bizim mektebimizin ihya edildiği meclislere katılın; bunu yaparsanız kalplerin öleceği gün sizin kalbiniz ölmez. (Âmili, el-Vesâil, c. 14, s. 278)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2-</strong> Bizim mektebimizi ihya edin; ilimlerimizi öğrenin ve insanlara öğretin. (Saduk, Meâni’l-Ahbâr, s. 180)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3-</strong> Bizim velayetimizden ayrılmayın. Zira bizim velayetimiz ve düşmanlarımızdan teberri etmek, dinin kemalidir. (Müstetrafâtü’s-Serâir, s. 3, s. 149)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4-</strong> İmamlarınızı ziyaret edin. Zira bu ahdinize bağlı kaldığınızın bir alametidir. (Âmili, el-Vesâil, c. 14, s. 322)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5-</strong> Bize itaat edin; kim bize itaat etmezse bizden değildir. (Kummi, Sefinetü’l-Bihâr, c. 2, s. 98)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>6-</strong> Salih ameli ve ibadette gayret etmeyi, Âl-i Muhammed sevgisine güvenerek terk etmeyin. Aynı şekilde, ibadete güvenerek Âl-i Muhammed sevgisini de ihmal etmeyin. Çünkü bu ikisinden biri, diğeri olmadan kabul edilmez. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 348)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7-</strong> Dünyanızı dininiz için ve dininizi dünyanız için bırakmayın. Bunu yapan bizden değildir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 346)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>8-</strong> (Babasından naklen) Zamanınızı dörde ayırın:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü Allah ile münacata.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü geçiminizi sağlamaya.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü kusurlarınızı size tanıtan ve kalben sizi seven kardeşlerinizle birlikteliğe..</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir saatinizi de helal lezzetlerden yararlanmaya; ki bununla diğerlerini yapmaya da güç toplarsınız. (Fıkhü’r-Rıza, s. 337)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>9-</strong> Müminlerin (sıkıntısını gidererek) kalplerini ferahlatın. Zira kim bir mümin için bunu yaparsa, Allah da onun kalbini kıyamet günü ferahlatır ve kıyamet günü güvende olanlardan olur. (Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 200)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>10-</strong> Humus vermekten kaçınmayın. Zira bu rızkınızın anahtarı, günahlarınızın temizlenmesi ve kıyamet yurdunuzdaki yerinizin hazırlanma vesilesidir. Ayrıca humus vermekten kaçınmanız sizi bizim duamızdan mahrum bırakır. (Kuleyni, el-Kâfi, c. 1, s. 547)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>11-</strong> Yalan konuşmayın. Zira adamın birisi Resullah’a (s.a.a) gelerek dedi ki: Bana öyle bir ahlak öğretin ki dünya ve ahiret hayrını benim için bir araya toplasın. Allah Resulü (s.a.a) “Yalan konuşma!” buyurdu. (Fıkhü’r-Rıza, s. 354)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>12-</strong> Faiz yemeyin. Zira faiz haram ve büyük günahlardandır… Bu her peygamberin diliyle ve gönderilen her semavi kitapta haram kılınmıştır. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 100, s. 54)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>13-</strong> Sarhoş edici içki içmeyin. Zira Allah gönderdiği her peygamberi, içkinin haram oluşu üzere göndermiştir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 79, s. 134)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>14-</strong> Dünyadan kaybettiklerinize üzülmeyin. Zira Hz. İsa Havarilerine şöyle buyurdu: “Dünyanızdan kaybettiklerinize üzülmeyin, nasıl ki dünya ehli dinlerinden kaybettiklerine üzülmüyorlar!” (Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 137)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>15-</strong> Size karşı iyilik edenlere karşı kadirşinas olmayı, teşekkür etmeyi unutmayın. Zira kullardan iyilik edene teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmiş sayılmaz. (Saduk, el-Emâli, s. 123)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>16-</strong> Küçük günahlardan da kaçının. Zira küçük günahlar büyük günaha giden yollardır. Az olan günahta Allah’tan korkmayan, çokta da korkmaz! (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 55, s. 353)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>17-</strong> Allah’ın en seçkin kullarından olup olmadığınızı şu özelliklerle ölçün. Zira onlar şu hasletlere sahiptirler:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> İyilik yaptıklarında mutlu olup sevinirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Kötü bir iş yaptıklarında Allah’tan bağışlanma dilerler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bağış ve ihsana mazhar olduklarında şükür/teşekkür ederler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bela ve musibete duçar olurlarsa sabrederler.</p>

<p style="text-align:justify">* Birisine öfkelendiklerinde affederler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>18-</strong> İmanın hakikatinin kemaline ermek istiyorsanız üç haslete sahip olun; zira kim bu hasletlere sahip olmazsa, imanın hakikatinin kemaline varamaz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Dinde derin bilgi ve anlayış sahibi olmak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Geçimini güzel bir şekilde ayarlamak/tedbirli olmak..</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Musibetlere karşı sabırlı olmak.. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe Tercüme, s. 439)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>19-</strong> En iyi yaşantıya sahip olmak istiyorsanız, (imkânınız varsa) kendi yaşantınız sayesinde başka birisinin yaşantısını güzelleştirin/iyileştirin. En kötü yaşantıya sahip olan kimse de (imkânı olduğu halde) kendi yaşantısı sayesinde bir başkasını barındırmayan kimsedir. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 439)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>20-</strong> Allah’a iyi zanda bulunun. Zira kim Allah’a iyi zanda bulunursa, Allah ona iyi zannına göre davranır. Kim az rızka razı olursa, Allah da onun az amelini kabul buyurur. Kim helal olan az mala razı olursa, geçim masrafı azalır, ailesi refaha kavuşur; Allah dünyanın derdini de dermanını da ona öğretir ve onu dünyadan salim olarak esenlik yurduna götürür. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 440)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>21-</strong> Ey Abdülazîm! Benim tarafımdan dostlarıma (velilerime) selamımı ilet ve onlara de ki: Şeytana kendileri üzerinde bir yol (nüfuz yolu) açmasınlar. Onlara doğru sözlü olmayı ve emaneti yerine ulaştırmayı emret. Yine onlara susmayı, kendilerini ilgilendirmeyen konularda tartışmayı terk etmeyi, birbirlerine yönelmeyi ve ziyaretleşmeyi emret; çünkü bu, bana yakınlaşmaya vesiledir.</p>

<p style="text-align:justify">(Onlara deki) kendilerini, birbirlerini parçalamakla (çekişip yıpratmakla) meşgul etmesinler. Şüphesiz ben kendi nefsime söz verdim ki, kim böyle yapar ve dostlarımdan birini öfkelendirirse, Allah’a dua ederim de Allah onu dünyada en şiddetli azapla cezalandırır ve o, ahirette de ziyana uğrayanlardan olur.</p>

<p style="text-align:justify">Onlara bildir ki: Allah, onların iyilik yapanlarını bağışlamış ve kötülük yapanlarını da affetmiştir; ancak O’na ortak koşan, dostlarımdan birine eziyet eden veya ona karşı içinde kötülük besleyen kimse hariçtir. Çünkü Allah, o kimse bu halinden dönmedikçe onu bağışlamaz. Eğer dönerse (affedilir); aksi halde Allah onun kalbinden iman ruhunu çeker, benim velayetimden çıkar ve bizim velayetimizden ona bir nasip kalmaz. Ben bundan Allah’a sığınırım. (Müfid, el-İhtisâs, s. 247)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>22-</strong> Nefsinizin heva ve hevesine sakın uymayın; zira bunda nefsinizin helaki yatmaktadır. (Mişkâtü’l-Envâr, s. 455)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>23-</strong> Komşularınıza güven verin. Zira komşusu şerrinden güvende olmayan kimse bizden değildir. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 24)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>24-</strong> Cimri olmayın. Zira cimrilik insanın haysiyetini parçalayıp yok eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 357)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>25-</strong> Anne babaya iyilik etmeyi ihmal etmeyin. Zira anne baba müşrik bile olsalar, onlara iyilik farzdır. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 74, s. 72)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>26-</strong> Babanıza itaat etmeyi, ona iyilik etmeyi, ona karşı alçak gönüllü olup eğilmeyi, ona saygı göstermeyi, ona değer vermeyi ve sesinizi onun huzurunda kısmayı asla ihmal etmeyin! (Fıkhü’r-Rıza, s. 334)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>27-</strong> Büyüklerinize saygı gösterin, küçüklerinize merhametli davranın ve sılayı rahimde bulunun. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 265)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>28-</strong> Verdiğiniz sözü ve ahdi bozmayın. Zira ahdini bozan kişi kötü hadiselerden güvende değildir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 67, s. 186)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>29-</strong> Dedikodu yapmaktan, malı ziyan etmekten ve aşırı istekte bulunmaktan/dilenmekten kaçının. Zira Allah bunlardan nefret eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 335)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>30-</strong> Fakir ve zengine farklı davranmayın. Zira kim Müslüman bir fakirle karşılaşır ve ona zenlere verdiği selamdan daha farklı selam verirse, kıyamet günü Allah kendisine gazap ettiği halde onun karşısına çıkar. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 52)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>31-</strong> (Hz. Ali’den a.s naklen) Kötü insanlarla oturup kalkmaktan sakının. Zira bu iyiler ve dürüst insanlara suizan etmeye yol açar. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c.75, s. 91)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>32-</strong> (Resulullah’tan naklen) Hiçbir Müslümana ihanet etmeyin. Zira bir Müslümanı aldatan veya ona zarar veren veya ona tuzak kuran bizden değildir. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 29)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>33-</strong> (Hz. Ali’den a.s naklen) İstiğfar ile kendinizi ıtırlandırın; ta ki günahın iğrenç kokusu sizi rezil ve rüsva etmesin. (Tusi, el-Emâli, c. 1, s. 382)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>34-</strong> Güçsüz olan kimseye yardım edin. Zira bunu yapmak en iyi sadakadır. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 438)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>35-</strong> Bizi ziyaret etme imkânı olmayan, salih dostlarımızı ziyaret etsin; böyle yaparsa bizim ziyaretimizin sevabı kendisi için yazılır. (Atârudi, Müsnedü’l-İmâmi’r-Rıza, c. 2, s. 254)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>36-</strong> Saliha eşler edinin. Zira bir kul, kendisini gördüğünde mutluluk vesilesi olan ve gıyabında canını ve malı koruyan saliha bir eşten daha hayırlı bir menfaat elde edemez. (Atârudi, Müsnedü’l-İmâmi’r-Rıza, c. 2, s. 256)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>37-</strong> Allah’ın haramlarından ve mümine eziyet etmekten sakının. Zira bu ikisinden daha faydalı bir sakınma yoktur. (Fıkhü’r-Rıza, s. 356)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>38-</strong> Kalbiniz, diliniz ve ameliniz birbiriyle uyumlu olsun. Zira kâmil iman, kalp ile tanımak, dil ile ikrar etmek ve organlar ile amel etmektir. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, s. 422)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>39-</strong> Tevelli ve teberri görevini ihmal etmeyin. Zira Allah dostlarını sevmek, onların düşmanlarına düşman olmak ve onlardan ve önderlerinden teberri etmek farzdır. (Âmili, el-Vesâil, c. 11, s. 433)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>40-</strong> Kim günahlarına keffaret olacak bir şeye muktedir değilse, Muhammed ve Ehlibeyt’ine bol bol salavat getirsin. Zira bu günahları yok eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 91, s. 47-48)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 20:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/musaydin-2.jpg" type="image/jpeg" length="33154"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tevhidi Şirkten Ayırt Etmede Ölçü Nedir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Tevhit ve şirk ile ilgili en önemli mesele, bu ikisinin ölçüsünü bilmektir. Bu mesele tümüyle halledilmediği takdirde, diğer birçok yan konular da halledilmeyecektir. Bu nedenle tevhit ve şirk meselesini çeşitli boyutlarıyla, ama kısaca açıklamaya çalışacağız.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Zatta Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Zatta tevhit, iki şekilde söz konusu edilmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Allah (kelâm ilmi âlimlerinin ifadesiyle Vacib'ul-Vücud) birdir, eşi ve benzeri yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tevhit, yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli şekillerde zikrettiği tevhittir. Nitekim şöyle</p>

<p style="text-align:justify">buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur."</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Hiçbir şey O'na denk değildir."</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bazen bu tevhit, basit ve avamca bir anlayışla, sayısal tevhit şeklinde yorumlanmakta ve "Allah birdir, iki değildir" diye ifade edilmektedir ki, böyle sayısal bir tevhit, yüce Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan zatına yakışan bir tevhit değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Allah'ın zatı basittir, mürekkep (bileşik) değildir. Zira bir varlığın zihnî veya haricî (zihinsel veya özdeksel) parçalardan bileşimi, o varlığın parçalarına olan ihtiyacının göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İhtiyaç ise, imkânın (olabilirliğin) nişanesidir. İmkân (olabilirlik) da, nedene olan ihtiyacın alâmetidir. Bunların tümü de, Vacibu’l-Vücud'un (varlığı zarurî olan Allah'ın) makamına uyuşmayan şeylerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Yaratıcılıkta Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaratıcılıkta tevhit de, aklın ve naklin (Kur'ân ve ha-dislerin) kabul ettiği tevhit mertebelerinden biridir.</p>

<p style="text-align:justify">Akıl açısından Allah'tan gayrisi, imkâna (olabilirliğe) dayalı olan bir düzendir; her türlü kemal ve cemalden mahrumdur; her şey neye sahipse, onu bizatihi zengin olan feyiz ve ihsan kaynağından almıştır. Buna göre âlemde görülen kemal ve cemal cilvelerinin tümü, Allah'tandır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân açısından ise, birçok ayet, yaratıcılıkta tevhit konusuna açıkça değinmiştir. Örnek</p>

<p style="text-align:justify">olarak onlardan birini verelim:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"De ki: Her şeyi yaratan, Allah'tır. O, bir-dir, her şeye üstün gelendir."</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, genel anlamda yaratıcılıkta tevhit ilkesi, Allah'a inanan kimseler arasında ihtilâf konusu olamaz. Sadece yaratıcılıkta tevhit hususunda iki yorum vardır ki aşağıda onlara değiniyoruz:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Varlıklar arasında var olan her türlü neden-sonuç ilişkisi, nedenlerin nedenine ve sebeplerin sebebine (Allah'a) varmaktadır ve hakikatte bağımsız ve asil yaratıcı, sadece Allah'tır. Allah'tan gayri varlıkların kendi sonuçlarındaki etkisi, bağımlı bir etkilemedir ve de Allah'ın izni ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte, insan bilgisinin de ulaştığı, âlemdeki neden-sonuç ilişkisi kabul edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat aynı zamanda bu düzen bütünü ile Allah'a izafe edilmektedir. Bu düzeni yaratan, sebeplere sebebiyet ve nedenlere nedensellik ve etkileyenlere etkileme gücü veren, Allah'tır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b)</strong> Âlemde sadece bir yaratıcı vardır ve o da Allah'tır. Varlık âleminde eşyalar arasında hiçbir etkileme ve etkilenme söz konusu değildir. Allah, bütün doğal varlıkların vasıtasız yaratıcısıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Hatta beşerin gücünün kendi işinde dahi hiçbir etkisi yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşe göre, âlemde bir tek neden söz konusudur ve o tek neden, bilimin doğal nedenler olarak tanıttığı bütün her şeyin yerini doldurmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Yaratıcılıkta tevhit için yapılan bu yorum, Eş'arîlerden bir grup âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Fakat Eş'arîlerden İmam'ul-Haremeyn ve son zamanlarda Şeyh Muhammed Abduh -Tevhit risalesinde- bu yorumu benimsememiş ve birinci yorumu kabul etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Tedbir ve İdarede Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaratma Allah'a mahsus olduğu için varlık âleminin tedbiri de Allah'a aittir. Âlemde sadece bir tek müdebbir ve yönetici vardır ve yaratıcılıkta tevhidi ispat eden aklî deliller, tedbir ve idare hususundaki tevhidi de ispat etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, çeşitli ayetlerde Allah'ı âlemlerin ye-gane yöneticisi ve idare edicisi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"De ki: Allah her şeyin rabbi iken O'ndan başka bir rab mi arayayım?"<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette yaratıcılıkta tevhit hususunda söz konusu edilen iki yorum, tedbirde tevhit konusunda da söz konusudur ve bize göre tedbir hususunda tevhitten maksat, bağımsız tedbirin Allah'a özgü oluşudur.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre varlık âlemindeki varlıklar arasında var olan bazı bağımlı tedbirler, tümüyle Allah'ın iradesi ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, Allah'a bağımlı olan bu tür evirip çevirenlere işaret ederek şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"İşleri yöneten meleklere andolsun."</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><strong>[5]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4- Hâkimiyette Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hâkimiyette tevhit, hâkimiyet ve egemenliğin sabit bir hak olarak Allah'a mahsus oluşu ve toplum bireylerinin yegâne egemeninin Allah oluşu demektir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur'ân-ı Mecid, şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Hüküm (hâkimiyet) sadece Allah'a aittir."</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Buna göre, başkalarının hâkimiyeti, Allah'ın meşiye-ti ile gerçekleşmesi ve salih insanların Allah'ın izni ile toplumun idare ve yönetimini ele alarak onları saadet ve kemal konağına ulaştırması gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur-'ân-ı Kerim, şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Ey Davud! Biz seni, yeryüzündeki halifemiz (temsilcimiz) kıldık; o hâlde insanlar arasında adaletle hükmet."<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5- İtaatte Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify">İtaatte tevhit, bizzat ve asaleten itaat edilmesi, uyulması gereken kimsenin, yüce Allah olduğu anlamındadır.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre başkalarına, örneğin Hz. Peygamber'e, İ-mam'a, fakihe, babaya ve anneye itaatin gerekliliği, Allah'ın emri ve iradesiyledir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>6- Yasama ve Teşride Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yasama ve teşride tevhit, yasama ve kanun koyma yetkisinin sadece Allah'a ait olduğu anlamındadır. Bundan dolayı semavî kitabımız Kur'ân, ilâhî kanun çerçevesinin dışında kalan her türlü hükmü küfür, fısk ve zulüm sebebi olarak kabul etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirdirler."</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıktırlar."</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimdirler."<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>7- İbadette Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İbadette tevhit konusunda üzerinde durulması gereken en önemli mesele, ibadetin anlamının ne olduğudur. Zira bütün Müslümanlar, ibadetin Allah'a mahsus olduğu görüş birliği ve Allah'tan başkasına ibadet etmenin caiz olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz."</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><strong>[9]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'ın ayet-i şerifelerinden açıkça anlaşıldığı kadarıyla bu konu, bütün peygamberlerin davetinde ortak bir ilke olarak yer almıştır ve bütün peygamberler, bunu tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Andolsun ki biz, her ümmet içinde, 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının.' diye bir peygamber görevlendirmişizdir."<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><strong>[10]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, ibadetin Allah'a özgü olduğu ve O'ndan başkasına ibadet edilmemesi gerektiği, tartışma götürmez kesin bir ilkedir ve hiçbir kimse bu ilkeyi kabul etmedikçe, muvahhit sayılamaz.</p>

<p style="text-align:justify">O hâlde tartışılan şey, neyin ibadet olup, neyin ibadet olmadığıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Örneğin öğretmenin, anne ve babanın, âlimlerin elini öpmek, insanın üzerinde hakkı olan kişilerin karşısında saygı amacıyla eğilmek, onlara ibadet sayılır mı, yoksa ibadet, her türlü eğilme ve tevazudan ibaret olmadığı ve mahiyetinde başka bir öğenin bulunduğu için, bu gibi işler ibadet sayılamaz mı?</p>

<p style="text-align:justify">O hâlde şimdi eğilme ve tevazu göstermeleri ibadet yapan o asıl öğenin ne olduğuna bakalım:</p>

<p style="text-align:justify">İbadetle İlgili Yanlış Bir Algılama</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı yazarlar, ibadeti "eğilme" veya "aşırı eğilme" olarak açıklamışlardır. Sonra da bazı</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân ayetlerinin açıklaması karşısında kala kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerim, açık bir şekilde meleklere, Âdem’e secde etmelerinin emredildiğini buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>"Meleklere, 'Âdem’e secde edin.' demi</strong><strong>ş</strong><strong>tik.</strong></i><strong><i>"</i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><strong>[11]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Âdem’e yapılan secde, şekil itibariyle Allah'a yapılan secdeden hiçbir farkı yoktu. Oysa birincisi (Âdem’e yapılan secde) sırf bir tevazu, ikincisi (Allah'a yapılan secde) ise ibadet ve tapınmaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Acaba şekil itibariyle aynı olan bu iki secdenin mahiyetlerini farklı kılan öğe neydi?</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân, bir başka yerde Yakup Peygamber'in oğullarıyla birlikte Hz. Yusuf'a secde ettiklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"Yusuf, annne-babasını tahtın üzerine o-turttu ve hepsi onun önünde secdeye kapandılar. O zaman Yusuf, 'Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi.' dedi."</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><strong>[12]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hatırlatmak gerekir ki, Hz. Yusuf'un vaktiyle gördüğü rüyadan maksadı, on bir yıldızın güneş ve ay ile birlikte kendisine secde ettiğini gördüğü rüyası idi. Nitekim Kur'ân, Yusuf'un dilinden şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Yusuf, 'Babacığım! Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.' demişti."</i><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><strong>[13]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Yusuf'un, kendisine secde edenleri rüyasının tabiri olarak saydığına göre, on bir yıldızdan</p>

<p style="text-align:justify">maksat, Yusuf'un kardeşleri; güneş ve aydan maksat da, babası ve annesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıklama ile sadece Yusuf'un kardeşlerinin değil, babası Yakub Peygamber'in de Yusuf'a secde ettiği ortaya çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi soruyoruz: Neden eğilme ve tevazuun doruk noktası olan böyle bir secde, ibadet sayılmamıştır?</p>

<p style="text-align:justify">Kabahatten Büyük Özür!</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Burada sözü edilen kimseler, doğru dürüst cevap verememe âcizliği içinde şöyle demektedirler:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bu secde Allah'ın emriyle olduğu için şirk değildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Ama hiç şüphesiz bu cevap çok acemice verilmiş bir cevaptır. Zira eğer bir amelin özü şirk ise, Allah asla onu emretmez.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur'ân-ı Kerim, şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"De ki: Allah, çirkin işi emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah adına mı söylüyorsunuz?"</i><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><strong>[14]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Esasen Allah'ın emri, bir şeyin mahiyetini değiştirmez. Eğer bir insan karşısında tevazu göstermek ve eğilmek, ona ibadet etmek ise ve Allah da bunu emretmişse, bu demektir ki yüce</p>

<p style="text-align:justify">Allah, hâşâ kendisinden başkasına ibadet etmeyi emretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadetin Gerçek Anlamı ve Sorunun Çözümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buraya kadar söylenenlerden anlaşıldı ki, Allah'tan başkasına tapmak, bütün muvahhitlerin</p>

<p style="text-align:justify">İttifakıyla yasak ve yanlıştır. Öte yandan bilindi ki, meleklerin Âdem’e, Yakub ve oğullarının da Yusuf'a secde etmeleri, onlara ibadet sayılmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi bakalım: Niçin bir defasında ibadet sayılan bir davranış, başka bir defasında ibadet sayılmamaktadır? Bunun sebebi nedir?</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân ayetlerine müracaat edildiğinde, ibadetin, ilâh olarak kabul edilen veya kendisine</p>

<p style="text-align:justify">ilâhî işler izafe edilen bir kimse karşısında huzu ve eğilmeden ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıklama ile birine karşı huzu gösterip eğilmeyi ibadet yapan öğenin, onun ilâhlığına veya bağımsız olarak ilâhî işleri yapabilme gücüne sahip olduğuna inanmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Gerek Arap Yarımadası'nda, gerekse diğer yerlerde yaşayan müşrikler, karşılarında huzu ve huşu ile eğildikleri varlıkları Allah'ın mahlûkları bildikleri hâlde günahları bağışlama yetkisine ve şefaat makamına sahip olmak gibi birtakım ilâhî işlerin onlara bırakılmış olduğuna inanırlardı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Babil müşriklerinin bir kısmı, gök cisimlerine ibadet eder, onları yaratıcıları olarak değil, rableri olarak kabul ederlerdi. Yani evrenin ve insanların yönetimi ve idaresinin onlara bırakıldığına</p>

<p style="text-align:justify">İnanırlardı. Hz. İbrahim'in (a.s) onlarla tartışma metodu da bunu göstermektedir. Zira Babil müşrikleri; güneş, ay ve yıldızları yaratıcı olarak kabul etmezlerdi. Aksine onları, rububiyet makamı ve âlemin idaresi kendilerine verilen güçlü yaratıklar olarak kabul ederlerdi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrahim'in (a.s) Babil müşrikleri ile yaptığı tartışmaları beyan eden Kur'ân ayetlerinde de Hz. İbrahim'in, bir şeyin sahibi, yöneticisi ve evirip çevireni anlamına gelen "rab" kelimesi üzerinde durduğu görülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Araplar, ev sahibine "rabbu’l-beyt", tarla sahibine "rabbu’z-zey'a" derler. Zira ev ve tarla işlerinin yönetimi, sahiplerinin uhdesindedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, Allah'ı âlemlerin yegâne sahibi ve rabbi olarak tanıtmak suretiyle müşrikler güruhuyla mücadele etmekte ve herkesi, tek ve bir olan Allah'a ibadete davet etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin. Bu, doğru yoldur."</i><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><strong>[15]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"İşte Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na kulluk edin."</i><a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><strong>[16]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Duhân Suresi'nde ise şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"O'ndan başka ilâh yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbidir."</i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><strong>[17]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim Hz. İsa'dan (a.s) naklen de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><strong>[18]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bütün bu söylenenlerden açıkça anlaşıldı ki, birinin ilâhlığına ve rububiyetine inanılmadan ve birtakım ilâhî işler kendisine isnat edilmeden onun karşısında saygıyla eğilme, ibadet olarak telakki edilemez; bu eğilme, son derecesinde olsa dahi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, evlâdın annesi ve babası karşısında ve ümmetin Hz. Peygamber (s.a.a) karşısında bu tür kayıtlardan uzak olarak saygı ile eğilmesi, asla ibadet olarak nitelendirilemez.</p>

<p style="text-align:justify">Buradan hareketle, Allah dostlarının eserlerinden teberrük ummak, onların türbesinin kapısını ve duvarını öpmek, Allah'ın sevgili kullarına tevessül etmek, Allah'ın salih kullarını çağırmak, Allah'ın veli kullarının doğum ve ölüm yıl dönümlerini kutlamak gibi birtakım konular, her ne kadar bazı cahil kimseler tarafından Allah'tan gayrisine ibadet ve şirk olarak nitelendirilse de, Allah'tan gayrisine tapmak ve ibadet etmekle alâkası olmayan şeylerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Şûrâ, 11</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> İhlâs, 4</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Ra'd, 16</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> En'âm, 164</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Nâziat, 5</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Yûsuf, 40</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Sâd, 26</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Mâide, 44 – 47 - 45</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Fâtiha, 5</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Nahl, 36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Bakara, 34</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> Yûsuf, 100</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Yûsuf, 4</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> A'râf, 28</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> Âl-i İmrân, 51</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> En'âm, 102</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> Duhân, 8</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> Mâide, 72</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 16:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/tevhitz-1.jpg" type="image/jpeg" length="40989"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peygamberler Fıtrata Seslenir]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Şüphesiz biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik…”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fıtri Bilginin Özellikleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığın eğitmeni konumundaki rabbani peygamberler halkı hakka davet etmekle uğraştı. Peygamberlerin hayatlarını ve yaşamlarını ele alan ayetlere, özellikler son peygamber olan Risalet Penah Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) hayatına dikkat edecek olursak tüm peygamberlerin halka ilk ve en önemli çağrıları tek bir olan Allah’a ibadet etmeleri ve davetlerinde Allah’tan başka ilahın olmadığını dile getirmeleri olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik…”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Soru şu ki; bu davet nasıl yapıldı ve yapılan bu davette hangi yol izlendi? Onlar halkı hangi dille Allah inancına çağırdılar… ve takipçilerine bu bilgiyi ulaştırmak için hangi yolu gösterdiler?</p>

<p style="text-align:justify">Daha önce de söylendiği gibi peygamberler Allah hakkında bir zihniyet yaratma yolunu tutmadılar; çünkü onlar zihnin tanımlayabileceği yolu doğru bulmadılar ve şöyle demişlerdir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yaratılışın başlangıcından itibaren Allah kendini her insana tanıtmış ve bütün insanlar Allah'ı tüm benlikleri ile bulmuş ve bilmişlerdir.” </i></p>

<p style="text-align:justify">Bu köklü bilişe -daha önce bahsedildiği gibi- fıtrattan gelen bilgi denilmektedir. Peygamberlerin tebliğ ve daveti fıtrattan gelen bu bilişe dikkat çekmektir. Ayrıca, insanlara Allah'ın ayetlerinin insanların içinde ve dışında göründüğünü hatırlattılar ve onlardan Allah'tan korkmalarını ve ilahî vahiye uygun şekilde tepki vererek O'ndan yüz çevirmemelerini istediler.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fıtri Bilişe Davetin Avantajları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Fıtri yöntem – Allah’a davetin tek doğru yol olmasına rağmen – bir takım avantajları vardır ki burada bir kısmına değineceğiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlk Avantajı: Fıtri Davetin Genel Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin muhatabı tüm toplumlarda toplumun tek bir sınıfına veya özel bir grubuna değildi; daha ziyade en yaygın ve cahil olanından tutun da en bilgili ve zeki olanına kadar tüm insanları kapsamaktaydı. Onlar bu bilişte toplumun tüm kesimlerini kapsayıp ortak özelliğe sahip olacak bir unsura kendilerini dayamışlardı. Çünkü bu yöntem herkesin anlaması için yeterlidir. Fıtratın yönlerinden biri (insanın evrensel doğası), Allah'ın her insanın kurumunda kendisine emanet ettiği ve insanın onu ruhlarının derinliklerinde er ya da geç bulduğu bilgisidir.</p>

<p style="text-align:justify">İlahî vahyin güveni Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktalar:</p>

<blockquote>
<p><strong><i>“Her bebek, her şeye gücü yeten Allah'ın kendisini yaratıcısı olarak gördüğü bilgisiyle doğar.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Ve Allah Teala Kur’an’da da şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Şüphesiz onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan; ‘Allah’ derler.”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İmam Caferi Sadık’ın (a.s) bir buyruğunda şöyle nakledilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Allah insanları tek olan bir yaratıcı fıtratıyla yaratmıştır.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Avantaj: Fıtratın Kalıcılığı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Fıtrî bilgi, genellik ayrıcalığının yanı sıra insan doğası ile iç içe geçmiş ayrılamaz istikrarlı bir geçekliktir. Bu bilgi insanın sadece dil ile beyan ettiği bir söz değil tüm varlığıyla bulduğu gerçek bir bilgidir. Bu yüzden ayet-i kerimede değiştirilemeyecek <i>“hanif din”</i> ve <i>“kayyum din”</i> olarak beyan edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm'a yönelt. Yani Allah'ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah'ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur…”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü Avantaj: Yolun Kısa ve Allah’ın Kanıttan Beri Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bir olan Allah’a davet eden ilahi elçiler -Allah’a davet ettiklerini iddia eden birçok düşünürlerin aksine- Allah’ın kanıtlamak için şüpheye düşürme izleniminde olmamıştır. Aksine O’nu insanoğlunun unutulmuş bilineni olarak varsaymışlar ve net bir dille insanlara şöyle seslenmişler:</p>

<p style="text-align:center"><i>“…Yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah’tan şüphem mi duyuyorsunuz?!”</i></p>

<p style="text-align:justify">O kendi bilgisini vücudumuzun en derinliklerine kazıyarak karar kıldı ve O, herhangi bir hakikatten daha görünür ve aşikârdan daha açıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberler insan tabiatının aynasında parlayarak yolu kısaltmış ve hedeflerine ulaşmışlardır. Bizler de eğer Allah’a davet etme makamında isek tıpkı elçiler gibi fıtrata hitap eden bu sade ve gösterişsiz yoldan gitmeliyiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Allah’ı Tanımanın Fıtrî Delillerinden Biri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Genel olarak, insan durumu öyledir ki, zor durumda Allah'a döner ve zorluk ne kadar ağır olursa O'nun dikkati o kadar derinleşir. Çünkü insan, problemlerde -özellikle probleminin insanlık aracılığıyla çözülemeyeceğine ikna olduğunda- ihtiyacını ve eşsiz Allah’a olan bağımlılığını fark eder ve fıtratındaki bilgi açığa çıkar. Afetler -zirveye ulaştıklarında ve ciddiyetleri insanı kurtuluş umutsuzluğunun eşiğine getirdiğinde- samimi bir şekilde insanın fıtratına yönelmesinde ve O’ndan başka hiç kimsenin yardımcı olmayacağının nedenidir. Ağır ve zor belaların sırrı, insanı dünyevi bağlılıklardan kurtarması ve fıtratın perdelerini aralaması ve ona kişinin vicdanındaki kadim ilahi bilgiyi hatırlatmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Zor koşullarda, kişi doğru olarak nihai desteğiyle karşı karşıya kalır ve bu da tüm geçici desteklerin arkasında yer alır. İnsan normal yaşam sürecinde yiyeceklere, içeceklere, sağlıklı bir vücuda, merhametli akrabalara ve samimi dostlara sahipse tüm bunları Allah’ın kendisine verdiğini hatırlatmalıdır; ancak sözü geçen bu meselelere olan tam bağlılık tüm bu nimetleri an be an kendisine verenden gafil kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Felaketler anında bu nimetleri kaybettiğini görür, önceki bağlılıkları birbirinden dağınık bulur ve inandığı rab ile kendisi baş başa kalır. Gaflette olmasını sağlamış bu bağlılıklardan, fıtrat aynasının üzerini kaplamış paslardan kurtulduğu zaman, kendisinden ve kendisi gibilerden kapıldığı ümitsizliklere rağmen içinde Allah’a karşı bir umut ışığı belirir. Bu esnada durumları değiştirecek kâdir olan Kayyum’un yani Allah’ın kendisini bu haletten kurtaracağı, nimet ve güven sahiline tekrar kavuşturacağı ümidi doğar. Bu şekilde bağlılıklarından kurtulması onun basiretini hayat veren Allah’a doğru açmasına neden olur. İşte tam da burada Allah’ı bulur.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'an-ı Kerim, normal yaşamlarında kendi zihinsel yapıları ve günlük yaşamlarıyla meşgul olan, Allah'tan habersiz olan ve güçlükle karşılaştıklarında nihayetinde samimiyetle Allah'ı çağıranların güzel bir örneğini verir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarırlar. Fakat (Allah) onları salimen karaya çıkarınca hemen (O'na) ortak koşarlar.”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tür deneyimler az ya da çok hepimizin başına gelir, hepimiz açıkça görürüz ki, şiddetli zorluklar içinde olduğumuzda, tüm varlığımızla Allah'ı ​​hatırlıyor ve O'na kalbin kurtarıcısı diyoruz ve sorunlarımızı gidermesini O’ndan istiyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıda zikredilen Allah’ın kelamında, suların tehlikeli dalgalarına kapılmış gemide bulunanların hallerini anlatır ve onların yalnızca ve yalnızca Allah’ı haykırdıklarını dile getirir.. Böylece bu semavî kitap bizi hayatımızın en önemli deneyimlerinden birine götürür.</p>

<p style="text-align:justify">Hâlbuki bu tarz örnekler hayatımızda ne kadar da çoktur; maddi sıkıntılarda ve cana gelecek zararlarda, bela ve tehlike zamanında, tedavisi zor hastalıklarda, misalde verildiği gibi geminin batma anında veya binilen uçağın düşme anında vb. benzeri olaylarda haykırarak Allah’tan yardım dileriz!</p>

<p style="text-align:justify">Bu gerçek, ömürlerini güneşe sırt çevirip yaşamış ancak âlemi yaratan Allah’ı inkâr eden insanlarda bile görülebilir; Fakat tehlikeden kurtulduktan ve kurtuluş kıyılarına ulaştıktan sonra, yine kendi hayallerinde boğulur ve Allah’ın varlığına vardıkları o bilgiyi unutup ya inkâr eder ya da Allah’a ortak koşarlar.</p>

<p style="text-align:justify">Dördüncü İmamımız Hz. Seccad (a.s) zorlular ve talihsizliklerle karşılaştığında alemlerim yaratıcısı Allah’a şöyle seslenir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey düğümlenmiş talihsizlikleri O’nun sayesinde giderilen kimse! Ey zorlukların duvarı onun eli ile yıkılan kimse! Ey dertlerden kurtulup huzura ermenin istenildiği O kimse! ..zor işler Senin kudretin sayesinde kolay oldu ve senin lütfun sayesinde (kurtuluş ve huzur) ortamı vuku buldu. Kaza senin gücün sayesinde ilerledi ve nesneler tıpkı senin isteğin ve arzuladığın gibi ilerledi.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Tüm zorlukların kolaylaştırılması için çağrılan sensin ve darda sığınak sensin. Senin giderdiğin zorluklar dışında onlardan hiçbir zorluk giderilemez, senin bertaraf etmediğin hiçbir şey ortadan kalkmaz. Ey Rabbim! Bana dayanılması güç olan bir bela geldi, benim üstesinden gelemeyeceğim bir şey bana ulaştı ve beni şaşkın eyledi.. öyleyse bana kavuşturduğun o zorluğu yalnız sen geri çevirebilirsin, bana yönelttiğin o şeyi yalnız sen giderebilirsin, kapanan kapıyı sen açar, açtığın kapıları da sen kaparsın, bana zorlaştırdığını da sen kolaylaştırırsın.. onu zelil kılan sensin ve senden başka yardım eden kimsem yok.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Öyleyse Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’ne salat eyle ve de ki: Ey Rabbim! Fazlınla benim önümü aç!..”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru ve Cavap</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru 1-</strong> Allah inanç ve bilinci, Allah vergisi yani fıtrî ve genel ise öyleyse neden bu dünyada bazıları İman etmiyorlar?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Daha önce bahsedildiği gibi, Allah’ın eylemi, bilginin bahşedilmesidir; Fakat kulun sorumluluğu, bu bilgiyi kabul etmek ya da inkâr etmemektir. O kişi ister kabul eder isterse de reddeder. Başka bir deyişle, Allah’a inanmak kendi isteğimize ait bir eylemdir iman etmemek ise Allah inancının ve bilgisinin olmadığının kanıtı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Fıtri bilgi değerli bir mücevher gibi, doğan her çocuğun varlığında yer alır. Var oluş bilgisinin kabulü veya reddinin altında kabiliyetlerin ve farklı çevresel koşulların yattığı doğrudur; Ama sonunda ...onu kabul etmeye (=inanç) ya da inkar etmeye (=inançsızlık) götüren, bireyin kendi iradesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle okuyoruz:<br />
<br />
<i>“Her doğum tek Allah fıtratı üzerine olur; daha sonra bu dünyadaki ailesi onu bir Yahudi, bir Hıristiyan ve bir Mecusi yapar.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Unutulmamalıdır ki Allah bilgisi, Allah tarafından verilmiş olsa da, bu kıymetli ve eşsiz nimetin elinden alınmaması için bir takım görevleri de yerine getirmelidir; aksi takdirde bu nimetten mahrum kalırlar. Örneğin Allah’a karşı saygılı olmalı, hukukuna riayet etmeli, O’ndan korkmalı ve O’na ümit bağlamalıdır… kısaca tüm işlerini Allah’ın rızası olduğuna itminan ettikten sonra yapmalıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru 2- </strong>Bazıları fıtrî Allah inancının toplum ve aile kültüründen kaynaklı birtakım düşünce aşılamaları olduğunu söylemekteler. Fıtrî Allah inancı düşünce aşılaması değil midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu konuya aynı zamanda zıt açıdan da bakılabilir; başka bir deyişle, Fıtrî Teolojinin gerçek bir şey olduğunu, Ateizmin de yanlış teorilerin etkisiyle aşılanmış bir takım düşünce aşıları olarak kabul de edebiliriz; yani inkârcı ve çok tanrılı kültürlere yönelik önyargı, bu yanlış düşünceye yol açmıştır. Allah'a inananlar ve O'nu inkâr edenler, hem alışkanlıklardan hem de telkinlerden veya şüphelerden etkilenebilir; Fakat şok edici gerçeklerle karşı karşıya kalırlarsa ve batıl inançlar ve gerçekçi olmayan teorilerle kendilerini avutamazlarsa, hangi grubu batıl inançları ve telkinleri terk ettiği ve hangi grubu inançlarına bağlı kaldığı belli olur. Kimin gerçeklik talebine inandığını ve kimin empoze edilmiş ve gerçekçi olmayan fanteziler ve varsayımlar tarafından büyülendiğini işte buradan ayırt edebilirsiniz.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek şu ki, her insan -hangi dine ya da ekole ait olursa olsun- hayatın en zor kısmıyla karşılaştığı anda, empoze ettiği tüm alışkanlıklarından, teorik öğretilerinden, telkininden vazgeçip Allah’a yönelir. Bu şekil Allah’a yönelmek, empoze edilmiş düşüncelerin sonucu olamaz; Çünkü ilahiyatçıların telkinlerinden etkilenmeyen Allah'ı inkâr edenler, genellikle o anlarda… fıtratlarından kaynaklanan o tecrübe ve deneyimi yaşarlar. Kendilerini sonsuz güce bağlı olarak görürler. Bu gerçek, ilahi peygamberler tarafından defalarca uyarılmıştır. Her birimiz şok edici olaylar yaşayabilir ve söylenenlerin doğruluğunu doğrulayabiliriz. O anlardaki <i>‘Allah, Allah!’</i> dememiz, münacat ve dualarımız ne düşüncelerimizin ve öğretilerin etkisinden kaynaklıdır ve ne de zihnimizin hayal ürünüdür; daha ziyade o anki Allah inancımızın ruhumuzun derinliklerinde yer edindiği açık ve nettir. O anlarda kendimizi Rabbimize karşı bilinçli ve apaydın görür ve kendimizi onun mükemmelliğinde bulur, herhangi bir vasıta olmadan o iyi tanımış olduğumuz Allah ile irtibata geçeriz.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan, birinin şunu iddia ettiğini varsayarsak: Ben böyle bir durumdaydım ve bu deneyimi yaşamadım, onunla hiçbir işimiz yok; Daha önce de Allah bilgisinin O'nun işi olduğunu söylemiştik ve bu temele dayanarak şunu söylüyoruz: Böyle bir durumun meydana gelmesi kesinlikle imkânsızdır; Çünkü Allah kendini herkese tanıtmıştır.</p>

<p style="text-align:center">* * *</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Özet</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin çağrısı, teolojinin doğuştan gelen fıtrata dayanır. Bu yöntemin kendine has özel avantajları var:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İlahiyat tüm insanların fıtratında karar kılınmış olduğundan, bu yöntem herkes için geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Bu yolda uyuyan fıtratın uyandırılmasından sonra bu tanıma kalıcı olur ve yanlışa dönüşmez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Bu şekilde bilgiye ulaşmanın yolu kısa ve iddiasızdır ve beşeri yollarının karmaşıklığına ve zorluğuna sahip değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Ayrıca felaketlerin bir şekilde ilahi bilginin fıtrî olduğunun açıklayıcısı olduğunu öğrendik ve ayrıca doğuştan gelen doğasını aydınlattığını da öğrendik. Dolayısıyla, elbette, bu bilgi herhangi bir telkine dayanmamaktadır. Öte yandan, Allah’ın verdiği fıtratın evrenselliğine rağmen bazı insanların inanmamasının nedeni, kendi özgür iradelerine dayanır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Nahl/36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Fırat, el-Kufî’nin Tefsiri</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Zuhruf/87</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> et-Tevhit, 329 (bab 52, H. 4,5); el-Kafî 2:13 (İman ve Küfür Kitabı, Tevhit üzere yaratılış babı 6, H 5,</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Rum/30 – bir diğer ayet-i kerimede buyurmaktadır: “Öyleyse Allah tarafından, o geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, sen yüzünü, özünü dürüst bir şekilde dosdoğru dine yönelt! O gün insanlar zümre zümre ayrılacaklardır.” Rum/43</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Ankebut/95. Ve diğer benzeri ayetler: İsra/67, Enam/63-64, Rum/33, Zümer/8 ve 49, Nahl/53-54, Fussilet/52, A’raf/134-135, Zuhruf/50, Yunus/12, Lokman/32..</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Sahife-i Seccadiye 7. Dua</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 12:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/fitrati-1.jpg" type="image/jpeg" length="22907"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğruyu Bulmak İçin Ehlibeyt’in Kapısına Gitmek]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğru İrfan Yolunu Öğrenmek İçin Ehlibeyt’in Kapısına Gitmeliyiz]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Biz Şii’ler günümüzdeki güvenilir tek nakli yolun, Kur’an-ı Kerim, Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) buyrukları olduğuna inanıyoruz. Burada Müslümanların büyük bir kısmı “Allah’ın kitabı bize yeter” sloganını rehber edinmiştir ve Kur’an’ın tek başına insanı yaratılış gayesine ulaştırabileceğine inanıyor. Oysa bu düşüncenin yanlış olduğu konu üzerinde kısa bir duraksamayla ortaya çıkıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> وَأَنْزَلْنا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنّاسِ ما نُزِّلَ إِلَيْهِمْ </strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong><i>[</i></strong>1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimede Kur’an’ın, (anlaşılabilmek için) Peygamber efendimizin (s.a.a) anlatımıyla birlikte olması gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle ve bu ayet gereğince Kur’an ayetlerinin inmiş olması, Peygamber efendimizin (s.a.a) anlatımı olmaksızın yeterli olmayacaktır ve ayrıca Peygamber efendimizin (s.a.a) ayetlerin açıklamasıyla ilgili buyrukları Kur’an ayetleriyle eşdeğerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Resulullah’ın (s.a.a) buyruklarının Kur’an’la eşdeğer olduğu gerçeğine dikkat çekerek Peygamber efendimizin (s.a.a) bizi kendisinden sonra Ehlibeyt’e (a.s) yönlendirdiğine değinmek istiyorum. Konuyla ilgili birçok hadis-i şerif nakledilmiştir ve Peygamber efendimiz (s.a.a) mübarek hayatının farklı dönemlerinde defalarca bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Bu hadislerin başında Şia ve Sünni kaynaklarında nakledilmiş olan ‘Sekaleyn Hadisi’ yer alıyor. Bu hadis-i şerifte Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>اِنّي تارِكٌ فيكُمُ الثَّقَلَيْنِ كِتابَ اللّٰهِ وَ عِتْرَتي اَهْلَ بَيْتي وَ إنَّهُما لَنْ يَفْتَرِقا حَتّى يَرِدا عَلَىَّ الْحَوْضَ ما اِنْ تَمَسَّكْتُمْ بِهِما لَنْ تَضِلُّوا</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Sizin için iki değerli emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve Ehlibeyt’im. Bu iki emanet Kevser havuzu başında bana gelene dek birbirinden ayrılmayacaktır ve siz bu iki emanete sarıldığınız sürece sapkınlığa uğramayacaksınız.”</strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri hadisler gereğince Peygamber efendimizin (s.a.a) yanı sıra masum on iki imamlar (a.s) da Kur’an’ın açıklayıcısıdırlar ve onların sözü aynen Peygamber efendimizin (s.a.a) sözü gibi geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte sırtımızı bu gerçeklere dayayarak İslam’ın kıyamet gününe dek insanların tüm ihtiyaçlarına yanıt verebileceğini haykırabiliyoruz. Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in buyruklarını bir kenara bırakıp da hayatımızdaki tüm soruların yanıtını yalnızca Kur’an-ı Kerim’de ararsak, örneğin namaz gibi en önemli dini vecibelerimizde bile büyük sorunlar yaşarız. Detayları ve ince noktaları şöyle dursun, örneğin gün içinde bir Müslüman’ın yerine getirmesi gereken namazların sayısı bile Kur’an’da açıklanmamıştır. Bu nedenle gerçek anlamda “Allah’ın kitabı bize yeter” sloganını benimseyecek olursak ve bu slogandan vazgeçmezsek namaz gibi en belirgin dini vecibelerimizi bile yapamaz hale geliriz.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde Ehlibeyt’in (a.s) buyruklarını hiçe sayıp da yalnızca Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarıyla yetinmek dinî hükümler ve hakikatlerin önemli bölümünü bize kapatacaktır. On iki İmamların (a.s) sünnetini göz ardı etmek birçok İslamî hükmün bizim için açığa kavuşmamasına, çaresizlik içinde kalmamıza ve İslamî konularda eli kolu bağlı bir şekilde sorularımıza yanıt bulamaz hale gelmemize sebep olacaktır. Ehl-i Sünnet kanalıyla Peygamber efendimizden (s.a.a) nakledilen hadislerin sayısının bin hadise bile varmaması durumun vahametini göstermek için yeterlidir. Yalnızca bin hadisle bir yere varamayız ve Müslümanların birçok sorunu çözümsüz kalır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet camiası tarih boyunca sürekli sıkıntılarla boğuşmuştur ve günümüzde de aynı sıkıntılar devam ediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Biz Şia olarak Peygamber efendimizden (s.a.a) sonra On iki İmamların (a.s) masum birer halef olarak iki yüz elli yıl boyunca insanları doğruya yönlendirdiklerine, bu zaman zarfında İslam’ın temellerini sağlamlaştırdıklarına ve İslamî hükümleri detaylarıyla birlikte insanlara aktardıklarına inanıyoruz. Bu büyük zatlar en çalkantılı dönemlerde bile ilahi tedbirler ve yardımlarla İslamî hükümleri halka aktarmayı başardılar ve yanlarındaki özel yarenlerinin yardımıyla İslamî hükümleri koruyabildiler. İşte bu nedenle günümüzdeki Şii topluluğu Kur’an ve Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarıyla sınırlı olmayan ve Ehlibeyt’in (a.s) buyruklarını da içine alan çok zengin bir kaynağa sahiptir. Bu kaynak sayesinde güncel sorunlara yanıt bulabiliyoruz. Şii camiasında durum böyle iken diğer İslamî camialar Ehlibeyt’in (a.s) iki yüz elli yıllık öğretisinden yoksun olmakla kalmayıp ellerindeki sınırlı sayıdaki Peygamber efendimizin (s.a.a) hadisleri konusunda bile sıkıntılar yaşıyorlar. Ayrıca Peygamber efendimizden (s.a.a) nakledilen hadisler konusunda Ehli Sünnet camiası içinde büyük ihtilaflar yaşanıyor. Bu ihtilaflar detaylarla sınırlı kalmayıp Peygamber efendimizin (s.a.a) neredeyse her gün insanların içinde tekrarlamış olduğu konularda bile yaşanıyor. Peygamber efendimiz (s.a.a) uzun yıllar boyunca insanların gözü önünde abdest alıyordu ancak Peygamber efendimizin (s.a.a) vefatından sonra abdest alma şekliyle ilgili birçok ihtilaflar yaşandı. Aynı şekilde Peygamber efendimiz (s.a.a) yıllarca insanların gözü önünde namaz kıldı; ancak Peygamber efendimizin (s.a.a) vefatından sonra namaz esnasında ellerimizi birbirinin üzerine mi koymalıyız yoksa eller yanda mı durmalıdır konusunda ihtilaflar yaşandı. Bunca basit ve gözle görülür konularda ihtilaf yaşanıyorsa, ancak bilgin ve uzman insanların aklına gelebilecek konuların halini artık siz düşünün.</p>

<p style="text-align:justify">Masum bir imamın varlığını gerektirecek sebeplerden birisi peygamberin görevini tamamına erdirmektir. Masum on iki imam (a.s) olmayacak olsaydı Peygamber efendimizin (s.a.a) peygamberliği sonuçsuz kalırdı. Konunun önemini daha da belirginleştiren şey bu imamların (a.s) masum olması ve Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarını kusursuz bir şekilde bize aktarabilmesi gerçeğidir.</p>

<p style="text-align:justify">Masum On iki İmamlara (a.s) yüce Allah tarafından masum olma özelliğine ilaveten âlim olma özelliğinin verilmiş olması bu zatların elini İslam dini ve Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetini koruyabilmeleri yönünde önemli ölçüde güçlendiriyordu. Bu sayede bu zatlar İslam dininin temellerini binlerce yıl sarsılmadan korunabilecek şekilde güçlendirebildiler. Bu süreç içinde şeytanlar seyirci kalmadı elbet ve uydurma hadislerle, Müslümanların arasını açmakla ve türlü araçlarla İslam’ı tamamen yok etmeye çalıştılar. Ancak Ehlibeyt’in (a.s) tedbirleri bu planların dinin esasına zarar vermesini önledi. Günümüzdeki İslam’da birtakım eğrilikler veya eksiklikler görünüyorsa da bu olumsuzluklar teferruatlarla sınırlıdır ve dinin esası korunabilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak Allah’a giden yolu öğrenmek istiyorsak kitap ve sünnete başvurmalıyız. İnsanın tekâmülü ve yücelmesi alanında başka bir kaynağa başvuracak olursak karşılaşacağımız sonuç, çıkmaz bir durum veya sapma olacaktır. Kur’an-ı Kerim’in nur saçan ayetleri, Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) yol gösterici buyrukları elimizde duruyor iken belki de İslam’a karşı kin duyan bilmem nereli oryantalist, tarihçi veya bilim adamının dediklerini referans göstermeye ne gerek var? Elimizde bunca değerli ve güvenilir kaynaklar var iken yabancı kaynaklara ne ihtiyacımız olabilir? Bu gerçek bunca açık olasına rağmen maalesef tarih boyunca yaşanan gafletler ve İslam camiasındaki diğer olumsuz olaylar birçok Müslüman’ın bu süreç içinde doğru yolu bulamamasına sebep olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nahl, 44.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Biharu’l- Envar cilt: 35, sayfa: 184, 4’üncü bab, 2’inci hadis.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 16:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/kapiz-1.jpg" type="image/jpeg" length="58139"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vahyin Muhatapları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“(Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) Senin kalbine indirdi.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Genel Olarak Vahiy</strong></p>

<p style="text-align:justify">Vahyin ne olduğunu bilmek ve vahyi tüm boyutlarıyla iyice tanımak büyük bir öneme sahiptir; çünkü Kur’an’ı anlamak, vahyi gerçek anlamıyla bilmeye bağlıdır. Kur’an; semavî mesajları içinde barındıran, yüce Allah’ın sözleridir ve vahiy yoluyla bizlere ulaşmıştır. Vahiy de melekût âleminden madde âlemine inen gaybi öğretilerin toplamına denir. Kur’an-ı Kerim’de vahiy hakkında şöyle buyrulmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Muhakkak ki o (Kur’an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Senin kalbine; uyarıcılardan olman için, Apaçık Arapça bir dille.” </em></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”</em></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” </strong></em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden Kur’an’la ilgili konuların içerisinde üzerinde durulması gereken en önemli konu vahiydir. Öncelikle vahyin tanımı yapılmalı, niteliği belirtilmeli, melekût âlemiyle madde âlemi arasındaki bu irtibatın nasıl sağlandığı ve aslında böylesine bir irtibatın olup olamayacağı incelenmelidir. Bu ve buna benzer konular belirlenip, incelendikten sonra hiç şüphesiz Kur’an öğretilerini anlamak çok daha kolay ve doğru olacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Vahyin Tanımı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Arap literatüründe vahiy kavramı çok değişik anlamlarda kullanılmıştır, örneğin: İşaret, yazı, risale, haber, kapalı söz, gizlide ilân gibi. Sonuçta, başkalarının anlamayacağı gizli ve hızlı bir şekilde başkasına bildirilen her söze, yazı ve mesaja vahiy denilir.</p>

<p style="text-align:justify">Ünlü dil bilimci Ragıp İsfehani vahyi şöyle tanımlıyor: <em>“Vahiy, hızlı ve işaretle bildirilen gizli mesajlara denilir.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ebu İshak’a göre ise: “Vahyin asıl sözlük anlamı gizli mesaj demektir, buna göre de ilham için vahiy kelimesini kullanmışlardır.” Araplar birisinin gizlice konuşup, başkalarının anlamayacağı şekilde bir şeyler anlatması için, vahiy kelimesini kullanırlar, “Ona vahyetti” yani başkasının anlamayacağı şekilde meramını bildirdi.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kur’an’da Vahiy</strong></p>

<p style="text-align:justify">Vahiy kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de dört farklı anlamda kullanılmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Gizli İşaret: </strong>Vahyin Kur’an’da kullanılan sözlük anlamıdır. Yüce Allah Hz. Zekeriya hakkında şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Bunun üzerine Zekeriya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara: ‘Sabah akşam tesbihte bulunun’ diye (fe’evha) işaret verdi.” </strong></em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- İçgüdüsel Hidayet: </strong>Her türlü varlığın, yani bitki, hayvan, insan hatta bir anlamda cansız varlıkların dahi sahip oldukları ve onunla kalıcılıklarını sağladıkları, doğal bir yönlendirmedir. Her varlığa yol gösteren bu insiyaklar için Kur’an-ı Kerim vahiy kelimesini kullanmıştır:</p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Rabbin bal arısına: Dağlarda, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye vahiy etti.”</strong></em> <a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tüm varlıklarda bulunan içgüdüsel hidayet doğanın en ilginç sırlarından biridir, Allah tarafından hayvanların bu şekilde yönlendirilip insanlık için faydalı olması herkesi hayrete düşürmektedir. Yapılanlar çok açık bir şekilde fark edilmekte fakat kim tarafından yönlendirildikleri somut olarak bilinmemektedir. Bu yüzden “vahiy” kavramını kullanmak çok yerindedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- İlham: </strong>Her insan yaşamında nereden geldiğini bilmediği bir takım ilhamlar yer almaktadır ki özellikle zor durumlarda güzel kararlar verebilmek için, bu ilhamlar daha çok hissedilmektedir. Bu kaynağı bilinmeyen ve sadece insanın içine doğan ilhamlar, hayatımızda büyük bir öneme sahiptir, öyle ki çoğu zaman bizi çıkmazlardan kurtaran bir ışık gibidir. İşte insanın yardımına koşan doğaüstü bu esinlenmelerin bir diğer adı da vahiydir. Hz. Musa’nın annesi büyük bir çıkmazdayken, Allah tarafından gönderilen bu ilhamla oğlunun öldürülmesini önledi, Kur’an bunun adına vahiy diyerek şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Musa’nın annesine: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma; çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız, diye vahyettik (ilham ettik)”</em></strong> <a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip “Ona bakacak birini size bulayım mı?” diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik.”</strong></em> <a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">Musa (a.s) doğduğu zaman, annesi onun için endişelenmeye başladı. Birden Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini düşündü, aklından çocuğuna süt vermesini ve tehlikeyi hissedince, onu tahta bir sandığa koyup suya bırakması gerektiği geçti. Yine bir gün çocuğuna kavuşacağına ve asla üzülmemesi gerektiğine kesin inanmaya başladı; zira Allah’a güvenip çocuğunu O’na emanet etmişti. Bunlar Hz. Musa’nın (a.s) annesinin yaşamış olduğu esinlemeler, gönlüne doğan ilham ve kalbinde parlayan umut kıvılcımlarıydı. Yüce Allah’ın bu tür yardımları tüm insanlar için geçerlidir, özellikle Allah’ın sevgili kulları bir zorluğa düştüklerinde ve önemli karar almaları gerektiğinde, Allah tarafından onların kalbine ilham edilir. Bu Rahmanî ilham ve Rabbanî esinlemeler sayesinde en doğru kararları verirler.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, kullarının doğru hareket etmesi için güzel ilhamlarda bulunduğu gibi, şeytanda insanları yoldan çıkarmak ve günaha düşürmek için vesveselerde bulunmaktadır, Kur’an bu şeytanî vesveseler için de vahiy kelimesini kullanmıştır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine vahyederler (vesvese edip, yaldızlı sözler fısıldarlar).”</strong> <a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için, vahyederler (vesvese).” </strong></em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Şeytanın yapmış olduğu bu vahiy yani vesveseler Nas suresinde de belirtilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“O sinsi vesvesenin şerrinden, o ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden) Allah’a sığınırım!” </strong></em><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4- Peygamberlere gelen vahiy (Risal-i vahiy): </strong>Bu anlamda ki vahiy sadece peygamberlere özeldir ve sadece Allah tarafından nübüvvet makamına ulaşan kullarına gönderilir. Bu anlamda vahiy kelimesi Kur’an’da yetmişten fazla geçmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresindekileri uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik.” </strong></em><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Biz, bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz.” </strong></em><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Herkes Allah tarafından vahyi alabilme kapasitesine sahip değildir, peygamberler kendilerini mükemmel kılarak bu makama ulaşabilmişlerdir. İmam Hasan Askeri (a.s) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify">“<em>Allah, Hz. Muhammed’in kalbini ve ruhunu vahyi almaya en lâyık insan olarak gördü, bu yüzden de onu peygamber olarak seçti.”</em> <a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisten anlaşılan, üstün mesajları alabilmek için potansiyel kemallerin güçlendirilmesi gerektiğidir. Peygamberler buna ulaşmak için varlıklarında bulunan beğenilmezlikleri uzaklaştırmalı ve doğaüstü âlemle irtibat için güzellikleri kendilerinde toplamalıdırlar. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Yüce Allah hiç bir peygamberinin aklını mükemmel kılmadıkça onu peygamberliğe seçmez, onun akıl ve düşüncesi ümmetinin akıllarından daha üstündür.” <a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Büyük filozoflardan Molla Sadra bunu şöyle dile getiriyor: <em>“Bir peygamber dışta peygamberliğe seçilmeden önce, batınında peygamberliğe seçilir ve ruhu peygamberliğin hakikatlerini algılar. Onlar öncelikle batınlarını mükemmelleştirirler ve daha sonra bu mükemmellikler dışa yansır. Aslında Allah’ın bu seçkin kulları, öncelikle halktan hakka doğru bir yolculuk yaparlar ve hakka ulaştıktan sonra haktan hakla beraber halka geri dönerler.”</em> <a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Dolayısıyla vahiy, soyut âlemden gelerek insanın batınına doğan üstün öğretilerin toplamıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“De ki: Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine O indirmiştir.”</em></strong> <a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi, senin kalbine; uyarıcılardan olman için.” </strong></em><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Vahiy de ilham gibi özel durumlarda kalbe dolarak insanın aydınlanmasını sağlar, ancak peygamberler bunun kimin tarafından geldiğini bilirler, normal insanlar ise kalplerine doğan ilhamın kimin tarafından geldiğini bilmezler. Bu yüzden peygamberler semavî öğretileri almakta hiçbir zaman hayrete kapılmaz, yanlışlığa düşmezler; çünkü kimin tarafından geldiğini ve ne tür bir niteliğe sahip olduğunu çok iyi bilirler.</p>

<p style="text-align:justify">Zürare, İmam Sadık’a (a.s) şöyle sordu: Peygamber (s.a.a) , kendisine gelenin ilâhî vahiy olduğunu, şeytanî vesvese olmadığını nasıl ayırt edebiliyordu? İmam (a.s) cevap olarak şöyle buyurdu: “Allah ne zaman kullarından birini peygamberliğe seçerse, ona özel bir güven (sekine) ve vakar verir. Böylece kendisine Allah tarafından gelenleri gözüyle görür gibi olur.” <a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a> Yine diğer bir hadiste, <em>“Peygamber olduklarını nasıl anlıyorlar?” </em>sorusuna cevap olarak İmam şöyle buyuruyor: “Onlar için perdeler tamamen kaldırılır.” <a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir deyimle peygamberler, peygamberliğe seçildiklerinde, ilm’ül yakini çoktan geride bırakmışlardır, ayn’ül yakini de kat ederek, hakk’ül yakine ulaşmışlardır. Böylesi tertemiz insanların bu büyük makamları kat ettikten sonra insanların içinden seçilip peygamber olmalarına pek şaşırmamak gerek. Bunu Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler?”</em></strong> <a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yani eğer insanlar birazcık kendilerine gelseler ve peygamberler hakkında daha çok olumlu düşünseler, gerçekleri görüp, bu yanlış eleştirilerden sakınacaklardır. Yüce Allah, peygamberlerin insanların içinden seçilmesiyle ilgili yersiz eleştirilere şöyle cevap vermektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu. (Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kâfidir. İnkâr eden ve (başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.”</strong></em> <a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Öyleyse Allah’ın insanların içinden bir peygamber seçerek ona vahyetmesi çok da şaşılacak bir durum değil; çünkü tüm insanlar yaşamı boyunca az veya çok bunu kendilerinde tecrübe etmiş ve tarih boyunca defalarca görmüşlerdir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamberlere Özel Vahiy</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’a göre peygamberlere özel olan vahiy, üç kısma ayrılmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hâkîmdir. İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik.”</em></strong> <a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Direkt vahiy: </strong>Bu kısımda arada bir vasıta olmaksızın vahiy direkt olarak peygamberlerin kalbine gönderilmektedir. Allah Resulü (s.a.a) bu hususta şöyle buyuruyor: “Ruhu’l Kudüs benim içime üflüyor.” <a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Sesin oluşturulması: </strong>Vahiy sesli bir şekilde peygambere bildirilmekte, fakat peygamberden başka hiç kimse bu sesi duymamaktadır. Peygamber sesi duyuyor ama bu sesin sahibini görmüyor, yani bir çeşit perdenin arkasından konuşan birisinin sesinin duyulması ve onun görülmemesi gibidir. Bu yüzden Kur’an, “perde arkasından konuşur” tabirini kullanmaktadır. Hz. Musa’nın tur dağında Allah’la konuşup, Ondan vahiy alması ve Hz. Resulullah’ın miraçta Allah’la konuşması bu türdendir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Melek vasıtasıyla vahiy: </strong>Bu görevi üstlenen melek Cebrail’dir, O Allah tarafından almış olduğu üstün öğretileri peygambere ulaştırmaktadır, Kur’an’da şöyle buyruluyor:</p>

<blockquote>
<p><strong><em>“(Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) Senin kalbine indirdi.”</em></strong> <a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Şüphesiz O (Cebrail) Kur’an’ı senin kalbine indirmiştir.” </strong></em><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Şuara, 192–195.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İsra, 39.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> En’am, 19.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> el-Müfredat, s. 515.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Meryem,11.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Nahl, 68- 69.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Kasas, 7.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Taha, 37- 40.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> En’am, 112.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> En’am, 121.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Nas, 3- 6.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Şura, 7.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Yusuf, 3.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Biharü’l-Envar, c. 18,s.205,h.36.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Usul-u Kâfi, c. 1,s.13.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Şerh-i Usul-u Kâfi, c. 3,s.454.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Bakara, 97.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Şuara, 193- 194.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Tefsir-i Ayyaşi, c. 2,s.201. Bihar, c.18,s.262,h.16.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Biharü’l-Envar, c. 11,s.56,h.56.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Yunus, 2.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Nisa,163- 167.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Şura, 51- 52.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> el-İtkan, c. 1,s.44.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Şuara, 193- 194.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Bakara, 97.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 12:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/muhatap-1.jpg" type="image/jpeg" length="47899"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Ali'nin Kûfe Mescidi Münacatı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu münacat özünde, İmam Ali'nin şahsiyetinin tevazu ve ilahi aşk yönünü yansıtır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) Kûfe Camii'ndeki münacatı, onun Allah'a olan derin bağlılığını, acziyetini ve ilahi rahmete sığınışını ifade eden,<em> “Mevlam, ey mevlam!” / “Efendim, ey Efendim!”</em> nidasıyla başlayan meşhur bir yakarıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu münacatta İmam Ali, Allah'ın mutlak hâkimiyetini, kendisinin ise acizliğini vurgulayarak merhamet ve bağışlanma diler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu kıymetli münacat, <em>"Sen bağışlayansın, ben günahkâr; bağışlayana günahkârdan başka kim merhamet eder?"</em> gibi tezatlıklar (galip-mağlup, yüce-düşkün) üzerinden Allah'ın sıfatlarına sığınmayı içerir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci Pasaj</strong></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">اللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ لا يَنْفَعُ مالٌ وَلا بَنُونَ إِلاّ مَنْ أَتى الله بِقَلْبٍ سَلِيمٍ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ يَعضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ يَقُولُ: يالَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ يُعْرَفُ المُجْرِمُونَ بِسِيماهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالأقْدامِ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ لايَجْزِي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وَلامَوْلُودٌ هُوَ جازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْئاً إِنَّ وَعْدَ الله حَقُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ لايَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمْ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ لا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَالأمْرُ يَوْمَئِذٍ للهِ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ يَفِرُّ المَرءُ مِنْ أَخِيهِ وَاُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِيٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ يَوَدُّ المُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ جَميعاً ثُمَّ يُنْجِيهِ كَلاًّ إِنَّها لَظى نَزَّاعَةً لِلْشَّوى.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arapça Okunuşu</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allahumme innî es eluke’l emâne yevme lâ yenfa’u malun vela benune illa men etallahu bikalbîn selîmin</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yeuzzu’z-zalimu a’la yedeyhi yekulu yâ leyteni itteğeztu me’ar-resuli sebîlen</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yu’refu’l mucrimune bisiymahum feyu’ğezu binevasi ve’l ekdami</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ yeczi vâlidun e’n veledihi vela mevludun huve cazin e’n vâlidihi şey’en inne va’dellahi hakkun</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ yenfeu’z-zâlimine ma’ziretuhum velehumu’l la’netu velehum suu’d-dâr</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ temliku nefsu’n linefsi’n şey’en ve’l emru yevme izin lillahi,</p>

<p style="text-align:justify">ve es elukel emâne yevme yefirru’l mer’u min eğiyhi ve ummihi ve ebiyhi ve sâhibetihi ve beniyhi likullim riyyin minhum yevme izin şe’nun yuğniyhi</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yeveddu’l mucrimu lev yeftediy min azâbi yevme izin bi beniyhi ve sâhibetihi ve eğiyhi ve fesiyletihil letiy tu’viyhi ve men fil a’rzi cemiyen summe yunciyhi kelle inneha leza nezzâ’aten li’l şeva.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tercümesi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah’ım! Sadece tertemiz bir kalple Allah’ın huzuruna çıkan hariç mal ve evlatların -insana- hiçbir yararı olmadığı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Zalimin -hasretle- ellerini ısıracağı ve <em>“keşke ben Resulullah’a -itaat- yolunu tutsaydım”</em> diyeceği günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Günahkârların yüzlerinden tanınacağı, saçları ve ayaklarından tutulacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Babanın oğul yerine ve evladın da baba yerine cezalandırılmayacağı günde senden aman diliyorum. Ve doğrusu Allah’ın vaadi haktır.</p>

<p style="text-align:justify">Zalimlere mazeretlerinin bir fayda sağlamayacağı, onların Allah’ın rahmetinden uzak ve kötü bir menzilde olacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Hiç kimsenin kimse üzerinde güç sahibi olamayacağı ve yetkinin yalnız Allah’a has olacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve evlatlarından kaçacağı ve herkesi meşgul edecek bir işle uğraşacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Suçlu o günün azabından -kurtulmak için- eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini vermek ister. Hayır, -hiçbir zaman bu imkânı bulamayacak-! O -cehennem ateşi-, alevlenen bir ateştir. Deriler kavurur, soyar.”</em> Bu günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Pasaj</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المَوْلى وَأَنا العَبْدُ وَهَلْ يَرْحَمُ العَبْدُ إِلاّ المَوْلى،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المالِكُ وَأَنا المَمْلُوكُ وهَلْ يَرْحَمُ المَمْلُوكَ إِلاّ المالِكُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ العَزِيزُ وَأَنا الذَّلِيلَ وَهَلْ يَرْحَمُ الذَّلِيلَ إِلاّ العَزِيزُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الخالِقُ وَأَنا المَخْلُوقُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَخْلُوقَ إِلاّ الخالِقُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ العَظِيمُ وَأَنا الحَقِيرُ وهَلْ يَرْحَمُ الحَقِيرُ إِلاّ العَظِيمُ،</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ القَوِيُّ وَأَنا الضَّعِيفُ وَهَلْ يَرْحَمُ الضَّعِيفَ إِلاّ القَوِيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغَنِيُّ وَأَنا الفَقِيرُ وَهَلْ يَرْحَمُ الفَقِيرَ إِلاّ الغَنِيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُعْطِي وَأَنا السَّائِلُ وَهَلْ يَرْحَمُ السَّائِلُ إِلاّ المُعْطِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الحَيُّ وَأَنا المَيِّتُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَيِّتَ إِلاّ الحَيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الباقِي وَأَنا الفانِي وَهَلْ يَرْحَمُ الفانِيَ إِلاّ الباقِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الدَّائِمُ وَأَنا الزَّائِلُ وَهَلْ يَرْحَمُ الزَّائِلَ إِلاّ الدَّائِمُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّازِقُ وَأَنا المَرْزُوقُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْزُوقَ إِلاّ الرَّازِقُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الجَوادُ وَأَنا البَخِيلُ وهَلْ يَرْحَمُ البَّخِيلَ إِلاّ الجَوادُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُعافِي وَأَنا المُبْتَلى وَهَلْ يَرْحَمُ المُبْتَلى إِلاّ المُعافِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الكَبِيرُ وَأَنا الصَّغِيرُ وَهَلْ يَرْحَمُ الصَّغِيرَ إِلاّ الكَبِيرُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الهادِي وَأَنا الضَّالُّ وهَلْ يَرْحَمُ الضَّالَ إِلاّ الهادِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّحْمنُ وَأَنا المَرْحُومُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْحُومَ إِلاّ الرَّحْمنُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ السُّلْطانُ وَأَنا المُمْتَحَنُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُمْتَحَنَ إِلاّ السُلْطانُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الدَّلِيلُ وَأَنا المُتَحَيِّرُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُتَحَيِّرَ إِلاّ الدَّلِيلُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغَفُورُ وَأَنا المُذْنِبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُذْنِبَ إِلاّ الغَفُورُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغالِبُ وَأَنا المَغْلُوبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَغْلُوبَ إِلاّ الغالِبُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّبُّ وَأَنا المَرْبُوبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْبُوبَ إِلاّ الرَّبُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُتَكَبِّرُ وَأَنا الخاشِعُ وَهَلْ يَرْحَمُ الخاشِعَ إِلاّ المُتَكَبِّرُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ ارْحَمْنِي بِرَحْمَتِكَ وَارْضَ عَنِّي بِجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَفَضْلِكَ ياذا الجُودِ وَالاِحْسانِ وَالطَّوْلِ وَالامْتِنانِ بِرَحْمَتِكَ ياأَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ .</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arapça Okunuşu</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l Mevlâ ve ene’l abdu ve hel yerhemu’l abdu illa’l Mevlâ?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mâliku ve ene’l memluku ve hel yerhemu’l memluke illa’l mâliku?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l a’zizu ve ene’z-zelilu ve hel yerhemu’z-zeliyle illa’l a’zizu?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l haligu ve ene’l mahlugu ve hel yerhemul mehluke ille’l haligu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l a’ziymu ve ene’l hakiyru ve hel yerhemu’l hakiyru ille’l a’ziymu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l kaviyyu ve ene’z-zayifu ve hel yerhemu’z-zaiyfe ille’l kaviyyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l ganiyyu ve ene’l fekiyru ve hel yerhemu’l fakiyre ille’l ganiyyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mu’tiy ve ene’s-sailu ve hel yerhemu-s-sailu ille’l mu’tiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l hayyu ve ene’l meyyitu ve hel yerhemu’l meyyite ille’l hayyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l bakiy ve ene’l faniy ve hel yerhemu’l faniye ille’l bakiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’d-da’imu ve ene’z-zailu ve hel yerhemu’z-zaile ille’d-daimu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-raziku ve ene’l merzuk ve hel yerhemu’l merzuke ille’r-raziku,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l cevâdu ve ene’l beğiylu ve hel yerhemu’l beğiyle ille’l cevâdu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mu’afiy ve ene’l mubteli ve hel yerhemu’l mubtela ille’l mu’afiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l kebiyru ve ene’s-sağiyru ve hel yerhemu’s-sağiyre ille’l kebiyru,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l hâdiy ve ene’z-zallu ve hel yerhemu’z-zalle ille’l hâdiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-rahmanu ve ene’l merhum ve hel yerhemu’l merhume ille’r-rahmanu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’s-sultanu ve ene’l mumtehenu ve hel yerhemu’l mumtehene ille’s-sultanu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l gafuru ve ene’l muznibu ve hel yerhemu’l muznibe ille’l gafuru,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l galibu ve ene’l mağlubu ve hel yerhemu’l mağlube ille’l galibu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-rabbu ve ene’l merbubu ve hel yerhemu’l merbube ille’r-rabbu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mutekebbiru ve ene’l haşi’u ve hel yerhemu’l haşi’e ille’l mutekebbiru,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! irhemniy bi rahmetike verze enniy bu cudike ve keremike ve fazlike ya ze’l-cudi ve’l ihsani ve’t-tevli ve’l imtinani bir rahmetike ya erhame’r-rahimine.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tercümesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen mevlasın ben ise bir kulum; kula mevladan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen -varlığımın- sahibisin, ben ise sahip olunan; sahip olunana sahip olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen azizsin, ben ise zelil; zelile azizden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yaratansın, ben ise yaratılan; yaratılana yaratandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise hakir, hakire yüce olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen güçlüsün, ben ise zayıf; zayıfa güçlüden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen zenginsin, ben ise yoksul; yoksula zenginden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bağışta bulunansın, ben ise sail; saile bağıştan bulunandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen dirisin, ben ise ölü; ölüye diriden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bâkisin, ben ise fâni; faniye bakiden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen ebedisin, ben ise geçici; geçiciye ebediden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen rızıklandıransın, ben ise rızıklanan; rızıklanana rızıklandırandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen cömertsin, ben ise cimri; cimriye cömertten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen afiyet verensin, ben ise -derde- tutulan, derde tutulana afiyet verenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen büyüksün, ben ise küçük; küçüğe büyükten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen hidayet edensin, ben ise sapan; sapana hidayet edenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen rahmansın, ben ise merhamet edilecek olan; merhamet edilecek olana rahmandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen güç sahibisin, ben ise imtihan edilen; imtihan edilene güç sahibinden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen kılavuzsun, ben ise yolunu şaşırmış; yolunu şaşırmışa kılavuzdan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bağışlayansın, ben ise günahkâr; günahkâra bağışlayandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen galipsin, ben ise mağlup; mağlubu galipten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen eğitensin, ben ise eğitilen; eğitilene eğitenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise alçak ve düşük; düşük birisine yüce olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Rahmetinin hakkı için bana merhamet eyle. Bağışının, lütfunun ve fazlının saygınlığı için benden razı ol.</p>

<p style="text-align:justify">Ey bağış, ihsan, fazl ve nimet sahibi! Rahmetinin hakkı için -duamı kabul buyur- ey merhametlilerin en merhametlisi!</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<h5 style="text-align:center"><strong>Hz. Ali'nin Kûfe Mescidi Münacatı'nı Dinle</strong></h5>

<h5 style="text-align:center"><strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=47SolwB9y_w" rel="nofollow">https://www.youtube.com/watch?v=47SolwB9y_w</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 17:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/munacat014-2.jpg" type="image/jpeg" length="25470"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tövbe ve İstiğfar Etmek]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tövbe; kulun günahını itiraf etmesi ve ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p style="text-align:center"><strong>بِسْمِ اللهِ الْرَحْمٰنِ الْرَّحِيمِ</strong></p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ امَنُوا تُوبُوا اِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاَتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الاَنْهَارُ </strong></p>

<p></p>

<blockquote>
<p><em><strong>"Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar."</strong></em></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>Tahrim/8</strong></h5>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (c.c.) insanı hem iyilik yapmaya hem de kötülük yapmaya elverişli bir kabiliyette yaratmıştır. İnsanoğlu bazen nefsinin ve duygularının etkisinde kalarak olumsuz davranışlarda bulunabilir. Dinimiz fıtrat dini olduğu için, insanın günah işleyebileceğini kabul etmiş ve günahlardan arınma yollarını bize öğretmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurarak bu hususu en güzel sekilde ifade etmistir:</p>

<p></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.”</strong></em></p>

<p></p>

<p><em><strong>“Günahına tövbe eden kişi günah işlememiş gibidir.”</strong></em></p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Bu mübarek günler ve üç aylar, günümüzün yoğun ve karmaşık hayat akışı içinde kaybolup giden, öze dönüşünü ihmal eden modern birey için, içe dönük bir bakış ve öz denetim fırsatıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, günahımız ne kadar çok olursa olsun, biz O’nun kapısını pişmanlıkla çaldığımızda bizleri affedebileceğinin müjdesini vererek söyle buyurmaktadır:</p>

<p></p>

<blockquote>
<p><em><strong>“Ey kendi nefisleri aleyhine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Doğrusu Allah günahlarınızın hepsini bagışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.” </strong></em></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>Zumer/53</strong></h5>

<p style="text-align:justify"><br />
<br />
<em>Tövbe; </em>kulun günahını itiraf etmesi ve ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermesidir. Günahlar, Rabbimiz ile aramızdaki sevgi bağını zayıflatır. O’nun ihsanına ve rahmetine perde olur. Manevi kişiliğimizi zedeler ve gönül dünyamızı karartır. Bu bakımdan tövbe, kulluğumuzu ve Allah ile olan sevgi bağımızı yeniden tesis eder, günah ile kirlenen gönül dünyamızı temizler. Peygamber Efendimiz de (s.a.a.) konunun önemini vurgulayarak şu şekilde buyurmaktadır:</p>

<p></p>

<p><em>“Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben O’na günde yüz defa tövbe ederim.”</em></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Son nefese gelene kadar tövbe kapısı açıktır. Ancak takdir edersiniz ki, hiçbirimiz, ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Öyleyse her an hazırlıklı olmalıyız. Nasıl ki vücudumuzdaki bir rahatsızlıktan dolayı, hiç beklemeden tedavi olma yoluna gidiyorsak; ebedi hayatımıza mal olacak manevi hastalıklardan kurtuluş olan tövbeyi nasıl erteleyebiliriz.<br />
<br />
Öyleyse, bilerek veya bilmeyerek günah işlediğimiz zaman hemen Allah’a yönelip tövbe etmeliyiz. Çünkü Yüce Allah samimiyetle ve şartlarına uygun olarak yapılan tövbeleri kabul edeceğini, günahları bırakıp kendine yönelenlerden razı olacağını bizlere açık bir şekilde bildirmiştir. Ayrıca günahkarlar için yüce Allah’ın rahmet, mağrifet ve kereminden başka bir sığınak da yoktur.<br />
<br />
Bu mübarek günlerin günahlarımızın affı için bir fırsat olmasını ve tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz edelim.</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün ki kötülüklerinizi örtsün ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koysun”</strong></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/tvb-1.jpg" type="image/jpeg" length="84353"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’ân’ı Doğru Anlamak]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kimi insanlar, Kur’ân’ı ancak din adamları anlayabilir sanısına kapılarak hataya düştükleri gibi, kimileri de herkesin, hatta okuryazar olmayan ve herhangi bir alt yapı bilgiden yoksun olan tüm insanların anlayabileceği yanılgısına düşmüşlerdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanoğlu yeryüzünde yaşamaya başladığı günden beri yaratıcısı tarafından çeşitli nimetlerle kuşatıldığı gibi, manevî lütuf ve hidayet meşaleleriyle de nimetlendirilmiştir; öyle ki hiçbir zaman hak ve hakikati anlama ve idrak etme yolunda bilgi ve belgeden yoksun bırakılmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İlim ve bilginin kaynağı olan yüce Yaratıcı, insanların mutluluğu ve sosyal adalet içinde yaşayabilmeleri için birçok kitaplar ve peygamberler göndermiştir ki, bunların en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) ve yaşam felsefesini düzenlemek için getirdiği kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm peygamberler ve kitaplar gibi, İslâm Peygamberi ve getirdiği kitap da insan hayatına önemli etkilerde bulunmuş ve tekâmül yolunda katkılar sağlamıştır; ancak ne var ki bu konu, yani peygamberlerin ve ilâhî dinlerin toplum üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamış ve incelenmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu kısa makalemde, semavî kitapların sonuncusu olan ve İslâm dininin anayasası Kur’ân’ın doğru anlaşılmasına ışık tutacak bazı önemli konuları kısaca aktarmaya çalıştım. Ümit edilir ki yarınların araştırmacıları ve toplum bilimcileri bir de bu açıdan o kitaba bakabilirler ve birçok sorunların kaynağını belirleyerek insanlık hayatına katkıda bulunurlar.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Herkes Onu Anlamalı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ı ve içeriğini bilmek ve tanımak, ona inananlara gerekli ve kaçınılmaz olduğu gibi, çeşitli bilim dallarıyla ilgilenenlere ve o alanlarda uzman olanlara da gereklidir. Kur’ân’a inanan, ona ittiba etmek ve hayatını onun istediği şekilde şekillendirmek için ve yine sosyolog, psikolog, ekonomist, hukukçu, tarihçi vs.. alanlarda iştigal edenler de Kur’ân’ın bu alanlarda birey ve toplum üzerindeki etkisini anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Kur’ân’ı öğrenmeli ve tanımalıdırlar. Bu ayırımı sadece bakış açılarını belirlemek için yaptık. Yoksa nice bilginler vardır ki aynı zamanda Kur’ân’a inanıyor, amel ediyor ve nice inananlar vardır ki Kur’ân’ı tanımak ve anlamaktan yoksundurlar, aynı zamanda ona en büyük ihaneti ederek mezarlıklara ve gösteriş dolu sözde dinî ayinlere ve ibadetlere hapsetmiş ve sınırlandırmışlar.</p>

<p style="text-align:justify">Cahiliye toplumunun İslâmî topluma dönüşümünde, ilk çağlarda İslâm’ın yayılışı ve birçok bilim dallarının oluşumunda Kur’ân’ın etkisi, titizlikle araştırılmalı, aynı zamanda siyasal ekonomik, kültürel, askerî ve ahlâkî düzen ve sistemlere kazandırmış olduğu ivme bilimsel yöntemlerle ele alınıp incelenmeli ve yorumlanmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında, geçen 14 asırda üzerinde yaşadığımız dünyanın kaderinde ne tür etkileri olmuş konusu, başlı başına önemli bir konu olarak ehil araştırmacılar tarafından değerlendirilmelidir. Diğer taraftan Kur’ân konusu ve amacı açısından bile ele alınırsa, günümüz dünyası için ivedilikle üzerinde tüm boyutlarıyla araştırma yapılması gereken bir kitaptır. Çünkü Kur’ân’ın konusu, insanlığı kemale ulaştırmaktır. Hedef kemal olunca, başlangıç noktasının belirlenmesi öncelik kazanacaktır. Hedef olarak belirlenen kemale hareket için başlangıç noktasını belirledikten sonra insan hayatının gereksinimleri olan inanç, düşünce, ahlâk, siyaset, kültür ve ekonomik düzen, aile hayatı vs… gibi konular, bu hareketin başka argümanları olarak içinde yer alacak ve belirli kurallara bağlanacaktır. Öyle ki bu gereksinimlerden herhangi biri ihmal edilirse, amaca ulaşmak ya gecikmeli olacak (asırlardır olduğu gibi) ya da hiç ulaşılamayacaktır. Kur’ân’ın doğru algılanabilmesi için önce Kur’ân’ın başlangıç noktası ve kemalin sonucunu nasıl tanıttığına bakmalıyız ki, Kur’ân bu konuda, <strong><em>"Biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz."<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a> </em></strong> diyerek, başlangıç ve sonuç felsefesini ortaya koymuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer birtakım ayetlere bir bütün olarak baktığımızda, tüm insanların iki kategoride yaşadığını görmek mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- </strong>Sapkınlık ve karanlık yolu seçen, kötülükler ve şer peşinde koşan insanlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- </strong>Doğruluk ve dürüstlüğü ilke edinerek insanlığın geleceğinin aydınlık olması için çaba gösterenler.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki gruba mensup insanlar, Kur’ân’ın eğitilerini kendilerine ilke edinip amaç olan kemale doğru ilerlemek isterlerse, yaşadıkları birçok sorunları kolayca aşıp daha mutlu bir hayata sahip olacakları gibi, kötüler de doğrulara yönelmeye zemin ve ortam bulacaklardır ve böylece tüm insanlık omuz omuza yol arkadaşlığı edeceklerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu amacın gerçekleşmesi için, Yaratıcı tüm insanlığı bu yola davet etmek üzere peygamberler göndermiştir.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Ve biz seni, ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik…”</strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Tüm insanlık için gönderilen peygamberler (sonuç olarak Kur’ân), iki önemli hedef üzere görev yapmışlardır. Birincisi, toplumun ahlâk ve maneviyatına yön vermek; diğeri ise, ilim kazandırmak ve kâinatla tanıştırarak derin bilgi ve sezgilere sahip toplum oluşturmak.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“…İçlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan onları temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten O’dur.”</strong></em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Öyle bilgiler ve sezgiler ki, Allah bize öğretmeseydi, onları asla öğrenemezdik.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Bilemediklerinizi size öğrettiği gibi, siz de O’nu hatırlayın.”</strong></em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ın öğrettiği bilgi ve sezgiler, insanlığı karanlıktan (ruhsal bunalımlardan) kurtarıp ışıklı yola girmesinin aynı zamanda garantisidir. <em><strong>“…İnsanları karanlıklardan nura çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır…”</strong></em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu nura ittiba edildiği takdirde, dünya ve ahiret güzelliklerini, gelişmek ve yücelmek ilkelerini kapsayan maddiyat ve maneviyat iklimi bir anda insanlığa sunulmuş olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“…Ey Rabbimiz! Dünyada da bize güzellik ver, ahirette de…”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’dan edinilen bilgi ve sezgiler, bunalım üreten ve insanlığın hayatını karartan etkenleri yok edecek nitelikte öğeler içermektedir. Bu öğelerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1-</strong> Yaratıcının velâyetini kabullenmek ve buna bağlılık:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Allah inananların velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır…”</strong> (Bakara / 257)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2-</strong> Adil olmayan tüm zalimane ve gayri ilâhî önderlikleri reddetmek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Benim ahdim zalimlere ulaşmaz…”</strong> (Bakara / 124)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3-</strong> Adaletin, çıkar gözetmeksizin uygulanması:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Adil davranın, bu sizin korunmanız için daha uygundur…”</strong> (Mâide / 8)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4-</strong> İşleri uzman ve sorumluluk bilinci taşıyanlara vermek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“Muhakkak Allah\ emanetleri ehline vermenizi emreder…”</strong> (Nisâ / 58)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5-</strong> Allah’a, Resul’üne ve Ululemr’e itaat etmek.</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Ey iman edenler! Allah’a ve Elçi’sine ve sizden olan Ululemr’e itaat edin…”</strong> (Nisâ / 59)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>6-</strong> Ahde ve anlaşmalara vefa göstermek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Bana verdiğiniz sözde durun, ben de size vadettiklerimi vereyim…”</strong> (Bakara / 40)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7-</strong> Despot, zalim ve tağutlardan yardım istememek:</p>

<p><strong>“…Tağuta (zalim idarecilere) yargılanmak için başvuruyorlar. Oysa onu inkâr etmeleri onlara emredilmiştir.”</strong> (Nisâ / 60)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>8- </strong>İnsanı esir eden tüm bağlardan kurtulmak:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Omuzlarında olan ağır yükleri ve zincirleri onlardan indirir…”</strong> (A’râf / 157)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>9-</strong> Zamanın gerektirdiği şekilde düşmana karşı hazırlıklı olmak:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Onlara karşı gücünüz yettiği kadar güç hazırlayın…”</strong> (Enfâl / 60)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>10-</strong> Toplumsal fakirliği ve yoksulluğu yok etmek için humus, zekât ve infak müesseselerini yeterli şekilde işletmek.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>11-</strong> Birey ve toplumun kişisel ve tüzel hak ve onurlarının korunması için yalan, iftira ve gıybetten kaçınmak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>12- </strong>İnsan haklarının korunmasına yönelik adam öldürmenin yasaklığı ve ahlâkî sapkınlıkların haram edilmesi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>13- </strong>Aile bireylerinin aile düzenini sağlamaları ve birbirlerinin haklarına riayet etmeleri…</p>

<p style="text-align:justify">Ve buna benzer öğelerin varlığı, bunalım etkenlerini yok ettiği gibi mutluluk dolu bir hayatın ortamını da insanlığa hazırlamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu saydıklarımızın uygulanabilirliğini teorik ve pratik anlamda insanlığa sunan Yaratıcı’nın son Peygamber’i, son anlarında tüm insanlığa şefkat dolu gözlerle bakarak ve onların mutluluğuna daha fazla katkıda bulunmak amacıyla Kur’ân’ın ruhunu, amaç ve sonucunu özetleyen şu cümleleri emanet etmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ben aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın Kitabı, diğeri ise İtretim / Ehlibeytimdir. Bunlara uyduğunuz sürece sapkınlığa düşmezsiniz…”</em> (Bihar’ul-Envar c.75, s. 278)</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân, tüm gerekli ve faydalı bilgi ve eğitileri bir arada içermesinden dolayı da, araştırılmaya değer bir kitap konumundadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İki Yanlış Kanaat</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kimi insanlar, Kur’ân’ı ancak din adamları anlayabilir sanısına kapılarak hataya düştükleri gibi, kimileri de herkesin, hatta okuryazar olmayan ve herhangi bir alt yapı bilgiden yoksun olan tüm insanların anlayabileceği yanılgısına düşmüşlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hâlbuki Kur’ân’ın çok kapsamlı bir kitap oluşu, herkesin istifade etmesine olanak tanımakla birlikte, herkesin anladığı şeyin aynı ve eşit olmayacağı da yer yer vurgulanmıştır. Aslında her şey böyle değil mi? Yağan yağmurdan her toprak kendi kabiliyeti miktarınca yararlanabilir. Sözcük ve kelimeleri avam, işaretleri özel konuma sahip kişiler, incelikleri evliya ve hakikatleri enbiya içindir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân üzerine çalışma yapanların maalesef birçoğu, Kur’ân’ı anlamakta detaylara takılıp kaldıkları için gerçek amacın ne olduğunu anlayamadıkları gibi, anlayanlara karşı da detay bilgilerle tartışmaya başlarlar. Bu farklı bakışlardan kaynaklanan farklı algılamalar birçok ihtilâflara da neden olmaktadır aynı zamanda.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ın güzel yazılarla yazılması, güzel baskılarla yayınlanması ve güzel sesle kıraat edilmesi, elbette olmalıdır ve güzel şeylerdir; ancak bunlar Kur’ân’ın sanatsal boyutları olup asıl amacı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Araştırmacılar, birtakım detaylara takılmadan asıl amacı keşfetmeliler, ondan sonra detaylar asıl amaca yönelik kullanılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İman, maneviyat, adalet, ilim, irfan, kardeşlik, samimiyet, özgürlük ve onurlu olmak, dünya ve ahiret mutluluğu, iç ve dış temizliği, izzet ve iktidar gücü insanı asıl amaç olan kemale doğru götürmekte önemli faktörler oldukları için, Kur’ân bunları asıl amaç olarak görmekte ve diğer emir ve yasakları, söz konusu amacın gerçekleşmesine katkı sağlayacağı için gündeme taşımaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm bunlar, bir bütün olarak son kemal noktası olan Allah’a ulaşmakta olmazsa olmaz diyebileceğimiz temel unsurlar ve inançlardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Son olarak şunu hatırlatmamız gerekir ki: Tüm bunlara polemikten uzak durarak eğilmez ve hayatımıza geçirmezsek, dünya hayatımızı karartacağımız gibi, ahiret hayatını umut ederek yaptığımız birçok ibadetlerin de heba olacağını esefle görecek ve pişmanlığın fayda vermeyeceğini açıkça müşahede edeceğiz. Ayrıca yüce Resul’ün şikâyette bulunacağı ümmetten olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalacağız.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Ve o Peygamber, ‘Ey Rabbim! Benim kavmim, bu Kur’ân’ı büsbütün terk ettiler.’ der.”</strong></em><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> <strong> </strong>(Bakara /156)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> (Sebe / 28)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> (Cuma / 2)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> (Bakara, 239)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> (İbrâhîm / 1)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> (Bakara / 201)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> (Bihar’ul-Envar c. 75 s. 278)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> <strong> </strong>(Furkan, 30)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 21:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/annlamakz-2.jpg" type="image/jpeg" length="91552"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Suresinin Okunuşu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kadir Gecesi'nin faziletini anlatan bu mübarek surenin adı lügat olarak "kadr" yani "kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet" gibi manaları ihtiva eder.

Kadir gecesinin bir ismi, "mübârek gece"dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:

"Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik." (Duhân/1-3)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<blockquote>
<p itemprop="description"><strong>Allah katında yılın 12 ayı vardır. Bu ayların en faziletlisi Ramazan ayıdır. Ramazan ayının kalbi ise Kadir Gecesidir.</strong></p>
</blockquote>

<p></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kadir suresi Türkçe okunuşu:</strong></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1- <em>İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>2- <em>Vemâ edrâke mâ leyletu'l-kadr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>3- <em>Leyletu'l-kadri ḣayru'n min elf-i şehr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>4- <em>Tenezzelu'l-melâiketu verrûhu fîhâ bi-iżni rabbihim min kulli emr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>5- <em>Selâmun hiye hattâ matla’i'l-fecr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Kadir suresinin anlamı:</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1- Biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>2- Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>3- Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>4- O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için yeryüzüne iner de iner.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>5- Bütünüyle esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 16:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/kadirrr-4.jpg" type="image/jpeg" length="58065"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 5]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 5]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>5. Ders</strong></h5>

<p style="text-align:center"><strong>Bismilahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi O'nu noksan sıfatlardan tenzih eder ve hiçbir şey yoktur ki, O'na hamd ederek noksan sıfatlardan tenzih etmesin. Fakat siz, onların tespih edişlerini kavramıyorsunuz. Şüphe yok O, halimdir, çok bağışlayandır.”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlk ve Son Söz Allah'ın Hamdüsenasıdır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Besmele hakkında yeterince sohbet ettik. Besmele'den sonra ilk ayet <em>"Elhamdu lillahi Rabbi'l-âlemin"</em> (Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur) ayetidir. Nehcü'l- Belâga'nın birçok hutbeleri, Allah'ın sena ve övgüsüyle doludur. Büyük şahsiyetler konuşmalarında Besmele'den sonra daima Allah'ı hamdederlerdi. Sahife-i Seccadiye'nin şerhinde şöyle bir rivayet yer almıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Âdem'in (a.s) yaratılışı tamamlanınca aksırdı. Allah'ın verdiği bir ilhamla "elhamdulillahi Rabbi'l-âlemin" dedi. Babamız Hz. Âdem'in (a.s) bu dünyada söylediği ilk cümle âlemlerin Rabbi olan Allah'ın hamdüsenasıydı.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Cennet ehlinin cennette sükûn bulduktan sonra söyleyeceği ilk söz Allah'ın hamdüsenasıdır. Kur'ân-ı Mecid de birçok yerde Allah'a hamdüsena etmeyi emretmiştir. Sabah akşam Allah'a hamdetmeyi unutmayınız. Güneş doğarken ve batarken Allah'a hamdetmekle emrolunmuş bulunuyoruz. Peygamber'in (s.a.a) ömrünün sonunda nazil olan Nasr Suresi'nde de Peygamber'e şöyle emredilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“Artık Rabbine hamdederek tenzih et O'nu ve bağış dile O'ndan.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yani, Mekke fethedildiği için Allah'a hamdet, O'ndan mağfiret dile. Bu yüzden nakledildiği üzere Peygamberimiz otururken, ayakta dururken, giderken, yatarken, yani bütün hâllerinde şu cümleleri tekrarlardı:</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ım, sen münezzehsin, sana hamdeder, senden yarlıganma diler ve sana dönerim.</p>

<p style="text-align:justify">"Niçin bu zikri daima tekrar ediyorsunuz?" diye sorunca da şöyle buyururdu:</p>

<p style="text-align:justify">Bana ölümümün yakın olduğunu ve bu zikri tekrarlamamı emrettiler. Bu mübarek cümleyi Bu mübarek cümleyi tekrarlamanın birçok sevap ve ecri vardır. Defalarca işitmiş ve duymuşsunuzdur. Ben sadece muteber olan bir rivayeti nakletmekle yetiniyorum. Şeyh Saduk muttasıl bir senetle şöyle nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">Bir kimse, "el-Hamdü lillahi kema huve hakkuh (Lâyığınca hamt Allah'a mahsustur)." derse, kâtip melekler bunun sevabını yazmaktan aciz kalırlar. "Ey Allah! Ne yazalım, sevabının ne olduğunu bilemiyoruz?" derler. Nida gelir ki: "Cümleyi olduğu gibi yazın. Sevabı bize aittir."</p>

<p style="text-align:justify">Mühim olan, "elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin"in manasını bilmektir. Hamd (Fâtiha) Suresi o kadar mühimdir ki, bir kimse namazda (ilk iki rekâtta) bilerek bu sureyi okumazsa namazı batıldır. Bu hamt nedir ki, bu kadar emredilmiştir? Kemal karşısında methetmeye hamt diyorlar. Ama bu kemal bazen zatîdir, yani zatî bir noksanlığı olmadığı sebebiyledir. Bazen de sıfat karşısında methetmektir. Mesela ilmi kâmildir. Varlıklardan iğne ucu kadar dahi olsun hiçbir şey Allah'ın ilminin dışında değildir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> İlmin veya ilimle birlikte olan sabrın<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> veya Hakk'ın sonsuz kudretinin kemali karşısında hamdetmek...</p>

<p style="text-align:justify">Bazen de medhüsena fiiller mukabilinde yapılmaktadır. Meselâ Allah'ın kerem ve bağışı gibi. Muhatap, kâfir olmasına rağmen Allah'ın keremi bu dünyada ona da şamil olmaktadır. Veya bir Müslüman günah işliyor; ama Allah onu bağışlıyor. Hâlbuki ona azap da edebilir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bütün mevcudat Allah'ı sena etmektedir. Ama insandan daha fazlası beklenir. Bu konu çok dakiktir. Dolayısıyla da herkesin anlaması için biraz sade bir şekilde beyan etmeye çalışacağız. Velhasıl, Allah'ın senası ya zatî kemali ya sıfatî kemali veya noksansız fiili sebebiyledir. Yani baştanbaşa hikmet dolu işleri mukabilinde...</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da hamdin emredilmesinin (Nasr/3) manası sadece dilinle "elhamdülillah" demek değildir. Ne dediğini anlamadan, hamdın ne olduğunu bilmeden ve hamdın sadece Allah'a mahsus olduğunu tasdik etmeden, sadece dil ile söylemenin faydası azdır insan için. Bu konunun izahı ileride gelecektir. Marifet olmaksızın sadece "elhamdülillah" demenin fazla bir yararı yoktur insana.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün varlık âlemi hâl diliyle Allah'a "suphanallah" ve "elhamdülillah" demektedir. Kalp teveccühü ve manaların tezekkürü olmadıktan sonra, dille zikretmenin fazla bir faydası olmaz insana. Bu şekil zikir bütün varlıklarda mevcuttur. Ama onlar anlamıyorlar. Yani ilimlerine ilimleri yok onların.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Mecid, <strong><em>"Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı hamt ve tespih etmesin."</em></strong> buyuruyor. Nefiy ve ispat vardır. Yani Allah'ı zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Hatta etimiz, cildimiz, ağacın yaprakları, çöldeki çakıllar, yağmur taneleri, velhasıl mülk ve melekût âleminde var olan her şey "subhanallah ve'l-hamdulillah" demektedirler. Ama biz onların tespihini anlamıyoruz. Varlıklar, kendi ilimlerine ilimleri yoktur. Dolayısıyla da Hakk'ı tespih ve hamdettiklerini anlamıyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Araştırmacılardan her biri bu mevzuda birtakım incelemeler yapmıştır. Özellikle de Hace Nasiruddin-i Tusî'nin bu hususta ilgi çekici bir beyanı vardır. Örneğin diyorlar ki: İlim ve şuur sadece insana has bir şey değildir. Varlığın bulunduğu her yerde şuur da vardır. Ama bunun da mertebeleri vardır. Vücut zayıf oldukça, şuur ve idrak da o kadar zayıf olur. Misal olarak bitkileri gösteriyorlar. Biz bitkilerin şuursuz birer varlık olduğunu zannediyoruz. Ama dikkat ettiğimizde onların da kendilerine göre bir şuura sahip olduklarını görüyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Büyük ağaçların bitişiğindeki küçük fidan ve bitkiler de büyüdükçe güneş ışınlarından istifade edebilmek için belli bir cihete doğru eğilmektedir. O hâlde bir idrakleri olmalıdır. Nehir kenarlarındaki ağaçlar büyüktürler. İnsan dikkat edecek olursa, bu ağaçların köklerinin suya doğru meylettiğini görür. Hiçbirinin kökü su olmayan cihete yönelmemektedir. Zira suyun hayat maddesi olduğunu anlıyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Yine diyorlar ki: Kabak da çiçek açınca herhangi bir engelle karşılaşırsa ve hatta bir engelle karşılaşmadan önce hemen cihetini değiştirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Tantavî, tefsirinde şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify">Son zamanlarda yeni bir ağaç keşfedildi. Araplar buna "mufteris" ağacı diyorlar. Yapraklarının özel bir hassasiyeti vardır. Bir kuş, üzerine konunca yaprakları toplanarak o hayvanı yakalar. Kanını emdikten sonra da açılarak cansız ve kansız hayvanı kendi hâline bırakır!</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de bitkilerdeki bu şuur ilginçtir. Bütün bunlar bitkilerin kendi haddinde bir idrakleri olduğunu göstermiyor mu?</p>

<p style="text-align:justify">Hurma ağaçlarının şuuru da ilginçtir. Bazıları dişi ve erkek hurma ağaçlarının seviştiğini bile naklediyorlar. Birkaç ay içinde birbirinden uzakta olan iki hurma ağacı birbirine yaklaşmakta ve tedricen birbirlerine muttasıl olmaktadırlar. Elbette bitkilerdeki şuur, hayvanlardaki şuurdan daha zayıftır. Zira vücutları da hayvanların vücudundan daha zayıftır. Hayvanın vücut mertebesi daha kuvvetli ve şiddetli olduğu için şuurları da fazladır. Sadece yemek ve içmek hususundaki şuurlarını kastetmiyoruz. Bundan da üstün bir mertebeye sahiptirler.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Nahl Suresi'nde de bu hakikat beyan edilmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Meselâ balarısı o kadar küçük olmasına rağmen insanı şaşırtıcı bir şuura sahiptir. Mimarlıkta ustadır. Yaptığı kovanlara bir baksanıza! Altı köşeli bir ev yapmaktadır kendisine. Bu ne şuurdur ki, üçgen ve dikdörtgen değil de sadece altıgen bir binayı tercih etmektedir! Altı köşeli bir yapının zaviyeleri, bala yer vermek için tutumluluk açısından en iyi şekildir. Hangi mimar, ev yapımı ve feza açısından bu zaviyelere bile dikkat etmektedir?</p>

<p style="text-align:justify">Pergelle bile çizecek olsa şu uzun el ve ayaklarıyla nasıl böyle bir yuva yapabilir! Gerçekten de elhamdülillah. Medhüsena sadece Allah'adır. Şuur dediğin nedir ki?</p>

<p style="text-align:justify">Mühendis bey, belki pergelle bile bu kadar latif ve zarif bir ev çizemez.</p>

<p style="text-align:justify">Balarısı sabah kovanından dışarı çıkınca, hangi çiçeğin üzerine konacağını çok iyi bilmektedir. Hangi çiçekten istifade edip bal üreteceği hususunda şuur ve idraki vardır. Kaç bin tane birden çıkmakta ve hepsi de geri döndüğünde kendi evine gitmektedir. Hiçbirisi yanlışlık yapıp da başkasının evine gitmemektedir. Hepsinin de evi birbirine benzemektedir. Hâlbuki insan bile bazen bu hususta yanlışlığa düşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, gururunu bir kenara bırakmalıdır. Hayvanların bile Allah'a hamdettiğini duyunca, "Nasıl olur da şu şuursuz hayvanlar Allah'a hamdedebilir?" dememelidir. Onların da kendi haddinde bir şuuru vardır. Allah'ın nimetleri içinde yüzen, anlayan ama Allah'a şükür ve hamdetmeyen insan, hayvandan daha aşağıdır ve hakikatte ondan daha şuursuzdur.</p>

<p style="text-align:justify">Aklıma şeriatta yer alan edepler hakkında bir rivayet geldi, sizlere de nakledeyim. Bu rivayet hayvanların bakımı hakkındadır. Resulullah (s.a.a) iki şeyi yasaklamıştır. Birisi dağlamaktır. Eskiden hayvanları, kaybolmasın ve diğer hayvanlara karışmasın diye nişane olarak dağlıyorlardı. Bu iş şeriat açısından doğru değildir. Hayvanların yüzüne vurmak da doğru değildir. Hayvanın yüzüne tokat vurmak doğru değilse, insanın yüzüne vurmak nasıldır? Dilsiz çocuğuna tokat atan insanın, Allah'a verebileceği ne cevabı olabilir ki? Eğer tokadın yeri kızarırsa iki miskal, morarırsa dört miskal altın diyet vermelidir. Bu ister kendi çocuğu olsun, ister başkasının, fark etmez. Resulullah'ın (s.a.a), "Hayvanları dağlamayın ve yüzlerine vurmayın." demesinin sebebi, onların Allah'ı hamt ve tespih etmeleri sebebiyledir. Ama birçok merkepler vardır ki, kendisine binen kimseden daha iyi ve şuurludur. Eşeğe binen çok kişi vardır ki, altındaki eşek, ondan yüz kat daha şereflidir. Çünkü eşek asla sövmez; gıybet etmez; kimseye vurmaz; kimsenin haysiyetini çiğnemez. Şu anda hayvanların şuurunu ispat etmeye çalışıyoruz. Sonra da tespih ve hamdın keyfiyeti hakkında sohbet edeceğiz.</p>

<p style="text-align:justify">Acaba başının üzerinde uçuşan şu kuşların şuursuz olduğunu mu zannediyorsun? Hayır, öyle değildir. Yerdeki bütün hayvanlar ile gökteki tüm kuşlar da insanlar gibi birer ümmettir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> Bütün kuşlar, otlayanlar ve sürüngenler de sizin gibi birer toplulukturlar. Hepsi de Allah'a hamt ve tespih etmektedirler. Hepsinin de şuuru vardır. Nitekim Kur'ân da şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Kuşları araştırdı da, "Ne oldu?" dedi, "Hüdhüd'ü görmüyorum? Yoksa bir yere mi gidip gizlendi? Onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım. Yahut onu keseceğim yahut da bana </strong>(neden bulunmadığının sebebini açıklayan)<strong> açık bir delil gösterir."<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu esnada Hüdhüd geldi. Ama makul bir özür, kesin bir delil ve sevindirici bir haberle geldiğinden dolayı, Hz. Süleyman (s.a) onu affetti. Hüdhüd şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify">Senin henüz bilmediğin bir şey öğrendim ve sana Sebe'den doğru sağlam bir haber getirdim. Orda onlara bir kadının hükümdar olduğunu gördüm. Kendisine her şey verilmiş ve bir de çok büyük tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde eder buldum ve Şeytan onlara yaptıklarını bezemiş de yoldan çıkarmış onları ve onlar doğru yolu bulamıyorlar.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hüdhüd bu haberleri Süleyman'a (a.s) getirince, Hz. Süleyman (a.s) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>"Öyleyse git şu mektubumu götür onlara; sonra da biraz </strong>(öteye) </em><strong><em>çekil onlardan, bak bakalım ne cevap verecekler."</em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><strong>[10]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mektubu yazarak Hüdhüd'e verdi. Mektupta Hz. Süleyman onlara, Müslüman olmalarını, aksi takdirde onlarla savaş için büyük bir ordu göndereceğini bildirmişti. Hüdhüd de mektubu alarak doğrudan doğruya Sebe' kraliçesine götürdü.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da yer alan bu kıssadan da anlaşıldığı gibi hayvanların da şuuru vardır. Merhum Hacı Nurî, Darü's-Selâm kitabında şöyle naklediyor:</p>

<p style="text-align:justify">Adı aklımda olmayan Necef âlimlerinden biri şöyle diyordu: Evimizde güvercin besliyorduk. Bazen de evimize bir kedi gelip gidiyordu. Bir gün çok sevdiğimiz bu güvercine saldırdı ve götürüp yedi. Çocuklar onu takip ettiyse de bir türlü bulamadılar. Ben de bastonumu yanımda bulunduruyordum. Kediyi görünce, onu tembih etmek istiyordum. Ama birkaç gün asla evimize uğramadı. Buradan da anlaşılıyor ki kedinin şuuru vardır. Uyanıktır. Hıyanet ve hırsızlık ettiği bir eve hemen gitmemek gerektiğini çok iyi biliyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Bir müddet sonra bir gün yavaş yavaş gelmekte olduğunu gördüm. Oldukça ihtiyatlı davranıyordu. Benim onu beklediğimi görüp de kaçmaması için hemen saklandım. Kendi odamda perdenin arkasına gizlendim. O da gelip kütüphaneme girdi. Ben de ardından kütüphaneye girerek kapıyı kapadım.</p>

<p style="text-align:justify">Kedi kapının kapandığını ve benim de elimdeki bastonum ile kendisine doğru yaklaştığımı görünce, işinin bitti ğini ve artık hiçbir kaçış yolunun olmadığını anladı. Aniden kitapların üstüne sıçradı. Oraya buraya koşturup durdu. Sonunda Kur'ân'ın üzerine oturarak yüzünü Kur'ân'ın üzerine yapıştırdı. Adeta Kur'ân'a iltica etmiş, sığınmıştı. Ben hayvanın Kur'ân'a sığındığını görünce, asamı yere bırakarak kapıyı açtım. Kedi de kapının açıldığını görünce yavaş yavaş yürüyerek dışarı çıktı. Ama tövbesinde sadık ve doğru idi. Zira o günden sonra evimizden ne güvercin, ne balık ve ne de et çaldı ve asla ihanette bulunmadı.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu da hayvanların durumu... İnşallah sonra da hayvanlar ile sair mevcudatın hamt ediş keyfiyetini beyan edeceğiz. Beşerden istenen tespih ve hamdın keyfiyeti de tafsilatlı bir şekilde arz edilecektir. Ya Rabbi, bizleri muvaffak kıl da senin azametini idrak edelim ve nimetlerinin kadrini bilelim.</p>

<p style="text-align:justify">Biharu'l-Envar kitabında bazı hayvanların Ehlibeyt İmamları karşısında huşu ve tevazu gösterdikleri de nakledilmiştir. Abbasî halifesi Mütevekkil, İmam Ali en-Naki'yi (a.s) yırtıcı hayvanların bulunduğu bir yere atmalarını emretti. Vahşi hayvanların hepsi de aç idiler. Dolayısıyla da İmam'ı parça parça edeceklerini zannediyorlardı. Ama görevliler hayvanların İmam'ın etrafında yerlere uzandığını ve ona saygı gösterdiklerini gördüler. Hayvandır; ama Abbasî halifesi Mütevekkil'den bin kat daha şerefli ve kadirşinastır.</p>

<p style="text-align:justify">Emirü'l-Müminin'in şahadet günleri yakın olduğu için konuşmama son veriyor ve "Ferhetü'l-Ğerra" adlı kitapta yer alan bir rivayeti siz azizlere nakletmek istiyorum. Büyük Şiî âlimlerinden birinden şöyle naklediliyor:</p>

<p style="text-align:justify">Bir gece Emirü'l-Müminin'in (a.s) kabrini ziyarete gittim. (Elbette bu olay sekiz asır önce olmuştur ve mezkûr kitabın yazarı da Seyyid İbn Tavus'un torunlarından biri dir. O zamanlar o geniş çölde İmam'ın (a.s) kabri etrafında birkaç küçük kulübeden başka bir şey yoktu.) Aniden bir ses duydum. Bir aslan sesiydi. Baktım ki, bir aslan Hz. Ali'nin (a.s) mübarek mezarı başında öylece duruyor. İlkönce korktum. Ama sonunda kötü bir niyetinin olmadığını gördüm. Zira kötü bir niyeti olsaydı, beni görür görmez saldırır, parça parça ederdi. Ama Hz. Ali'nin (a.s) mezarının başına gelmişti. Bunun bir sırrı olmalıydı.</p>

<p style="text-align:justify">Aslan öylece kabrin başında inleyip duruyordu. Hava biraz aydınlanınca da ön ayaklarını kabrin üstüne koyup inlediğini gördüm. Tam bir huzur ve itminan içinde kendisine yakınlaştım. Yanına varınca, büyük bir dikenin ayağına batmış olduğunu gördüm. Ayağı iltihaplanmıştı. Oldukça eziyet ve acı çekiyordu. Ama bu Allah vergisi şuuruyla, Hz. Ali'nin (a.s) müşkülleri hallettiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden ormanlardan çıkıp Ali'nin kabrini ziyarete gelmişti!</p>

<p style="text-align:justify">Allah etsin de Ali'ye tevessül etmekle, bizim de günahlarımız silinsin. Allah'ın selâmı üzerine olsun ey Emirü'l- Müminin!...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Beşinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> İsrâ/44</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Nasr/3</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Sebe'/3</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> İftitah Duası</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> İftitah Duası</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Nahl/70-71</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> En'âm/38</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Neml/20-21</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Neml/24</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Neml/28</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 22:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/ders5.jpg" type="image/jpeg" length="42994"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zamanının İmamını Tanımak ile İlgili Hadisin Sıhhati]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” hadisi, Şia'nın ve Ehl-i Sünnet'in naklettiği müşterek bir hadistir. Bu hadis, iki mezhebin muteber hadis kitaplarında farklı lafızlarla rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: right;"><strong>Abdülmecid Zehadet</strong></h5>

<h5 style="text-align: right;"><strong>Çev: Ertuğrul Ertekin&nbsp;&nbsp;</strong></h5>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;<br />
<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”</em>&nbsp;hadisi, Şia'nın ve Ehl-i Sünnet'in naklettiği müşterek bir hadistir. Bu hadis, iki mezhebin muteber hadis kitaplarında farklı lafızlarla rivayet edilmiş ve sahih kabul edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
Hadis, yukarıda naklettiğimiz lafızlarla, Kadı Abdülcebbar'ın&nbsp;Muğni'sinde, Hamidî'nin&nbsp;el-Cem beynu's-Sahiheyn'inde, Saadeddin Taftazanî'nin&nbsp;Şerhu Makasid'inde ve Nesefî'nin&nbsp;Akaid&nbsp;kitabına yazdığı&nbsp;Şerhu Akaid'inde, Ahmed b. Yahya Sananî'nin&nbsp;Bahru'l-zehar'ında, Molla Kari'nin&nbsp;Hatimetü'l-cevahir li-mudietü fi tabakati'l-Hanefiyye'sinde geçmektedir.<br />
&nbsp;<br />
Bununla birlikte Ebu'l-Hasan Eşarî, Şehristanî, Safedî gibi kimi müellifler hadisin belli bir fırkaya özgü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu müelliflerin iddiasının ötesine geçen İbn Teymiyye ise, Allah'a yemin ederek, hadisin bu lafızlarla varid olduğunu inkâr etmiştir. Nasıruddin Albanî hadisin zayıf olduğunu belirtir. Sami Neşşar'a göre ise hadis, kendisini sahih göstermek isteyen Şia mezhebince uydurulmuştur. Bütün bunlara rağmen hadisin kendisi, farklı varyantlara sahip olsa da, mazmunda birlik göstermesi bakımından münkirlerin iddialarını batıl etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">&nbsp;<br />
Müslümanlar arasındaki vahdetin ve gönül birliğinin önemli unsurlarından biri de, ortak noktaların ön plana çıkarılmasıdır. Mezhep müntesipleri arasında diyalog ve teamül sağlamanın tek yolu, herkesin kabul edeceği noktalar üzerinde durmaktır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi bütün mezhep ve fırkalarca kabul görmüş müşterek hadislerdendir. Bu bakımdan hadisin muhtevası ve delaleti üzerinde tartışmak Müslümanların birbirine yakınlaşmasını sağlayacaktır.<br />
&nbsp;<br />
Müellifler arasında küçük bir azınlık hadisin bu şekilde nakledildiğini inkâr etmiş ve hadisi İmamiyye'ye tahsis etmiştir. Hadisin mezhepler nezdindeki itibarını araştırmak, önce muhtevasını ve delaletini, sonrasında ise Resul-i Ekrem'in halifeliğini, imameti tartışmak için uygun bir zemin olacaktır.<br />
&nbsp;<br />
Bu makalede, Ehlisünnet'in sahih ve güvenilir kabul ettiği kaynaklar çerçevesinde, bu hadisin itibarı ve bütün Müslümanlarca kabul edilebilirliği incelenmiştir. İleride görüleceği üzere hadisin sıhhatinden şüphe duyanların sayısı oldukça azdır ve inkârları ilmî temelden yoksundur.<br />
<br />
<strong>1. İmamiyye'ye Göre Hadisin Sıhhati</strong><br />
&nbsp;<br />
<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;</em>hadisinin Resul-i Ekrem'e ait olduğu İmamiyye'ye göre kesin ve tartışmasızdır. İmamiyye uleması; tezafür, istifaze, tevatür, ittifak, icma, genel kabul gibi hadis ıstılahlarına başvurarak hadisin iki mezhepçe makbul olduğunu ileri sürmüşlerdir.<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Müfid (öl. 413)&nbsp;el-İfsah'ında şöyle yazar:&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'den mütevatir olarak nakledilen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisine gelince…”</em>&nbsp;(Müfid, (b) 1412: 28) Hadisin metninde “lem-yarif” yerine “ve huve la-yarif” kullanılması aynı anlamda geldiği için tartışma konusu edilmemiştir.<br />
&nbsp;<br />
Resail fi'l-gaybe&nbsp;adlı kitabında ise şöyle yazar:<em>&nbsp;“Birisi sorusunda, kendisine Resul-i Ekrem'den ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünün rivayet edildiğini, bu rivayetin sahih mi, yoksa uydurma mı olduğunu sormaktadır. Elcevap: Tevfik Allah'tandır. Ona şöyle cevap verildi:&nbsp; Bu, sahih bir rivayettir ve eser sahiplerinin icmaı buna şehadet etmektedir. Ayrıca Kur'ân'ın sarih beyanı manasını güçlendirmektedir.”&nbsp;</em>(Müfid, (c) 1414: 1/12)<br />
&nbsp;<br />
Seyyid İbn Tavus (öl. 664) ise şunları kaydeder:&nbsp;<em>“Nebevî şeriat sahibinden varid olan hadiste buyrulmuştur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür'.”&nbsp;</em>(Seyyid İbn Tavus, 1415: 2/252)<br />
&nbsp;<br />
Ali b. Yusuf Âmilî (öl.877) ise şöyle yazar:<em>&nbsp;“Müslümanlar, [Hz. Peygamber'in] ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi üzerinde icma etmişlerdir.” (</em>Âmilî, 1384: 1/111)<br />
&nbsp;<br />
Şehid-i Sanî'nin hadis hakkındaki görüşü şu şekildedir:&nbsp;<em>“Kuşkusuz bu hadis, Ehlisünnet ve Şia arasındaki meşhur rivayetlerdendir ve Ehlisünnet bu hadisi usul ve furu kitaplarına almıştır.”&nbsp;</em>(Şehid-i Sanî, 1409: 151)<br />
&nbsp;<br />
Muhakkik Erdebilî (öl. 993) şöyle yazar:&nbsp;<em>“Rivayetlerin delalet ettiğine göre bunu (On İki İmam'ın imametini inkâr etmek) küfürdür. Bu husus, şu müstefid, hatta makbul haberde de bildirilmiştir: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'”</em>&nbsp;(Erdebilî, 1414: 2/299)&nbsp;Şerhu Kuşçi'ye yazdığı haşiyede ise şunları söyler:&nbsp;<em>“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi Şia ve Sünnî birçok tarikle rivayet edilmiştir ve neredeyse mütevatirdir ve yakin derecesindedir.”&nbsp;</em>(Erdebilî, 14147: 179)<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Bahaî (öl. 1013) ise şunları yazar:&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Ehlisünnet ve Şia'nın üzerinde ittifak ettiği bir hadistir.”&nbsp;</em>(Şeyh Bahaî, 1422: 431)<br />
&nbsp;<br />
Kadı Nurullah Tusterî (öl. 1019):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, üzerinde ittifak edilen meşhur bir hadistir.”</em>&nbsp;(Tusterî, 1367: 89)<br />
&nbsp;<br />
Allame Meclisî (öl. 1111)&nbsp;Biharu'l-envar'ında şöyle yazar:&nbsp;<em>“'Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' hadisini Ehlisünnet ve Şia mütevatir olarak nakletmişlerdir.”</em>&nbsp;(Allame Meclisî, 1403: 8/366, 29/38) Allame Meclisî aynı görüşünü&nbsp;Miratü'l-ukul'da da beyan etmiştir. (Allame Meclisî, 1421: 4/27, 7/113)<br />
&nbsp;<br />
Mahuzî (öl. 1112):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi İslâm ulemasının üzerinde ittifak ettiği müstefid hadislerdendir.”&nbsp;</em>(Mahuzî, 1417: 223)<br />
&nbsp;<br />
Bahranî (öl. 1186):&nbsp;<em>“Hz. Peygamber'in ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözünden daha meşhuru yoktur.”&nbsp;</em>(Bahranî, 1363: 5/16)<br />
&nbsp;<br />
Kaşifülgıta (öl. 1228):&nbsp;<em>“Muhammedî sünnetten iki canipten (nakledilen) ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisinden daha mütevatiri yoktur.”</em>&nbsp;(Kaşifülgıta, (ty.): 1/6)<br />
&nbsp;<br />
Yukarıda yaptığımız alıntılardan İmamiyye ulemasının çeşitli varyantlarındaki mana birliğinden dolayı hadisin iki mezhepçe makbul olduğuna inandıkları anlaşılmaktadır. Âlimlerin kullandıkları şöhret, istifaze, icma, tevatür terimleri aynı hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
<strong>2. Muhtelif Metinler</strong><br />
&nbsp;<br />
İmamî-Şiî kaynaklarda hadisin bilinen/meşhur metninin dışında (“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”) farkı varyantları da mevcuttur:<br />
&nbsp;</p>

<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse Cahiliye ölümüyle ölmüştür.”&nbsp;</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h5 style="text-align: right;">(Berkî, 1370: 1, 92, 154).&nbsp;Efsah ve İktisad'da da hadis bu ifadelerle nakledilmiştir. (Müfid, (b) 1414: 28; Tusî, 1400: 226)</h5>

<h5 style="text-align: right;"></h5>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;<br />
“Birisi imamı ona bilinmeden ölürse Cahiliye ölümü üzere ölmüştür.”&nbsp;(Hilalî, (ty.): 452)<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">“Ümmetimden bir kimse ölür, ölümü de ümmetimden imam olanı tanımadan gerçekleşirse bu kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Saduk, 1405: 414)<br />
&nbsp;<br />
“İmamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Kuleynî, 1388: 1/377, 2/20) Hadis, aynı ifadelerle&nbsp;Fezailu Emiri'l-müminin'de (İbn Ukde Kufî, (ty.): 146),&nbsp;Delailü'l-İmamet'te (Taberî, 1413: 337) ve&nbsp;el-Gaybe'de (Numanî, 1422: 129) de geçer.<br />
&nbsp;<br />
“Dehrinin hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Mağribî, 1383: 1/25)&nbsp;Camiü ehadisi'ş-Şia'da (Burucerdî, 1399: 26/56)&nbsp;Deaimü'l-İslâm'dan nakledilen bu hadiste “la yarif” yerine “lem yarif” lafzı kullanılmıştır. [Türkçe açısından bu kullanım herhangi bir anlam değişikliğine sebebiyet vermez –ç.n.]<br />
&nbsp;<br />
Uyunu ahbari'r-Rıza'da ise hadis “Onları&nbsp;tanımadan ölen Cahiliye ölümü üzere ölmüştür”&nbsp;şeklinde nakledilir. (Saduk, 1404: 1/130)<br />
&nbsp;<br />
“Geceleyin ölen kimsenin ölümü, o gece imamı tanımadan gerçekleşirse o kimse Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Numanî, 1422: 126)<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;“İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Müfid, 1414: 268)<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Berkî, 1370: 1/155)<br />
&nbsp;<br />
“İmamı olmadan ölen kimsenin ölümü Cahiliye ölümüdür.”&nbsp;(Berkî, 1370: 1/155)<br />
&nbsp;<br />
“Benim evladımdan bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saduk, 1404: 1/63)<br />
&nbsp;<br />
“Hidayet imamlarından bir imamı olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saffar, 1404: 529-530) Hadis benzer ifadelerle Kays b. Hilalî'nin&nbsp;Kitab'ında ve&nbsp;Kemalü'd-din'de de geçmektedir (Hilalî, (ty.): 425; Saduk, 1405: 412, 668)&nbsp;Mehasin'de (Berkî, 1370: 1/155) ise hadis,&nbsp;“İmamı olmadan ölenin ölümü Cahiliye ölümüdür”&nbsp;şeklindedir.<br />
&nbsp;<br />
“İmamını dinlemeden ve ona muti olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saduk, 1414: 25;&nbsp;İhtisas'da da bu şekilde nakledilmiştir, bkz. Müfid, (a) 1414: 296)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda imamın biati olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (ibn Tavus, 1416: 327) Benzer hadisler için bkz. Müfid, (d) 1414: 245; Keracekî, 1369: 152; İbn Batrik, 1407: 319.<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde imam(a biat)ı bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Saffar, 1404: 279) Benzer hadisler için bkz. Ravendî, 1409: 2/861; İbn Şadan, 1363: 75.<br />
&nbsp;<br />
“Hayatta olan imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Himyerî, 1413: 351)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde yaşayan zahir imama (biat) bulunmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Müfid, 1414: 268)<br />
&nbsp;<br />
“Bu ümmetten kendisi için Allah azze ve celle (cihetin)den (olan) imam bulunmadan sabahlayan kimse dalalet ve avarelik üzere sabahlamış olur ve bu kimse bu hal üzere ölürse küfür ve nifak üzere ölmüş sayılır.”&nbsp;(Kuleynî, 1388: 1/184)<br />
&nbsp;<br />
Farklı fakat birbirine yakın lafızlarla nakledilen, ancak aynı mazmuna sahip olan hadisler, anlatılmak istenen ana düşüncenin orijinalliğinin göstergesidir. Rivayetlerin metinlerindeki küçük farklılıkların, birtakım koşullardan ve muhatapların anlama kapasitelerinin çeşitliliğinden kaynaklandığı söylenebilir.<br />
&nbsp;<br />
<strong>3. Diğer fırkaların kaynaklarında “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisi</strong><br />
&nbsp;<br />
Yahya b. el-Hüseyin'den (öl. 298) şöyle nakledilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Sudî, (ty.): 1/169)<br />
&nbsp;<br />
Kadı Abdülcabbar (öl. 415)&nbsp;Muğni'sinde şöyle nakleder: ““Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” (Fakih İmanî, 1412: 34)<br />
&nbsp;<br />
Hamidî'den (öl. 488)&nbsp;el-Cem beynu's-Sahiheyn'de şöyle nakledilir: “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safî, 1397: 141)<br />
&nbsp;<br />
Fahreddin Razî (öl. 606)&nbsp;Mesailü'l-hamsun&nbsp;kitabında şöyle yazar: İmama marifet elde etmek ve burhan yoluyla onu tanımak vaciptir. Nitekim Hz. Peygamber, “Zamanının imamını tanımadan ölen ister Yahudi ister Hıristiyan olarak ölsün.” buyurur. (Razî, (ty.): 71)<br />
&nbsp;<br />
Molla Sadeddin Taftazanî (öl. 792)&nbsp;Şerhu Makasid'de imamın nasbedilmesinin lüzumunu tartıştıktan sonra ulülemr ayetini delil gösterir ve tartışmasız doğru olduğunu kabul ederek hadise istinad eder: “Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.'” Daha sonra şöyle yazar: “İtaat ve marifet farz olunca, bunun gerçekleşmesi de farz olur.” (Taftazanî, 1422: 3/476)<br />
&nbsp;<br />
Akaidü'n-Nesefî'de de halka imametin farz kılınmasının rivayetlere dayandığına işaret eder ve şöyle yazar: “Bu, halka rivayetlerle farz kılınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Kıble ehlinden zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Taftazanî, (ty.): 232)<br />
&nbsp;<br />
Ahmed b. Yahya Sananî (öl. 840)&nbsp;el-Bahrü'z-zehari'l-cami li-mezhebi'l-ulemai'l-emsar'da şunları yazar: “Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi ile zamanın daîsini tanımanın ve ona tam manasıyla tabi olmanın farz oluşunu kastetmiştir.” (Sananî, (ty.): 16/110)<br />
&nbsp;<br />
Molla Ali Karî Hanefî (öl. 1014) de şunları kaydeder: “Hz. Peygamber'in Müslim'in&nbsp;Sahih'inde geçen ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' sözü, ‘Kim kendisine iktida edilmesi farz olanı ve yaşadığı zaman diliminde kendisini hidayete götürecek olanı tanımazsa' anlamına gelir. Başka bir yerde ise şöyle yazar: “Müslim'in rivayet ettiği ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' hadisi, Cahiliye ehlinin şeriatının olmadığını gösterir.” (Karî, (ty.): 2/457)<br />
&nbsp;<br />
Mişkatü'l-mesabih'e yazdığı şerhi&nbsp;Miratü'l-mefatih'te ise “Boynunda biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” hadisini naklettikten sonra şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sadeddin,&nbsp;Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”&nbsp; &nbsp;(Karî, 1422: 7/234)<br />
&nbsp;<br />
Bursevî (öl. 1137),&nbsp;Ruhu'l-beyan&nbsp;adlı tefsirinde Neml Suresi'nin 19'uncu ayetle ilgili olarak şöyle yazar: “Zamanın imamını tanımak ve ona isteyerek bağlanmak gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' buyurur.” (Bursevî, 1410: 6/245)<br />
&nbsp;<br />
Kunduzî (öl. 1294) de&nbsp;Yenabiü'l-mevedde'sinde şunları kaydeder: “İsa b. es-Sırrî'nin senediyle naklolunan menkıbede şöyle denir: Cafer es-Sadık'a sordum… Resullah şöyle buyurur: ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' dedi.” (Kunduzî, 1416: 1/351)<br />
&nbsp;<br />
İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir.&nbsp;Lumatü'l-edille&nbsp;fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat&nbsp;kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, (ty.): 12)<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi'l-Hadid (öl. 656), İmam Ali'nin “Onları tanımadıkça cennet girmek olmaz!” sözünü şerh ederken hadisi, “İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.” şeklinde rivayet eder ve şöyle yazar: “Ashabımızın tamamı bu hadisin sıhhatine kaildir. Bu sözü, İmamları tanımadıkça cennete girmek olmaz!' şeklinde okumak gerekir.” (İbn Ebi'l-Hadid, 1385: 9/155) O, bu ifadesinde “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini kavramsal olarak kabul etmiştir.<br />
<br />
<strong>4. Hadisin Sadır Olduğunu Kabul Etmeyenler</strong><br />
&nbsp;<br />
Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir.&nbsp;Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Albanî, (ty.): 1/525, 5/87)<br />
&nbsp;<br />
Bu ikisinden önce Eşarî (öl. 324)&nbsp;Makalatü'l-İslamiyyin'de, Şehristanî (öl. 548)&nbsp;el-Milel ve'n-Nihal'inde, Safedî (öl. 764)&nbsp;el-Vafi bi'l-vefeyat'ında imamı tanımanın farz olduğunu inancının belli bir fırkaya özgü bir inanç olduğunu belirtmişlerdir.<br />
&nbsp;<br />
Eşarî şöyle yazar: “Rafıza imamların sayısında ihtilafa düşmüşlerdir… Dört fırkaya ayrılmışlardır. İlk fırka, imamı tanımanın farz olduğuna inanır. Onlara göre imamı tanımadan (imama cahil olarak) ölen Cahiliye ölümüyle ölmüştür.” (Eşarî 1410: 1/49)<br />
&nbsp;<br />
Şehristanî kitabının İsmailiyye ile ilgili bölümünde şunları yazar: “Onların mezhebine göre zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüş olur. Aynı şekilde (onlara göre) boynunda imamın biati bulunmadan ölen de Cahiliye üzere ölmüştür.” (Şehristanî, (ty.): 1/56)<br />
&nbsp;<br />
Safedî de İsmailiyye konusuna geldiğinde şöyle yazar: “Onların mezhebince zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.” (Safedî, 1420: 3/205)<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye&nbsp;Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (İbn Teymiyye, 1406: 1/110)<br />
&nbsp;<br />
Sami Neşar ise şöyle yazar: “‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' Şiî kaynaklı bir hadistir.” (Sami Neşar, (ty.): 2/226)<br />
&nbsp;<br />
<strong>5. Diğer Fırkaların Kitaplarında Hadisin Farklı Varyantları&nbsp;&nbsp;</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Önceki bölümlerde, İmamî-Şiî kaynakların dışında, diğer fırkaların kitaplarında&nbsp;“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;hadisinin farklı varyantlarının nakledildiğini ifade etmiştik. Bütün bu nakiller göz önüne alındığında hadisin mütevatir olduğu iddia edilebilir. Burada hadisin farklı varyantlarından örnekler nakledeceğiz:<br />
&nbsp;<br />
“İmamı olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Davud, (ty.): 259; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 4/96; Taberanî, (ty.): 19/388; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) İmamî-Şiî kaynaklarda hadis bu şekliyle de nakledilmiştir. (Berkî, 1330: 1/155; Müfid, 1414: 186)<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de imamı olmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;Hadisi bu lafızlarla, Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesinde naklolunmuştur. (İskafî, 1402: 24; Cahiz, 1374: 301)<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de onun imamı bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Hilal, 1410: 1/81; İbn Habban, 1414: 10/343) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de üzerinde imamın (biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(İbn Ebi Asım, 1413: 489; Ebu Yala, 1412: 13/366; Taberanî, 1415: 706; Heysemî, 1408: 5/225) Hadis, aynı ve benzer lafızlarla İmamî-Şiî kaynaklarda da rivayet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
“Bir kimse ölür de üzerinde cami (cem edici) imam(ın biati) bulunmazsa Cahiliye üzere ölmüş olur.”&nbsp;(Dulabî, 1421: 2/635)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimsenin ölümü kuşkusuz Cahiliye ölümüdür.”&nbsp;(Hakim Nişaburî, (ty.): 1/75, 1/117; Müttakî Hindî, 1409: 1/207) Hadisin bir başka varyantı,&nbsp;“Üzerinde cemaat imamı bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür”&nbsp;şeklindedir. (Nevevî, (ty.): 19/190)<br />
&nbsp;<br />
“Üzerinde biat olmadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Sad, (ty.): 5/144; Taberanî, 1415: 1/79; Müttakî Hindî, 1409: 1/103) Bu hadis de Abdullah b. Ömer'in Haccac'a biat etmesi hadisesiyle ilgilidir.<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda biat olmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;Müslim, (ty.) 6/22; Hamidî, 1423: 2/296; Beyhakî, (ty.): 8/156)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda Müslümanların imamının biati bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Zemahşerî, 1412: 5/169)<br />
&nbsp;<br />
“Boynunda imamın biati olmadan geceleyin ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Hazm, (ty.): 1/45)<br />
&nbsp;<br />
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Ebi Şeybe, 1409: 7/457; İbn Ebi Asım, 1413: 2/504; Tarsusî, 1393: 1/28) [Bu hadisin Arapça metninde “la” olumsuzluk eki bulunmaktadır. Türkçe açısından aynı anlama gelen, ancak Arapça metninde “leyse” olumsuz eki bulunan hadisin kaynakları: Bağevî, 1410: 1/330; Ahmed b. Hanbel, (ty.): 3/446; Taberanî, 1417: 20/86)]<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat imamının itaati altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(İbn Ebi Asım, 1413: 2/486; Taberanî, 1417: 2/86)<br />
&nbsp;<br />
“Cemaat emirinin itaati altında bulunmadan sabahlayan kimseyi Allah kıyamet gününde Cahiliye ölümünden diriltir.”&nbsp;(Heysemî, 1408: 5/219)<br />
&nbsp;<br />
“İtaat altında bulunmadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.”&nbsp;(Taberanî, 1415: 7/287)<br />
<br />
<strong>6. Mülahazalar</strong><br />
&nbsp;<br />
<strong>a)</strong>&nbsp;“Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)<br />
&nbsp;<br />
İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in&nbsp;Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in&nbsp;Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.<br />
&nbsp;<br />
Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014)&nbsp;el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin&nbsp;Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi&nbsp;Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in&nbsp;Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sad,&nbsp;Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.”<br />
&nbsp;<br />
Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in&nbsp;Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi&nbsp;Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.<br />
&nbsp;<br />
<strong>b)</strong>&nbsp;Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in&nbsp;Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Rahmanî, 1417: 565)<br />
&nbsp;<br />
Müellif, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakledilen varyantının Müslim'in&nbsp;Sahih'inde bulunmamasını, sadece hadisin&nbsp;Sahih'e isnad edilerek nakledildiği muteber bir kaynağa ulaştığında hazf veya tahrif ihtimalinden söz edebilir. Sırf Molla Ali vasıtasıyla hadisi&nbsp;Sahih'te bulamamak tahrif için yeterli delil sayılamaz.<br />
&nbsp;<br />
<strong>c)</strong>&nbsp;İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye'nin Ehlibeyt düşmanlığı aşikâr bir durumdur. Nitekim&nbsp;Lisanü'l-mizan'ın müellifi bu hususta şöyle yazar:<br />
&nbsp;<br />
“İbnu'l-Mutahhar'ın kullandığı hadisleri reddetme konusunda onu çok gayretli gördüm. Mevzu hadisler konusunda bile böyle gayretkeşti. Fakat ulemanın hadis tasnifini göz önüne almadan reddetmede ileri gitti. Sadrında olana iktifa edecek kadar ezberde güçlü değildi. Zaten insan unutkandır. Rafızîlerin kelamını (iddialarını) tahkir etmede çok ileri gitti. Bu, Hz. Ali'nin küçümsenmesiyle sonuçlanacak bir durumu ortaya çıkardı.” (İbn Hacer Askalanî, 1390: 6/319)<br />
&nbsp;<br />
Üstelik Selefiye'nin son dönem imamlarından olan ve İbn Teymiyye'nin düşüncelerini yayan Nasırüddin Albanî,&nbsp;Silsiletü sahiha'da “O benden sonraki bütün müminlerin velisidir.” hadisiyle ilgili olarak şöyle yazar:&nbsp;“Şeyhülislâm İbn Teymiyye'nin bu hadisi inkâra cüret etmesi ve Minhacü's-sünnet'inde hadisi tekzip etmesi hakikaten çok tuhaf şey!” Daha sonra rey ile tefsiri ve İbn Teymiyye'nin yorumunu kabul ederek şöyle yazar: “Hadisi ne açıdan tekzip ettiğini anlamış değilim! Görünen o ki tekzibin sebebi, Şia'yı inkârındaki abartısıdır.”&nbsp;(Albanî, (ty.): 5/260)<br />
&nbsp;<br />
<strong>d)</strong>&nbsp;Hadisin Şiî kaynaklı ve belli bir fırkaya özgü olduğu iddiası yukarıdaki incelemeden sonra kabul edilebilir bir iddia değildir. Zira hadisi “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla nakleden İmamî-Şiî olmayan ulemanın büyükleri ya hadisi muteber bir kaynakta gördüklerini ya da muhteva ve mazmun açısından hadisin diğer hadislerle bütünlük gösterdiğini söylemişlerdir.<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: justify;"><strong>Kaynaklar</strong><br />
&nbsp;<br />
Ahmed b. Hanbel, Ebu Abdullah Şeybanî, (ty.),&nbsp;Müsned, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Albanî, Nasırüddin, (ty.),&nbsp;es-Silsiletü'z-zaife, Riyad<br />
&nbsp;<br />
Amilî, Ali b. Yusuf, 1384,&nbsp;es-Sıratü'l-müstakim ila müstahkiü't-takdim, neşr: Muhammed Bakır Mahmudî, (yy.)<br />
&nbsp;<br />
Bağavî, Abdullah b. Muhammed, 1417,&nbsp;Müsnedu İbnü'l-Cad, neşr: Amir Ahmed Haydar, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Bahranî, Yusuf, 1363,&nbsp;el-Hadaikü'l-nadire, Kum<br />
&nbsp;<br />
Berkî, Ahmed b. Halid, 1370,&nbsp;el-Mehasin, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Beyhakî, Ebu Bekir Ahmed b. Hüseyin b. Ali, (ty.),&nbsp;es-Sünenü'l-kübra, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Bursevî, İsmail Hakkı, 1410,&nbsp;Tefsiru ruhi'l-beyan, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Burucerdî, Hacı Aga Hüseyin, 1399,&nbsp;Camiu ehadisi'ş-Şia, Kum<br />
&nbsp;<br />
Cahiz, Ebi Osman Amr b. Bahr, 1374,&nbsp;el-Osmaniyye, neşr: Abdüsselam Muhammed Harun, Mısır<br />
&nbsp;<br />
Dulabî, Muhammed b. Ahmed, 1421,&nbsp;el-Küney ve'l-esma, neşr: Ebu Kuteybe el-Faryanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Ebu Davud Tayalisî, Süleyman, (ty.),&nbsp;Müsned, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Ebu Yala, Ahmed b. Ali b. Müsenna, 1412,&nbsp;Müsned, neşr: Hüseyin Selim Esed, Dımaşk<br />
&nbsp;<br />
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1414,&nbsp;Mecmau'l-fevaid ve'l-burhan fi şerhi irşadü'l-ezhan, Kum<br />
&nbsp;<br />
Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, 1417,&nbsp;el-Haşiye ala'l-ilahiyati'l-şerhu'l-cedid li-Kuşçi, neşr: Ahmed Abidî, Kum<br />
&nbsp;<br />
es-Sudî, Abdurrahman Muhammed b. Hamza, (ty.),&nbsp;Dürerü'l-ehadisi'n-Nebeviyye bi'l-esatidi'l-Yahyaviyye, neşr: Halid Muhammed, Sana<br />
&nbsp;<br />
Eşarî, Ebu'l-Hasan,&nbsp;Makalatü'l-İslamiyyin ve ihtilafu'l-musallin, neşr: Helmut Ritter, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Fakih İmanî, Mehdî, 1412,&nbsp;Şinaht-i İmam ya Razha-yi ez Merg-i Cahilî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Hakim Nişaburî, Ebi Abdullah, (ty.),&nbsp;el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, neşr: Yusuf Abdurrahman el-Maraşî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Hamidî, Muhammed b. Fütuh, 1423,&nbsp;el-Cem beyne's-Sahiheyn, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Himyerî, Abdullah b. Cafer, 1413,&nbsp;Kurbu'l-esnad, Kum<br />
&nbsp;<br />
Harranî, İbn Şube, 1404,&nbsp;Tuhafu'l-ukul an Âli'r-Resul, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Heysemî, Nureddin Ali b. Ebi Bekr, 1411,&nbsp;Mecmau'z-zevaid, Dımaşk<br />
&nbsp;<br />
Hilal, Ahmed b. Harun, 1410,&nbsp;Kitabü's-sünne, Riyad<br />
&nbsp;<br />
Hilalî, Süleym b. Kays, (ty.),&nbsp;Kitabü's-Süleym, neşr: Muhammed Bakır Ensarî Zencanî, (yy.)<br />
&nbsp;<br />
İbn Batrik, Yahya b. Hasan Esedî, 1407,&nbsp;Umdetü uyuni sihahi'l-ahbar fi menakibi imamü'l-ebrar, Kum<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi Asım, Ebi Bekr Amr, 1413,&nbsp;Kitabü's-sünne, neşr: Nasırüddin Albanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Ebi Şeybe Kufî, İbrahim b. Osman, 1409,&nbsp;el-Musannef, neşr: Said el-Leham, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Habban, Muhammed b. Ahmed Ebu Hatim et-Temimî, 1414,&nbsp;Sihahu İbn Habban, neşr: Şuayb Ernot, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Hacer Askalanî, Ahmed b. Ali, 1390,&nbsp;Lisanü'l-mizan, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Hazm, Ali b. Ahmed, (ty.),&nbsp;el-Muhalla, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Sad, Muhammed, (ty.),&nbsp;Tabakatü'l-kübra, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
İbn Şadan, Fazl, 1363,&nbsp;el-İzah, neşr: Seyyid Celeddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim, 1406,&nbsp;Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, (y.y.)<br />
&nbsp;<br />
İbn Ukde Kufî, Ebu'l-Abbas, (ty.),&nbsp;Fezailu Emiri'l-müminin, haz. Abdürrezzak Muhammed Hüseynî<br />
&nbsp;<br />
İskafî, Ebu Cafer, 1402,&nbsp;el-Miyar ve'l-muvazene fî fezaili'l-İmam Emiri'l-müminin Ali b. Ebi Tâlib, neşr: Mahmudî<br />
&nbsp;<br />
Karî Hanefî, Molla Ali, (ty.),&nbsp;Hatimetü'l-cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Halnefiyye, Keraçi<br />
&nbsp;<br />
Karî Hanefî, Molla Ali, 1422,&nbsp;Mirkatü'l-mefatih Şerhu Mişatü'l-mesabih, neşr: Cemal Aytanî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Kaşifülgita, Cafer, (ty.),&nbsp;Keşfü'l-gita an mübhemati şeriatu'l-garra,&nbsp;Isfahan<br />
&nbsp;<br />
Keracekî, Ebü'l-Fütuh, 1369,&nbsp;Kenzü'l-fevaid, Kum<br />
&nbsp;<br />
Kuleynî, Muhammed b. Yakub, 1388,&nbsp;Usulu Kâfi, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Kunduzî, Süleyman b. İbrahim, 1416,&nbsp;Yenabiü'l-mevedde, neşr: Ali Cemal, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Mağribî, Numan b. Muhammed, 1383,&nbsp;Deaimü'l-İslâm, neşr: Asıf Ali Asgar, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Mahuzî, Süleyman b. Alim, 1417,&nbsp;el-Erbaun hadisen fî isbati imamet Emiri'l-müminin, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Meclisî, Muhammed Bakır, 1403,&nbsp;Biharü'l-envar, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Meclisî, Muhammed Bakır, 1421,&nbsp;Miratü'l-ukul fî şerhi ahbaru'r-Resul, neşr: Seyyid Haşim Resulî Mahallatî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (a), 1414,&nbsp;el-İhtisas, neşr: Ali Ekber Gaffarî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (b), 1414,&nbsp;el-Efsah fî imameti'l-Emiri'l-müminin, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (c), 1414,&nbsp;Resail fî'l-gaybet, neşr: Ala Âl-i Cafer, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müfid, Muhammed b. Numan (d), 1414,&nbsp;el-Fusulu'l-mutara, neşr: Seyyid Ali Şerifî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müslim Nişaburî, İbn el-Hasan Müslim b. Haccac, (t.y)&nbsp;Sahih, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Müttakî Hindî, Ali, 1409,&nbsp;Kenzü'l-imal fî süneni'l-akval ve'l-efal, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Nevevî, Muhyiddin, (ty.),&nbsp;el-Mecmu, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Numanî, Muhammed b. İbrahim, 1422,&nbsp;Kitabü'l-gaybet, neşr: Faris Hasun, Kum<br />
&nbsp;<br />
Rahmanî, Ahmed, 1417,&nbsp;el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Ravendî, Kutbeddin, 1409,&nbsp;el-Haraic ve'l-ceraih, neşr: Seyyid Muhammed Bakır Ebtehî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Razî, Fahreddin,&nbsp;el-Mesailu'l-hamsun fi usuli'd-din, neşr: Ahmed Hicazî es-Saka, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1404,&nbsp;Uyunu ahbari'r-Rıza, neşr: Şeyh Hüseyin Alemî, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1405,&nbsp;Kemalü'd-din ve tamamü'n-nimet,&nbsp;neşr: Ali Ekber Gaffarî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Saduk, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh, 1414,&nbsp;el-Hidaye, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Safedî, Salahüddin Halil, 1420,&nbsp;el-Vafi bi'l-vefeyat, neşr: Ahmed el-Ernut, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Saffar, Muhammed b. Hasan b. Furuh, 1404,&nbsp;Basairü'd-derecat, neşr: Mirza Muhsin Kuçebağî, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Safî, Lütfullah, 1397,&nbsp;Emanü'l-ümmet mine'l-ihtilaf, Kum<br />
&nbsp;<br />
Said Fude, (ty.),&nbsp;el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, (y.y)<br />
&nbsp;<br />
Sami Neşar, Ali, (ty.),&nbsp;Neşetü'l-fikri'l-felsefî fi'l-İslâm, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Sananî, Ahmed b. Yahya el-Murtaza, (ty.),&nbsp;el-Bahru'z-zehar el-camiu'l-ulemai'l-emsar, Sana<br />
&nbsp;<br />
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1415,&nbsp;İkbalü'l-amal, neşr: Cevad Kayyumî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Seyyid b. Tavus, Ali b. Musa b. Cafer, 1416,&nbsp;el-Melahim ve'l-fiten, neşr: komisyon, Isfahan<br />
&nbsp;<br />
Şehid-i Sanî, Zeynüddin b. Ahmed Amilî, 1409,&nbsp;Hakaikü'l-iman, neşr: Seyyid Mehdî Recaî, Kum<br />
&nbsp;<br />
Şehristanî, Muhammed b. Abdülkerim,&nbsp;el-Milel ve'n-nihal, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Şeyh Bahaî, Muhammed b. el-Hüseyin, 1422,&nbsp;el-Erbaune hadisen, Kum<br />
&nbsp;<br />
Taberanî, 1415,&nbsp;el-Mucemü'l-evsat, neşr: Tarık b. Avazullah-Abdülhüseyin b. İbrahim, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Taberanî, Süleyman b. Ahmed, 1417,&nbsp;el-Mucemü'l-kebir, neşr: Abdülmecid Selefî, Kahire<br />
&nbsp;<br />
Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir b. Rüstem, 1413,&nbsp;Delailü'l-imamet, neşr: komisyon, Kum<br />
&nbsp;<br />
Taftazanî, Sadüddin, (ty.),&nbsp;Şerhu akaidü'n-Nesefiye, neşr: Adfan Derviş, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Taftazanî, Sadüddin, 1422,&nbsp;Şerhu makasid, talik: İbrahim Şemseddin, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Tarsusî, Muhammed b. İbrahim, 1393,&nbsp;Müsnedü Abdullah b. Ömer, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
Tusî, Muhammed b. el-Hasan, 1400,&nbsp;el-İktisadu'l-hadi ila tariki'l-irşad, neşr: komisyon, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Tusterî, Kadı Nurullah, 1367,&nbsp;es-Savarimu'l-muhrika fî cevabi's-savaiku'l-muhrika, neşr: Seyyid Celaleddin Muhaddis, Tahran<br />
&nbsp;<br />
Zemahşerî, Ebu'l-Kasım Mahmud b. Amr, 1412,&nbsp;Rebiü'l-ebrar ve nususu'l-ahyar, neşr: Abdülemir el-Mehna, Beyrut<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;</h5>

<h5 style="text-align: justify;"></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><br />
Bu yazı ilk defa, 17 Şubat 2014 tarihinde www.medyasafak.net sitesinde,&nbsp;<a href="http://medyasafak.net/haber/1353/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati" rel="nofollow">burada</a>&nbsp;yayınlanmıştır.</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/zamaninin-imamini-tanimak-ile-ilgili-hadisin-sihhati</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jan 2024 18:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/zamansal.jpg" type="image/jpeg" length="54587"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur`an Tefsirinde Müfessirin Şartları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kurân, bilen bir topluluk için örneklerdir, başkaları için değil; onlar ki Kurân'ı hakkıyla tilavet ederler, ona iman edereler ve onu tanırlar. Fakat diğerlerine Kurân'ı anlamak pek müşküldür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kurân ilimleri araştırmacıları,<em>&nbsp;“müfessirin şartları”</em>&nbsp;veya&nbsp;<em>“müfessir için lazım olan özellikler”&nbsp;</em>başlığı altında birçok konu zikretmişlerdir ki bunların bir bölümü “tefsir kaynakları” ile ilgili, bir kısmı “tefsir kaideleri” ile alâkalı, bir bölümü “ihtiyaç duyulan ilimler” konusuna matuf ve bir kısmı da “tefsir yöntemi” ile ilintilidir. Tabi bu meyanda bazı muhakkikler zikri geçen bölümleri müfessirin şartları ile karıştırmamış olmakla birlikte yine de çoğunlukla bu mecmualardan bazı kısımları müfessirin şartları başlığının altında zikretmişlerdir. Bu karışıklık aşağıda zikri geçen üç sebepten birine dayanmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Birincisi;</strong>&nbsp;Bu tür konuları gündeme getirmenin uzun bir geçmişi olmadığından zikri geçen muhtelif mihverleri birbirinden ayırmak konusunda gaflet edilmiş veya mümkün olmamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İkincisi;</strong>&nbsp;Bazen bu konular farklı bakış açılarıyla muhtelif başlıkların alanına girebilmektedir. çrnek olarak; eğer edebi ilimlere bir bilgi manzumesi olarak bakılırsa, müfessirin ihtiyaç duyduğu ilimlerden sayılır. Eğer müfessirin kullandığı uzmanlık ve ihtisasa ait bilgi manzumesi olarak görülürse müfessirin şartlarından sayılır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncüsü;</strong>&nbsp;Bu âlimlerden bazısı “tefsirin şartları” kavramından, ihtiyaç duyulan ilimler ve tefsir kaidelerini de kuşatacak geniş bir mefhumu dikkate almışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Her halükarda burada kastedilen mefhumun özel bir manası vardır ve sadece müfessirin görüş ve eğilimi boyutundaki yetenek ve kemalini anlatan konulardan seçilmiş olup diğer mecmuaları kuşatmamaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Geçen bölümlerde şunu belirttik ki tefsir usulü ve kaidelerini riayet etmemek, muteber tefsir kaynaklarını dikkate almamak, onlardan faydalanmamak ve müfessirin ihtiyaç duyacağı ilimleri öğrenmemek, tefsirin hatalı ve itibarsız olmasına yol açar. Bu bölümde zikri geçen konulara ilave olarak müfessirin sahip olması gerekli bazı özellik ve şartları beyan etme sadedindeyiz ki bunların riayeti durumunda onun tefsirdeki hatası azalmış olur. Müfessirin şartları ve özelliklerinden söz etmeden önce iki noktayı zikretmek zaruridir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>a)&nbsp;</strong>Müfessirin ruhsal özellikleri bazen zatidir ve iktisapla elde edilmemiştir. Olağanüstü yetenek ve pratik zekalı olması gibi… Bazen de bu özellikleri iktisabidir, istinbat ve takva melekesi gibi… İktisabi olmayan özelliklerde (oluşumunda) esas rolü onun gayr-i iktisabi yönü üstlenir. Gerçi bu özellikler iradeye dayalı olarak hem güçlendirilebilir hem de taz'if edilebilir. İktisabi özellikler ise hem oluşumunda hem de takviye ve taz'ifinde müfessirin çabasına bağlıdır; müfessiri bu alanda ne kadar çaba sarf edecek olursa o ölçüde tefsirdeki yeteneğini artırmış olur. Bazen iktisabi özellikler, doğru inanç gibi bir tür bilinçtir; bazen takva ve iman gibi iktisabi temayüllerdendir. Bazen de bilinçlenmek için gerekli zemini oluşturan hususlardandır. Mesela meraklı ve sürekli sorgulayan bir zihin gibi. Kimi zaman da istinbat yeteneği ve tefsir kaidelerini riayette maharet gibi hüner ve ustalık makulesindendir. Bu , bu şartların çeşitli türlerini içermektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>b)</strong>&nbsp;Müfessirin şartları ve özelliklerinden bazıları, tefsirin sıhhat ve itibarında etkilidir; öyle ki olmaması, tefsirde hata sebebidir. Mesela; ihtiyaç duyulan ilimler ve düşünce özgürlüğü. Bazı özellikler tefsirin kemali ve daha dolu olmasında etkilidir. Mesela; müfessirin çok sorgulayan bir zihne sahip olması, takvalı ve samimi olması. Bu bölümde bu iki gruptaki şartlardan söz edeceğiz.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsirin İtibarında Etkili Olan Şartlar</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsir Öncesi Konulara Zihni Hâkimiyet</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Daha önce de işaret edildiği gibi müfessirin dayanakları ve aldığı referanslar senet ve istidlale dayanmalıdır. Tefsirde etkili olan ilimlerden ve birinci derecedeki tefsir kaynaklarından yeterli ölçüde bilgi sahibi olmalıdır. Her türlü tefsir, özellikle Kurâni bilgilerin önemli bir bölümü bu yaklaşım tarzına ve bilgiye bağlıdır. Zikri geçen şartlara ve özelliklere haiz olmadan yapılacak bir tefsir, sırf diğer müfessirlerin tefsirlerini kopyalamak olur veya reye dayalı bir tefsire dönüşür.[1]</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İstinbat Meleke ve Yeteneği</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Müfessirin her birini bilmek ve kullanmak zorunda olduğu kaideler, metodlar ve kaynaklar, müteaddit ve çeşitli konulardır ki Kurân'ın mefhum ve bilgilerine dakik şekilde ulaşmak için sırf bunları bilmek yeterli gelmez. Aksine müfessir zikri geçen konuları Kurân bilgilerini elde etme yolunda epeyce kullanmış ve bu bilgiyi ustalığa dönüştürmüş olmalıdır; bu bilgi, onda bir yetenek ve nefsani bir durum halini almış olmalıdır. çyle ki bunları kullanmak onun için çok kolay ve tam bir dikkat içinde mümkün olabilmelidir. Zikri geçen ilimlerden ve bilgilerden yoksun olan veya istinbat gücü olmayan bir müfessir nasıl sadece diğer müfessirlerin görüşlerini nakledebilir; ancak nerede kendisinden bir görüş ortaya koymak isterse reye dayalı tefsir tehlikesinden güvende olmaz ise aynı şekilde istinbat gücü, yetenek ve ustalık haddine ulaşmamış bir müfessir de tefsir kaideleri ve usulünü kullanmada gaflete düşebilir. Sonuç olarak da ihtiyaç duyulan ilimlerden faydalanma ve muteber kaynakları seçmede hata ve yanlış yapabilir. Nihayetinde onun da tefsirinde hata ortaya çıkabilir. Tefsirde ustalığın önemli getirisi şudur: Hata yerlerine vakıf olma, muhkem ayetleri tanıma ve Kurân bilgilerine hâkim olan usulden haberdar olmak. Bunlar, tefsirde hatayı azaltacak ve ayetlerden dakik ve uyumlu manaları anlamada önemli rolü olacak konulardır. Zemahşeri'nin, Keşşaf Tefsirinin mukaddimesinde müfessirin şartlarından biri olarak zikrettiği “kesir'ul-mutalaa ve tavil'ul-müracaat (mütalaası çok ve tefsir kaynaklarına müracaatı uzun olmalı)” sözü de aslında ustalığın oluşum zeminine ve istinbat yeteneğine işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kurân'ın Dünya Görüşünü Bilmek ve İnanmak</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kurân'ın beyanları, özel metotlarla gerçekçi bir dünya görüşüne mutabık şekilde sunulmuştur. Onun bilgileri zikri geçen temellere dayandırılmış ve onlarla uyum içindedir. Aslında bu temeller tek bir ruh gibi Kurân bilgilerinin peykerinde hazır olup tezahür etmiştir. Dolayısıyla bu temellerden bihaber olan biri, bu bilgileri anlamada ve ayetlerin lafızlarından geçiş yaparken hataya duçar olacaktır. Aynı şekilde bu temel ilkelere iman etmemek, Kurân mefhumlarındaki incelikler ve ince ayrıntıları dakik şekilde anlamayı zora sokacaktır. Bu müşkül, özellikle Kurân-ı Kerim'in peygamberler ve müminlerin çeşitli yönlerini anlatıp tahlil ettiği yerlerde ortaya çıkmaktadır. İnsani ilimler konusunda görüş sahibi olan araştırmacılar şu noktayı vurgulamaktadırlar ki insanların davranışlarını doğru şekilde anlamak için sırf onların inançlarını ve kültürlerini bilmek yetmez. Aksine araştırmacı biri, o davranışları kendi vücudunda derk ve hazmetmelidir. Zulme maruz kalmış bir kişinin adalet istemesi ve kaba sözler sarfetmesini anlayabiliyorsak bunun sebebi, kendimizin de bir şekilde zulme maruz kalarak aynı şartları tecrübe etmiş olmamızdandır. Nasıl ki bir ferdin davranışını anlamak, o haleti kendinde bulmaya bağlı ise bu davranışlar ve haletleri anlamada da onların çıkış kaynağı olan temellere sahih bir itikatla inanmak hiç şüphesiz etkili olacaktır. Bu esasa dayalı olarak bazı Kurân ilimleri araştırmacıları ve müfessirler de müfessirin iman ve sahih bir itikada sahip olması gerektiği noktasını vurgulamışlardır. Bu şartın zarureti aşağıdaki rivayetten çok iyi şekilde anlaşılmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Kurân, bilen bir topluluk için örneklerdir, başkaları için değil; onlar ki Kurân'ı hakkıyla tilavet ederler, ona iman edereler ve onu tanırlar. Fakat diğerlerine Kurân'ı anlamak pek müşküldür.”</em>[2]</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bazı Kurân ilimleri araştırmacılarının “sır kapılarına vakıf olma” başlığı altında zikrettiği tevekkül, ihlas ve diğer ruhani-ahlâki haletler kabilinden olan konular da bu türdendir, benzer açıklama onlar hususunda da geçerlidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlmi Tarafsızlık</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Her metni anlamadaki hedef, sözün sahibinin neyi kastettiğini bilmektir. Bu hedef, metnin müfessirini bazı yönlerden sınırlamaktadır: Bu konuda kendi görüş ve düşüncelerini, bireysel ve grupsal istekleri tefsirine ekleyemez; kendi analizlerini metnin mefhum ve maksadının hesabına bırakamaz. Elbette çok sorgulayan bir zihne sahip olmak [ki müfessirin zikredilecek olan şartlarından biridir] başka bir konu olup bu şartla çelişkisi yoktur. O şartta söz, konular ve soru üzerindedir; bu şarta ise söz cevaplar ve hüküm üzerindedir. İlmi tarafsızlık her araştırmada zaruridir; ister bu tahkik, doğal ve insani kanunların keşfi alanında olsun, ister bir söz veya yazıyı anlamaya ulaşma hususunda olsun fark etmez. Fakat Kurân hususunda, değerli sonuçlarının mülahazasına binaen mesele, daha fazla hassasiyet teşkil etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Reye dayalı tefsiri kınayan birçok rivayet de bu noktaya dikkat çekmektedir. Genel olarak ilmi tarafsızlığı riayet etmemek, bazen bireysel ve grupsal temayülleri ayetlerin tefsirine hâkim kılmak; bazen kendi şahsi görüşlerini Kurân'a hâkim kılmak; bazen de başkalarının görüşünden korkup kaidelere dayanarak yeni bir anlayış getirme cüretini kendisinde görmeme ve yenilik getirip daha fazla noktaları ortaya koymama şeklinde ortaya çıkar. Elbette önceki bölümlerde de ifade edildiği gibi akli olan müsellem kaidelerin, âkil adamlar arasındaki konuşma kuralları ve Kurân'dan alınmış genel ilkelerin hakimiyeti, ilmi tarafsızlıkla tamamen uyum içindedir; hatta bu kaideleri etkin kılmak zaruridir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tefsirin Kemal ve Yüklü Olma Koşulları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Düşünsel Yeterlilik ve Deruni Saflık</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Tecrübeye dayalı dini araştırmalar şu noktayı vurgulamaktadır ki insan fertleri düşünsel ve zihni yetenek açısından yeksan değildir. Zeka seviyesi, hızlı geçiş, netice alma gücü, yeni yorum getirme, hafıza ölçüsü vb. konular muhtelif fertlerde farklı düzeylededir. Bir grup, nübuğ/deha diye tabir edilen oldukça üst merhalededir. Bazıları normal düzeyin altındadırlar. İnsanların çoğu ise orta düzeydedirler. Gerçi insanların tümü, bu yeteneklerden, mükellefiyetin; övgü ve yerginin, mükafat ve azabın şartı olan en az miktarına sahiptirler. Ayrıca bu yetenekler güçlendirilebileceği gibi taz'if de edilebilir. Fakat bireylerin bundan olan nasiplerindeki fark kesindir. Bu yeteneklere sahip olma konusundaki şiddet ve zaafın her metni ezcümle Kurân'ı daha dakik ve kâmil anlamadaki etkisi de inkâr edilemez bir gerçektir. Bu yeteneklerin Kurân'ı anlamadaki rolüne ilave olarak dini beyanlar esasına göre, ihlasla Allah yolunda gayret sarf etmek ve ilahi inayetler de Kurân'ı daha kâmil anlamayı armağan etmektedir; bu da fertlerde farklıdır. Binaenaleyh ihlas ve Allah yolunda çaba sarfetmek sonucu hasıl olan Allah'ın özel inayeti de ayetleri daha kâmil şekilde anlamada etkilidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Zihnin Faal Olması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Herkesin Kurân gibi bir metinden istifade etme mizanı, zihninin faal olmasına ve bu metin hakkında onun için ortaya çıkan soruların ölçüsüne bağlıdır. Hem gündeme gelen sorunun türü hem de soruyu dile getirmede gösterilen dikkat, sahih cevaba ulaşmada etkilidir. Fakat bunlara ilave olarak gündeme getirilen soruların ölçüsü önemli rol ifa etmektedir. Dolayısıyla muhtelif alanlarda ihtisas sahibi olan müfessirlerin farklı neticeler almalarının önemli sebeplerinden birisi olarak, onların uzmanlık alanlarına uygun muhtelif soruların gündeme getirilmesi gösterilebilir. Zira onlar için gündeme gelen sorular, o alanda ihtisası olmayanlar için gündeme gelmemiştir veya en azından önemsiz telakki edilmiştir. Son zamanlarda çıkan tefsirlerin önceki tefsirlerden daha yüklü olmaları genelde bu sebepten kaynaklanmıştır. Zira zaman geçtikçe yeni sorular gündeme gelmiş ve Kurâni cevaplar verilmesi gereksinimi doğmuştur; kendileri için bu soruların ve düşünsel ihtiyaçların ortaya çıktığını gören değerli müfessirler de onların cevaplarını Kurân'dan bulmaya çalışmışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Elbette çok ve çeşitli soruların önemli rolünü mutlak telakki edip diğer faktörleri görmezden gelmek doğru değildir. Burada şu hususu zikretmek zaruridir: Görüşler ve düşüncelere müracaat etmek, çeşitli konularda gündeme getirilmiş görüşleri mütalaa etmek ve yeni bilimlere ait konulara aşina olmak, eğer daha fazla sorular bulmak maksadı ile olursa, bu reye dayalı tefsire ve tefsirde sapmaya yol açmayacağı gibi bilakis tefsirin daha kâmil ve yüklü olmasını beraberinde getirecektir. Fakat eğer bu müracaat sözkonusu görüşleri Kurân'a ve tefsire hâkim kılmak veya onların teyidi için Kurân'ı bir dayanak kılmak kastıyla olursa bu, tefsir yöntembilimi açısından yanlış olur; ahlâki etik değer ve dini görüş açısından kınanır ve reye dayalı tefsirin bir misdakı olur.</p>

<p></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5>[1] - Zikri geçen bilgilerin zaruretine ilişkin önceki bölümlerde söylenenlere binaen burada sadece hatırlatma bağlamında bu kadarıyla yetiniyor ve diyoruz ki müfessir bu alanlara tam anlamıyla vakıf olmalı ve zihni açıdan kâmil şekilde bu konuları ihata etmelidir.&nbsp;</h5>

<h5>[2] - Muhammed Bakır Meclisi, Bihar'ul-Envar, c.92, s.100.</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-tefsirinde-mufessirin-sartlari</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jan 2024 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/mufessir.jpg" type="image/jpeg" length="43206"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmam Ali Kimdir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Ali (a.s) altı yaşından itibaren Resulullah'ın (s.a.a) himayesi altına girip Peygamber'in eli altında terbiye oldu...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
<em>İbn-i Eb-il Hadid (vefatı: 656. Hicri) Ehl-i Sünnet'in Mutezile kolunun en büyük âlimlerindendir. O Ehl-i Beyt'le ilgili birçok gerçekleri kaynaklarıyla dile getirmiştir. Onun en önemli eseri Nehc-ül Belağa'ya yazdığı yirmi ciltlik şerhidir. Bu makale, mezkûr eserinin&nbsp; mukaddimesinden alıntılanmıştır.</em><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlk dönemde mülümanların çoğu Hz. Ali'yi "Ebu'l Hasan" diye çağırırlardı. Hatta oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) da Resulullah'ın (s.a.a) irtihaline kadar babalarına Ebu'l Hasan, Resulullah'a (s.a.a) da "baba" diye hitap ediyorlardı.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) Ebu Turab adını vermiştir. Hz. Ali (a.s) rivayete göre bir gün toprak ûzerinde uyumuş ve ridası ûzerinden düşüp bedeni toprağa bulaşmıştı. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'nin (a.s) başucuna gelerek onu uykudan kaldırdı ve elbisesine konan toz-toprağı temizleyerek: "Kalk otur ey Ebu Turab!" diye buyurdu.<br />
<br />
Bundan sonra bu isim Hz. Ali'nin (a.s) en sevimli ismiydi. Hz. Ali (a.s) bu isimle çağrılmayı çok severdi.<br />
<br />
Ümeyyeoğulları kendilerine bağlı saray minberlerinden Hz. Ali'yi (a.s) kötülerken onu "Ebu Turab" ismiyle anıp bunu bir eksiklik olarak nitelendirmek istiyorlardı. Ancak Hasan Basri'nin de dediği gibi bununla gerçekte Hz. Ali'yi en güzel övgüyle methediyorlardı.<br />
<br />
Annesi ilk olarak ona kendi babasının adı olan Haydar ismini verdi. Haydar ise aslan anlamındadır. Ancak Hz. Ali'nin (a.s) babası Ebu Talib bu ismi değiştirerek oğluna "Ali" adını koydu.<br />
<br />
Şiiler Resulullah'ın (s.a.a) zamanında Hz. Ali'nin, Emir-ül Mü'minin lakabını aldığına, Muhacir ve ensar'ın çoğu onu bu isimle çağırdıklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu mana tesbit edilmemiştir. Ama aynı lafızda olmasa bile aynı anlamı ifade eden başka tabirler rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Örneğin, bizim muhaddislerimiz Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye: "Sen dinin ya'subusun." veya: "Bu, mü'minlerin ya'subu ve süvari mücahitlerin kumandanıdır." diye buyurduğunu rivayet etmişlerdir.<br />
<br />
Bu iki hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned kitabının Fezail-üs Sahabe bölümünde, Nuaym İsfahanî, Hilyet-ul Evliya kitabında nakletmişlerdir.<br />
<br />
Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Hz. Ali'nin (a.s) Peygamber'in vasisi olduğu söz konusu edilmiştir. Çünkü Peygamber vasiyetlerini Hz. Ali'ye etmişlerdi. Ehl-i Sünnet âlimleri bu konuyu inkâr etmemekle beraber hilafet konusunun vasiyet edilmediğini söylemektedirler.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) annesi Esed b. Haşim b. Abdulmenaf Kusey'in kızı "Fatıma"dır. Kendisi Haşimi olup, Haşimi çocuk doğuran ilk kadındır.<br />
<br />
Fatıma'nın dört oğlu vardı. Bunların en küçüğü Ali, onun on yaş büyüğü Cafer (Tayyar), Cafer'in on yaş büyüğü Akîl ve Akîl'in on yaş büyüğü Talîb'dir. Fatıma'nın annesinin ismi de yine Fatıma'dır. Hz. Ali'nin annesi Fatıma Müslüman olan onbirinci kişidir. Resulullah (s.a.a), o değerli hanıma saygı gösteriyor ve "anne" diye hitap ederdi.<br />
<br />
Fatıma vefatından önce, Resulullah'ı (s.a.a) kendine vasi tayin etti ve Resulullah da bu vasîyeti kabul etti. Fatıma'nın vefatında Resulullah ona cenaze namazı kıldı. Kendi gömleğini ona giydirdi!<br />
<br />
Ashaptan bazıları, "Ya Resulullah! Biz sizin başka birine böyle davrandığınızı görmedik" demeleri üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle cevap verdi: "Evet; ancak bilin ki, Ebu Talib'den sonra hiç kimse bana Fatıma kadar iyi davranmamıştır! Gömleğimi ona giydirdim ki, ona cennet elbiseleri giydirilsin. Onun yanıbaşına uzandım ki, kabir sıkması ona kolay olsun ve huzur içinde olsun!"<br />
<br />
Esed'in kızı ve Hz. Ali'nin (a.s) annesi Fatıma Peygamber'e (s.a.a) bi'at eden ilk kadındır.<br />
<br />
Ebu Talib'in annesinin ismi de "Fatıma" idi. O, Mekke'nin tanınan çehrelerinden Mahzumi'nin kızıdır. Bu hanım aynı zamanda Resulullah'ın (s.a.a) babası "Abdullah"ın da annesidir.<br />
<br />
Hazreti Ali'nin nerde doğduğu hususu ihtilaflı bir konudur. Şiaların çoğusu, onun Ka'be'nin içinde doğduğunu söylerken Ehl-i Sünnet muhaddisleri bunu kabul etmeyip, Ka'be evinin içinde doğan Hakim b. Huzam olduğunu ileri sürüyorlar ama yine de buna inanan Ehl-i Sünnet alimleri vardır.<br />
<br />
Meşhur rivayetlere göre Resulullah (s.a.a) kırk yaşında Peygamberliğe seçilince Hz. Ali (a.s) on yaşındaydı. Fakat birçok Ehl-i Sünnet kelamcıları o zaman o Hazretin on üç yaşında olduğunu savunuyorlar. Bu görüşü şeyhimiz Ebu-l Kasım Balhi zikretmiştir.<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel Belazuri ve Ali b. Hüseyn İsfahani şöyle naklederler: Bir yıl Mekke'de kıtlık idi; bu nedenle Ebu Talib geçim sıkıntısı çekiyordu. Bu durumdan haberdar olan Resulullah, amcaları Abbas ve Hamza'ya: "geçim sıkıntısını Ebu Talib'in omuzlarından kaldırmalıyız" dedi. Daha sonra da her üçü beraberce Ebu Talib'in yanına giderek o'nun çocuklarına bakabileceklerini bildirip, onlardan üçünü kendilerine teslim etmesini istediler.<br />
<br />
Ebu Talib: "Akil'i bana bırakın, diğer kimi isterseniz götürün" dedi. Abbas, Talib'i, Hamza, Cafer'i ve Resulullah da Ali'yi kabul etti! Ve daha sonra da onlara: "Ben, Allah'ın benim için seçtiği kimseyi seçtim" dedi.<br />
<br />
Böylece Hz. Ali (a.s) altı yaşından itibaren Resulullah'ın (s.a.a) himayesi altına girip Peygamber'in eli altında terbiye oldu.<br />
<br />
Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) karşı gösterdiği şefkat ve iyilik, Abdulmuttelib'in vefatından sonra Hz. Ali'nin babası Ebu Talib'in Peygamber'e karşı yaptığı hizmet ve ilgilerin mükâfat ve karşılığıydı.<br />
<br />
Hz. Ali'nin, Hz. Resulullah'ın peygamberliğini ilan ettiği zamanda on üç yaşında olması onun şu sözleriyle tam uyum içindedir. Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Ben, İslam ûmmetinden hiç kimse Allah'a tapmadan (müslüman olmadan) yedi yıl önce O'na ibadet ediyordum. Yedi yıl boyunca) vahy meleğinin sesini duyuyor ve hakkın nurunu görüyordum. O zaman Resulullah (s.a.a) Peygamberliğini gizli tutuyordu; Allahu Teala, halkı Allah'a itaat etmemekten korkutmaya ve risaletini tebliğ etmeye daha müsade etmemişti." Ancak Resulullah'ın halkı İslama davet etmeğe başladığı zaman Hz. Ali'nin (a.s) on üç yaşında olduğu ve Resul-i Ekrem'in onu babası Ebu Talib'den aldığı sırada altı yaşında olduğu takdirde Hz. Ali'nin halktan yedi sene önce Allah'a tapıyor olduğu doğru olabilir.<br />
<br />
Altı yaşındaki çocuğun ibadeti ise mümeyyiz (iyiyi ve kötüyü anlayan) olduğu takdirde sahihtir; bilhassa o yaşta olan birisi Allah'ın büyük delillerini ve apaçık ayetlerini görerek bu ibadetini, Hakk'a ta'zim niyetiyle, yaparsa. Bu özellik bazı zeki çocuklarda görülmektedir.<br />
<br />
Mü'minlerin emiri Hz. Ali (a.s) hicri 40 yılında Ramazan ayının 21. gecesi şehid edildi ve mukaddes "Necef" topraklarında toprağa verildi. O hazretin torunlarından olan Cafer b. Muhammed (Cafer-i Sadık(a.s) ve o hazretin diğer şahsiyetli evlatları Irak'a geldiklerinde Hz. Ali'nin (a.s) mukaddes tûrbesini burada ziyaret etmeleri bunun şahididir. Çünkü herkes babasının kabrini diğerlerinden daha iyi tanır. O halde bazı Ehl-i Sünnet mühaddislerinin bu konudaki ihtilafı yersizdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
<strong>&nbsp;Hz. Ali'nin Faziletleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Ali'nin (a.s) faziletleri, yücelik ve azameti her müslümanca bilinen bir konudur. Meşhur şair Ebu Ayna'nın Abbasi halifesi Mütevekkil ve Mu'temid'in veziri Abdullah hakkında dediği gibi onun fazilet ve üstünlüklerini vasfetmek, hiç kimseye gizli olmayan açık günün aydınlığından haber vermek gibidir! Dolayısıyla Hz. Ali'ye hitap ederek ben de demeliyim ki, senin hakkında bahsetmek bana bırakılsa kesinlikle kendi aczimi itiraf ederim. İşte bu yüzden de seni övmekten sakınıyor, sana selam ediyorum ve senin şahsiyetinden haber vermeyi halkın senin hakkında olan bilgisine bırakıyorum.<br />
<br />
Düşmanların bile faziletlerini itiraf etmeğe mecbur kalıp, üstün faziletin hakkında Peygamber'den (sa.a.) gelen hadislerin yayılmasına engel&nbsp; oldular. Hatta müslüman çocuklara "Ali" ismini vermelerini bile yasakladılar. Ancak bütün bunların Hz. Ali'nin ad ve makamını yükseltmekten başka bir etkisi olmadı! Gerçekte o misk gibidir ki; onu her ne kadar örtseler yine de güzel kokusu duyulur; ve o elle örtülemeyen parlak güneş ve gündüzün aydınlığı gibidir ki bir göz onu görmekten aciz kalsa bile sayısız gözler onu idrak eder.<br />
<br />
Bütün insani faziletlerin kendisinde toplanan ve bütün islam fırkalarının kendilerini (hak olduklarını isbat etmek için) ona mensup bildikleri ve her fırkanın kendine mal etmeğe çalıştığı bir kişidir Hz. Ali (a.s).<br />
<br />
Ali bütün Faziletlerin merkezi ve kaynağıdır. Fazilet, üstün kemalat, yücelik ve azamette hiç kimse ona ulaşamaz. Ondan sonra ilim ve fazilette bir makama erişen herkes ilim ve faziletlerini ondan almış, onu izlemiş, onun davranış ve tavırlarını örnek alarak hareket etmişlerdir. İşte bu açıdan hepsı ona minnet borçludur. Allah-u Teala'nın varlığı, isim ve sıfatları ve diğer inançlardan bahseden ilmi ilahi (kelam ve felsefe ilmi) her ilimden daha değerlidir. Çünkü her ilmin değeri malumunun değerine bağlıdır. İlmi ilahi'nin konusu ise Hak Teala olduğundan dolayı onun konusu varlıkların en şereflisi ve en üstünüdür. Buna göre Allah'ı tanıma ilmi olan kelam ilmi bütün ilimlerden daha değerli ve daha üstündür.<br />
<br />
Bu ilim de Hz. Ali'den alınmış, ondan nakledilmiş, onda başlamış ve onda son bulmuştur.<br />
<br />
Adl-i ilahi'ye inanan ve istidlal ehli olan "Mutezile" fırkası ilimlerini Hz. Ali'den almışlar. Bu fırkanın ileri geleni "Vasil b. Ata" Muhammed Hanefiye'nin oğlu "Ebu Haşim-i Abdullah"ın öğrencisidir ve o da babası Hz. Ali'nin (a.s) öğrencisidir.<br />
<br />
Eş'ari, fırkası da Ebu-l Hasan Eş'ari'ye mensuptur. Ebu-l Hasan, Ebu Ali Cubai'nin öğrencisidir o da Mü'tezile fırkasının ileri gelenlerinden biridir. Bu açıklamayı nazara aldığımızda Eş'ari fırkasının da sonunda her şeylerinde Ali b. Ebi Talib'e vardıkları açıklığa kavuşur.<br />
<br />
On iki imam ve Zeydiye (dört imam) şiilerinin ise Hz. Ali'ye (a.s) mensup oldukları açıktır.<br />
<br />
İslamî ilimlerin bir diğeri de fıkıh ilmi ve din ahkâmıdır ki, bunun da kaynağı Hz. Ali'dir (a.s). İslam mektebinde yetişen bütün fakihler Ali'nin (a.s) fıkıh ve ilminden yararlanmışlardır.<br />
<br />
Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife'nin arkadaşları olan Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan Şeybanî ve diğer hanefi mezhebinin fıkıh bilginleri ilimlerini Ebu Hanife'den almışlardır. Şafii, (Şafii mezhebinin imamı) ise Muhammed b. Hasan'dan ders almıştır ve bu açıdan o da Ebu Hanife'nin öğrencisidir.<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel (Hanbeli mezhebinin kurucusu) ise Şafii'nin öğrencisidir. O da iki vasıtayla Ebu Hanife'nin öğrencisidir. Ebu Hanife ise Cafer b. Muhammed'in (Şiilerin altıncı imamı) öğrencisidir. Cafer b. Muhammed ise babası Muhammed Bâkır'ın (a.s) ve iki vasıtayla dedesi Ali'nin (a.s) öğrencisidir.<br />
<br />
Malik b. Enes (Maliki fırkasının kurucusu) "Rabiet-ur Re'y"in öğrencisi ve o da "İkrime"nin öğrencisi, ikrime de Abdulalh b. Abbas'ın öğrencisidir. İbn-i Abbas da Hz. Ali'nin (a.s) öğrencilerindendir. Şafii fıkhını Malik'in nezdinde kıraat ettiğini dikkate alarak Hz. Ali'ye (a.s) vardırılabilir.<br />
<br />
Bunlar dört Ehli Sünnet mezhebi fakihleri idi. Ama Şia fıkhına gelince bu mezhebin Hz. Ali'nin (a.s) şahsından kaynaklanmış olduğu açıktır.<br />
<br />
Ayrıca sahabenın fakihleri Ömer b. Hattab ve Abdullah b. Abbas idi ki onların her ikisi de fıkıh ve din ahakamını Hz. Ali'den (a.s) almışlardır. Hz. Ali'nin (a.s) öğrencilerinden olan Abdullah b. Abbas'ın durumu açıktır. Ömer ise, kendi hilafeti döneminde, içinden çıkamadığı bir çok meselelerde Ali'ye (a.s) ve diğer sahabelere&nbsp; mûracaat ettiği ve defalarca açık bir şekilde: "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu" dediği ve yine: "Ebu-l Hasan'ın (Ali'nin) bulunmadığı zor bir meseleyle Allah beni karşılaştırmasın" dediği, ve bilahere sahabeye "Ali mescidde olduğu zaman hiç kimsenin fetva vermeye hakkı yoktur!"dediği herkes tarafından bilinmektedir. Böylece İslam fıkhının Hz. Ali'ye vardığı açıklığa kavuşmuş oluyor. Ayrıca Ehl-i Sünnet ve Şia âlimleri Resulullah'ın (s.a.a) ashaba şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Kadılık ve hâkimlik konusunda Ali sizin hepinizden üstündür" kadılık da fıkha dayanmaktadır. Dolayısıyla Ali (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) ashabının en üstün fakihidir.<br />
<br />
Yine bütün İslam fırkaları nakletmişlerdir ki, Resulullah (s.a.a) Ali'yi (a.s) Yemen'e gönderdiği zaman: "Rabbim; onun kalbini hak ve hakikata yönelt ve hakkı söylemesi için diline sebat ver." diye buyurdu.<br />
<br />
Ali (a.s) der ki: "...O günden sonra artık iki kişinin arasında hakemlik ve hükmettiğimde asla şüphe ve tereddüde dûşmedim...!"<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de Kur'an tefsiri ilmidir. Bu ilmi de müslümanlar Hz. Ali'den (a.s) almışlardır. Tefsir kitaplarına müracaat edecek olursanız, bu sözümüzün doğruluğu anlaşılır.<br />
<br />
Çünkü tefsirlerin çoğu Ali'den (a.s) ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilmiştir. İbn-i Abbas da Hz. Ali'nin (a.s) öğrencisi olup ilmini ondan almıştır. Bir gün İbn-i Abbas'a senin ilmin Hz. Ali'ye göre nasıldır?" diye sorulduğunda İbn-i Abbas şöyle dedi: "Engin okyanusun karşısında bir yağmur damlası gibidir."<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de; tarikat, hakikat ve tasuvvuf ilmidir. Bütün İslam beldelerinde Tasavvuf'un ileri gelenleri kendilerini Ali'ye (a.s) mensup bilmektedirler.<br />
<br />
Şibli Cüneyd, seriy, Ebu Yezid Bastami, Korhi diye tanınan Ebu Mahfuz ve diğerleri bu konuya tasrih etmişlerdir. Bütün tasavvuf fırkalarının, bu güne kadar şiarları kendilerini senet silsilesiyle "İmam Ali"ye ulaştırmalarıdır.<br />
<br />
İslami ilimlerden biri de nahv ilmi ve arab edebiyatıdır. Bu ilmi Hz. Ali'nin (a.s) inşa edip temel kurallarını "Ebu-l Esved Düeli'ye" yazdırdığı herkes tarafından bilinmektedir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kelime isim, fiil ve edat olmak üzere üçe ayrılır." ve yin kelimeyi belirli (marife) ve belirsiz (nekire) ve i'rab çeşitleri olan harekeleri de zamm, nasb, cer ve cezme ayırmıştır. Bütün bunlar bir mucizeye benzemektedir. Çünkü beşeri gücün bu kadar kapsamlı olup bu denli ince konuları istinbat etmeğe kudreti yetmez. Eğer insani değer ve sıfatlar yönünden mütalaa edecek olursanız, bu bakımdan da Hz. Ali'nin (a.s) herkesten önde olduğunu tam anlamıyla&nbsp; görürsünüz. Biz bu sıfatlardan bazısına kısaca değineceğiz:<br />
<br />
Bu sıfatlardan birisi şecaet ve yiğîtliktir, Hz. Ali'nin yiğitliği halka kendinden önceki kahramanları unutturup, kendinden sonra gelecek kahramanlara bir meydan bırakmadı. Onun harpdeki yiğitlikleri herkesce bilinmektedir. Kıyamete kadar da dillere destan olacaktır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;<br />
<br />
&nbsp;Ali (a.s) hiç bir zaman savaş meydanına sırtını dönüp kaçmamıştır, asla düşman ordusundan korkmamıştır. Savaş meydanında karşısına çıkan herkese galip gelmiştir. Hiç bir zaman düşmana ikinci bir darbeyi indirmeye ihtiyaç duymamıştır.<br />
<br />
Bir hadiste: "Ali'nin darbeleri tek idi" buyurulur.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sıffin savaşında Ali (a.s) ikisinden birisinin ölmesiyle halk savaştan kurtulsun diye Muaviye'yi muharebeye davet ettiğinde, Amr b. As, Muaviye'yi: "Ali çok insaflı konuşuyor" dedi. Bunun üzerine Muaviye: "Bana müşavirlik etmeğe başladığın zamandan şimdiye kadar bu gün hariç beni kandırmaya gitmemiştin. Sen Ali'nin savaşcı bir yiğit olduğunu bildiğin halde, benim onunla savaşmamı mı istiyorsun?! Sen, beni ölüme gönderip benden sonra Şam'a hükümet etmek hevesine kapıldığını zannediyorum" dedi.<br />
<br />
Arab'ın yiğitleri kendileriyle savaşan kimsenin Ali (a.s) olmasından ve kendilerinden öldürülenleri Ali'nin (a.s) öldürmesinden iftihar ediyorlardı.<br />
<br />
Ali (a.s), Hendek savaşında Arab'ın meşhur pehlivanı Amr b. Abdevud'u öldürünce Amr'ın kızkardeşi kardeşinin cenazesine şöyle ağıt okudu:<br />
<br />
"Amr'ın katili ondan (Ali'den) başka biri olsaydı.<br />
<br />
Hayatta oldukca onun ölümüne gözyaşı dökerdim.<br />
<br />
Ancak onun katili eşsiz bir pehlivandır ki,<br />
<br />
Babasını şehrin gözü ve nuru biliyorlardı".<br />
<br />
Bir gün Muaviye, uykudan uyanınca çeşitli savaşlara girmiş yiğit bir şahıs olan "Abdullah b. Zübeyr"in yatağının yanıbaşında oturmuş olduğunu gördü. Abdullah ona şakayla şöyle dedi: "Eğer isteseydim seni bu halde öldürebilirdim."<br />
<br />
Muaviye ise ona şöyle karşılık verdi: "Ey Abdullah! Cesaretlenmişsin galiba!"<br />
<br />
Abdullah: "Benim cesaret ve yiğitliğimi inkâr mı ediyorsun? Benim Ali b. Ebi Talib'in karşı safında yer aldığımı bilmiyor musun?<br />
<br />
Muaviye: "Doğru ama eğer Ali isteseydi, (Cemel savaşında) seni ve baban "Zübeyr"i sol eliyle öldürürdü; sağ elini kıpırdatmadan!!"<br />
<br />
Kısacası, Ali (a.s) öyle büyük bir yiğittir ki dünyadaki bütün pehlivanlar ona boyun eğer; dünyanın doğu ve batısında bulunan bütün yiğitler övülmek istendiğinde ona benzetilir.<br />
<br />
Meşhur Ehl-i Sünnet bilgini İbn-i Kuteybe "el Mearif" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Her kim Ali'nin karşısına çıkmışsa Ali onu yenmiştir."<br />
<br />
Hayber kalesinin büyük ve ağır kapısını o tek başına yerinden söküp attı. Sonra da bir grup toplanıp onu kendi yerine bırakmak istediler ama güçleri yetmedi. Yine o büyük "Hubel" putunu Ka'be'nin üstünden alıp yere attı. Yine kendi hilafeti zamanında bütün ordusunun sökemediği kayayı, tek başına yerinden söküp attı ve onun altından su çıkardı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) bağış ve cömertlikte de örnek bir şahıstır. O oruçlu olduğu günlerde bile, kendi iftarı için hazırladığı yemeği, Allah yolunda miskinlere, esirlere ve yetimlere bağışlıyordu. İşte "Kendileri, ona ihtiyaçları olmasına rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler." (İnsan/8) ayeti onun hakkında inmiştir.<br />
<br />
Yine İslam müfessirlerinin naklettiğine göre, bir defasında Hz. Ali'nin (a.s) elinde olan bütün parası dört dirhemdi. Bu paranın, bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizli olarak ve bir dirhemini de açık olarak Allah yolunda fakir ve yoksullara verdi ve bunun üzerine onun hakkında şu ayet nazil oldu: "Onlar ki, mallarını gece gündüz; gizli ve açık infak ederler..." (Bakara / 274)<br />
<br />
Meşhur Ehl-i Sünnet bilgini Şi'bi şöyle der: Ali halkın en cömerdi idi. O Allah'ın sevdiği cömertlik sıfatına sahipti; kendisinden bir&nbsp; şey isteyen kimseyi hiç bir zaman boş çevirmedi ve ona "yok" demedi.<br />
<br />
Alinin (a.s) büyük düşmanı olan ve her fırsatta onu&nbsp; kötülemeye çalışan Muaviye b. Ebi Sûfyan, Mihfen b. Ebi Mihfen-i Zibbi'nin Hz. Ali (a.s) hakkında en cimri insanın yanından geliyorum" demesi üzere ona şöyle cevap veriyor: "Yazıklar olsun sana, nasıl Ali'yi halkın en cimrisi bilebilirsin? Ali öyle bir kimsedir ki, bir ev dolusu altın ve yine bir ev dolu samanı olsa, altını samandan önce infak eder, (Allah yolunda verir) bitirir!"<br />
<br />
Ali (a.s) beyt-ül malı sonuna varıncaya kadar müslümanlara dağıtır ve yerini süpürerek orda namaz kılardı. O; "Ey sarı (altın)! Ey beyaz (gümüş)! Uzaklaş&nbsp; benden git başkasını aldat!" derdi. O, Şam dışında bütün İslam dünyası elinde olduğu halde, kendinden sonra miras olarak geriye bir şey bırakmadı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s), halkın en hilimlisi ve affı en çok olanıydı. Cemel savaşındaki vakıalar bu sözümüzü tamamen doğrulamaktadır. Bu savaşı körükleyenlerden olup, Ali'ye (a.s) düşmanlık ve kin besleyen Mervan b. Hakem, Cemel savaşında esir düştüğünde, Merva'nın bütün kötülüklerine rağmen affetti!.<br />
<br />
Yine Ali (a.s) kendisine açıkca düşmanlık eden Abdullah b. Zübeyr'i esir alınca affetti ve "git, bir daha gözüme görünme" dedi!<br />
<br />
Diğer bir düşmanı Said b. As'ı Cemel savaşından sonra Mekke'de Hz. Ali'nin (a.s) yanına getirdiler. Ancak Ali (a.s) hiç bir şey söylemeden onu da affetti.<br />
<br />
Yine kendisiyle savaşan Hz. Resulullah'ın (s.a.a) zevcesi Aişe'ye galip gelip esir alınca onu ağırladı. Sonra emretti yirmi kadın, kılıç kuşanarak Aişe'yi Medine'ye götürdüler.<br />
<br />
Cemel savaşında Basra halkı Ali (a.s) ve evlatlarına karşı kılıç çektiler ve ona kötü sözler söyleyerek hakarrette bulundular. Ancak Hz. Ali (a.s) onlara galip gelince onları öldürmedi. Ve ordunun içinde ilan ettirdi ki: "Hiç kimsenin kaçanları takip etmeye, yaralılara bir zarar vermeye ve esirleri öldürmeye hakkı yoktur. Her kim silahını bırakırsa emandadır ve İmam'ın ordusuna gelip katılırsa canı güvenlik içindedir."<br />
<br />
Basra'nın fethinden sonra askerlerin, karşı tarafın mallarını ganimet almalarına izin vermedi (çünkü muhalifler zahirde de olsa müslüman idiler)'Onların evlatlarını esir etmelerine engel oldu.<br />
<br />
O isteseydi bütün bu işleri yapmaya gücü yeterdi. Ancak böyle yapmadı ve herkesi affetti. O bu hususta Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Mekke'yi fethedince gösterdiği davranışına uydu, Mekke fethedilince müşrikler hala Resul-i Ekrem'e (s.a.a) içlerinden kin besledikleri halde ve onların kötülüklerini henüz unutmamışken Peygamber (s.a.a) onların hepsini bağışlamıştı.<br />
<br />
"Sıffın savaşı"nda Muaviye'nin ordusu Fırat Nehiri'ni işgal ederek Hz. Ali'nin (a.s) ve ordusunun sudan istifade etmelerine engel oldular. Ali (a.s), ordusunun sudan istifade etmesine engel olunmamasını ne kadar istediyse de, dinlemediler ve dediler ki: "Osman gibi susuzluktan ölünceye kadar bir damla su almana izin vermeyeceğiz."<br />
<br />
Hz. Ali ordusunu ölüm tehlikesiyle karşıkarşıya&nbsp; görünce, Muaviye'nin ordusuna hamle etti. Yiğitçe ve hızlı bir saldırıyla onları o bölgeden uzaklaştırdılar ve kanlı bir savaştan sonra Fırat Nehri'ni ele geçirdiler.<br />
<br />
Muaviye'nin ordusu ağır bir kayıp verdikten sonra susuz çöllerde şaşkın şaşkın ve perişan bir halde durakadılar. Hz. Ali'nin ashabı ona: Ya Emir-el Mü'minin! Onlar bizim Fırat Nehri'nden istifade etmemize engel oldukları gibi, siz de suyun onlara ulaşmasına engel olun ve onlar ölünceye kadar bir damla su içmelerine müsaade etmeyin; onlarla savaşmaya ihtiyaç olmadan susuzlukla yenilgiye uğratın" dediler.<br />
<br />
Ancak: Hazret, "Hayır" dedi. "Vallahi; ben onlar gibi davranmayacağım! Onların suya ulaşıp su içmeleri için bir köşeyi açık bırakın. Elinizde kılıç varken bu işe gerek yoktur!"<br />
<br />
Hz. Ali'nin, Allah yolunda cihad eden mücahidlerin öncüsü olduğunu herkes bilir. Uhud, Handek vs. savaşları hariç Resulullah'ın (s.a.a) müşriklerle yaptığı en önemli ve en amansız savaş olan "Bedir savaşı"ında müşriklerden öldürülen yetmiş kişinin yarısını Hz. Ali (a.s) kılıçtan geçirdi ve diğer yarısını da diğer müslümanlarla melekler öldürdüler. "Vakidi"nin "Meğazi" ve "Belazuri"nin "Tarih-ül Eşrak" adlı kitabı vb. kitaplar bu sözümüzün sıhhatını isbatlamaya yeter.<br />
<br />
Bu konunun isbatı için bir araştırmaya gerek yoktur. Mekke şehri ve Mısır memleketinin varlığı herkesce bilindiği gibi bu konuda herkesce malumdur.<br />
<br />
Fesahat konusuna gelince Hz. Ali (a.s), fesahat ve belağatın öncüsüdür. Bu konu da şöyle söylemişlerdir: "Hz. Ali'nin (a.s) sözleri Allah'ın buyruklarından aşağı ve Peygamberler hariç diğer insanların sözlerinden üstedir! Hitabet ve yazıcılık mesleğini halk ondan öğrenmiştir. Abdulhamid b. Yahya şöyle demiştir: "Hz. Ali'nin (a.s) yetmiş hutbesini ezberledim, her gün geçtikçe onlardan daha fazla yararlanıyordum."<br />
<br />
"İbn-i Nebateh" şöyle diyor: "Ezberlediğim Hz. Ali'ye ait hutbeler harcamakla bitmeyen bir hazine misalidir. Ve ben Ali'nin (a.s) nasihatlarından yüz fasılı ezberlemiş bulunuyorum."<br />
<br />
"Mahfen b. Ebu Mahfen" Muaviye'ye: "Ben, konuşması en zayıf olan bir kimsenin yanından geliyorum" deyince Muaviye ona: "Vay haline! Ali hakkında fesahet ve belağat açısından nasıl, "halkın en güçsüzüdür" söyleyebilirsin? vallahi fesahat ve belağatı Kureyş arasında yayan odur." dedi.<br />
<br />
Şerhini yazmakta olduğumuz bu kitap (Nehc-ul Belağa) fesahat ve belağatta hiç kimsenin Hz. Ali'yle boy ölçüşemeyeceğine en iyi delildir.<br />
<br />
Hz. Ali'nin toplanan hutbelerinin onda biri ve hatta beşte biri bile fesahetleriyle meşhur olan ashaptan hiç birinden nakledilmemiştir.<br />
<br />
Bu konuda Ebu Osman Cahiz'in, El Beyan ve Tebyin ve diğer kitaplarında, Hz. Ali'nin fesahet ve belağatı ile ilgili sözleri okuyucularımız için yeterlidir.<br />
<br />
Ali'nin (a.s) güzel ahlaklı, güler yüzlü ve alçak gönüllü oluşu ise dillere destandır. Hatta bu özelliği düşmanları ona kusur olarak saymışlardır. İşte bunun içindir ki Amr As Şam ehline "Ali şakacı ve fazla mizah eden bir adamdır." diyerek güya ona bir kusur bulmağa çalışmıştır. Bunun üzerine Ali (a.s) ise onun cevabında şöyle buyurmuştur: "Nabiğa'nın (Amrin annesinin adıdır) oğlunun benim hakkımda, Şam halkına, benim şakacı biri olduğumu, şaka ve oyunla uğraştığımı söylemesine şaşırıyorum. Amr As, bu sözü Ömer b. Hattab'dan almıştır. Çünkü o kendisinden sonra hilafete geçmesi için birisini tanıtmak istediği zaman önceden benim hakkımda. "And olsun Allaha aşırı şaka yapman olmasaydı...!" demişti fakat Ömer b. Hattab yalnızca bununla yetindi,&nbsp; ancak Amr As ona başka şeyler de ekledi."<br />
<br />
Şiilerinden olan Sa'saa b. Sovhan, ve diğerleri onun hakkında şunları söylemişlerdir: "Ali (a.s) bizim aramızda bizden biri gibi, pek güzel ahlaklı, alçak gönüllü, halis ve sade bir şahıstı. Ama bununla birlikte karşısında biz, elleri bağlı ve başının üstünde yalın kılınç gören bir esir ve kul gibiydik!!<br />
<br />
Bir gün Muaviye Kays b. Sad b. Ubade'ye -Hz. Ali'nin (a.s) yakınlarından ve ordu kumandanlarından biri şöyle dedi: "Allah Ebu-l Hasana -İmam Ali'ye (a.s)- rahmet etsin. O şakacı ve mizah yapan bir kişiydi."<br />
<br />
Kays: "Evet! Resul-i Ekrem de (s.a.a) kendi ashabıyla şaka yapardı ve çoğu zaman güler yüzlüydü! Ey Muaviye! Görüyorum ki Ali'nin (a.s) yüce makamını düşürmek ve onda kusur aramak istiyorsun! Ancak Allah'a andolsun, Ali (a.s) herzamanki olan şakacı haliyle açlığın galip gediği hışımlı bir arslan gibi heybetli ve ihtişamlıdır. Onun heybeti, takvasından ve sakınmasından kaynaklanıyor. Onun heybeti Şam'ın haylaz ve serserilerinin sende buldukları haybet gibi değildir!!<br />
<br />
Bu beğenilir huy, şimdiye kadar o'nun dost ve müritlerine miras olarak ulaşmış ve onlar bundan yararlanmaktalar. Nitekim taş yüreklilik, katı kalplilik ve sertlik de karşı tarafa ulaşmıştır. Halkın ahlakından ve adetlerinden biraz haberi olan kimse bunu fark etmektedir.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) takvası ve dünya zevklerinden sakınması hakkında şunu söyleyebiliriz ki: O dünyadaki bütün zahitlerin öncüsü ve bütün salih insanlarının efendisidir. Dünyadaki bütün zahitler ve Allah dostları ona bakıp ondan ders almaktadır. O hiç bir zaman sofra başından karnı tok olarak kalkmadı. Elbisesi bazen deri parçalarından, bazen hurma liflerindendi ve ayakkabısı liftendi, kaba ketenden de elbise giyerdi.<br />
<br />
Ekmekle birlikte bir şey yemek isteseydi sirke veya tuzu seçerdi. Eğer bundan daha fazla bir şey yemek isteseydi, yerden biten bitkilere sıra gelirdi. Ve daha ileri gitseydi, azıcık deve sütü ile yetinirdi!<br />
<br />
Et az yer ve "karınlarınızı hayvanların kabri yapmayın." derdi. Bununla birlikte o herkesten daha kuvvetliydi. Açlık onun bileğinin gücünü azaltmıyor ve yemeğin azlığı onda etki bırakmıyordu.<br />
<br />
O dünyaya talak vermişti. Şam dışındaki bütün İslami beldelerden ona çok miktarda mal gelirdi ama o bunların hepsini yoksullar arasında dağıtırdı.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) ibadet açısından da herkesten daha abiddi, herkesten daha çok namaz kılar ve oruç tutardı. Gece (teheccüdünü) namazını, zikri ve sünnetleri yerine getirmeyi halk ondan öğrenmiştir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) Sıffın Savaşı'nın korkulu gecelerinden biri olan "Leylet-ul Hirrir" gecesinde, iki ordunun safları arasına seccadesini açarak, okların sağından ve solundan geçtiği bir ortamda içinde zerre kadar korkuya yer vermeden namaza durdu; namaz ve zikri bitinceye kadarda yerini değiştirmedi.<br />
<br />
Uzun secdeler sonucu alnını nasır kaplamıştı. Eğer o'nun dua ve münacatlarını; incelersen onun Allah Teala'yı eşsiz yücelik ve azametiyle andığını, Allah Teala'nın izzet ve yüceliği karşısında huzu ve huşuyla teslim olduğunu gösteren sözlerini görünce onun ibadetlerinde ne derece muhlis bir kimse olduğunu ve o sözlerin nasıl bir gönülden coşup hangi dile aktığını anlarsın.<br />
<br />
Bir gün çok ibadetiyle tanınan Zeyn-el Abidin'e (a.s) (dördüncü imam): "Sizin ibadetiniz dedeniz Hz. Ali'nin (a.s) ibadetine göre ne mesabededir?" diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Dedem Hz. Ali'nin (a.s) ibadeti karşısında benim ibadetim, Resulullah'ın (s.a.a) ibadeti karşısında dedemin ibadeti gibidir!<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) Kur'ân'ı okumaya ve onunla meşgul olmaya verdiği önem hakkında şunu söyleyebiliriz ki; bütün İslam mezhebleri, Resulullah'ın (s.a.a) hayatı döneminde sadece Hz. Ali'nin (a.s) Kur'an'ı ezberlediği ve o zaman ondan başka hiç kimsenin Kur'ân'ı ezberden bilmediği ve Kur'an'ı ilk olarak onun bir araya topladığı konusunda ittifak etmişlerdir.<br />
<br />
Bütün İslam âlimleri onun Ebu Bekr'e bi'at etmeği geciktirdiğini naklederler. Ehl-i Sünnet muhaddisleri, Şiiler'in aksine Hz. Ali'nin (a.s) Ebu Bekr'e bi'at etmeyi geçiktirmesinin sebebini, Ebu Bekir ile muhalefet etmek olmadığını, bilakis o'nun Kur'ân-ı Kerim'i toplamakla meşgul olduğu için biatı geciktirdiğini ileri sürerler ve bu ise o'nun Kur'ân-ı Kerim'i bir araya toplayan ilk kişi olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Eğer Kur'ân-ı Kerim, Resulullah'ın (s.a.a) hayatında bir araya toplanmış olsaydı, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından hemen sonra Kur'ân-ı Kerim'i bir araya toplamakla vaktini geçirmesine gerek kalmazdı.<br />
<br />
Esasen, tecvid kitablarına ve Kur'an'ı çeşitli kıraatlara göre tilavet etmekle ilgili kitaplara müracaat edildiğinde, Ebu Amr, Asim vs. gibi "kıraat ilmi" üstatlarının hepsinin ilk üstadlarının Hz. Ali'nin olduğu görülür. Çünkü onların hepsi Abdurrahman'dan bu ilmi almışlar. Abdurrahman ise Hz. Ali'nin öğrencisi olup, Kur'an ilmini ondan öğrenmiştir.<br />
<br />
Bu ilim de diğer ilimler gibi Hz. Ali'ye (a.s) ulaşmaktadır.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) görüşü herkesten daha sağlam ve herkesten daha doğruydu. Ömer b. Hattab İslam ordusuyla birlikte şahsen Rum ve İran'a karşı savaşa gitmek istediği zaman, kendisiyle müşavere edip görüşüne göre amel ettiği kimse Ali idi. Yine Osman'ı (üçüncü halife) kendi selahına olan şeylere doğru rehberlik eden o idi ve eğer Osman onu dinleseydi o duruma düşmezdi.<br />
<br />
Hz. Ali'yi (a.s) çekemeyen düşmanlarının, "Ali isabetli görüşe ve yöneticilik gücüne sahip değildir" diye Hz. Ali'yi (a.s) kötülemeye kalkışmaları; o'nun İslami talimlere riayet etmeye bağlı oluşu ve onlara muhalefet ederek, dinin haram ettiği şeyleri yapmayışından kaynaklanmıştır. Hz. Ali bu hususta: "Din ve takva olmasaydı ben Arab'ın en zekisi ve en uyanığı diye tanınırdım." diye buyurmaktadır.<br />
<br />
Ama diğer halife ve yöneticiler kendi görüş ve re'ylerine göre davranırlardı; ister İslam şeriatına uysun ister uymasın. Şüphesiz, kendi re'y ve içtihadına göre hareket eden ve buna engel olan kanun ve bağları görmezlikten gelen kimsenin dünyevi işleri zahirde daha çok yoluna girer. Ama bunun aksine hareket edenin dünyevi işleri düğümlenebilir ve birçok problemlerle karşılaması mümkündür.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) yönetim ve siyasetinde her halükarda Allah'ın hoşnutluğuna bağlıydı. Basra valisi olan amcası oğlu Abdullah b. Abbas'ın hareketlerini gözden uzak tutmadı ve kardeşi Akil'in beytul mal'dan fazla istemesine olumlu cevap vermedi. Onu ilahlaştıran bir grup insanı ateşe attı. Kendi hâkimlerinden olan ve beyt-ül mala hıyanet edip, Müslümanların mallarını zayi eden ve Hz. Ali'nin cezalandırmasından korkarak Muaviye'nin tarafına geçen "Meskale b. Hubeye" ve "Cerir b. Abdullah-i Becelî"nin evlerini yıktı, yerle bir etti.<br />
<br />
Bir grubun ellerini, hırsızlık yaptıkları için kesti ve diğer bir grubu suçlarından dolayı dara çekti.<br />
<br />
Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde vuku bulan Cemel, Sıffin ve Nehrivan savaşlarında uyguladığı siyaseti ve doğru yönetimini herkes takdir etmektedir. Ve bütün bunlar onun siyasetinin sadece bir parçasını göstermektedir.<br />
<br />
Böylece o siyaset ve yöneticilikte de diğer insanların öncüsüdür ve diğer insanlar ona uymalıdırlar; o bir öğretmendir, diğerleri ise ondan öğrenmelidir.<br />
<br />
Avrupa ve Rum imparatorları kendi kilise ve ibadet merkezlerinde onun portesini elinde yalın kılıç savaşa hazır bir halde çiziyorlardı. Yine Türk ve Deylem sultanları, onun resmini kılıçlarının üzerine işliyorlardı.<br />
<br />
Onun resmi, Abduddevle'nin, babası Rüknüddevle'nin, ve oğlu Melikşah'ın kılıçlarında işlenmişti. Onlar, Hz. Ali'nin (a.s) resmini kılıçlarının üzerine işlemenin fetih ve zafer getirceğine inanıyorlardı.<br />
<br />
Bilahare, herkesin şöhret ve itibarını borçlu olduğu, ona mensup, onun izleyicisi veya onunla dost olmakla iftihar ettiği bir kimse hakkında ne yazabilirim?<br />
<br />
Hatta "başkası için çirkin bildiğin şeyi kendin için iyi bilme" tabiri ile tanımlanan yiğitliğin ileri gelenleri de kendilerini yiğitler yiğidi olan Ali'ye (a.s) bağlı bilmekteler. Hz. Ali'ye "gençlerin efendisi" demişler ve Uhud savaşında gökyüzünden duyulan "Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur" meşhur sözünü de buna delil olarak zikretmişlerdir.<br />
<br />
Babası, Mekke ve çevresinin ileri geleni, Kureyş kabilesinin reisi idi. Derler: Fakir birinin, bir kabile ve grubun reisi olması eşine az rastlanan bir şeydir. Oysa Ebu Talib serveti olmayan fakir bir kişiydi ve bu haliyle kendi kabilesinin reisiydi. Kureyş onu kendilerinin büyüğü biliyor ve o'na "Şeyh" (büyük ve yüce kimse) diyorlardı.<br />
<br />
"Afif Kindi"den nakledilen bir hadiste: "İslam'a davetin başladığı ilk yıllarda, Resulullah'ı (s.a.a) yanında bir çocuk (Hz. Ali) ve bir kadınla birlikte namaz kılarken gördüm. Resulullah'ın (s.a.a) amcası Abbas'â: "Bunlar (kimdir) ve ne yapıyorlar?" diye sordum. Abbas şöyle cevap verdi: "Bu benim kardeşimin oğludur ve kendisinin Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini iddia etmektedir. Ancak diğer kardişimin çocuğu olan bu erkek çocuğundan ve hanımı olan bu kadından başka bir kimse ona uymamıştır.<br />
<br />
Afif diyor ben Abbas'tan bu konuda sizin görüşünüz ne? diye sordum. Abbas: Biz Şeyh'in (Ebu Talib'in ) tepkisini bekliyoruz! dedi.<br />
<br />
Resulullahın (s.a.a) küçükken sorumluluğunu üzerine alan, peygamberliğe gönderildiği dönemde onu savunan, himaye eden, müşriklerin şerrini ondan uzaklaştıran, bu yüzden büyük rahatsızlıklara ve tahammül edilemez müsibetlere maruz kalan ve Peygamber'e her türlü yardımı esirgemeyen Ebu Talib idi. Rivayet edildiği kadarıyla, Ebu Talib vefat edince Resulullah'a şöyle emir geldi: "Artık çık oradan (Mekke'den) çünkü senin yardımcın vefat etmiştir."<br />
<br />
Babası böyle bir şahsiyete sahip olan Hz. Ali aynı zamanda geçmiştekilerin ve gelecektekilerin efendisi Hz. Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğludur. Hakkında Resulullah (s.a.a): "Ca'fer, yüz hatları&nbsp; ve ahlak açısından bana herkesten çok benzemektedir" buyurduğu Cafer-i Tayyar Hz. Ali'nin kardeşidir.<br />
<br />
Dünya kadınlarının en hayırlısı olan Hz. Fatime-i Zehra (s.a) onun eşidir. Cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyn (a.s) onun oğullarıdır.<br />
<br />
Bilahere babaları, Resulullah'ın (s.a.a) babaları ve anneleri Resulullah'ın anneleridir. O ikisinin et ve kanları Allah Teala'nın Adem'i yarattığı günden itibaren, Abdulmuttalib'in oğulları olan Abdullah ve Ebu Talib'e varıncaya kadar bir idi.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a), "halkı Allah'ın azabıyla korkutan" o ise "halkın hidayetcisi idi."<br />
<br />
Yeryüzünde yaşayan insanların, taşlardan yapılmış putlara taptığı bir ortamda Resulullah'dan (s.a.a) gayri hiç bir kimse tevhid inancında ondan öne geçmemiş olduğu bir şahsiyet hakkınde ne söyleyebilir ve ne yazabilirim?!...</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-ali-as-kimdir</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Jan 2024 13:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/ya-ali.jpg" type="image/jpeg" length="98860"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Masumların Dilinden Bereketin Anahtarları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehl-i Beyt âlimi Hacı Musa Aydın'ın araştırması ile Masumların (as) dilinden bereketin anahtarları]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>&nbsp;</strong></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>1-</strong> Anne babaya iyilik etmek,&nbsp;ömrü uzatır ve rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>2-</strong> Sürekli abdestli olmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>3-</strong> Seher vakitleri uyanık olmak,&nbsp;bereket getirir ve bütün nimetleri, özellikli rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>4-</strong> Tatlı dilli olmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>5-</strong> Güzel ahlaklı olmak, komşuya iyi davranmak, eziyet etmemek, sabırsız davranmamak, rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>6-</strong> Ramazan ayı öyle bir aydır ki onda Allah-u Teala&nbsp;ömürleri uzatır ve rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>7-</strong> Namazlardan sonra dua ve zikir yapmak, ev içini temiz tutmak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>8-</strong> Mümin kardeşlerle gönüldaşlık yapmak, rızık aramak için erken kalkmak ve bol istiğfar etmek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>9- </strong>Emanete hıyanet etmemek ve hakkı söylemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>10- </strong>Müezzine (ezan okumada) eşlik etmek, mescide gitmek ve (dünyalık şeyler için) ihtiraslı olmamak,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>11-</strong> Nimetlere şükretmek ve yalan yeminden kaçınmak,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>12- </strong>Yemekten önce elleri yıkamak ve sofra kenarına dökülen ekmek kırıntılarını yemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>13- </strong>Zekât vermek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>14- </strong>İmam Hüseyn’in (as) türbesini ziyaret etmek,&nbsp;rızkı bollaştırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>15-</strong> Ailesine güzellikle iyilik etmek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>16- </strong>Başkalarına ihsan ve iyilik etmek,&nbsp;rızkı çoğaltır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>17-</strong> Dişleri kürdanla temizlemek,&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>18- </strong>Sılayı rahim, ahlakı güzelleştirir; insanı ver elli yapar; ruhu temizler; amelleri temizler; hesabı kolaylaştırır; belayı defeder; eceli geciktirir ve&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>19- </strong>(Başkalarına karşı) iyi niyetli olmak,&nbsp;rızkı bollaştırır.&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>20- </strong>Gece namazı, yüzü nurlandırır, ahlakı güzelleştirir ve&nbsp;rızkı artırır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/masumlarin-dilinden-bereketin-anahtarlari</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jan 2024 14:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/imamlar01.jpg" type="image/jpeg" length="98954"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’an’ın Gerçekçiliği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an cümleleri alanında gündeme getirilen mevzular arasında, Kur’an’ın hükümlerinin gerçek âlemi beyan kastı mı taşıdığı, yoksa belli duyguları veya fiilleri harekete geçirmeyi mi amaçladığı yahut da tavsif ve hareketlendirme kastının iç içe mi geçtiği sorusu vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın cümle çeşitlerine genel anlamda bakıldığında ihbari ve inşai olarak iki gruba ayrılabilirler. İhbari cümleler, doğrudan gerçeklikten haber veren ya da onları olumsuzlayan cümlelerdir. Hâlbuki o gerçeklik bir şeyin varlığı veya sıfat ya da hal yahut yokluk olabilir. Gözlemlenen veya gaybi bir gerçeklik bildiriliyor olabilir; âlemin maddi şeyleri veya soyut da olabilir. İnsanın içinden de olabilir, dünyanın yaratılmışlarından da. Geçmişteki, şu anki veya gelecekteki fenomenlerden de olabilir. Bu dünyanın veya ahiret âleminin fenomenlerinden de olabilir. Mesela: “Allah’ın varlığı vardır.”, “Ruhun varlığı vardır.”, “Yeryüzü yuvarlıktır.”, “Melek görülmez.”, “Dua insanda sükûnete yol açar.”, “Spor insanın sağlığını temin eder.” ve benzeri. Bu cümlelerin her biri bir hüküm içerir. Bu yüzden her biri gerçeğe uygun olabilir veya olmayabilir. Yani doğru ve yanlış olma kabiliyeti vardır. Bu, ihbari cümlelerin temel özelliğidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İnşai cümleler, adından da anlaşıldığı gibi, inşa, bir fiilin yapılmasını talep ve emir, bir fiilin terk edilmesini talep ve yasak, soru, ümit ve arzu, övme ve şaşırma gibi şeylerdir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İhbari ve inşai cümleler arasındaki fark dikkate alındığında bazı kimseler, inşa ifadelerinde doğrulama ve yanlışlamanın bulunmaması nedeniyle bu tür cümlelerin gerçekle irtibatının olmadığını; özellikle mantıksal açıdan öncüller ile sonuç arasında aynı kökten gelme ve anlam birliği bulunması gerektiğini, dolayısıyla ihbari öncüllerden inşai sonuçlar çıkarılamayacağını ve “varolan”da “olması gereken”e gidilemeyeceğini sanmışlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an Cümlelerinin Türleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Öncelikle Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir örneğini incelemeye koyulacağız. Öyle anlaşılıyor ki genel olarak bakıldığında Kur’an’da ihbari ve inşai olmak üzere iki kısım ayetler bulunduğunda tereddüt yoktur.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim hem Allah’ın zâtını tavsif eder, hem de varlık âlemini, dünya ve ahireti, geçmiş, şu an ve gelecekteki olayları, insanı ve diğer varlıkları, insan ve evrenin kaderindeki değişmez yasaları, gelenekleri ve fenomenleri. Kur’an’da bütün kısımlarıyla emir, yasak ve soru; arzu etmek, ümit etmek, nida, yemin, şart gibi türler geçmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şimdi soru şudur: Acaba Kur’an’ın bütün bu cümleleri, bütün o konu çeşitliliğine ve ifade farklılığına rağmen gerçeği mi anlatır ve hakikati beyan kastı mı taşır, yoksa temel saik insanı terbiyedir de bütün bu konularda gerçeğe özen gösterilmesi söz konusu değil midir? Bazı konularda gerçekliği beyan saiki mevcut olup başka bazılarında ise bir fiile ve belli bir gayeye teşvik ve hareketlendirme mi vardır?</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Burada doğru bir yaklaşıma ulaşmak amacıyla önce dikkat edilmesi gereken şudur ki, her şeydeki gerçek, bizzat o şeyin gerektirdiği şekilde ve onun varoluşsal özelliği olmuştur ve onu ispatlama yolu da varlık kökenine uygundur. Bu yüzden bütün hakikatlerin gerçekliğini ispatlamak için bir tek kriterin ve bir tek aracın kullanılması beklenemez. Bu bakımdan Allah’ın yardımcısı olan meleklerin Allah düşmanlarıyla cihad halindeyken gözle görülmesini beklemek boşunadır.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hatırlatmakta yarar bulunan diğer nokta, Müslüman bir insanın Kur’an’la karşılaştığında kendisini, akıl ve ruhunu hedefe iletmek ve onu tabiatın karanlık âleminden uçsuz bucaksız nura kadar yüceltmek amacıyla inmiş Allah’ın huzurunda ve Allah’ın hakikatinden doğan kelamkarşısında görmesidir; Bu sebeple, Allah’ın insana muhabbetinin bu defterini yer yer ve satır satır keşfedilebilir bir hakikat ve yeni bir mesaj olarak görür.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an’ın Vasıflarından Bir Parça</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın metnine bakıldığında ve bu ilahi kitabın kendisine dair tavsifleri göz önünde bulundurulduğunda çok kıymetli noktalar keşfedilecektir. Bir yerde Kur’an ve Peygamber’e ilahi vahiy<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>“ilim” olarak tarif edilmiştir: “مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>Birçok ayette “tezkiye ve kitap ve hikmeti talim”, Peygamber’in (s.a.a) risaletinin Kur’an aracılığıyla gerçekleşen hedefi olarak tanıtılmaktadır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Âli İmran 164, Cuma 2. (Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bakara 151 (Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resül gönderdik.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Furkan”, “ayırıcı söz” ve “tafsilat veren” Kur’an’ın zikrettiği diğer sıfatlardır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Furkan 1 (Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Tarık 13-14 (Şüphesiz Kur’an, ayıran bir sözdür. Asla bir şaka değildir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">En’am 97 (Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde Kur’an “nur” ve “aydınlatıcı kitap” olarak da tavsif edilmiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şura 52 (Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola ilettiğimiz bir nur kıldık.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Maide 15 (Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Basiretler” ve görüş kazandıran<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>Kur’an’ın bir başka vasfıdır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">A’raf 203 (Rabbinizden gelen basîretlerdir ve hidayettir.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Diğer iki tavsifte Kur’an “ivac sahibi olmayan” yani sapkınlıktan uzak ve hakka kılavuzluk eden<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>kitap olarak adlandırılmıştır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Zümer 28 (Hiçbir eğrilik bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Yine Kur’an “zikir”, “zikra”, “tezkire”, “nasihat”, “müjdeleyici ve uyarıcı” olarak da anılmıştır:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">En’am 90 (Bu âlemler için ancak bir öğüttür.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Müddessir 54 (Asla! Bu gerçekten bir ikazdır.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Yunus 57 (Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt geldi.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fussilet 4 (Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.Çev.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Geçen ayetlerin ortak yönü, Kur’an’ın risaletinin beyan edilmiş olması ve onun bir yandan hakikati gösterip bilgi verirken, öte yandan istikamet belirlemesi özelliğidir. Bilginin temel niteliği olan aydınlatma sıfatı, tezkiye meydana getirme, hikmeti öğretme, hakkı bâtıldan ayırma, nihai söz olma, ışık saçma ve basiret oluşturma, açık hüccet ve alamet olma, hidayet verme, sapkınlıktan münezzeh olma, hatırlatma, gafleti giderme, ibret öğretme, bunların tamamı Kur’an’ın özüne ilişkin niteliklerdir. Bu sıfatlar ve ayırtedici özellikler Kur’an’ın tamamının vasfı olduğu gibi, Kur’an’ın hüküm ve parçalarının her birinin de vasfıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu şekilde, söylenenler ışığında şu sonuç elde edilmektedir: “Gerçeği ve belli bir mesajı ifade kastı<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>, varoluşsal değişime davet ve Kur’an’ın bütün hükümlerinde birbirinden ayrılamaz iki özelliğin, yani ihbari veya inşai hükümlerin manevi bakımdan yüceltmesidir. Bir farklı, bu iki üsluptaki yapısal formül çeşitlidir: ihbari hükümlerde gerçekliğin tavsifi ve izahı doğrudandır, mesaj ise dolaylıdır; ama inşai hükümler ve dinî öğretilerde mesajın doğrudan iletilmesine odaklanılmıştır, buna karşılık mesajın ortaya çıkış sebebi veya gayesi olan gerçeklik ise dolaylıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Gereken” ve “Varolan”ın Bağı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İlahi emirler ve yasaklar ya da şer’i “gerekenler” ve “gerekmeyenler”, bu cümleden olarak da ibadetle ilgili buyruklar veya ahlaki talimatlar inşai hükümlerden sayılırlar. İnşai cümleler ile harici gerçeklik arasındaki irtibat ve karşılaştığımız gerekenlerin muhtelif türlerinin menşeinin ne olduğu eskiden beri tartışılmıştır. Bunlar nereden zuhur etmişlerdir? Neden ortaya çıkmışlardır? Acaba sadece duygularımızın yansıması mıdırlar? Toplumsal zaruretler mi onları varetmiştir? İnsanın aklı mı onları meydana getirmiştir? Yoksa Allah’ın isteğinden mi kaynaklanmaktadırlar? Görüldüğü gibi, gerekenler ve gerekmeyenlerin ilişkili olduğu durumlar farklı farklıdır. Bu yüzden denebilir ki bunların menşei de mecburen farklı farklıdır. İnsanın özerk bir varlık olarak yerine getirdiği fiiller onun bilgi, irade ve isteğinden kaynaklanmaktadır. İnsan soğuktan korunmak için uygun kıyafet giymenin zaruri olduğunu bilir. Ağrıyı iyileştirmek için kaçınılmaz biçimde uygun ilacı kullanmalıdır. Doymak için yemek yiyecektir. Aynı bunun gibi, düzen ve emniyeti sağlamak ve kendi nisbi haklarına ulaşmak bakımından da toplumsal yasa ve kurallar getirmek zorundadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu tür misallerden, failinin insan olduğu bir fiil ile fiilin sonucu arasında bir sebep-sonuç ve zorunluluk ilişkisi bulunduğu anlaşılmaktadır. Fiilin nesnel gerçekleşmesi olmadıkça sonucun nesnel gerçekleşmesi ortaya çıkmayacaktır. Bu nedenle fiilin özerk fail tarafından ortaya çıkarılması ile sonucun vuku bulması arasında sebep-sonuç ve zorunluluk ilişkisi vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu izaha göre şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerin kökeni, insanın akıl aracılığıyla keşfedip tanıdığı akli zaruretler ve gerçeklikler arasındaki nesnel irtibatın göstergesidir, varedilmiş ve kararlaştırılmış şeyler değil. Bu açıklama, insanın fiili ile onun sonucu arasında zorunlu sebep-sonuç ilişkisi bulunduğunu açıklığa kavuşturmaktadır. Yani sonuçla kıyaslandığında sebebin varlığı zorunludur. Dolayısıyla aslında burada, gerçeklikler arasında, felsefenin dilinde zaruret olarak adlandırılan (ضرورت بالقیاس الی الغیر) hakiki bir irtibat vardır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Denebilir ki emir ve nehiylerde, yani şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler ile onlardan hasıl olan sonuçlarda da işte bu ilişki mevcuttur. Şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler, gerçek faydalar ve fenalıklardan doğduğu ve kendi özel şartlarıyla (tevhidi niyetle beraber) insanın varoluşsal kemaline zemin hazırladığından sonuç itibariyle yemek yemek ve doymak arasındaki ilişkinin benzeri, şer’i kurallar ve onların sonuçları arasında da vardır. Şer’i bakımdan yapılması gerekenlerin anlamı şudur: Özerk insan eğer manevi kemale ve varoluşsal yücelişe ulaşmak istiyorsa kendi bilgisi ve iradesiyle onun gereklerini ve sebeplerini hazırlamalıdır. Şer’i bakımdan yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerin ayırtedici özelliği, göndericisi insanın varlığının sırlarına ve gerçek menfaatlerine vakıf olan kesin vahyin veya aydınlatıcı aklın ışığında fiiller ile onların sonuçları arasındaki ilişkiyi keşfetmenin gerçekleşmesidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bazı Ayetlerde Mesaj ve Gerçeğin İçiçe Özelliğini Aramak</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim bazen haber cümlesi formunda şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Gerçekten de nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir. Nefsini kirleten ise zarar görmüştür.”</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gayet açıktır ki cümlelerin zâhiri haber dilidir. Ama hakim ruh, insanın ruhundaki derinliği seslendiren ve onu kirlerden arınmaya çağıran mesajdır. Bir diğer ifadeyle, ayet-i şerifeler, uyuyan fıtratları uyandırmak için iki tür fiili (arınma ve kirletme) ve onların sonuçlarını (kurtuluş ve hüsran) hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’in sorularına baktığımızda içiçe geçmiş gerçekçilik özelliği ile yücelişe ve manevi incelmeye davet özelliğinin Kur’an’ın zâhiren şahsi hükümlerinde bile idrak edilebileceğini görüyoruz:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Göğsünü açmadık mı? Üzerinden ağır yükü kaldırmadık mı? Sırtında ağırlık yapan yükü. Şanını yükseltmedik mi? Kesinlikle her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır. Aynı şekilde her güçlükle birlikte bir ferahlık vardır. Öyleyse önemli işinden serbest kaldığında diğer önemliye azmet ve Rabbine yönel.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu surenin hitapları, müfessirlerin söylediği gibi, bir hayatın ve tarihsel bir gerçekliğin niteliğinin açıklaması olarak Peygamber-i Ekrem’le (s.a.a) şahsi bir söyleşi, Hazret’in mevkiini tavsif ve Allah’ın ona yardımlarıdır. Fakat ebedi bir metin olan Kur’an’da Peygamber’in (s.a.a) tarihsel hayatından alınmış bu kesitin varlığının hikmeti nedir? Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın “nur” ve “hidayet” olduğunu kabul ettiğimizde Kur’an hükümlerinin mesajını keşif araştırmasına odaklanmalıyız. Bu ayetlerin çeşitli zirvelerinde gayet iyi anlaşılmaktadır ki, surenin tüm ayetlerindeki içeriğin onun ışığında şekillendiği eksen noktası ve tarih aşan öğreti, Kur’an insanının hayatın iniş çıkışlarında Allah’a söz vermeye canını koyduğudur. Çünkü bütün işlerin maksadı Allah Teâla’dır<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a>ve diğer sebeplerin tümü onun iradesi ve isteğiyle hareket ederler.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu konu başka örneklerde açıklıkla görülebilir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Önceki isyancıları yoketmedik mi?... İşte suçlulara böyle davranırız… Sizi bayağı ve değersiz bir sudan yaratmadık mı?... Yeryüzünü insanın ihtiyaçlarını temin yeri yapmadık mı?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Bizim için ancak iki iyilikten birini (şehadet ve ebedi rahmeti kazanmak ya da zafer) beklemektesiniz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p dir="RTL" style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Nankörlük edenler dışındakileri cezalandırır mıyız hiç?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">([İbrahim dedi ki] yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Evrenin Genişliğinde Tevhidin Alametleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını, güneş ve ayı da kimin hâkimiyet altına aldığını sorsan, diyeceklerdir ki: Allah! Öyleyse nasıl yüz çevirebiliyorsunuz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p dir="RTL" style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara gökten suyu kimin indirdiğini ve onunla ölmüş yere hayat bahşettiğini sorsan, hiç kuşku yok diyeceklerdir ki: Allah! De ki: Övgü ve sena Allah’a aittir. Her ne kadar çoğu bilmese de.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Size gökten ve yerden rızkı kim veriyor? Ya da kulak ve gözlerinin sahibi kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü de diriden kim çıkartabilir? Kim âlemin işini çekip çevirir? Diyeceklerdir ki, Allah! Hiç mi pervanız yok?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“De ki: Şirk koştuklarınızdan herhangi biri, yaratmayı başlatıp sonlandırabilir mi? De ki: Sadece Allah yaratılışı başlatmıştır ve sonra tekrar döndürecektir. O halde neden hakka sırt çeviriyorsunuz?”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Allah’ı Tavsif</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır. Asli mâliktir, her türlü eksiklikten münezzehtir, kimseye zulmetmez, emniyet bahşeder, herşeyi gözetim altında tutar, yenilgiye uğratılamayacak kadar güçlüdür, durumları ıslah edendir, büyüklük onun şanındandır. Allah, ona koştukları ortaklardan münezzehtir, O yaratıcı Allah’tır, numunesiz yaratandır, benzersiz suret verendir, güzel isimler onundur, göklerde ve yerde olanların hepsi onu tesbih ederler, o aziz ve hekimdir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Fiillerde Tevhid</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>“Allah dilemedikçe siz birşey dileyemezsiniz.”</em></strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>“Allah katından başkasında zafer yoktur.”</em></strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em><strong>“(Ey Peygamber) toprağı (kâfirlerin suratına) savurduğunda bunu sen yapmadın, aksine Allah savurdu.”</strong></em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlahi Âdetler</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Hatırlayın ki Rabbiniz bildirmişti: Eğer nimetlere şükrederseniz nimetleri arttıracağım. Eğer nankörlük ederseniz hiç kuşku yok azabım şiddetlidir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Eğer şehirlerin ve bayındır yerlerin halkı iman etse ve takvayı benimseseydi gökten ve yerden üzerlerine bereket kapılarını açardık. Ama onlar hakikatleri yalanladılar. Öyleyse biz de onları bu davranışlarının karşılığı olarak cezalandıracağız.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kozmoloji</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Allah, göğü görünen bir sütun olmaksızın yükseltti. Sonra kâinatı tedbire yöneldi. Her biri belli bir zamana kadar hareket edecek olan güneş ve ayı emre amade kıldı. İşlerin çekip çevrilmesi Allah’a aittir. Yeniden dirilmeye inanmanız için alametlerini size göstermektedir. Yeryüzünü yayan, üzerinde dağlar ve nehirler vareden ve orada bütün meyvelerden çift yaratan odur. Geceyi gündüzün üstüne örttü. Bunların hepsinde düşünenler için işaretler vardır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanın Ortaya Çıkışı ve Gelişiminin Aşamaları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra nutfeyi emin bir karargâha (rahim) yerleştirdik. Sonra nutfeyi alaka (kan pıhtısı) biçimine, alakayı mudga (çiğnenmiş ete benzeyen) şekline ve mudgayı da kemikler haline getirdik. Kemiklere et giydirdik. Sonra da onda yeni bir yaratılış ortaya çıkardık. Allah, yaratanların en iyisidir. Sonra siz, bunu takiben öleceksiniz. Daha sonra da kıyamet gününde yeniden dirileceksiniz.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bel’am Bin Baura Hikâyesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Onlara, kendisine işaretler verdiğimiz ama onlardan sonra yüz çeviren, şeytanın peşine taktığı ve sapkınlardan olan kişinin (Bel’am Bin Baura) kıssasını anlat. Eğer isteseydik (tekvin) irademizle onun başını dimdik ederdik. Ama o yere saplandı kaldı ve nefsinin hevesini takip etti. Onun misali, üzerine varsan veya kendi haline bıraksan da havlayan köpek gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden insanların misali budur. Öyleyse düşünebilmeleri için bu kıssaları halka oku!”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ebu Leheb’in Kaderi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da. Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[27]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Surenin yapısal özelliği, “teb, keseb, leheb, hatab, mesed” kelimelerinin ahengi temelinde şekillenmiştir. Surenin tek konusu, bir noktadan başlayıp doruğa çıkarak ve nihayet sona ererek Ebu Leheb ailesinin şehvet ve öfkesinin anlatılmasıdır. İbn Esir’in görüşüne göre surenin zirvelerinde harmonik güzellik psikolojik hakikatle içiçe girmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[28]</a>Surenin uyarıcı mesajı tarihin bütün hak yiyicilerine, bu muamelenin akıbetinin yozlaşma ve iki dünyada da hüsrandan başka bir şey getirmeyeceğini ilan etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Neshedilmiş Gizli Konuşma ve Sadaka</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey iman edenler, ne zaman Allah’ın Rasülü’yle gizlice konuşmak isterseniz sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer gücünüz yetmiyorsa Allah bağışlayıcı ve merhametlidir. Fakirleşmekten mi korktunuz ki gizlice konuşmadan önce sadaka vermekten imtina ettiniz? Bunu yapmadığınız ve Allah’ın da sizi affettiği şu an artık namazı kılın ve zekâtı verin. Allah’a ve Rasülü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[29]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Riba (Faiz) Kıssası</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunması sonucu delirmiş ve dengesini koruyamayan (bazen düşen, bazen de ayağa kalkan) kişi gibi kalkarlar. Bu, alışveriş de faiz gibidir (aralarında fark yoktur) demeleri nedeniyledir. Hâlbuki Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır (çünkü ikisi arasındaki fark büyüktür). Kim kendisine ilahi öğüt geldiğinde (faiz yemekten) sakınırsa faizin haram kılınmasından önceki faydaları onundur ve işi Allah’a kalmıştır (geçmişini affeder). Ama (faiz yemeye) dönen kişi ateş ehli olacak ve sürekli orada kalacaktır.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[30]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu ayetlerin net bir vurguyla faizin yasak olduğu hükmünü açıkladığı ortadadır. Çünkü faizcilik; sınıfsal farklılığın büyümesine, servetin sınırlı bir grubun elinde birikmesine ve toplumun çoğunluğunun mahrumiyetine sebep olmaktadır. <em>“Habat” </em>kelimesi lugatta, yürürken veya ayağa kalkarken dengesini bulamama anlamına gelir. Ayette faiz yiyicisi, yürürken dengesini koruyamayan <em>“saralı”</em> ve<em> “deli”</em> insana benzetilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Burada şu soru gündeme gelmektedir: Acaba bu ifadeden kasıt, faizcilerin, mantıksal dayanaktan yoksun ve adeta bir delininkine benzer dünyadaki toplumsal davranışları mıdır ve doğal olarak bu beyan kinaye ve teşbih midir, yoksa bazı şeytani işler ve sapkın davranışların bir tür şeytani çılgınlığa, psikolojik dengenin altüst olmasına ve iyi ile kötüyü ayırdetme gücünün kaybedilmesine mi yolaçtığı mıdır? Yahut faiz yiyicilerin öteki dünyadaki hal ve durumu ve ahirette zuhur edecek amellerinin bedenlenmesi mi kasdedilmiştir?<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[31]</a>Bu ihtimallerden her birini destekleyen şeyler vardır ama hiçbiri adil toplumsal düzeni yıkan faize getirilmiş çok şiddetli yasağı hiçbir şekilde hafifletmemektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte kimileri hiçbir delil göstermeksizin Kur’an’daki faiz yasağının, fahiş zulüm olan cahiliye kültüründe mevcut riba olduğunu ve buradaki nasların günümüzdeki iktisat ve bankacılıkta geçerli kârı kapsamadığını iddia etmiştir.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[32]</a>Başkaları da sözkonusu ayetin içeriğinin cahiliye çağında geçerli hurafe inanç ve itikatlara uygun olduğunu, onlarla aynı dili kullandığını, ebedi ve nesnel bir hakikati dile getirmediğini savunmuştur.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[33]</a>Fakat bu iki görüş de iddiasına dayanak oluşturacak herhangi bir delil göstermemişlerdir. Söylendiği gibi, eğer faizi yasaklamanın felsefesi, Kur’an’ın tekrar tekrar hatırlattığı üzere insanın davranışlarının ve edindiklerinin kendi kaderini ve kimliğini sürdürmedeki gerçek ve nesnel etkisini tahlil olarak kabul edilirse artık bu tür görüşlerin zemini kalmayacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Saatin Olayları ve Şartları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Gök yarıldığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler birbirine bağlandığında, kabirlerin altı üstüne geldiğinde. İşte o zaman herkes önden ne gönderdiğini ve geride ne bıraktığını bilecektir.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[34]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Güneş kıvrılıp dürüldüğünde, yıldızlar parıltısını kaybettiğinde, dağlar yürütüldüğünde, gebe develer (en değerli mal) salıverildiğinde, vahşi hayvanlar biraraya toplandığında, denizler kaynatıldığında, herkes dengiyle buluşturulduğunda, diri diri gömülen kız çocuklarına hangi günahtan dolayı öldürüldükleri sorulduğunda, amel defterleri açıldığında, gökyüzü açıldığında, cehennem tutuşturulduğunda, cennet yaklaştırıldığında; işte o zaman herkes ne hazırladığını bilecektir.</em>”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[35]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amellerin Bedenlenmesi ve Hazır Bulunması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“O gün herkes bütün iyi ve kötü davranışlarını hazır bulur. O an kendisiyle kötü amelleri arasında fersahlarca mesafe olmasını arzu eder. Allah sizi cezalandırmasından sakındırır. Çünkü Allah kullarına karşı şefkatlidir.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[36]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Organların Şahitlik Etmesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“O gün diller, eller ve ayaklar uygunsuz amellere şahitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek karşılıklarını eksiksiz verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[37]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Yeniden Diriliş Sahnesi ve İyiler İle Kötülerin Kaderi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">“Gaşiye”nin öyküsü (kıyametin kuşatıcı dehşeti) sana ulaştı mı? O gün bazı yüzler aşağıdadır. Sonuçsuz amelleri onların keyfini kaçırmıştır. Kızgın ateşe girerler. Onlara kaynar çeşmeden içirilir. Orada kuru, kokmuş ve acı dikenden başka yiyecek yoktur. Onları doyurmayacak ve beslemeyecek bir yiyecek! O gün bazı yüzler de vardır ki mutludur ve taptazedir. Çünkü çabalarından hoşnutturlar. Yüce bir cennette yerleri vardır. Orada hiç boş laf işitilmez, pınarlar akar, yüksek güzel tahtlar vardır…”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn38" name="_ftnref38" title="">[38]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Örnek olarak zikrettiğimiz ayetler üzerinde düşünüldüğünde ve Kur’an’a inanç, hakiki bir varlığı olan bir Tanrı’ya iman ve Kur’an metninin ilahi olduğu temelleri kabul edildiğinde yukarıda sıralanan ayetlerden hangisinin bilgi ve gerçekçilik dayanağından uzak görülebileceği sorulmalıdır. Yahut zikredilen ayetlerden hangisi hidayet mesajından ve daha üstün insani bir hayata ve harekete geçirecek kudrete davetten yoksun görülebilir?</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gündeme getirilen iddiaların özü şu noktalarda delillendirilebilir: Birincisi, insana yol göstermede Allah’ın son sözü olan Kur’an’ın ebedi olmasının, ayrıca Kur’an’ın aydınlatıcılık ve hidayete erdiricilik sıfatının gereği, metnin tamamında birbirinin içine girmiş “hakikati gösterme” ve “mesaj verme” rollerinin Kur’an’da gizlenmiş olmasıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İkincisi, bir rivayette İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Kur’an, tüm zamanların insanları için ışık saçan güneş ve ay gibidir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Üçüncüsü, Müslüman araştırmacılar ve düşünürlerin geneli ayetlerin nüzul sebebi konusunda lafzın geneline itibar eder ve sebebin özelleştirmesini hiçbir şekilde Kur’an kavramlarının tüm insanları kapsamasının önünde engel görmezler. Sahabelerin ve müfessirlerin kesintisiz âdeti, nüzul konusunu hesaba katarak Kur’an ayetlerinin manasını özel bir duruma hapsetme biçiminde değildi, aksine lafzın umumunu ölçüt alırlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şeyh Tusi el-Tıbyan’da “وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn39" name="_ftnref39" title="">[39]</a>ayetinin nüzul sebebini açıkladıktan sonra şöyle yazar: Ayet Necaşi hakkında nazil olmuşsa da anlamının kapsamına sadece Ehl-i Kitab’ın tüm inananları girmez. Çünkü ayet belli bir “sebep” üzerine iner ama anlamı genel ve kapsayıcıdır.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn40" name="_ftnref40" title="">[40]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Zemahşeri, Hümeze suresini tefsir ederken şöyle yazar: Sebebin özel olması mümkündür, ama tehdit geneldir. Her kim o kötülüğün benzerini yaparsa onun cezasının kapsamına girer. Umeyye b. Halef hakkında nazil olan, ama kınama makamında söylenip bu hoşa gitmeyen sıfatları taşıyan herkesi kapsayan “وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ&nbsp;”<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn41" name="_ftnref41" title="">[41]</a>ayeti gibi.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn42" name="_ftnref42" title="">[42]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Dördüncüsü, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti, maksadın özel bir çağ ve belli bir nesil değil, umum olduğunu açıkça ortaya koyar. Bundan dolayı bu nokta, özel ve genel iki boyutu bulunan Kur’an’ın özelliklerindendir. Tenzili, belli bir zamanda belli kimseler hakkında nazil olmasıyken, tevili tüm insanlar içindir. Hiç kuşku yok bâtınının çeşitli mertebeleri vardır ve Kur’an’ın tevilini ve bâtınının tam olarak anlaşılması ilimde derinleşmiş olanlara mahsustur. Daha önce zikredilmiş özellikler gözönünde bulundurulduğunda Allah’ın ziyafeti<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn43" name="_ftnref43" title="">[43]</a>olan bu kitabın genel amaçlarının, hem bilgi sunma, hem de inşa boyutu taşıdığı anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allame Tabatabi şöyle yazar:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Eğer kişi, İmamların, ayetlerin umum ve has, mutlak ve mukayyet oluşu çevresindeki sözleri üzerinde düşünürse çoğunlukla ayetin genel boyutundan bir hüküm çıkardıklarını, onun özel boyutundan da başka bir hüküm çıkardıklarını müşahede eder. Bazen ayetin genel boyutundan müstehap, özel boyutundan farz hükmü çıkarabilirler. Aynı şekilde haram ve kerahati bir ayetin her iki boyutundan da elde edebilirler. Bu kural temelinde ayetleri anlamada karşılaşılan güçlüklerin çoğunu çözmenin anahtarı olan ve sadece İmamların sözlerinde bulunabilecek bir usule varılmıştır. Bu meseleden çıkan sonuç şudur ki, Kur’an’ın cümlelerinden her biri kendi başına anlama sahiptir ve şeriatın ahkâmından bir hükme doğru kılavuzluk eder. Daha sonra aynı cümle, sonraki cümleyle birleşerek başka bir hükmü ortaya çıkarır, üçüncü cümlenin mülahazasıyla da üçüncü hükmü. Aynı şekilde önceki ve sonraki cümlelerine ilave ile de başkalarını.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn44" name="_ftnref44" title="">[44]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ayetlerin nüzul ettiği konumlar, olaylar ve sorular ayetin özel bir kanıta uyumu bahsindendir, genel ve kapsayıcı bir şey olan ayetin anlamını beyan babından değil.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Beşincisi, Kur’an’ın sarih ayetleri Kur’an’ın hedefinin hem eğitim, bilgi verme ve insanlığın görüşlerini ıslah, hem de arınma, terbiye ve insanı yücelik peşindeki hedeflere sevk olduğunu beyan eder:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”</em><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftn45" name="_ftnref45" title="">[45]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: el-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an, c. 2, nev 45.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 12.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecmeu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1, s. 422.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara 145, Ra’d 37 (Sana gelen ilimden sonra.)</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.,c. 4, s. 790.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.,c. 8, s. 775.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üstad Mutahhari bu boyutu Kur’an’ın “dünyagörüşü, mesajı ve programı” olarak isimlendirir. Bkz: Aşinai ba Kur’an, c. 1, s. 35.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnşirah1-8</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 20, s. 317.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mürselat 16-25</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevbe 52</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sebe 17</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saffat 95</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ankebut 61</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ankebut 63</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus 31</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus 34</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Haşr 23-24</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnsan 30, Tekvir 29.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 10</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enfal 17</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbrahim 7</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’raf 96</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ra’d 2-3</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mü’minun 12-16</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’raf 175-176</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mesed 1-5</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Meselu’s-Sair, tahkik: Ahmet el-Havfi, s. 275.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mücadele 12-13</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara 275-276</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Tefsir-i Numune, c. 2, s. 271-272</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref32" name="_ftn32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebu Zeyd, Nasr Hamid, Nakdu’l-Hitabi’d-Dini, s. 213-215.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref33" name="_ftn33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kabzu Bast-i Teorik-i Şeriat, s. 221.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref34" name="_ftn34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnfitar 1-5</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref35" name="_ftn35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekvir 1-14</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref36" name="_ftn36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âli İmran 30</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref37" name="_ftn37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nur 24-25</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref38" name="_ftn38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gaşiye 1-13</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref39" name="_ftn39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âli İmran 199.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref40" name="_ftn40" title=""><sup><sup>[40]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Tıbyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 3, s. 93.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref41" name="_ftn41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hümeze 1 (Arkadan çekiştirip yüzüne karşı alay edenlerin vay haline.)</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref42" name="_ftn42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Keşşaf, c. 4, s. 283.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref43" name="_ftn43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Metinde “meadubetullah”</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref44" name="_ftn44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; El-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1, s. 262.</strong></h5>

<h5 style="text-align: justify;"><strong><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Desktop/Yeni Microsoft Word Belgesi.docx#_ftnref45" name="_ftn45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cuma 2</strong></h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuranin-gercekciligi</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jan 2024 20:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/kuran014-1.jpg" type="image/jpeg" length="70145"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmam Ali'nin Sözlerinde İlim ve Hikmet]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akıllı bir kimsede şu üç özellik olmalıdır: Kendi durumunu düşünmeli; dilini korumalı; zamanını tanımalı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<b>İlmin Fazileti Hakkındaki Sözleri</b><br />
<br />
Ey insanlar! Bilin ki, dinin kemali, ilim talep etmek ve o ilimle amel etmektir. İlim talep etmek, size mal elde etmekten daha farzdır. Çünkü mal aranızda taksim edilmiş ve garanti edilmiştir (her kesin payı bellidir). Adaletli biri onu taksim etmiş ve ona kefil olmuştur; taahhüdüne vefa edecektir. Fakat ilim, ilim ehlinin göğsünde sizin için hazinedir ve ilmi, ehlinden talep etmekle görevlendirilmişsiniz. Öyleyse onu talep edin; bilin ki, çok servet dini yok eder, kalbi katılaştırır. Ama çok ilim ve onunla amel etmek, dini doğrultur, cennete ulaşmaya da bir vesiledir. Mal, harcanmakla azalır, fakat ilim harcanmakla çoğalır. İlmi onu ezberleyen ve rivayet edenlere yaymak, onu harcamaktır.<br />
<br />
Bilin ki, âlimle oturmak, ona uymak, Allah'ın güzel mükâfat vereceği bir dindir (tutumdur). Âlime itaat etmek iyilikleri ve güzellikleri çoğaltır, günahları yok eder, mü'min için de bir azık olur. İlim, hayatlarında mü'minler için yücelik, ölümlerinden sonra ise güzellikle anılmalarına vesiledir.<br />
<br />
İlmin faziletleri çoktur; onun başı tevazudur; gözü, hasetten uzak olmaktır; kulağı, anlamaktır; dili, doğru olmaktır; koruyucusu, inceleme ve araştırmadır; kalbi, iyi niyetli olmaktır; aklı, işlerin sebeplerini bilmektir; eli, rahmettir; himmeti, selamettir; ayağı, âlimleri ziyaret etmektir; hikmeti, vera'dır (haram ve şüpheli şeylerden çekinmektir); karargâhı, kurtuluştur; komutanı, afiyettir; bineği, vefadır; silahı, yumuşak konuşmaktır; kılıcı, razı olmaktır; yayı, dostça geçinmektir; ordusu, bilginlerle konuşmaktır; malı, edeptir; yatırımı, günahlardan kaçınmaktır; azığı, bilmektir; meskeni, uzlaşmaktır; kılavuzu, hidayettir; arkadaşı, iyilerle oturup kalkmaktır.<br />
<br />
<br />
<b>Hikmet, Öğüt, Teşvik ve Tehdit Hususundaki Kısa Sözleri</b></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><br />
1- İyilik yapmak, hayır ameli gizlemek, belalara karşı sabırlı olmak ve musibetleri dile getirmemek, cennet hazinelerindendir.<br />
<br />
2- Güzel ahlak, en iyi arkadaştır; mü'minin amel defterinin nişanesi güzel ahlakıdır.<br />
<br />
3- Zahit olan kimse; sabrına, haram galip olmayan, helal ise şükretmesine engel olmayan kimsedir.<br />
<br />
4- Abdullah ibn Abbas'a şöyle yazdı: (Allah'a hamd-u sena, Peygamber'e salat-u selamdan) sonra, şüphesiz ki insan, kaybedilmemesi gereken şeylere ulaşmakla hoşnut olduğu gibi, elde edemeyeceği şeylere ulaşamamakla da üzülür. Sevincin, ahiretten elde ettiğin, teessüfün ise, ondan kaybettiğin şeyle olmalıdır. Dünyadan elde ettiğin şeyle çok hoşnut olma, ondan ulaşamadığın şeye de çok üzülme. Yaşantında, bütün gayretin ölümden sonraki şeyler için olmalıdır.<br />
<br />
5- Dünyayı yermek hususunda şöyle buyurdular: O, başlangıcı çile ve zorluk, sonu ise fena ve yokluk olan bir yurttur. Helalinde hesap var; haramında azap var. Bu yurtta sıhhatli ve salim olan güven içerisinde olduğunu sanır, hastalanan ise (kötülüklerden) pişmanlık duyar. Zenginleşen, kendini kaybeder; fakir düşen üzüntülere kapılır. Dünya, onu elde etmeye çalışandan kaçar; oturup onu aramayana gelir çatar. Kim ona (istekle, hasretle) bakarsa, onu kör eder; kim ona ibret gözüyle bakarsa onu basiretli kılar.<br />
<br />
6- Dostlukta aşırı gitme, olur ki o dost bir gün düşman kesilir; düşmanlıkta da haddi aşma, olur ki o düşman bir gün dost olur.<br />
<br />
7- Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi de fakirlik yoktur.<br />
<br />
8- İnsanın değeri, becerdiği şeylerle ölçülür.<br />
<br />
9- Heybet hüsrana, utangaçlık da mahrumiyete yol açar. Hikmet, mü'minin yitik malıdır; bu mal, şer ehlinin elinde olsa bile onu alması gerekir.<br />
<br />
10- İlim taşıyanlar, onu hakkıyla taşırlarsa, Allah, melekler ve Allah'ın itaatinde bulunan kimseler tarafından sevilirler. Fakat onlar ilmi, dünyayı elde etmek için kullanırlarsa; Allah onlara gazap eder, halkın gözünden de düşerler.<br />
<br />
11- En iyi ibadet, sabır, sükût ve kurtuluşu (İmam Mehdi'nin zuhurunu) beklemektir.<br />
<br />
12- Her musibetin bir zamanı vardır, o zaman mutlak yaşanmalıdır; o musibet birinizin başına geldiğinde, zamanı gelip geçene kadar teslim olup sabretsin. Zira musibetin yöneldiği zaman onu gidermek için çare aramak, onun zorluğunu çoğaltır.<br />
<br />
13- Malik Eşter'e şöyle buyurdular: Ey Malik, bu sözü benden belle ve onu kavramaya çalış. Ey Malik, yakini zayıf olanın mertliği zayıf olur. Tamahı kendine huy edinen, kendisini alçaltır. Zor durumda olduğunu açıklayan, alçalmaya razı olur. Sırrını açığa vuran, kendisini küçültür. Dilini kendisine buyruk sahibi eden (diline geleni söyleyen), kendisini tehlikeye atmış olur. Aşırı istek, şahsiyeti öldürür. Her şeye göz dikeni, arzuları yalnız bıraktırır. Cimrilik ayıptır; korkaklık noksanlıktır; vera’ (haram ve şüpheli şeylerden çekinmek) kalkandır. Şükür, servettir; (çünkü şükretmek nimeti çoğaltır). Sabır yiğitliktir. Yoksul, kendi şehrinde gariptir. Fakirlik, zeki olanı bile kendi delilini açıklamakta aciz kılar. Hoşnutluk, ne güzel eş ve dosttur. Edep, eskimeyen bir elbisedir. Herkesin makamı, aklı miktarıncadır; gönül, sır sandığıdır. Tedbirli davranmak (şüpheli durumlarda araştırma yapmak), ihtiyattır. Düşünce, saf bir aynadır. Sabırlı olmak, üstün bir huydur. Sadaka, kurtarıcı bir ilaçtır. İnsanların bugünkü amelleri, yarın gözlerinin önüne dikilir. İbret almak, iyi bir uyarıcıdır. Güler yüzlülük, dostluğun yuvasıdır.<br />
<br />
14- Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir. Sabrı olmayanın imanı olmaz.<br />
<br />
15- Size ardında ölüm olan bir süre tanınmıştır. Sizinle birlikte, amellerin önünü alan arzular vardır. Öyleyse fırsatı ganimet bilin, ölümden daha çabuk davranın (ölümden önce bir iş yapmaya çalışın); arzuyu yalan bilin; amelden azık toplayın. Var mı başka bir kurtuluş yolu, kaçacak yer, firar edilecek bir taraf? Var mı sığınılacak, iltica edilecek bir yer? Öyleyse nereye gidiyorsunuz?<br />
<br />
16- Size ilahî takvayı tavsiye ediyorum. Çünkü takva, ümitli olarak arayan kimsenin imrendiği, kaçıp sığınmak isteyenin güvendiği bir şeydir. Takvayı, kendinize batinî bir nişane edinin. Allah'ı halis bir şekilde anın. Bu anmanın ışığında güzel bir hayat yaşayın ve bu vesile ile kurtuluş yolunu kat edin. Dünyaya, ondan vazgeçmiş zahitlerin gözleriyle bakın; çünkü dünya kendisinde yurt tutanları yok eder; ona güvenerek nimetlerinden faydalananları elemlere sokar. Ondan göçüp gidenin bir daha geri dönmesi ümit edilmez. Ondan beklenen nedir (sevinç mi, keder mi) bilinmez. Asayişi belayla birleşmiştir; bekası fenayla, sevinci ise üzüntülerle karışmıştır. Bekası(1) güçsüzlük ve zaafla iç içedir.<br />
<br />
17- Kendini beğenmek büyüklenmekten, büyüklenmek gururdan, gurur da tekebbürdendir. Şeytan, batıl vaatler veren hazır düşmandır. Müslüman, Müslümanın kardeşidir; öyleyse birbirinizi yardımsız bırakmayın, birbirinize kötü lakap takmayın. Dinin kanunları (hükmü) (herkes için) birdir; yolları düzdür. Kim o yolu tutarsa umduğuna ulaşır; kim o yoldan ayrılırsa helak olur; kim bu yoldan vazgeçerse dinden çıkar. Müslüman konuştuğunda yalan söylemez, söz verdiğinde aykırı davranmaz, itimat edildiğinde ise hıyanet etmez.<br />
<br />
18- Akıl, mü'minin dostudur; hilim, yardımcısıdır; iyi geçinmek babasıdır; yumuşak davranmak kardeşidir. Akıllı bir kimsede şu üç özellik olmalıdır: Kendi durumunu düşünmeli; dilini korumalı; zamanını tanımalı.<br />
<br />
Bilin ki, yoksulluk belalardan bir beladır; yoksulluktan daha zor beden rahatsızlığıdır; ondan daha zoru ise kalp rahatsızlığıdır. Bilin ki, nimetlerden birisi zenginliktir; zenginlikten daha üstün olan şey beden sıhhatidir; beden sıhhatinden daha üstün olanıysa kalbin takvasıdır.<br />
<br />
19- Mü'min kişi gününü üç zamana ayırır: Bir bölümünde Rabbiyle münacat eder (O’na ibadet eder); bir bölümünde kendi nefsini muhasebe eder; bir bölümünde de helal ve güzel lezzetlerle meşgul olur.<br />
<br />
Akıllı kişi ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, ahiretini elde etmek, yahut da haram olmayan zevk ve lezzetlerden faydalanmak.<br />
<br />
20- Nice kimseler vardır ki, Allah'ın ihsan ve nimetleriyle gafil avlanırlar.(2) Nice kimseler vardır ki, günahlarının örtülmesiyle mağrur olurlar. Nice kimseler de vardır ki, haklarında yapılan övgülere aldanırlar. Allah-u Teâla insanları, mühlet ve fırsat gibi hiç bir şeyle sınamamıştır; Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: "Onlara mühlet ve fırsat verdik ki günahlarını artırsınlar."(3)<br />
<br />
21- Kalbinde, halka karşı hem ihtiyaç duymalısın, hem de onlardan müstağni olmalısın. Halka olan ihtiyacın, yumuşak konuşman ve güler yüzlülük olmalıdır; onlardan müstağni olman ise ırzın ve haysiyetini korumak için olmalıdır.<br />
<br />
22- Ne halka öfkelenin, ne de halkı öfkelendirin; (herkese) selam verin ve güzel konuşun.<br />
<br />
23- Kerim adam, iyilik ve şefkat gördüğünde yumuşar; fakat alçak adama hoş ve güzel davranıldığında sertleşir.<br />
<br />
24- Gerçek fakihin kim olduğunu size söyleyeyim mi? Gerçek fakih, insanların Allah'a karşı günah ve masiyet etmesine izin vermeyen, onları Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyen, onlara Allah'ın azabı hususunda güvence vermeyen ve Kur’an’ı bırakıp başka şeylere yönelmeyen kimsedir. Bilinçsiz ibadette, fikirsiz ilimde, düşünüp anlamadan yapılan kıraatte hayır yoktur.<br />
<br />
25- Allah-u Teâla, insanları (kıyamet günü) bir araya topladığında, bir münadi yüksek bir sesle şöyle seslenir: Ey insanlar, bu gün Allah'a en yakın olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır; Allah katında en fazla sevileniniz, en güzel amel yapmış olanınızdır; Allah nezdinde makamı en üstün olanınız, O’nun katında olan şeyler için en fazla amel etmiş olanınızdır; Allah katında en kerametli (değerli) olanınız, en fazla çekineninizdir.<br />
<br />
26- Şaşarım o kimselere ki, hastalık korkusundan şüpheli yemeklerden kaçınırlar da, ateşin korkusundan günahlardan kaçınmazlar. Şaşarım o insanlara ki, mallarıyla köleleri satın alırlar da, ihsan ve iyilik yapmakla özgür insanları satın almazlar (kendilerine çekmezler).<br />
<br />
Sonra şöyle dedi: Hayır ve şer, insanlar vesilesiyle tanınır; hayrı tanımak istediğinde hayır iş yap, ehlini tanırsın; şerri tanımak istediğinde de şer iş yap, ehlini tanırsın.<br />
<br />
27- Sizin için en çok korktuğum iki şeydir: Uzun dileklere kapılmak, heva ve hevese uymak. Uzun dileklere kapılmak ahireti unutturur, heva ve hevese uymak ise insanı haktan alıkoyar.<br />
<br />
Basra'da birisi kardeşler hakkında sorduğunda, İmam şöyle buyurdu: Kardeşler iki kısımdır: Güvenilir kardeşler ve insanın yüzüne gülen kardeşler.<br />
<br />
Güvenilir kardeşler, insanın sığınağı, kanadı, akrabası ve servetidir. Kardeşine güvenin tam oldu mu, malını, servetini onun yetkisine bırak; dostuyla dost, düşmanıyla düşman ol; onun sırrını, ayıbını gizle; iyiliklerini açıkla. Fakat bil ki, böyle bir kardeş, halis kırmızı altından, kırmızı yakuttan da az bulunur.<br />
<br />
İnsanın yüzüne gülen kardeşlere gelince; onlardan yararlandığın için onlarla olan ilişkini kesme. Bundan fazla da onların gönülden seni sevmelerini bekleme; onlar sana karşı güler yüzlü ve tatlı dilli oldukça, sen de onlara karşı öyle ol.<br />
<br />
28- Dostunun düşmanını kendine dost edinme; zira dostunla düşman olursun.<br />
<br />
29- Kuşku üzerine kardeşlik bağını koparma; özür dilemeyip de ilişkiyi kesme (mümkün oldukça gönlünü alarak dostluğunu sürdür).<br />
<br />
30- Müslüman bir kimsenin, şu üç kişiyle arkadaşlık yapmaktan sakınması gerekir: Facir (dine önem vermeyen), ahmak ve yalancı. Facir bir adam, amelini iyi gösterir; senin de kendisi gibi olmanı ister; din ve ahiret hususunda sana yardımda bulunmaz; onunla oturup kalkmak eziyete ve kalbin katılaşmasına sebep olur; gelip gitmesi ayıplanmana yol açar.<br />
<br />
Ahmağa gelince; böyle bir adam, (aklı az olduğu için) hayır yolu sana gösteremez; gayret gösterse bile kötülüğü senden uzaklaştırması ümit edilmez; çok zaman fayda vermek istediğinde zarar verir; böyle bir arkadaşın ölmesi kalmasından, susması konuşmasından, uzaklaşması yaklaşmasından daha hayırlıdır.<br />
<br />
Yalancı bir adama gelince; onunla yaşamanın bir tadı olmaz; senin sözünü başkasına, başkasının sözünü de sana taşır. Bir düzmeceyi bitirdiğinde başka bir düzmeceye başlar; artık doğru sözüne de inanılmaz; halk arasında düşmanlık çıkarır; gönüllerde kin oluşturur. Öyleyse (böyle bir adam hakkında) Allah'tan sakının ve kendi halinizi düşünün.<br />
<br />
31- Akıllı bir adam ile cimri olsa bile arkadaşlık etmenin sana bir zararı yoktur; fakat aklından yararlan ve kötü huyundan sakın. Cömert adam ile de dost olmayı aklından yararlanmasan bile elden kaçırma; fakat kendi aklın ile onun cömertliğinden yararlan. Ahmak cimriden ise, bütün gücünle kaç.<br />
<br />
32- Sabır üç kısımdır: Musibete karşı sabretmek; itaate sabretmek (hakka itaat etmek, mal ve candan geçmeyi veya zorluklarla karşılaşmayı gerektiriyorsa korkmamak) ve günaha karşı sabretmek (şehvet, gazap, makam, para vb. karşısında teslim olmamak).<br />
<br />
33- Kendisini dört şeyden koruyabilen, hoşlanılmayan çirkin şeyleri hiç bir zaman görmemeye layıktır. "O dört şey nedir?" diye sorduklarında şöyle buyurdu: Acelecilik, inatçılık, bencillik ve gevşeklik.<br />
<br />
34- Ameller üç kısımdır: Farz, müstehab ve günah. Farz olan ameller, Allah'ın emri, isteği, rızası, ilmi ve takdiri üzeredir. İnsanlar bu amellerde bulunarak Allah'ın azabından kurtulmuş olurlar.<br />
<br />
Müstehab olan ameller ise Allah'ın emri ile değildir; yalnızca O’nun isteği, rızası, ilmi ve takdiri üzeredir; insanlar bu amelleri yapmakla sevap kazanırlar.<br />
<br />
Günah olan ameller ise Allah'ın emri, isteği, rızası ile değildir; fakat ilmi ve takdiri onlara taalluk etmiştir; onları ancak kendi vaktinde mukadder buyurur; insanlar ise kendi ihtiyarları (istekleri) ile günah işlerler, Allah-u Teâla da onları, günah işledikleri için cezalandırır; çünkü onları günah işlemekten sakındırmıştır, ama onlar kabul etmemişlerdir.<br />
<br />
35- Ey insanlar, bilin ki, Allah-u Teâla'nın her nimet karşısında bir hakkı vardır, kim onu eda ederse nimeti çoğalır; kim kusur ederse, nimeti yok olabilir ve çabuk azaba uğrar. Allah-u Teâla sizi günahtan korkan gördüğü gibi nimetten (nimetin şükrünü eda etmemekten) de çekinen (bir kimse gibi) görmelidir.<br />
<br />
36- Kim fakir olup fakirliğini Allah'ın bir lütfu olarak bilmezse, umulan rahmeti (sevabı) yok etmiş olur. Kim de zengin olup bu zenginliğini Allah'ın yavaş yavaş azaba yaklaştırması olmasından endişe etmezse, tehlikeli bir şeyden kendisini emniyette sanmıştır.<br />
<br />
37- Ey insanlar, Allah'tan yakin isteyin; O’ndan afiyet, sıhhat dileyin; zira Allah'ın en büyük nimeti afiyettir; kalpte kalacak en güzel şey yakindir. Aldatılmış, dininde aldatılan kimsedir; gıpta edilecek, yakini iyi olan kimsedir.<br />
<br />
38- İnsan, hayır ve şerden kendisine ulaşan şeyin, muhakkak ulaşacağını ve ulaşmayan şeyin de ulaşmayacağını kavramadıkça, imanın tadını anlayamaz.<br />
<br />
39- Mü'min, üç sıfattan mahrum kalmaktan daha çetin hiç bir belaya duçar olmamıştır. "O üç sıfat nelerdir?" diye sorduklarında İmam Ali buyurdu ki: Servetli olursa (kardeşlerle) eşitliği gözetmek, halkın hakkında insaflı davranmak, Allah'ı çok anmak. Ben size, (yalnız) subhanellah, velhamdulillah (deyin) demiyorum; Allah'ı, her helal ve haramda göz önünde bulundurun (diyorum).<br />
<br />
40- Kim dünyada kendisine yetecek olan miktara razı olursa, onun için en az şey yeterli gelir. Kim bu miktara razı olmazsa, dünyadan hiç bir şey ona yeterli gelmez.<br />
<br />
41- Ölüme evet, alçaklığa hayır; deri soyulmasına evet, boyun eğip zilleti kabul etmeye hayır. Zaman iki türlüdür: Bir gün senin lehine, diğer bir gün de aleyhine olur. Lehine oldu mu azma, kendini kaybetme; aleyhine döndüğünde de üzülme. Zira her ikisiyle imtihan ediliyorsun.<br />
<br />
42- Kime istersen iyilik et; o artık senin esirin olsun.<br />
<br />
43- Dalkavukluk ve haset, mü'minin sıfatlarından değildir; ilim talep etmek için olursa o hariç.(4)<br />
<br />
44- Küfrün erkânı dörttür: Rağbet, korku, hoşnutsuzluk ve gazap (öfke).<br />
<br />
45- Sabır, hedefe ulaşmanın anahtarıdır; direnişin sonu zaferdir. Her isteğin gerçekleşmesinin bir vakti vardır; kader, o vakti harekete geçirir (vücuda getirir).<br />
<br />
46- Dil bir ölçüdür; cehalet onu hafiflettiği gibi akıl da onu ağırlaştırır.<br />
<br />
47- Kim öfkesini, haksız olarak yürütmek isterse, Allah-u Teâla hak olarak zillet ve hakirliği ona tattırır; Allah-u Teâla çirkin işleri sevmez.<br />
<br />
48- Allah'tan hayır dileyen (istiharede bulunan) şaşkın kalmaz, meşveret eden de pişman olmaz.<br />
<br />
49- Şehirler, vatan sevgisiyle imar edilir.<br />
<br />
50- Üç şeye riayet eden mesut olur: Nimet ulaştığında şükretmek, rızık kesildiğinde mağfiret dilemek, sıkıntıya düştüğünde çok "La havle vela kuvvete illa billah" demek.<br />
<br />
51- İlim üç kısımdır: Din öğrenmek için fıkıh, beden sağlığı için tıp ve dili yanlışlıklardan korumak için nahiv ilmi (edebiyat).<br />
<br />
52- Zorlukta Allah'ın hakkı, rıza ve sabırdır; kolaylıkta ise hamd ve şükretmektir.<br />
<br />
53- Günah işlememek, tövbe etmekten daha kolaydır; nice bir saatlik şehvetler vardır ki, uzun üzüntü ve gamlara yol açar. Ölüm dünyayı rezil etmiştir; düşünce sahibi için bir sevinç, akıl sahibi için de bir tat bırakmamıştır onda.<br />
<br />
54- İlim, öncülük yapar ve insanı iyiliğe doğru çeker; amel ise itici güçtür, ama nefis inatçı bir binek gibidir.<br />
<br />
55- Ümit ettiğin şeyden daha çok ümit etmediğin şeye ümidin olsun; zira (bazen ümitler boşa çıkar, ümit edilmeyen bir yoldan insana hayır ulaşır,) Hz. Musa eşi için ateş bulmaya çıktığında Allah'la konuşma iftiharına nail olup peygamberlik makamıyla geri döndü. Sebe’ kraliçesi (Belkıs) kendi ülkesinden (Hz. Süleyman’a karşı bir çare bulmak için) çıktı, (fakat) Süleyman'ın eliyle iman etti. Firavun’un sihirbazları onun izzet ve şerefini (tacını tahtını) korumak için (Hz. Musa'nın karşısına) çıktılar, fakat (Hz. Musa'nın mucizesini görünce) mü'min olarak döndüler.<br />
<br />
56- İnsanlar, (din ve ahlak hususunda) babalarından daha çok, yöneticilere benzerler.<br />
<br />
57- Ey insanlar! Bilin ki, haksız bir sözle rahatsız olan akıllı değildir; cahilin övmesinden hoşlanan da hikmet sahibi değildir. İnsanlar, becerdikleri şeylerle tanınırlar. Herkesin değeri, becerdiği iş miktarıncadır. Değerinizin bilinmesi için, ilim hususunda konuşun.<br />
<br />
58- Rabbinin emrini gözetip günahtan uzaklaşan, nefsanî arzularına karşı direnen, isteğini boş sayan, nefsini takvayla kontrol altına alan, Allah korkusuyla onu gemleyen, yularından tutup onu Allah'ın itaatine doğru çeken, gemini çekerek günahlardan alıkoyan, gözünü ahirete diken, her zaman ölümünü bekleyen, daima tefekkür eden, geceleri az uyuyan, dünyadan vazgeçen, ahiret için zahmet çeken, sabrı kurtuluş bineği yapan, takvayı ölüm günü için azık olarak hazırlayan, içindeki ıstırabı takva suyu ile yatıştıran, (dünya olaylarından) ibret alan, (dünyanın durumunu) ölçen, dünya ve (dünyaperest) insanları terk eden, anlamak ve doğruluk için öğrenen, kalbi ahireti anmakla sakinleşen, yatağını toplayan, yastığını bir kenara bırakan, Allah katında olan sevaba yönelen, Allah'ın azabından hakkıyla korkan, sırrını açıklamayan ve (konuşmada) bildiğinden azına yetinen kimseye Allah rahmet etsin. Bu çeşit insanlar, Allah'ın şehirlerdeki emanetleridir; onların bereketiyle belaları insanlardan uzaklaştırır. Onlardan birisi, yemin verdirerek Allah Teâla’dan bir şey isterse, Allah onun yeminini yerine getirir. Onların en son sözleri, "Elhamdu lillahi rabbil âlemin" demektir.<br />
<br />
59- Rızık, zekâsızların; mahrumiyet, akıllıların; bela ise sabrın payıdır.<br />
<br />
60- Hz. Ali Eş'as (ibn Kays)'a, kardeşi Abdurrahman'ın ölümü münasebetiyle başsağlığı dilerken buyurdular ki: Sabırsızlık gösterirsen Abdurrahman'ın hakkını yerine getirmiş olursun, aksi takdirde Allah'ın hakkını eda etmiş olursun. Buna ilaveten, eğer sabretsen takdir gerçekleşir ve sen de övülürsün; sabretmezsen (yine de) takdir gerçekleşir, fakat sen kınanmış olursun. Eş'as: "İnna lillah ve inna ileyhi raciun" dedi. Hazret, ona: Bu kelimenin tefsirini biliyor musun? diye sorduğunda, Eş'as: "Hayır, ilmin nihayeti sensin." dedi. Hz. Ali aleyhi'sselâm buyurdu ki: Dediğin "İnna lillah" kelimesi mülkü itiraf etmektir (yani bizim sahibimiz Allah'tır). "Ve inna ileyhi raciun" kelimesi de fani olmayı itiraf etmektir.<br />
<br />
61- Hz. Ali aleyhi'sselâm bir gün bineğe binip hareket edince, bir grup halkın yaya olarak arkası sıra yürüdüğünü gördüler: ‘Bir binek üzerinde gidenin yanında yaya yürümenin binekte olanı bozduğunu ve yaya yürüyeni de küçülttüğünü bilmiyor musunuz? Geriye dönün’ dedi.<br />
<br />
62- İşler üç çeşittir: Doğru olduğu açık olan bir iş; böyle bir işin ardına düş. Doğru olmadığı belli olan bir iş; böyle bir işten kaçın. Karışık ve şüpheli olan bir iş; böyle bir işi ehline (o işi iyice bilene) bırak.<br />
<br />
63- Bir gün Cabir, Hz. Ali'ye: "Ya Emir-el Mü'minin, nasıl sabahladınız?" dediğinde şöyle buyurdular: İşlediğimiz bu kadar günahlarla birlikte, Rabbimizin sayılmayacak nimetleri bizde olduğu halde sabahladım. Hangisine şükredeceğimizi bilmiyoruz; aşikâr ettiği güzelliklere karşı mı, yoksa gizlediği çirkin işlerimize karşı mı?<br />
<br />
64- Abdullah ibn-i Abbas'ın küçük çocuğu öldüğünde, Hz. Ali aleyhi'sselâm ona tesliyette bulunup şöyle dedi: Başka birisinin musibete uğrayıp (dünyadan gidip) senin onun (mateminde) sevap alman, benim için, senin musibete uğrayıp başkasının sevap almasından daha sevimlidir. O zaman sevap senin hakkında (başkası için) değil de senin için olur, başkaları senin ayrılığında değil de sen başkalarının ayrılığında (ölümünde) iyi sabretmiş olursun. Allah o çocuğa senin için karşılık verdiği gibi onun için de sana mükâfat verir.<br />
<br />
65- “Nasuh tövbe nedir?” diye sorduklarında İmam aleyhi'sselâm şöyle cevap verdi: Kalple pişmanlık duymak, dille mağfiret dilemek ve bir daha (günaha) dönmemeye karar vermektir.<br />
<br />
66- Siz insanlar, Allah'ın kudretiyle yaratılmışsınızdır; ister istemez rabbinize boyun eğip, kabirlere konulursunuz; toprak olur çürürsünüz; tek tek (kimsesiz) haşredilirsiniz; yaptıklarınız neyse karşılığını görürsünüz. Öyleyse günah işlediğinde günahını itiraf eden, korkup kulluğa yönelen, sakınıp ibadete koyulan, yaşayıp geçmişlerden ibret alarak kendine gelen, korkutulduğunda çekinen, çağrıya uyup kötülükten vazgeçen, geri dönüp tövbe eden, (hayrını isteyenlerin tavsiyesine) uyarak hareket eden, kurtuluş yolunu araştıran, kurtuluş sınırına doğru kaçan, azık toplayan, batınını tertemiz eden, kıyamet günü için hazırlanan, (takva) azığından göçeceği gün, yöneleceği yol, muhtaç olacağı günler, yokluk yoksulluk yurdu için yardım alan ve ebedi kalacağı evi için önceden (azık) gönderen kimseye Allah rahmet etsin.<br />
<br />
Kendiniz için hazırlık yapın. Acaba gençliklerinin en güzel günlerinde bulunanlar, ihtiyarlığın düşkünlüğünden, sağlıklı ve sıhhatli yaşayanlar, hastalığın baş göstermesinden, yaşayıp ömür sürenler, fenanın ansızın saldırmasından, fevt'in (ecelin) yaklaşmasından, ölümün ulaşmasından başka bir şeyi mi beklerler?<br />
<br />
67- Eteğini beline bağlayıp kolları sıvazlayan, mühlet zamanı ciddiyet gösteren, titreyerek korkan, Allah’a tekrar dönüşün akıbeti ve bu hareketin sonucu hakkında düşünen bir kimse gibi Allah'tan korkun. Allah yardım ve intikam için yeterlidir. Cennet yeterli bir mükâfat ve karşılıktır. Cehennem de yeterli bir ceza ve azaptır. Allah'ın kitabı ise davacı ve hasım olarak yeterlidir.<br />
<br />
68- Birisi Hz. Ali aleyhi'sselâm'dan sünnet, bid’at, fırka ve cemaat hususunda sorduğunda şöyle buyurdular: Sünnet Resulullah'ın sünnetidir; bid’at, sünnete muhalif olan şeylerdir; fırka (muhalefet ederek toplumdan ayrılan), sayıları çok olsa bile, batıl ehli kimselerdir; cemaat, sayıları az olsa bile, hak ehli olan kimselerdir.(5)</p>

<p style="text-align: justify;">Resulullah buyurmuş ki: "İnsan ancak Allah'a güvenmeli ve ancak kendi günahından korkmalıdır. Âlim, kendisinden bilmediği bir şeyi sorduklarında: "Allah daha âlimdir" demekten utanmamalıdır. Sabrın imandaki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.<br />
<br />
Resulullah buyurmuş ki: "İnsan ancak Allah'a ümit etmelidir; ancak kendi günahından korkmalıdır. Âlim, ondan bilmediği bir şeyi sorduklarından, Allah-u a'lem (Allah daha âlimdir) demekten utanmamalıdır. Sabrın imandaki yeri, başın bedenkdeki yeri gibidir.<br />
<br />
69- Bir kişi, bana tavsiyede bulun, dediğinde İmam aleyhi'sselâm şöyle buyurdular: Sen, hayırlı işlere çokluk yönünden bir sınır tanımamalısın, günaha da azlık yönünden bir had bırakmamalısın.(Şu kadar günah azdır dememelisin.)<br />
<br />
70- Başka birisi de bana nasihat et dediğinde şöyle buyurdular: Fakirliği ve uzun ömrü kendine telkin etme.<br />
<br />
71- Dindar kimselerin bazı alametleri vardır ki onlarla tanınırlar: Doğru konuşmak, emaneti sahibine vermek, verdiği söze bağlı kalmak, akrabalara iyilikte bulunmak, zayıflara acımak, kadınlara az teslim olmak, bağış ve ihsanda bulunmak, güzel huylu olmak, çok sabırlı olmak, ilme ve insanı Allah'a yaklaştıran her şeye tabi olmak. Ne mutlu bu sıfatları haiz olan kimselere, varılacak yerin güzel olanı da onlarındır.<br />
<br />
72- Uzun arzulu olan, ameli unutur.<br />
<br />
73- İnsanoğlu, her şeyden daha çok terazinin (kefelerine) benzer; ya cehaletiyle hafif veya ilmiyle ağır olur.<br />
<br />
74- Mü'mine küfür etmek fısktır; onunla savaşmak küfürdür; mü’minin malı, canı gibi muhteremdir (kanını dökmek haram olduğu gibi malını da gasbetmek haramdır).<br />
<br />
75- Mal ve canını kardeşine, adalet ve insafını düşmanına, ihsan ve güler yüzlülüğünü ise herkese bağışla. Halka selam ver ki, onlar da sana selam versinler.<br />
<br />
76- Dünyada halkın efendileri cömertler, ahirette ise çekinenlerdir.<br />
<br />
77- (Dünyada bulunan) şeyler iki çeşittir: Biri, geçmişte bana verilmeyen, gelecekte de ummadığım başkalarının sahip olduğu şeylerdir. İkincisi ise yerin ve göğün tüm gücünü harcasam dahi zamanı gelmedikçe elde edemiyeceğim şeylerdir. Öyleyse bunlardan hangisi için ömrümü harcayayım.(6)<br />
<br />
78- Mü'min, baktığında ibret alır; sustuğunda tefekkür eder; konuştuğunda zikreder; mustağni olduğunda şükreder; sıkıntıya uğradığında sabreder. Çabuk razı olur, geç öfkelenir. Az nimetle Allah'tan razı olur, çok (belaya) da öfkelenmez. Hayır işlerde irade ettiği şeylerin hepsine ulaşmaz. İyi işleri çok niyet eder, fakat onlardan bazısını yapmaya muvaffak olur. Elinden kaçırdığı hayır işlere, şiddetle üzülür.<br />
<br />
Münafıka gelince; eğlenmek için bakar;; sustuğunda gaflete dalar; konuştuğunda yalan söyler; müstağni olduğunda haddini aşar; sıkıntıya uğradığında inleyip durur; çabuk sinirlenir, geç razı olur; Allah az nimet verirse öfkelenir; çok bağışta bulunursa da razı olmaz. Çok kötülükleri amaçlar, fakat onların hepsini yapmaya muvaffak olmaz; yapamadığı şer ve fitnelerden dolayı teessüf eder, üzülür.<br />
<br />
79- Dünya ve ahiret birbirine saldıran iki azılı düşman ve iki ayrı yoldur. Dünya ve ondaki güzellikleri seven kimse, ahirete nefretle bakar ve ona düşman kesilir. Bunların misali doğu ve batıya benzer; ikisinin arasında yürüyen kimse, birinden uzaklaşmadıkça öbürüne yaklaşmaz.<br />
<br />
80- İlahi tehditten (amellerin cezasından) korkan kimseye, uzak yakın olur (ölümü, uzak olsa bile yakın görür).<br />
<br />
Dünya azığından açlığı giderecek miktarla doymayan (kanaati olmayan) kimse, her ne kadar dünya malı toplasa da yetinmez. Kim dünyayı elde etmeye çalışırsa elinden çıkar gider; kim dünyanın ardından gitmezse dünya ona ulaşır. Dünya, sınırlı günlerin sonuna dek yayılmış bir gölgedir. Allah rahmet etsin o kula ki, hikmetli sözü duyar, onu beller; doğru yola çağrıldığında yaklaşır; bir kurtarıcının, kılavuzun eteğine sarılır da kurtulur. İyi işler gönderir; iyi işlerle kullukta bulunur; (kendi kabrine) azık gönderir; çekinilmesi gereken şeyden çekinir; hedefine yönelir; nefsî isteklerine karşı direnir; arzularını yalanlar; sabrı, kurtuluşuna binek yapar; takvayı ölüm günü için hazırlar; apaçık doğru yoldan ayrılmaz; fırsatı ganimet sayar; ecele hazırlanmaya koşar; ameli ile azık toplar.<br />
<br />
81- Hz. Ali aleyhi'sselâm bir adama, “Nasılsınız?” deyince, o:"Ümit ediyor ve korkuyoruz" dedi. İmam aleyhi’sselâm bunun üzerine şöyle buyurdular: Bir şeye ümidi olan onu elde etmeğe çalışır; bir şeyden korkan, ondan kaçar. Bilmiyorum bu nasıl bir korkudur ki, kişi bir lezzetle karşılaştığında, korktuğu şeyden (cehennem ateşinden) dolayı onu terk edemiyor ve nasıl bir ümit beslemektir ki, bir bela geldiğinde kişi ümit ettiği şeye ulaşmak (sevap) için ona karşı sabredemiyor.<br />
<br />
82- Hz. Ali aleyhi'sselâm'a: "Kendisiyle oturup kalktığımız ve iş yaptığımız güç (iyi ve kötü işlere karşı olan kudret) hususunda (bu güç bizden midir yoksa Allah'tan mı? diye) soru soran Abaye b. Rıb’i’nin cevabında şöyle buyurdu: Sen yetenek (güç) hakkında soru sordun. Acaba ona, Allah'tan olmaksızın sen mi maliksin, yoksa Allah ile birlikte mi maliksin? (Yani o kudret senin kendinden mi, yoksa Allah ile ortak mısın?)<br />
<br />
Abaye susup kaldı; İmam Ali aleyhi’sselâm şöyle buyurdu: Eğer Allah ile birlikte malikim, deseydin, öldürürdüm seni (çünkü müşrik olurdun); yalnız ben malikim deseydin, yine de öldürürdüm seni. Abâye, "Öyleyse ne diyeyim?" dedi, Ali aleyhi’sselâm buyurdu ki: şöyle de: Ben ona malikim, fakat ona malik olan Allah beni ona malik kılmıştır; eğer bu malikiyeti bana verirse, bağışta bulunmuş olur; vermezse bu O’ndan bir bela olur. Öyleyse seni malik kıldığı şeylerin asıl maliki O’dur, seni kadir kıldığı şeylere gerçek kadir O’dur.<br />
<br />
83- Asbeğ b. Nebate naklediyor ki: Emir-ül Mü'minin Hz. Ali aleyhi'sselâm'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Size her Müslümanın ezberlemesi gereken bir hadis söyleyeyim" Sonra bize bakarak (sözüne) şöyle devam etti: Allah-u Teâla bir mü'min kulu, hem dünyada, hem de ahirette cezalandırmaktan daha cömert, daha uludur. Yine Allah-u Teâla bu dünyada bir kulu affedip ahirette affını ondan esirgemesinden daha yüce, daha cömert, daha kerimdir.<br />
<br />
Sonra; "Bazen olur ki Allah-u Teâla, bir mü'mini, canı, malı, evladı ve ailesi hakkında bir belaya duçar eder." buyurarak şu ayeti tilavet etti: "Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir. (Allah) günahların birçoğunu da bağışlar.”(1) Üç defa elini yumup açarak şöyle buyurdu: "(Allah) çoğunu da affeder."<br />
<br />
84- İlişkiyi kesmenin başlangıcı, yüz çevirmektir. Çabuk usanıp bıkan adamın (usanıp bıkmasına) üzülme.(2) En kötü karşılık, kötülükle karşılık vermektir (İyiliğin karşılığında kötülük yapmaktır).<br />
<br />
85- Kişinin kendisini beğenmesinin başlangıcı, aklının bozulması (sarsılması)dır. Diline hâkim olanın, şerrinden âmânda kalınır. Ahlakını düzeltmeyen kimsenin, felaketleri çok olur. Ahlakı kötü olanın, ailesi ondan bıkar. Nice sözler vardır ki nimeti, insanın elinden alır. Şükretmek, fitnenin önünü alır. Haysiyeti korumak, yiğitliğin başı mesabesindedir. Günahkârın alçak gönüllülüğü, onun şefaatçisidir. İhtiyatın esası, şüpheli şeylerde durmaktır. Rızık hazineleri, güzel ahlaktadır.<br />
<br />
86- Musibetler halk arasında eşit olarak bölünmüştür. Tövbe kapısı açık olduğu müddetçe, günahların için ümitsiz olma. Hidayet, şehvetlerle muhalefet etmektedir. Arzuların tarihi (sonu), ölümdür. Cimri bir kimseye bakmak, kalbi katılaştırır. Ahmak adama bakmak, gözü karartır. Cömertlik, zekiliktir. Cimrilik, gaflettir.<br />
<br />
87- Yoksulluk en büyük ölümdür. Ailenin azlığı, iki zenginlikten biridir; bu da huzurun yarısıdır. Gam, ihtiyarlığın yarısıdır. İktisatlı davranan, fakir olmaz. İstişare eden, helak olmaz. İhsan ve iyilik, soylu (şeref sahibi) ve dindar kimseden başkasının yanında yerini bulmaz. Mutlu, başkalarından ibret alan kimsedir. Aldatılmış bir kimse, ne övülür, ne de mükâfat alır. İyilik çürümez; günah unutulmaz.<br />
<br />
88- İyilik yapın, övgüyü kazanın. Akıllı kimselerin sizinle iyi ilişki kurmaları için övgüyü kendinize şiar edinin; akılsız kimselerin sizden uzaklaşması için, saçma sözleri terk edin. Meclisinizin mamur olması için birlikte oturduğunuz arkadaşınıza ikramda bulunun. Arkadaşınızı öyle gözetleyin ki, yanınızda bulunmaya ilgi göstersin. Halkın size itimat etmesi için, onlara karşı insaflı olun. Güzel ahlaka sarılın; zira o bir yüceliktir. Kötü ahlaktan kaçının; çünkü o şeref sahibi adamı alçalttığı gibi azameti de giderir.<br />
<br />
89- Kanaat et (kısmetine razı ol), aziz olursun.<br />
<br />
90- Sabır, yoksulluğa karşı bir siperdir; ihtiras, fakirliğin alametidir; süslenmek (nefsini alçak düşürmemek), aşağılıktan uzak durmaktır; öğüt, sığınan için bir sığınaktır.<br />
<br />
91- İlim kisvesine bürünen kimsenin ayıbı, halkın gözünden gizli kalır.<br />
<br />
92- Hasetçinin huzuru, çabuk darılanın dostluğu, yalancının ise yiğitliği olmaz.<br />
<br />
93- Yalnızlığa alışmakla, izzetinin bekası için çalış.<br />
<br />
94- Kudret altında olan her aziz, zelildir.<br />
<br />
95- İki şey halkı yok eder: Fakirlik korkusu ve üstünlük talep etmek.<br />
<br />
96- Ey insanlar, dünya sevgisinden sakının; zira dünya sevgisi her günahın başı, her belanın kapısı, her fitnenin yoldaşı, her musibetin de sebebidir.<br />
<br />
97- Bütün hayırlar üç şeyde toplanmıştır: Bakış, susma, konuşma. İbret alınmayan her bakış boş; fikirle birlikte olmayan her susma gaflet; içerisinde zikir olmayan her konuşma lağvdir (boştur). Bakışı ibret, susması tefekkür, konuşması zikir olan, hatalarına ağlayan ve şerrinden insanların emin oldukları kimseye ne mutlu.<br />
<br />
98- İnsan ne kadar da ilginç bir varlıktır; kendisi için garantilenmiş şeye ulaşmakla hoşnut olur ve asla elde edemeyeceği şeye ulaşamamakla da üzülür; eğer kişi tedbir altında olduğunu ve rızkın takdir edildiğini düşünüp anlasaydı, kolay elde edilen şeyle yetinir, zor işlere girişmezdi.<br />
<br />
99- Pazarda dolaşırken pazarcılara nasihat etmek istediğinde şöyle buyuruyordu: Ey tüccar topluluğu, muameleden önce Allah'tan hayır dileyin; muamelede kolaylık göstermekle bereket umun. Alıcılara yaklaşın; sabır ve yumuşak huyla süslenin; yemin etmekten sakının; yalan konuşmaktan kaçının; zulüm etmekten korkun; mazlumların hakkında insaflı olun; faize yaklaşmayın; doğru ölçüp tartın, halkın malını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk etmeyin.<br />
<br />
100- “Allah-u Teâla'nın yaratıklarından hangisi daha güzeldir?” diye sorduklarında Ali aleyhi'sselâm: “Kelamdır (sözdür)” buyurdular; “Hangisi daha kötüdür?” diye sorduklarında ise yine “Kelamdır” buyurdular. Daha sonra buyurdular ki: İnsanın yüzünü ağartan da kelamdır, karartan da kelamdır.<br />
<br />
101- Hayırlı söz söyleyin, onunla tanınırsınız. Hayır iş yapın, onun ehlinden olursunuz.<br />
<br />
102- Bir bela geldiğinde malınızı canınıza feda edin; bir olay vuku bulduğunda (düşman saldırdığında) canınızı, dininize feda edin. Bilin ki, yok olan, dini yok olmuş olandır, yağmaya uğramış olan da dini elinden alınmış olandır. Cennete giren için fakirlik, cehenneme düşen için de zenginlik olmaz.<br />
<br />
103- Hiç bir insan, ister şaka olsun, ister ciddi, yalan konuşmayı terk etmedikçe imanın tadını anlamaz.<br />
<br />
104- Müslüman bir kimsenin, yalancıyla arkadaş olmaktan kaçınması gerekir. Çünkü yalancı o kadar yalan konuşur ki, doğru konuştuğunda da sözüne inanılmaz.<br />
<br />
105- En büyük günah, haksız yere Müslüman bir kimsenin malını gasp etmektir.<br />
<br />
106- Kısastan korkan bir kimse, halka zulüm etmekten çekinir.<br />
<br />
107- Haset eden bir kimse gibi, mazluma benzer zalim görmedim.<br />
<br />
108- Zalim, zalime yardım eden ve onun zulmüne rıza gösterenin üçü de (günahta) ortaktırlar.<br />
<br />
109- Sabır iki çeşittir: Musibete karşı sabretmek; bu iyi ve güzel bir şeydir; bundan daha güzeli ise, Allah'ın haram kıldığı şeye karşı sabretmektir.<br />
<br />
Zikir de (Allah'ı hatırlamak) iki çeşittir: Musibet vakti zikretmek, bu iyi ve güzeldir; bundan daha güzeli ise insanı Allah'ın haram kıldığı şeylere yönelmekten alıkoyan zikirdir.<br />
<br />
110- Allah'ım, beni şer sahibi kullarından hiç birisine muhtaç kılma. Beni muhtaç kıldığında öyle birine muhtaç kıl ki, herkesten daha açık yüzlü, ihtiyacı karşılamakta daha cömert, dili daha açık, minneti daha az olsun.<br />
<br />
111- Halk ile dostluk ve samimiyeti, Allah'ın itaati üzere olan kimseye ne mutlu.<br />
<br />
112- İnsanın doğruyu seçerek kendi yararına olan yalandan kaçınması ve sözü ilminden öteye aşmaması doğru bir imana sahip olduğunu gösterir.<br />
<br />
113- Emaneti, peygamberlerin evladının katiline ait olsa bile sahibine geri çevirin.<br />
<br />
114- Takva, imanın temelidir.<br />
<br />
115- Allah'a itaat etmek yolunda kimsesiz kalıp hor ve hakir olmak, günahta birbiriyle yardımlaşmaktan daha çok insanın izzetli olmasını sağlar.<br />
<br />
116- Mal ve evlat dünya ürünüdür; iyi işler ise ahiret ürünüdür; Allah bazı kişilere her ikisini de verir.<br />
<br />
117- Tevrat'ın iki sahifesinde şunlar yazılmıştır: Birinci sahifede: ‘Dünyaya üzülen, ilahî kaza ve kadere gazap etmiştir. Mü'minlerden kendi musibetini, dinine muhalif olan bir kimseye şikâyet eden ise, Rabbini düşmanına şikâyet etmiştir. Zengine, onun elinde olan şeyden talep etmek için tevazu eden bir kimsenin dininin üçte ikisi yok olur. Kur'an okuduğu halde öldüğünde cehenneme gidenler ise, Allah'ın ayetlerini alaya alan kimselerdendir (Kur'an'dan maksat, semavi kitaplar olabilir).’ diye yazılmıştır.<br />
<br />
İkinci sahifede ise şöyle yazılmış: İstişare etmeyen, pişman olur; mal toplayıp tekelcilik yapan, helak olur. Yoksulluk en büyük ölümdür.<br />
<br />
118- İnsanın özü onun dilidir; aklı, dinidir; yiğitliği, ulaştığı mevkie bağlıdır. Rızık taksim edilmiştir. Günler dönüp dolaşır. İnsanlar Hz. Adem'e ulaşıncaya kadar hepsi eşit (ve kardeş)tirler.<br />
<br />
119- Kumeyl ibn Ziyad'a şöyle buyurdu: Meşhur olmaman için sakin ol; isminin dillerde dolaşmaması için şahsiyetini gizle; âlim olman için öğren; selamette kalman için sus; (Allah) dinini sana tanıttıktan sonra artık halkı tanımamanın ve onların seni tanımamasının hiç bir sakıncası yoktur.<br />
<br />
120- Kendisiyle uyuşmak gerekli ve kaçınılmaz olan kimse ile uyuşamayana bilgili (hekim) denilmez.<br />
<br />
121- Dört şeyi öğrenmek için develere binip çölleri kat etseniz değer mi değer: Hiç kimse, Rabbinden başka hiç kimseden bir şey beklemesin, günahından başka bir şeyden korkmasın, bilmediği bir şey sorulduğunda, "bilmiyorum" demekten çekinmesin ve bilmediği bir şeyi öğrenmekte kibirlenmesin.<br />
<br />
122- Abdullah b. Abbas'a şöyle yazdı: Allah'a hamd-u sena, Peygamber'e salat-u selamdan sonra; işine yarayan şeyin peşine git, işine yaramayan şeyi terk et. Zira işine yaramayan şeyi terk ettiğinde, işine yarayan şeyi elde edebilirsin. Zira sen (ölümden sonra) ancak önceden gönderdiğin şeylere ulaşabilirsin, geride bıraktığın şeylere değil. Yarın karşılaşmak istediğin şeyi, karşılaşmak istediğin şekilde hazırlayıp gönder.<br />
<br />
123- Dostların kalplerini insana ısındıran, düşmanların kalplerinden kini gideren en güzel şey, onlarla karşılaşınca güler yüzlü olmak, gıyabında hallerini sormak, huzurlarında ise iyi ve yumuşak davranmaktır.<br />
<br />
124- İnsan, (hayır ve şerden) ona ulaşan şeyin muhakkak ulaşacağını ve ulaşmayan şeyin de ulaşmasının mümkün olmayacağını bilmedikçe, imanın tadını anlayamaz.<br />
<br />
125- Ey Rabbim, senin mülk ve saltanatından kalbiyle ve gözüyle görüp müşahede ettiğini, görüp müşahede etmediği mülk ve saltanatın karşısında küçük görmeyen kimse ne bedbahttır. Bundan da bedbahtı senin azamet ve celalin karşısında mülkün ve saltanatından gözü ve kalbiyle gördüğü ve göremediği miktarı, küçük görmeyen kimsedir. Senden gayri bir mabud yoktur; münezzehsin sen, hiç kuşkusuz ben zalimlerdendim.<br />
<br />
126- Dünya, yok olma, zahmete uğrama, değişme ve ibret alma yurdudur. Yok olma yurdu olmasına örnek şudur ki, görüyorsun zaman, yayını çekiyor, okunu hedefe doğrultuyor; oku hata yapmıyor ve yarası iyileşmiyor; sıhhatli olanı hastalıkla, yaşayanı ise ölümle hedef alıyor.<br />
<br />
Zahmete uğrama yurdu olduğuna örnek şudur ki, insan kendi harcayamadığı şeyleri toplar ve kendisi oturmadığı binalar yapar. Sonra da malsız, binasız Allah'a doğru göç eder.<br />
<br />
Değişme yurdu olduğuna örnek de şudur ki, imrenilen kimseyi, (bir süre sonra) acınılan, acınılan kimseyi ise (bir süre sonra) imrenilen kimse olarak görürsün. Bunun sebebi ise yok olan nimet ve inen beladır.<br />
<br />
İbret alma yurdu olduğuna delil de şudur ki, insan arzusuna ulaşmak istediği vakit aniden ecel onu yakalar; ne arzuya ulaşılır, ne de arzu eden baki kalır.<br />
<br />
Subhanellah, bu dünyanın sevinci ne de azdır, suya kanmağı ne de susatıcı, gölgesi ne de devamsızdır. Dünyada var olan şey sanki yokmuş; mevcut olmayan şey güya (yıllardır) varmış gibidir. Evet, ahiret evi, kalıcı ikamet yeridir; cennet ve cehennemin bulunduğu yerdir. Evliyaullah, sabırla sevaba, amel ile de arzulara ulaşmışlardır.<br />
<br />
127- Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri, iki şeyi yutmaktır: Bunlardan birisi olgunlukla öfkeyi yutmak, diğeri ise sabırla kederi yutmaktır. Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri de dökülen iki damladır: Gece yarısında gözden akan yaşlar ve Allah yolunda dökülen kandamlaları. Yine Allah'a doğru giden en sevimli yollardan biri de iki adımdır: Birincisi, Müslümanın Allah yolundaki bir safı muhkem kılmak için attığı adım; ikincisi ise, sıla-i rahim (yakınları ziyaret) için atılan adım. Bu adım birincisinden daha faziletlidir.<br />
<br />
128- Arkadaşını zorlukta, gıyabında ve ölümünden sonra korumayan dost, dost değildir.<br />
<br />
129- Tamah cahillerin kalplerini hafifleştirir, yerinden söker; arzular, onu rehin alır; hileler, onu bağlar.<br />
<br />
130- Kimin vücudunda iyi hasletlerden biri (sabit) olursa, mevcut olmayan diğer hasletleri bağışlarım; ama aklın ve dinin yok olmasını affetmem. Dinin yok olması, emniyetin yok olmasıdır; korku ve vahşetle de yaşamanın bir anlamı yoktur. Aklın yok olması da, hayatın yok olmasıdır. (Akılsız bir toplum) ancak ölülerle kıyaslanır.<br />
<br />
131- Nefsini töhmete maruz kılan, suizanda bulunan kimseyi kınamamalıdır. Sırrını gizleyenin yetkisi kendi elinde olur.<br />
<br />
132- Allah-u Teâla, altı gruba, altı özellik yüzünden azap edecektir: Arapları asabiyet, muhtarları tekebbür, emir sahiplerini zulüm, fakihleri haset, tacirleri hıyanet, köylüleri cehalet yüzünden.<br />
<br />
133- Ey insanlar, Allah'tan korkun (takvalı olun); takvalı olmak için sabretmek, Allah'ın azabına sabretmekten daha kolaydır.<br />
<br />
134- Zahitlik, arzuları azaltmak, her nimete karşı şükretmek ve Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmaktır.<br />
<br />
135- Her şey çiftleştiğinde, tembellik ve acizlik de çiftleşti; onların çiftleşmesi sonucu fakirlik meydana geldi.<br />
<br />
136- Bilin ki günler üçtür: Geçmiş ve tekrar dönmesi ümit edilmeyecek dün; mevcut olan, fakat sürekliliği olmayan bugün, daha gelmemiş ve de kendisine güvenilemeyecek olan yarın. Dün, öğüt kaynağıdır; bugün ganimettir; yarının ehli ise kim olacağını bilemezsin. Dün kabul görmüş muteber bir şahit, bugün ise emaneti geri veren bir emanetçi, yarın ise süratle gelip geçendir. O senin yanına gelmiş, sen onun yanına gitmemişsin.<br />
<br />
Ey halk, şunu iyi bilin ki: Fenadan sonra beka vardır. Biz geçmişlerin varisiyiz, gelecekler de bizim varislerimizdirler. Durum böyle iken bırakıp gideceğiniz şeylerle varacağınız yeri bayındır hale getirmelisiniz. İyilik yollarını kat edin. Bu yolları kat edenlerin azlığından korkmayın, Allah'ın bu yolculukta sizlere arkadaş olduğunu hatırlayın. Dikkat edin, bugün elde ne bulunduruyorsanız size verilmiş bir ödünçtür, bağışlar ise yarındır. Biz yok olup gitmiş olan bir kökün dal ve budaklarıyız. Kök yok olduktan sonra budaklar ne kadar devam edebilir ki!<br />
<br />
Ey insanlar, eğer dünyayı ahirete tercih ederseniz, bu değersiz metalara kapılıp dünyanın davetine icabet eder, arzular merkebine binerseniz bu merkep sizi nihayeti pişmanlık olan bir kaynağa götürecektir, eski zamanlarda yaşayıp giden ümmetlere yaptığının aynısını size de yapacaktır. Sonuçta hallerin değişmesi ve cezaların gerçekleşmesiyle, geleceklere ibret olacaksınız.<br />
<br />
137- Namaz, Allah'a yaklaşmak isteyen muttakiler için vesiledir. Hac, zayıf kişilerin cihadıdır. Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı ise oruçtur. İnsanın en iyi ameli, fereci (kurtuluşu) beklemektir. Amelsiz dua eden, yaysız ok atan kimseye benzer. Mükâfata yakini olan, cömertçe bağışta bulunur. Sadaka vermekle rızkı indirin. Zekât vermekle, mallarınızı koruyun. İktisatlı olan kimse fakir olmaz. Masrafta ölçülü davranmak, geçimin yarısıdır. Şefkatli olmak, aklın yarısıdır. Gam, ihtiyarlığın yarısıdır. Ailenin azlığı, iki kolaylıktan biridir. Ana-babayı üzmek, onlara karşı asiliktir. Musibet vakti, dizini döven kimsenin sevabı yok olup gider. İyilik ancak asil veya dindar bir insan hakkında yapılırsa, iyilik sayılır. Allah-u Teâla sabrı, musibet miktarınca nazil eder. Allah, tutumlu davranan kimseyi, rızıklandırır; israf yapan kimseyi ise mahrum bırakır. Emanet, rızkı çekip getirdiği gibi hıyanet de fakirliği getirir. Eğer Allah-u Teâla bir karıncanın maslahatını istese ona kanat vermez.<br />
<br />
138- Dünya metaı (malı mülkü), kurumuş ve dökülmüş kuru otlara benzer. Mirası ise çamura benzer. Dünya metaının yeterli miktarı, fazlasından daha iyi ve ıztırabı ise huzurundan daha güvenilirdir. Zengini fakir olmaya mahkûmdur. Ona göz yuman rahata kavuşur. Güzelliklerine kapılanın gözü ve gönlü körelir; sevincine gönül bağlayanın kalbi üzüntüyle dolar; sütün üzerindeki kaymağın çalkantısı gibi onun da kalbinde gam çalkalanır. Bazı sorunlar onu üzer ve bazı sorunlar da onu kendisine meşgul eder. Boğazından yakalayıp kalbinin damarlarını koparıncaya ve cansız bir vücut olarak bırakılıncaya kadar ömür bu keşmekeşliklerle devam eder. Ne Allah bu cüssenin ne olacağını önemser ve ne de iyiler bu leşin nereye düşeceğine ilgi gösterirler. (Fakat uyanık mü'minler böyle değildirler;) Mü'min ibret gözüyle dünyaya bakar, ihtiyacı kadar ondan beslenir, öfkeli bir kulakla sesleri dinler.<br />
<br />
139- Hilim öğrenin; hilim mü'minin dostu ve yaveridir; ilim ise mü'minin kılavuzu, yumuşak davranmak kardeşi, akıl yoldaşı, sabır ise komutanıdır.<br />
<br />
140- Hz. Ali aleyhi'sselâm Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanmayarak eski elbiseler giyip yoksullar gibi bir görünüm sergileyen birisine rastladığında şöyle buyurdu: "Ey adam, Allah'ın bu sözünü duymamış mısın? "Rabbinin nimetini an, söyle."(3) Vallahi Allah'ın nimetlerini amelin ile göstermen, dilin ile açıklamandan daha iyidir, Allah indinde."<br />
<br />
141- Oğlu İmam Hasan'a buyurdular ki: Allah'tan çekinmeyi, namazı zamanında kılmayı, zekâtı vaktinde vermeyi, (kulların) suçunu bağışlamayı, öfkeyi yenmeyi, akrabalarla iyi ilişki kurmayı, cahiller karşısında olgun ve hilimli olmayı, dinde fakih olmayı, işlerde tedbirli davranmayı, Kur'an'a karşı taahhütlü olmayı, komşularla iyi geçinmeyi, iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı, çirkin işlerden kaçınmayı ve Allah'a karşı her türlü günahtan çekinmeyi sana tavsiye ediyorum.<br />
<br />
142- Dünya dört şeyle ayakta duruyor: İlmine amel eden âlim, iyiliklerini yayan zengin, öğrenmekten tekebbür etmeyen cahil ve ahiretini başkasının dünyasına satmayan fakir. Âlim ilmine amel etmeyince, zengin iyilik yapmaktan sakınınca, cahil öğrenmekten tekebbür edince ve fakir de ahiretini başkalarının dünyasına satınca helak olurlar.<br />
<br />
143- Dört şeyden sakınabilen bir kimse, ebedi olarak sevilmeyecek şeylerle karşılaşmamaya layıktır: Acelecilik, inatçılık, bencillik ve gevşeklik.<br />
<br />
144- Ey Allah'ın kulları, bilin ki takva, sağlam bir kaledir ama fisk-u fücur da güvensiz bir sığınaktır; bu sığınak ehlini korumadığı gibi, ona sığınan kimseyi düşmanın şerrinden kurtarmaz. Bilin ki, takvayla günahların zehri etkisiz hale gelir; Allah'a itaat etmeye sabretmekle, O'nun sevap ve mükâfatına erişilir. Yakin ile nihai hedefe ulaşılır. Ey Allah'ın kulları, Allah-u Teâla kurtuluş yollarını kullarından esirgememiştir; zira kendisi kullarını, o yollara hidayet etmiştir; tövbe ederlerse, onları günahları sebebiyle kendi rahmetinden mahrum bırakmaz.<br />
<br />
145- Susmak hikmettir; susmak selamettir; sır saklamak, saadetin bir köşesidir.<br />
<br />
146- İşler, takdir ve alınyazısı karşısında öylesine boyun eğer ki bazen tedbirin kendisi, dönüp afet olur.<br />
<br />
147- İnsan dininde derin bilgiye sahip, geçiminde tutumlu, musibetlere karşı sabırlı olmadıkça ve kardeşleri tarafından gördüğü acıları tatlı bilmedikçe onun yiğitliği kâmil olmaz.<br />
<br />
148- Yiğitlik nedir? diye sorduklarında İmam Ali aleyhi'sselâm: "Açıkta yapmasından utandığın bir günahı gizlide de yapmamandır" diye cevap verdi.<br />
<br />
149- Günaha devam etmenin yanı sıra bir de Allah Teala’dan mağfiret dilemek yeni bir günahtır.<br />
<br />
150- İbadet ettiğiniz Allah'ın marifetini kalbinize yerleştirin ki, organlarınızla ibadet olarak yaptığınız hareketlerin size faydası olsun.<br />
<br />
151- Dinini ekmek kazanmak için satan kimsenin dininden nasibi, yediği şeydir.<br />
<br />
152- İman, kabul olan söz (dil ile şehadet etmek), yapılmış olan amel ve akıl ile tanımaktan ibarettir.<br />
<br />
153- İmanın dört temeli vardır: Allah'a tevekkül etmek, işleri O'na bırakmak, emirleri karşısında teslim olmak, kaza ve kaderine razı olmak. Küfrün de temeli dörttür: Eğilim, korku, öfke, şehvet.<br />
<br />
154- Kim dünyada zahid olur, zilletinden korkmaz ve izzetine ilgi göstermezse, Allah-u Teâla, onu insanları vasıta kılmadan hidayete erdirir, ders okumadan âlim kılar, hikmeti kalbine yerleştirerek diline akıtır.<br />
<br />
155- Allah'ın öyle kulları vardır ki, ihlasla ve halkın gözünden uzak olarak kendisiyle muamelede bulunmuşlardır. Allah-u Teâla da bunları halisane bir şekilde mükâfatlandırmıştır. Bunlar kıyamet gününde boş ve beyaz bir defterle mahşeri geçerler; Allah'ın dergâhına vardıklarında Hak Teâla onlarla kendi arasında var olan sırlarla onların amel defterlerini doldurur.<br />
<br />
156- Ahlakınızı, güzel hasletlere yöneltin; onu iyilik ve cömertliklerin tarafına çekin; kendinizi hilimli olmaya alıştırın. Küçük ve önemsiz şeyleri görmezlikten gelerek kendi kadrinizi yüceltin. Zayıf bir adamın hayatını, kendi makamınızla ve ona yardım etmekle koruyun. Halkın gizli olan sırrını araştırmayın. Zira size gizli kalan şeyler çoğalır. Kendinizi yalandan koruyun; zira yalan bütün kötü huylardan daha iğrenç ve daha kötüdür. Yalan, bir çeşit çirkinlik ve bir nevi alçaklıktır. Müsamaha gösterip önemsiz ve küçük şeyleri aramaktan sakının.<br />
<br />
157- Siper olarak belirlenen ecel yeterlidir; Allah tarafından her insanı, kuyuya düşmesinden, yıkıntı altında kalmasından, yırtıcı hayvana yakalanmasından koruyan koruyucular vardır; eceli geldiğinde ise onu ölümün emrine bırakırlar<br />
<br />
<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<h5 style="text-align: justify;"><u><strong>- - - - - - -</strong></u><br />
<br />
<b>Dipnotlar</b><br />
<br />
<br />
(1)- Nehc-ül Belağa’da: "Erlerin gücü".<br />
<br />
(2)- Yani, maddi zorlukları olmadığı için gaflet içerisinde dünyanın zevklerine dalarak fırsatları değerlendirmezler; derken ansızın ölüm onları yakalar.-çev.<br />
<br />
(3)- Al-i İmran/178.<br />
<br />
(4)- İlim taleb etmek için, yağcılık ve dalkavukluk genelde bir bilene saygı göstermek anlamını taşıdığı ve bu alanda haset de bir bilgini imrenmek şeklinde ortaya çıktığı için kötü sifat sayılmaktadırlar.<br />
<br />
(5)- Yani hakkı tanımak için ölçü sayı olarak çok olmak değildir; asıl ölçü, hakka uymaktır. Hak çevresinde toplanan kimselere cemaat denilir, sayı bakımından az olsalar bile onlara katılmak gerekir; haktan sapan fırkalar, sayı bakımından çok olsalar bile onlardan uzaklaşmak lazımdır. Bazen olur ki bir tek insan, bir ümmet sayılabilir. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm hakkında şöyle buyurulmuştur: "Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti..." (Nahl/120)<br />
<br />
(6)- Bu tür hadislerden maksat ‘her şeyi takdir ve kazay-i ilahiye bırakıyorum’ diyerek insanın hedefsiz ve çabasız bir varlık haline dönüşmesi değildir; maksat şudur ki insan evren ve kendisi hakkında doğru bir bilince sahip olursa o zaman hedeflere ulaştıracak işleri tam olarak yapmanın yanı sıra onu bu işleri yapmaya sevkeden faktör, vazifesini yerine getirmek olur; mutlak surette o hedefe ulaşmak değil; çünkü böyle bir kimse bu âlemde çok kapsamlı ve adil bir nizam altında yönetildiği ve onun iradesi haricinde nice etkenlerin var olduğunu bilir. Bunun farkında olan arif bir mü’min bundan başka düşünemez zaten.<br />
<br />
<br />
(1)- Şura/35.<br />
<br />
(2)- Nehc-ül Belağa kitabında: "Çabuk usanıp bıkan adama itimad etme, onu emin bilme" diye geçer.<br />
<br />
(3)- Duha/11.</h5>

<p></p>

<h6 style="text-align: right;"><a href="http://alhassanain.org/turkish/?com=content&amp;id=74" rel="nofollow">http://alhassanain.org/turkish/?com=content&amp;id=74</a></h6></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-alinin-sozlerinde-ilim-ve-hikmet</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jan 2024 19:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/hikmet-1.jpg" type="image/jpeg" length="85816"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Zehra'nın Kişiliği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Anam Fatıma'yı, bir cuma gecesi mihrabında ibadet ederken gördüm. Şafak sökünceye kadar sürekli rükûa gitti, secde etti ve hep mümin erkeklerle mümin kadınlara isim vererek dua ettiğini duydum.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlmi</strong><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s), vahiy evinde kendisi için hazırlanan bilgi ve irfanla, kendisini dört bir yandan kuşatan ilim ve irfan güneşlerinin ilmî aydınlatmasıyla yetinmedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Babası Resulullah (s.a.a) ve ilim şehrinin kapısı kocasıyla her buluşmasında elinden geldiğince ilim öğrenmeye çalışırdı. Bunun yanında oğulları Hasan ve Hüseyin'i de sürekli olarak Resulullah'ın toplantı ve oturumlarına gönderir, onlar döndükten sonra da onları konuşturarak dinlediklerini anlatmalarını sağlardı. Çocuklarına üstün bir terbiye vermek için büyük bir çaba sarf ettiği gibi, ilim öğrenmek için de büyük bir çaba sarf ederdi. Ev işlerinin çokluğuna rağmen, öğrendiği bilgileri diğer Müslüman kadınlara aktarmayı da ihmal etmezdi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlim öğrenme ve ilmi yayma hususundaki bu kesintisiz çabaları sonucu, en büyük hadis ravilerinden ve tertemiz nebevî sünnetin aktarıcılarından biri oldu. Nitekim&nbsp;<em>"Fatıma Mushafı"</em>&nbsp;adı verilen, kendisinin en büyük övünç kaynağı olan ve masum evlâtları tarafından bir önceki nesilden miras alınıp sonraki nesle aktarılan kitabıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İlminin ve düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak dehasının yüksek düzeyini yansıtan iki ünlü konuşması yeterlidir. İki hutbeyle ilgili olarak&nbsp;<em>"Babasından Sonraki Olaylar"</em>&nbsp;bölümüne bakabilirsiniz. Bu hutbelerden birini Hz. Peygamber'in vefatından sonra sahabenin ileri gelenleri huzurunda Mescidi-i Nebevî'de, diğerini ise evinde irad etmişti.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu konuşmalar, düşüncesinin derinliğinin, köklülüğünün, kültürünün genişliğinin, mantığının gücünün, önderlik kurumunun sapmasından sonra ümmetin geleceğine dair ön görüsünün gerçekliğinin parlak birer örneğidir. Bunun yanında yüksek bir edebe sahipti. Allah için ve Allah yolunda muazzam bir cihat da veriyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s), Allah'tan korkup sakınan ve hikmetli Kuran'ın açık ifadesiyle, Allah tarafından eğitilen Ehl-i Beyt'in bir ferdiydi. Allah ona ilimle ayrıcalık tanıdı, bu yüzden "Fatıma" adını almıştı. Benzersizliği yüzünden de Betül (iffette eşsiz) diye isimlendirilmişti.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Yüksek Ahlâkı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma (a.s), yüksek bir ahlâka, onurlu bir karaktere, üstün bir nefse, ulu bir duyarlılığa, çabuk kavrayan bir anlayışa, keskin bir zihne, yüce bir erdeme, parlak bir üstünlüğe, misk kokan bir nefese, cesur bir yüreğe, kendini beğenmişlikten uzaklığıyla hayranlık uyandıran bir izzete sahipti. Kibirlilerin tasavvur ettikleri büyüklük onun düzeyine erişmekten çok uzaktı. Büyüklenenlerin ve zorbaların karşısında eğilmezdi.(1)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (s.a), hoşgörü, sükûnet ve geniş göğsüyle, geniş ufuklu vakarıyla, öz güven ve yumuşaklığıyla, ağırlığı ve temkinliliğiyle, sağlam karakteri ve iffetiyle, onurunu korumasıyla bir ahlâk abidesiydi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Parlak bir onur ve açık bir hayâ timsali olan Fatıma, babasının vefatından önce, güler yüzlü ve mütebessim bir güzellik abidesiydi. Ama babasının vefatıyla birlikte yüzündeki tebessüm kaybolmuştu.&nbsp;Dilinden haktan başka bir söz dökülmezdi, sadece doğruyu konuşurdu. Kimsenin kötülüğünden söz etmezdi. Gıybet etmez, kimseyi arkadan çekiştirmezdi. Kimseyi küçümseyici kaş göz işareti yapmazdı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Başkalarının sırrını saklar, verdiği sözü tutardı. İstişarede doğruyu söyler, onların gerçek hayrını isterdi, başkalarının mazeretlerini kabul ederdi. Yanlışlıkları hoş görürdü. Çok kere sürçmeleri ve kötülükleri hilim ile ve hoşgörüyle karşılardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Kötülükten kaçar, daima iyiliğe eğilimliydi. Güvenilirdi. Sözünde doğruydu. İyi niyetliydi ve sözünde kesinlikle dururdu. İffetin en yüksek doruklarındaydı. Eğilimleri üzerinde nefsinin etkisi yoktu. Çünkü o, yüce Allah'ın günahları kendilerinden uzak tuttuğu ve tertemiz kıldığı Peygamber'in (s.a.a) Ehl-i Beyt'inin bir ferdiydi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bir kimseyle konuştuğu veya erkeklere hitap etmek durumunda kaldığı zaman, iffetinden ve saygısından bir perde arkasında durarak söylemek istediklerini söylerdi. İffet ve hayâsının ilginç bir örneği, öldükten sonra kadınların üzerine vücut hatlarını belirtecek şeyler çekilmesini hoş karşılamamış olmasıdır.(2)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s) az ile yetinen zühd sahibi biriydi. O, ihtirasın kalbi parçaladığını, işlerde düzensizlik ve dağınıklığa neden olduğunu çok iyi biliyordu. O, hayatının sonuna kadar babasının kendisine söylediği şu sözü prensip edindi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ey Fatıma! Ebedî nimetlere kavuşabilmen için, dünya hayatının acılarına karşı sabret."</em><br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Basit bir hayata razıydı. Hayatın zorluklarına karşı sabırlıydı. Helâlin azına kanaat getirirdi. Razıydı ve kendisinden razı olunmuştu. Başkasına ait olan, başkasının sahip olduğu şeylere göz koymazdı.&nbsp;Hakkı olmayan bir şeye de gözlerini dikmezdi. Allah'tan başkasından bir şey istemeye tenezzül etmezdi. O, yüzsüzlük etmez onurlu nefsin tam bir timsaliydi. Nitekim babası (s.a.a) şöyle demişti:<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><em>"Asıl zenginlik gönül zenginliğidir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
O dünyasını bir yana bırakarak kendini Rabbine adayan Hz. Betül'dü. Dünyanın çekici süslerine arkasını dönmüştü. Dünya hayatının aldatıcı güzelliklerine eğilim göstermiyordu ve dünyaya meyletmenin ne büyük felâketlere yol açtığını çok iyi biliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Dünya hayatının zorluklarına sabrederken, dilinden Rabbinin zikrini eksik etmeden sorumluluğunu yerine getirme hususunda muazzam bir sabır örneği sergiliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra'nın asıl ilgisi ahirete yönelikti. Dünyanın göz alıcı güzelliklerine değer vermiyordu. Çünkü babasının dünyadan, dünyanın nimetlerinden, lezzetlerinden ve şehevî arzularından yüz çevirdiğini görüyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
O, belâlara karşı sabreden, varlıkta şükreden ve kaderin sonuçlarına rıza gösteren biri olarak tanınmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Babasından şöyle rivayet eder:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Allah bir kulunu severse, onu musibetlerle sınar. Eğer bu musibetlere karşı sabrederse, onu [kendisi için] seçer, başına gelenlere rıza gösterirse, onu [kulları arasında] seçkin kılar."</em>(3)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Cömertliği ve Başkalarını Kendine Tercih Etmesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cömertliği ve eli açıklığı bakımından tam da babasının yolunda gidiyordu. Kuşkusuz o, babasının şöyle dediğini duymuştu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Cömert insan Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır. Buna karşılık cehennemden uzaktır. Allah cömerttir, cömertleri sever."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Başkalarını kendine tercih etme, Mustafa'nın (s.a.a) bir şiarıydı. Hatta eşlerinden biri şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Resulullah dünyadan ayrılıncaya kadar, hiç bir zaman üç gün üst üste doymadı."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Resul şöyle derdi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Eğer istesek doyarız, fakat başkasını kendimize tercih ediyoruz."</em>(4)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s), başkasını kendisine tercih edenlerin en hayırlısıydı, bu konuda hiç kimse onun düzeyine erişemezdi. Babasının kusursuz bir izleyicisiydi. Zifaf gecesi gelinlik gömleğini bir yoksula verdiği bilinmektedir. "İnsan Suresi" çerçevesinde onun başkasını kendisine tercih etmesinin ve güzel cömertliğinin örneği olarak sunduğumuz olaylar bu konuda yeterli kanıttır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cabir b. Abdullah el-Ensarî'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bir gün Resulullah bize ikindi namazını kıldırdı. Namazı tamamladıktan sonra, kıbleye bakan tarafta oturdu, insanlar da etrafında bir halka oluşturdular. Onlar bu şekildeyken Arap göçebelerinden yaşlı bir adam çıkageldi. Üzerinde eskimiş bir elbise vardı. Elbise dökülüyor gibiydi. Adam yaşlılıktan ve zayıflıktan kendini kontrol edemez hâle gelmişti. Resulullah (s.a.a) adama dönerek onu konuşturmaya çalıştı. Adam dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben aç biriyim, beni doyur. Çıplağım, beni giyindir. Yoksulum, bana yardım et."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Sana verecek bir şeyim yok. Fakat hayrı gösteren kimse hayrı işleyen gibidir. Allah'ı ve Resulü ‘nü seven, Allah ve Resulü tarafından da sevilen, Allah'ı kendine tercih eden birinin evine git. Fatıma'nın evine git."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma'nın evi Hz. Peygamber'in, eşlerinden ayrı olarak zaman zaman tek başına kaldığı evine bitişikti. Daha sonra Resulullah (s.a.a):&nbsp;<em>"Ey Bilal, kalk ve bu adama Fatıma'nın evini göster."</em>&nbsp;buyurdu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî adam Bilal ile beraber yürüdü. Fatıma'nın kapısına gelince, yüksek sesle bağırdı:&nbsp;<em>"Esselâmu aleykum, ey nübüvvet Ehlibeyt'i! Ey meleklerin inip çıktıkları hanenin ehli! Ey Ruhu'l-Emin Cebrail'in âlemlerin Rabbinin katından vahiy indirdiği mekân!"</em>&nbsp;Fatıma şu karşılığı verdi:&nbsp;<em>"Aleyke'sselâm, kimsin sen?"</em>&nbsp;Dedi ki:&nbsp;<em>"Yaşlı bir Arap'ım ben. İçinde bulunduğum zorluktan dolayı insanlığın efendisi babana geldim. Ey Muhammed'in kızı! Benim üzerimde giyeceğim bir elbise, karnımı doyuracağım bir yiyeceğim yok. Bana yardım et, Allah sana rahmet etsin."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma, Ali ve Resulullah (s.a.a) üç gündür bir şey yememişlerdi. Resulullah, Fatıma ve Ali'nin de bu durumda olduklarını biliyordu. Fatıma, selem ağacı yaprağıyla bağlanmış koç postunu aldı. Postun üzerinde Hasan ve Hüseyin uyuyorlardı. Fatıma postu adama uzatarak şöyle dedi:&nbsp;<em>"Ey yolcu, al şunu. Belki Allah bundan daha iyisini sana verir."</em>&nbsp;Bedevî şöyle dedi<em>: "Ey Muhammed'in kızı! Ben sana aç olduğumu söyledim. Ama sen bana bir koç derisi verdin. Karnım açken ne yapayım bu postu?!"&nbsp;</em>Bunu duyunca Fatıma boynundaki gerdanlığa elini attı. Bu gerdanlığı, amcası Hamza b. Abdulmuttalib'in kızı Fatıma hediye etmişti kendisine. Fatıma gerdanlığı boynundan çıkardı ve bedevîye verdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bunu götür, sat. Bakarsın, Allah bunun yerine daha hayırlısını sana verir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî gerdanlığı alarak Resulullah'ın mescidine gitti. Resulullah (s.a.a) ashabının arasında oturuyordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Ya Resulallah! Fatıma bana şu gerdanlığı verdi ve 'Onu sat.' dedi."</em>&nbsp;Bunun üzerine Resulullah ağladı ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Allah bundan daha hayırlısını sana vermez olur mu hiç? Onu sana, Adem'in kızlarının efendisi Fatıma bint-i Muhammed vermiştir?!"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar b. Yasir yerinden kalktı ve şöyle dedi:&nbsp;<em>"Ya Resulallah! Bu gerdanlığı almama izin veriyor musun?"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "<em>Onu satın al ey Ammar! Eğer bütün insanlar ve cinler buna ortak olsalar, Allah onlara azap etmeyecektir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar şöyle dedi:&nbsp;<em>"Gerdanlığı kaça satıyorsun ey bedevî?"</em>&nbsp;Dedi ki:&nbsp;<em>"Karnımı doyuracak et ve ekmek, üzerimi örteceğim ve Rabbime namaz kılacağım bir yemen hırkası ve beni aileme ulaştıracak dinar karşılığında satıyorum…"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar, Hayber Savaşı'ndan sonra Resulullah'ın kendisine verdiği bütün ganimeti satmıştı. Yanında bir şey yoktu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Sana yirmi dinar ve iki yüz dirhem veriyorum. Bunun yanında bir yemen malı hırka, seni ailene yetiştirecek bineğimi ve karnını doyuracak buğday ekmeği ve et veriyorum."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî dedi ki:&nbsp;<em>"Ne kadar cömertsin, ey adam?"</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ammar bedevîyi alıp gitti, söylediklerinin tümünü verdi. Sonra bedevî Resulullah'ın yanına geri döndü. Resulullah ona dedi ki:&nbsp;<em>"Karnını doyurdun mu? Üzerine elbise giydin mi?"</em>&nbsp;Bedevî şu karşılığı verdi:&nbsp;<em>"Evet, artık hiçbir şeye ihtiyacım yoktur, anam babam sana feda olsun."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:&nbsp;<em>"O hâlde, sana bu iyiliği yapan Fatıma için dua et."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bedevî şöyle dedi:&nbsp;<em>"Allah'ım! İlâh sensin. Biz seni var etmedik. Senden başka kulluk edeceğimiz bir tanrımız yoktur. Sen bizi her yönden rızklandıran rabbimizsin. Allah'ım! Gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı şeyler ver Fatıma'ya."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) bedevînin bu duasına âmin dedi. Sonra ashabına dönerek şöyle buyurdu:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Kuşkusuz Allah dünyada Fatıma'ya bunları verdi. Ben onun babasıyım ve dünyada benim gibi birisi yoktur. Ali onun kocasıdır ve eğer Ali olmasaydı, Fatıma-ya denk biri bulunmazdı. Allah ona Hasan ve Hüseyin'i verdi. Âlemlerde bu ikisi gibisi yoktur. Peygamberler torunlarının gençlerinin efendileridir onlar. Onlar cennet ehli gençlerinin de efendileridir.”"</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) bunları söylerken tam karşısında Mikdad, Ammar ve Selman oturuyordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Bundan fazlasını anlatayım mı?"</em>&nbsp;<em>"Evet, ya Resulallah!"</em>&nbsp;dediler. Buyurdu ki:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ruh (Cebrail) bana geldi ve dedi ki: Fatıma öldüğü ve kabre konulduğu zaman, iki melek kabirde ona sorarlar: "Rabbin kim?" "Benim Rabbim Allah'tır." diye cevap verir. "Peygamberin kim?" diye sorarlar. "Peygamberim, benim babamdır." diye cevap verir. "Velin kim?" derler. "Benim velim, şu mezarımın başında duran adamdır." diye cevap verir.</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>Size onun erdeminden daha fazla anlatayım mı? Allah bir grup meleği onu korumakla görevlendirmiştir. Bunlar önden ve arkadan, sağdan ve soldan gelebilecek tehlikelere karşı onu korurlar. Bu melekler hayatı boyunca onunla beraber olurlar. Kabre konulurken, ölürken de onunla beraber olurlar. Ona, babasına, kocasına ve oğullarına çokça salât okurlar. çlümümden sonra beni ziyaret eden, yaşarken beni ziyaret etmiş gibidir. Fatıma'yı ziyaret eden, beni ziyaret etmiş gibidir.</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>Ali b. Ebu Talib'i ziyaret eden Fatıma'yı ziyaret etmiş gibidir. Hasan ve Hüseyin'i ziyaret eden Ali'yi ziyaret etmiş gibidir. Hasan ve Hüseyin'in zürriyetini ziyaret eden onları ziyaret etmiş gibidir."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ammar gerdanlığı aldı, misk kokusu sürdü, yemen işi bir hırkaya sardı. Hayber ganimetlerinden, payına düşen malı vererek satın aldığı Sehm adlı bir kölesi vardı. Gerdanlığı bu köleye verdi ve ona şöyle dedi:&nbsp;<em>"Bu gerdanlığı götür, Resulullah'a (s.a.a) ver ve seni de ona verdiğimi söyle."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Köle gerdanlığı aldı, Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi ve Ammar'ın söylediklerini ona bildirdi. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Gerdanlığı Fatıma'ya götür ve seni de ona verdiğimi söyle."</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Köle gerdanlığı Hz. Fatıma'ya götürdü ve Resulullah'ın (s.a.a) sözlerini de aktardı. Fatıma gerdanlığı aldı ve köleyi de azat etti. Bunun üzerine köle güldü. Fatıma:&nbsp;<em>"Niçin gülüyorsun ey çocuk?"&nbsp;</em>diye sordu. Dedi ki:&nbsp;<em>"Şu gerdanlığın büyük bereketi beni güldürdü. Bu gerdanlık bir açı doyurdu, bir çıplağı giydirdi, bir yoksulu zengin kıldı, bir köleyi azat etti. Sonunda sahibine döndü."</em>&nbsp;(5)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>İmanı ve Allah'a Sunduğu Kulluğu</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Allah'a iman, kâmil insanın değeridir. Allah'a kulluk da kemal zirvelerine ulaştırıcı merdivendir. Peygamberler ve veliler, sahip oldukları yüksek iman dereceleri, dünyada verdikleri mücadeleleri ve sırf Allah'a ibadet etmeleri sayesinde onur ve saygınlık yurdunda doğruluk makamlarına oturmuşlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İnsân Suresi'nde gözlemlediğimiz gibi, Kuran-ı Kerim, Fatıma'nın (a.s) ihlâsının eksiksizliğine, Allah'a karşı derin huşu içinde oluşuna, Allah'a ve ahiret gününe olan büyük inancına tanıklık etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Resulullah (s.a.a) da onun hak-kında tanıklıkta bulunmuş ve şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Yüce Allah, şu benim kızım Fatıma'nın kalbini ve bütün organlarını kemiklerin uçlarındaki kıkırdaklara kadar iman ile doldurmuştur. Böylece o kendini tamamen Allah'a ibadete vermiştir."</em>(6)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Peygamber (s.a.a) Fatıma'nın (a.s) ibadetinden de şöyle bahseder:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Fatıma, mihrabında Rabbine ibadet etmek üzere kalktığında, onun nuru parlayarak gökteki meleklere görünür. Tıpkı gökteki yıldızların nurunun parlayarak yer halkına görünmesi gibi. Bu sırada yüce Allah meleklerine şöyle der:</em></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ey meleklerim! Kadın kullarımın efendisi kulum Fatıma'ya bakın. Benim huzurumda ibadet etmekte, benim korkumdan bütün bedeni titremektedir. Bütün kalbiyle kendini bana ibadete vermiştir. Sizi şahit tutarım ki, ben, onun bütün dostlarını ateşten emin kıldım."</em>(7)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Hasan b. Ali (a.s) anlatır:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Anam Fatıma'yı, bir cuma gecesi mihrabında ibadet ederken gördüm. Şafak sökünceye kadar sürekli rükûa gitti, secde etti ve hep mümin erkeklerle mümin kadınlara isim vererek dua ettiğini duydum. Uzun uzun dua ediyordu. Kendisi için hiç dua etmiyordu. Dedim ki: "Anneciğim! Niçin başkaları için dua ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun?" Dedi ki: "Yavrucuğum! Önce komşu, sonra ev."</em>(8)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Cuma gününün son saatlerini duaya ayırırdı. Öte yandan mübarek ramazan ayının son on gecesinde hiç uyumazdı. Evindeki herkesi gecesini ibadet ve dua ile ihya etmeye teşvik ederdi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hasan el-Basrî şöyle der:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Bu ümmet içinde Fatıma'dan daha çok ibadet eden bir başkası daha yoktur. Namazda o kadar uzun süre kıyamda kalırdı ki, ayakları şişerdi."</em>(9)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Namaz kılarken Allah korkusundan nefes nefese kalırdı."</em>(10)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Aslında Fatıma (a.s) hayatı boyunca hiç mihraptan çıkmadı. Bütün hayatı Allah'a ibadetten başka bir şey miydi ki? O kocasına iyi davranırken, çocuklarını eğitirken Allah'a ibadet ediyordu. Normal işleri icra ederken ve evinin diğer halkıyla beraber yoksulları kendine tercih ederken de, Allah'a kulluğun bir gereğini yerine getiriyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Acıma Duygusu ve Şefkati</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Zehra (a.s) sevgiyi, acıma duygusunu ve şefkati de babasından almıştı. Babasına karşı tam bir iyilik timsaliydi. Sanki tüm sevgi ve bağlılığını ona özgü kılmıştı. Onu kendine tercih ederdi. Babasının evinin idaresini kendisi üstlenmişti. Evini çekip çeviren oydu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Peygamber için yararlı olacağını düşündüğü işi yerine getirir, huzur ve rahat içinde olmasının ortamını hazırlardı. Babası Resulullah'ı memnun edecek şeyi bir an önce gerçekleştirmek için âdeta koşardı. Yıkanması için su döker, yemeğini hazırlar ve elbisesini yıkardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Bunun yanında diğer kadınlarla birlikte savaş seferlerine katılır, yiyecek ve su taşır, yaralılara su verme ve onları tedavi etme işlerine katılırdı. Uhud Savaşı'nda babasının yarasını saran oydu. Kanın durmadığını görünce, bir hasır parçasını alıp yakmış, küllerini yaranın üzerine dökmüş, böylece kanın durmasını sağlamıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Medine etrafında hendek kazıldığı sırada babasına bir parça ekmek getirmişti. Ekmeği babasına verince:&nbsp;<em>"Bu nedir ey Fatıma?"</em>&nbsp;diye sormuş, o da şu cevabı vermişti:&nbsp;<em>"Oğullarıma yaptığım ekmektendir. Onun bir parçasını sana getirdim."</em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Kızım! Üç günden beri babanın boğazından geçen ilk lokma budur."&nbsp;</em>(11)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s), Resulullah efendimizin hayatının ilk dönemlerinde babasını, sonra annesini, ardından, hayatının en zor döneminde, davet ve Allah yolunda cihadın en çetin sürecinde eşi Hatice Kübra'yı kaybetmesinden dolayı yaşadığı acıları gidermeği ve duygusal boşluğu doldurmayı başardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Fatıma (a.s) babasını gözetip koruyordu. Tarihin bize aktardığı olaylar, Fatıma'nın, babasına sunduğu muhabbetle onun risaletin ağır yükünü taşımasına yardımcı olduğunu gözler önüne sermektedir. Böylece Hz. Peygamber'in defalarca söylediği&nbsp;<em>"Fatıma babasının annesidir."</em>&nbsp;(12)</p>

<p style="text-align: justify;">sözün arkasındaki sırrı da kavramış oluyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gerçekten Hz. Peygamber'in ona çok özel bir muamele ettiğini onun ellerini öptüğünü, bir yolculuktan Medine'ye geri döndüğünde ilk önce onu ziyaret ettiğini, aynı şekilde bir sefere çıktığı zaman da ona veda ettiğini ve yolculuğuna onun yanından başladığını görüyoruz. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatını incelediğimiz zaman, yorgun düştüğü durumlarda, acı hissettiği zamanlarda, ya da aç olduğu yahut da bir misafiri geldiği zaman sıkça Fatıma'nın yanına gittiğini görürüz. Fatıma'nın da tüm varlığıyla onunla ilgilendiğini, onu gözettiğini ve acılarını hafiflettiğini, bunun yanında ona hizmet ettiğini ve emirlerine itaat ettiğini görürüz.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<strong>Kesintisiz Cihadı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s), İslâm ile cahiliye arasındaki savaşın en şiddetli, en keskin zamanında dünyaya geldi. O, gözlerini dünyaya açtığı sırada, Müslümanlar, zorba putperestliğe karşı verdikleri cihadın en ağır koşullarını yaşıyorlardı. Kureyş, Resulullah'a (s.a.a) ve tüm Haşimoğulları boyuna abluka uyguluyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Peygamberimiz (s.a.a) Hz. Ebutalip ve İmam Ali (a.s) gibi bazı yakın akrabaları ve cihadın fedakâr fertlerinden biri olan eşi ve tertemiz kızıyla birlikte abluka altındaki vadiye girdi. Kureyşliler onları üç yıl boyunca&nbsp;<em>"Ebu Talib Vadisi"&nbsp;</em>denilen bu yerde kuşatma altında tuttu. Onları bütün temel ihtiyaçlardan yoksun bıraktılar.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
İşte Hz. Zehra (a.s) çocukluğunun başlarında bu dayanılmaz kuşatmayı, acı veren yoksunluğu ve bu ağır yaşam koşullarını yaşadı. Bunları yaşarken hakkı savundu, ilkeler uğruna fedakârlık göstermenin görkemli bir örneğini sergiledi.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Ağır ve dayanılmaz kuşatma yılları geride kaldı. Hz. Resulullah bu süreçten zaferle çıktı. Aynı yıl içinde Hz. Hatice vefat etti. Yine aynı yıl içinde Peygamber'in amcası, davetin hamisi ve İslâm'ın yardımcısı Ebu Talib de vefat etti. Hz. Resul en sevdiği ve en aziz bildiği insanları yitirdikten sonra, gönlü hüzün ve kederin mekânı oldu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Böylece Hz. Fatıma (a.s), annesinin şefkatini doyasıya hissetmeden, kendisini babasıyla acıları ve zorlukları paylaşır buldu. Amcası ve hamisi öldükten sonra, Kureyş, bütün kinini Resulullah'a kustu. Ona bu güne kadar yapmadığı eziyetleri yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s), kendi gözleriyle Kureyş'in beyinsizlerinin ve azgın çapulcularının Hz. Resul'e yaptıkları eziyetleri ve işkenceleri, hakaretleri görüyordu. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) onları karanlıklardan aydınlığa, nura çıkarmak istiyordu. Bu arada bu tür muamelelere maruz kalan Hz. Peygamber, Fatıma'nın (a.s) acılarını hafifletmeye ve onu direnmeye teşvik ediyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<em>"Ağlama, kızım. Allah senin babanı koruyacak ve onu din ve risalet düşmanlarına karşı muzaffer kılacaktır."</em>(13)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Böylece Hz. Peygamber&nbsp; kızına yüksek bir cihat ruhunu aşılıyordu, kalbini sabır ve zafere güven duygusuyla dolduruyordu. Hz. Fatıma (a.s), babasının Medine'ye hicret etmesinden sonra, Kureyş'in kibrini ve gururunu hiçe sayan amcasının oğlu Ali b. Ebu Talib ile birlikte Mekke'nin korkulu atmosferinden hicret etti. Ali, onca yolu yaya yürüyerek kat ettiği için ayakları şişmiş bir hâlde Kuba'da Resulullah'a yetişti.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Babası kutlu İslâm devletinin temellerini attıktan sonra Fatıma (a.s) kocasının Medine'deki mütevazı evine taşındı. Allah yolunda cihadın ve mücadele hayatının zorluklarına sabretme noktasında eşine yardımcı oldu. Bu hâliyle o, eşsiz bir aile örneği sergiliyordu. Hz. Zehra (a.s) hakkı savunma ve Hz. Peygamber'in vasiyetini müdafaa etme hususunda meşakkatli ve belirgin bir rol oynadı. Çünkü Peygamber'in vefatından sonra yiğit bir mücadeleci olarak Ali'nin yanında yer aldı. İmam Ali'nin hayatının en zor zamanlarında sergilediği bu tavrıyla, Ali'nin (a.s) hayatının iç cephesinin sağlam olduğunu, zayıflık göstermediğini herkese sergilemiş oldu. Ama Fatıma (a.s) ortamı değerlendirmeyi, gerekli olan tavrı belirlemeyi lideri ve eşi İmam Ali'ye bırakıyordu. İmam Ali (a.s) kararlaştırıyor, plânlıyor ve emrediyordu ve Zehra (a.s) onun emirlerine itaat ediliyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
Hz. Fatıma (a.s) her Cumartesi sabahı şehitlerin kabirlerinin başına geliyor, onlara rahmet ve bağışlanma diliyordu. Haftaya başlarken gerçekleştirdiği bu davranış, onun (a.s) cihada ve şehitliğe verdiği önemi sergiliyordu. Cihatla başlayan, cihada dayanan ve en sonunda şehitlikle taçlanan fedakârlıklarla noktalanan pratik hayatının bir yansımasıydı.(14)</p>

<p style="text-align: justify;"><br />
<br />
&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong><em><u>Kaynaklar</u></em></strong></p>

<p style="text-align: justify;"><br />
1- Ehlu'l-Beyt, s.132-134<br />
2- Ehlu'l-Beyt, s.132-134<br />
3- Ehlu'l-Beyt, s.137<br />
4- Ehlu'l-Beyt, s.138<br />
5- Biharu'l-Envar, 43/56-58<br />
6- Biharu'l-Envar, 43/46<br />
7- el-Emalî, şeyh Saduk, Meclis: 24/100<br />
8- Biharu'l-Envar, 43/81-82<br />
9- Biharu'l-Envar, 43/84<br />
10- İ'lamu'd-Din, s.247; Uddetu'd-Dai, s.151<br />
11- Ehlu'l-Beyt, Tevfik Ebu İlm, s.141-142<br />
12- Usdu'l-Gabe, 5/520; el-İstiab, 4/380<br />
13- Sîretu'l-Mustafa, s.205; Tarih-i Taberî, 1/426<br />
14- Fatımatü'z-Zehra Vitrun Fî Gamed adlı eserin mukaddimesi, Seyyid Musa Sadr</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-zehranin-kisiligi</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jan 2024 19:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/01/zehra0258-1.jpg" type="image/jpeg" length="55072"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Fatıma'nın Son Anları ve Şehadeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: İslâm'da ilk tabut uygulaması, Fatıma'nın na'şının bir tabuta konulmasıyla başlamıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<h6 style="text-align: right;">.</h6>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ahiret Yolculuğundan Önceki Son Saatleri</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatıma (a.s) Babasını rüyasında görmüştü, Babası ona şöyle demişti:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kızım! Bana gel. Seni çok özledim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından şöyle demişti:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu akşam yanıma geleceksin!…</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Uykusundan uyandı, ahiret yolculuğunun hazırlıklarına başladı. Doğru sözlü ve söyledikleri doğrulanan ve&nbsp;<em>"Beni rüyada gören gerçekten görmüştür."&nbsp;</em>diyen babasından yolculuğa çıkacağını duymuştu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şu hâlde haberin doğruluğundan kuşkulanmaya, tereddüt etmeye gerek yoktu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gözlerini açtı. Bütün gücünü topladı. Ölüm öncesi son silkiniş sürecini yaşıyordu belki de. Gerekli hazırlıkları yapmak için ayağa kalktı. Hayatının bu son saatçiklerini ganimet bildi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Zehra (a.s) duvara tutunarak evin su bulunan tarafına doğru yürüdü. Titrek elleriyle çocuklarının elbiselerini yıkadı. Sonra çocuklarını çağırdı, başlarını yıkadı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu sırada İmam Ali (a.s) eve girdi. Sevgili eşinin hasta yatağından kalktığını, ev işlerini yapmaya başladığını gördü.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam (a.s), ona bakınca yüreği sızladı. Fatıma (a.s), sağlıklı zamanlarında bile kendisini yoran ağır işlere bu hâldeyken yeniden koşmuş olduğuna yüreği dayanamadı. Sağlığı bozulduğu hâlde, bu ağır işleri yapmaya kalkmasının sebebini sormasında şaşılacak bir şey yoktu elbette.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fatıma (a.s) da büyük bir açıklıkla, bu günün, hayatının son günü olduğunu, çocuklarının başlarını ve elbiselerini yıkamak için kalktığını söyledi. Çünkü bu günden sonra anneleri olmayacak, yetim kalacaklar.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam (a.s), bu haberin kaynağını sordu, Fatıma (a.s) gördüğü rüyayı anlattı. Fatıma (a.s) bizzat kendisi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendi ölüm haberini eşine vermiş oluyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Zehra'nın (a.s) İmam Ali'ye (a.s) Vasiyeti</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hayatının bu son demlerinde, uzun süredir, yerine getirilmesini istediği vasiyetini eşine iletmesinin zamanı gelmişti artık. Ali'ye (a.s) şunları söyledi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Kuşkusuz, ölüm haberim bana verilmiştir. Durumumun nasıl olacağını bilmesem de, birkaç saat sonra babama kavuşacağım. İçimde sakladığım bazı şeyleri sana vasiyet edeceğim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) ona şu karşılığı verdi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İstediğin şeyi bana vasiyet et ey Resulullah'ın (s.a.a) kızı!</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) Fatıma'nın başucuna oturdu, evde bulunan diğer kimseleri dışarı çıkardı. Sonra Fatıma (a.s) konuşmaya başladı:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Seninle beraber olduğum günden beri, sana hiç yalan söylemedim ve ihanet etmedim, benimle yaşadığın sürece sana karşı gelmedim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'a sığınırım. Sen, Allah'ı en iyi bilen, iyilik ve takva sahibi, cömert, Allah'tan çok korkan birisin. Allah'a yemin ederim ki, bana karşı gelmişsin diye seni kınayacağım hiçbir davranışın olmamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Senin ayrılığın ve seni yitirmem bana ağır geliyor. Ancak bundan kaçınmamız mümkün değildir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'a yemin ederim ki, Resulullah'ı (s.a.a) kaybetmekle yaşadığım musibetimi yeniledin.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Senin ölümün ve seni yitirmem büyük bir musibettir.&nbsp;<em><strong>"</strong><strong>Biz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz."</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ne feci, ne elem verici, ne yaralayıcı ve ne hüzün verici bir musibettir bu! Bu musibet karşısında hiçbir teselli beni teskin etmez, hiçbir taziye unutturmaz bu acıyı. Bir yıkımdır ki geride hiçbir şey bırakmıyor.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra birlikte uzun süre ağladılar. İmam, Fatıma'nın başını sinesine koydu ve şunları söyledi: "Bana istediğini vasiyet et. Bana emrettiğin her şeyi yaptığımı göreceksin. Senin emrini, senin işlerini kendi işlerime tercih edeceğim." Bunun üzerine Fatıma (a.s) şunları söyledi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bana karşı sergilediğin bu davranışından dolayı Allah seni hayırla ödüllendirsin. Ey amcamın oğlu! Öncelikle sana şunu tavsiye ediyorum: Benden sonra evlen… Çünkü erkeğin bir kadını olması gerekir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bana haksızlık eden şu adamlara cenazemi göstermemeni vasiyet ediyorum. Onlar benim ve Resulullah'ın (s.a.a) düşmanlarıdır. Onların ve onlara tâbi olanların cenaze namazımı kılmalarına izin verme. Cenazemi, gözler uykuya daldığı, herkesin uyuduğu geceleyin defnet.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey amcamın oğlu! Başımda ağladıktan sonra, beni yıka, vücudumu açma. Çünkü ben temiz ve temizlenmişim. Üzerime, babam Resulullah'ın (s.a.a) üzerine döktüğünüz kâfurdan kalanını dök. Namazımı kıl, sonra akrabalarımdan diğerleri peş peşe gelip kılsınlar. Beni gündüz değil, geceleyin; açıkça değil, kimse görmeden gizlice defnet. Kabrimin izlerini yok et, belli olmasın. Bana zulmeden hiç kimseye cenazemi gösterme. Ey amcamın oğlu! Benden sonra evlenmeden edemeyeceğini biliyorum. Eğer bir kadınla evlenirsen, bir gün ve geceyi ona, bir gün ve geceyi de çocuklarıma ayır. Ey Ebu'l-Hasan! Oğullarımın yüzüne bağırma. Kanadı kırık kimsesiz yetimler gibi görmesinler kendilerini. Çünkü onlar dün dedelerini yitirdiler, bugün annelerini yitirecekler.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İbn Abbas, Fatıma'nın (a.s) yazılı bir vasiyetini rivayet etmiştir ve bu rivayette şöyle deniyor:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu, Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma'nın vasiyetidir. O bu vasiyette bulunurken Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve resulü olduğuna, cennetin ve cehennemin hak olduğuna, kıyamet gününün gelmesinde şüphe bulunmadığına ve Allah'ın kabirlerde bulunan herkesi dirilteceğine şahitlik etmektedir. Ey Ali! Ben, Muhammed'in kızı Fatıma'yım. Allah beni seninle evlendirdi ki, dünya ve ahirette senin olayım. Sen başkalarından daha çok bana yakınsın. Naaşımın üzerine kâfur dök, beni yıka ve geceleyin beni kefenle. Namazımı kıl ve cenazemi geceleyin defnet. Hiç kimse bilmesin. Seni Allah'a emanet ediyorum ve çocuklarıma selâm söyle kıyamete kadar.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İslâm'da İlk Tabut Uygulaması</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma bint-i Umeys'ten rivayet edilir ki: Fatımatü'z-Zehra (a.s) Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ben ölen kadınların görüntüsünden hiç hoşlanmıyorum. Üzerine bir giysi atıyorlar ve bu giysi onun bütün vücudunu gören herkese gösteriyor.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma: "Ey Resulullah'ın (s.a.a) kızı! Habeşistan'da iken gördüğüm bir şeyi sana göstereyim." dedi ve yaprakları soyulmuş yaş hurma çubuklarının getirilmesini istedi. Sonra getirilen bu çubukları düzeltti ve bunların üzerine bir örtü serdi. Fatıma (a.s) dedi ki:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ne güzel bir şey bu. Bunun içindeki ölünün kadın mı, erkek mi olduğu belli olmaz.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İslâm'da ilk tabut uygulaması, Fatıma'nın na'şının bir tabuta konulmasıyla başlamıştır. Fatıma (a.s) sonunda vefat ettiği hastalığa yakalanınca, Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Ben iyice zayıfladım. Vücudumda et kalmadı. Benöldüğümde, vücudumu gizleyecek bir şey yapamaz mısın?"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma dedi ki: "Ben Habeşistan'da iken onların bir şey yaptıklarını görmüştüm, sana da ona benzer bir şey yapayım mı? Eğer beğenirsem, senin için bir tane yaparım." Fatıma (a.s): "Evet." dedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Esma bir divan istedi. Getirilen divanı ters çevirdi. Sonra hurma çubuklarının getirilmesini istedi. Bu divanı, dik tuttuğu çubukların üzerine bağladı, sonra üzerine bir örtü serdi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma dedi ki: "Onların böyle yaptıklarını görmüştüm." Fatıma (a.s) şöyle dedi: "Bana da aynısını yap. Beni ört ki Allah da seni ateşten korusun."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ömrünün Son Anları</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Fatımatû'z-Zehra (a.s) evin ortasına serili yatağına döndü ve yüzünü kıbleye çevirerek yatağa uzandı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Söylendiğine göre, Fatıma (a.s) kızları Zeyneb ve ÜmmüGülsüm'ü Haşimoğulları'ndan bir kadının evine gönderir ki, annelerinin ölümünü görmesinler. O, bunları, kızlarına duyduğu şefkatin, merhametin gereği olarak yapıyordu ki, ölüm musibetinin o ağır etkisinden korunsunlar.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İmam Ali, Hasan ve Hüseyin (hepsine selâm olsun) o sırada evin dışındaydılar. Belki de o sırada zorunlu olarak ve belli bir maksada binaen dışarı çıkmışlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma'dan rivayet edilir ki: Fatımatü'z-Zehra (a.s) son nefesini vermek üzereyken Esma'ya şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Resulullah (s.a.a) vefat ederken Cebrail cennetten kâfur getirmişti. Resulullah bu kâfuru üç kısma ayırdı; bir kısmını kendisi için, bir kısmını Ali için ve bir kısmını da benim için. Kâfur kırk dirhem ağırlığındaydı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey Esma! Babamın falan yerde bulunan kâfurunun geri kalanını getir ve başımın ucuna koy.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma kâfuru getirip başının ucuna koydu. Sonra, namaz kılmak için abdest alırken Esma'ya şöyle dedi:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sürdüğüm kokuyu getir. Namaz kılarken giydiğim elbiselerimi getir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra abdest aldı. Örtüyü üzerine serdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Biraz bekle, sonra beni çağır. Cevap verdiysem bir şey yok demektir. Ama cevap vermediysem, bil ki babamın yanına gitmişim. O zaman hemen Ali'yi çağır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Artık ölüm anı iyice yaklaşınca, perde kalktı ve Fatıma Efendimiz (a.s) keskin bir bakış yöneltti ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Cebrail'e selâm olsun. Resulullah'a selâm olsun. Allah'ım, Resul'ünün yanına al. Allah'ım, hoşnutluğuna, katına, yurduna, esenlik yurduna al…</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Şu gök halkının kervanıdır. Şu, Cebrail; şu da Resulullah'tır (s.a.a); bana sesleniyor: Kızım! Gel! Burada seni karşılayacak şey senin için daha hayırlıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gözlerini açtı ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ve aleyke's-selâm, ey ruhları kabzeden! Acele et, bana acı verme.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ve ardından şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Gelişim sana olsun Rabbim, ateşe değil.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Göz kapakları yumuldu, elleri yana düştü, ayakları boylu boyunca uzanıverdi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma seslendi, cevap vermedi. Yüzündeki örtüyü kaldırdı. Fatıma (a.s), hayattan ayrılmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Üzerine kapandı, bir yandan öpüyor, bir yandan da şöyle diyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Ey Fatıma! Baban Resulullah'ın (s.a.a) yanına gittiğin zaman Esma bint-i Umeys'ten selâm söyle."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan ve Hüseyin eve geldiklerinde annelerinin üzerinin örtülmüş olduğunu gördüler. Dediler ki: "Ey Esma! Annemiz bu saatte niçin uyuyor?" Esma dedi ki: "Ey Resulullah'ın oğulları! Anneniz uyumuyor; o, bu dünyadan ayrıldı."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan annesinin üzerine kapandı. Bir yandan öperken, bir yandan da şöyle dedi: "Anneciğim! Ruhum bedenimden ayrılmadan bir kez daha benimle konuş!"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hüseyin, annesinin ayaklarını öpüyor ve şöyle diyordu: "Ben oğlun Hüseyin! Kalbim çatlayıp ölmeden önce konuş benimle!"</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Esma, Hasan ve Hüseyin'e dedi ki: "Ey Resulullah'ın oğulları! Gidin babanıza annenizin öldüğünü haber verin."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hasan ve Hüseyin mescidin yakınlarına kadar geldiler. Artık kendilerini tutamayıp yüksek sesle ağlamaya başladılar. Bu sırada bazı sahabeler yanlarına gelip, neden ağladıklarını sordular. "Annemiz Fatıma öldü." dediler. Bunu duyan İmam Ali (a.s) yüzükoyun yere kapandı:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Kim bana teselli verecek, ey Muhammed'in kızı!<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>

<h2 style="text-align: justify;"></h2>

<p style="text-align: justify;"><strong>Cenaze İşlemleri ve Defin Merasimi</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Ali'nin (a.s) evinden ağlama sesleri yükseldi. Medine, erkeklerin ve kadınların ağlama sesleriyle çınlıyordu. İnsanlar, Resulullah'ın (s.a.a) vefat ettiği günkü gibi bir dehşet anını yaşıyorlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Haşimoğulları'nın kadınları Hz. Fatıma'nın (a.s) evinde toplandılar, feryat ettiler, ağladılar. İnsanlar akın akın Ali'yi (a.s) ziyarete geldiler. Ali (a.s) oturmuş, Hasan ve Hüseyin (a.s) dizinin dibinde için için ağlıyorlardı. Ümmü Gülsüm dışarı çıktı. Şöyle diyordu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">"Babacığım! Ya Resulallah! İşte şimdi seni, bir daha buluşmamak üzere gerçekten seni kaybettik."<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Halk toplanmış, hıçkırıklarla ağlaşıyorlardı. Cenazenin evden çıkarılmasını ve namazını kılmayı bekliyorlardı. Ebuzer (r.a) dışarı çıktı: "Dağılın. Resulullah'ın (s.a.a) kızının cenazesinin evden çıkarılması akşam geç vakitlere ertelendi." dedi.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ebu Bekir ve Ömer gelip Ali'ye (a.s) baş sağlığı dilediler ve şöyle dediler: "Ey Ebu'l-Hasan! Resulullah'ın (s.a.a) kızının cenaze namazını bize haber vermeden kılma."<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine toplanan halk dağıldı. Cenaze merasiminin ertesi sabah yapılacağını sanıyorlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">(Rivayete göre Hz. Fatıma (a.s) ikindi namazından sonra veya gecenin ilk saatlerinde vefat etti.)</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Fakat İmam Ali (a.s), Fatıma'nın (a.s) cenazesini o gece yıkadı, kefenledi. Esma da ona yardım ediyordu.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra: "Hasan! Hüseyin! Zeyneb! Ümmü Gülsüm! Gelin, son kez annenizi ziyaret edin. Çünkü bu, ayrılma anıdır ve buluşma cennette olacaktır…" diye onlara seslendi. Bir süre geçtikten sonra İmam Ali onları annelerinin cenazesinden uzaklaştırdı.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;Ardından cenaze namazını kıldı ve ellerini göğe kaldırarak şöyle seslendi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Allah'ım! Bu, Peygamber'inin kızı Fatıma'dır. Onu karanlıklardan nura çıkardın. Böylece o her tarafı aydınlattı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bütün sesler kesilip gözler uykuya dalınca, gecenin bir yarısında Emirü'l-Müminin (a.s), Abbas, Fadl b. Abbas ve bir dördüncü şahıs bu narin cenazeyi alıp götürüyorlardı. Hasan, Hüseyin, Akil, Selman, Ebuzer, Mikdad, Büreyde ve Ammar da cenazeye eşlik ediyorlardı.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ali (a.s) kabre indi. Resulullah'ın (s.a.a) ciğerparesini aldı ve lahdine yanı üstü yerleştirdi. Şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ey toprak! Emanetimi sana emanet ediyorum. Bu, Resulullah'ın (s.a.a) kızıdır. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah ve billah ve alâ millet-i Resulillah Muhammedi'bn-i Abdillah. (Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. Allah'ın adı, Allah'ın yardımı ve Allah'ın elçisi Muhammed b. Abdullah'ın dini üzere.) Ey Sıddıka (dosdoğru kadın)! Seni, sana benden daha evlâ/yakın olana teslim ediyorum. Allah'ın senin için razı olduklarına ben de senin için razıyım."</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ardından şu ayeti okudu:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Sonra kabirden çıktı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Oradakiler Nebevî incinin üzerini toprakla örtmeye başladılar. İmam Ali (a.s) de mezarın belli olmaması için toprağı iyice yaydı, dümdüz yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İmam Ali'nin (a.s) Hz. Zehra'ya (a.s) Ağıtı</strong></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Defin töreni acele bir şekilde tamamlandı. Halkın görüp mezarlığa akın etmesinden korkuyorlardı. İmam (a.s) mezarın toprağından elini silkelerken, Resulullah'ın (s.a.a) ciğerparesini yitirmekten dolayı büyük bir üzüntüye kapıldı. Sevgi pınarı eşiydi o. Birlikte saflık, temizlik, fedakârlık ve başkalarını kendilerine tercih etme gibi erdemlerin hâkim olduğu mutlu bir hayat yaşamışlardı. Fatıma (a.s) onun uğruna ne korkular ve ne zorluklar çekmişti. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Sonra yüzünü Resulullah'ın (s.a.a) kabrine çevirdi ve şöyle dedi:</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Benden sana selâm olsun ya Resulallah! Kızından, sevgilinden, gözünün aydınlığından, ziyaretçinden, hemen yanı başındaki yerde yatıp bizden ayrılan, Allah'ın çok çabuk bizden koparıp sana kavuşturduğu ciğerparenden sana selâm olsun. Ya Resulallah! Seçkin kızından dolayı sabrım azaldı, âlemin kadınlarının efendisinin ayrılığı karşısında tahammülüm kalmadı. Fakat senin ayrılığında (zorluklara karşı sabretmedeki senin) sünnetine uymamdır beni teselli eden. Son nefesini göğsümde verirken gözlerini ben kendi ellerimle kapattım ve seni kabrine ben yerleştirdim ve bütün işlerini ben üstlendim.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Evet, Allah'ın kitabında, benim için bu zorlukları kabullenmenin en güzel ifadesi vardır:&nbsp;<em><strong>"Biz Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz."&nbsp;</strong></em>Artık emanet iade edildi ve rehine (bedenin tutsağı olan ruh) geri alındı. Zehra'yı kaptırdım. Onun ayrılığından sonra yer ve gök ne çirkindir, [nasıl da toz duman gibi görünür] ya Resulallah!</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Hüznüme gelince, sonsuzdur; gecelerimi ise uykusuz geçirmekteyim. Allah, senin şu anda bulunduğun yurda beni de almadıkça, bu hüzün yüreğimi terk edecek değildir. Derin bir yara gibi yakıcı bir hüzündür bu. Daima diri ve kavurucu bir kederdir. Allah ne çabuk bizi birbirimizden ayırdı! Şikâyetim Allah'adır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Ümmetinin nasıl üzerime çullandığını kızın sana anlatacaktır. Nasıl onun haklarını çiğnediklerini de. Ona sor, durumu ondan öğren. Göğsünde ne birikmiş öfkeler vardı ki, bunları dışarı atacak bir yol bulamıyordu. O söyleyecek ve hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah da hükmedecektir.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Selâm ikinize olsun ya Resulallah! Bu bir veda edenin selâmıdır, bıkkınlık ve sorumluluktan kaçanın selâmı değil. Eğer dönüp gidiyorsam, bunun sebebi usanmışlığım değildir. Şayet burada bekliyorsam, bunun sebebi de Allah'ın sabredenlere vaat ettiği ödülden ümidimi kesmem değildir. Sabır daha güvenli ve daha güzeldir çünkü.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">İstilacıların bize baskın çıkmaları olmasaydı, kabrinin başını mesken edinir, oradan ayrılmazdım. Orada yalnızlığa çekilir ve beklerdim. Oğlunu yitirmiş bir anne gibi, musibetin büyüklüğüne oturur ağlardım. Allah'ın yardımı ve gözetimi altında kızın gizlice defnedildi. Zorbalıkla hakları çiğnendi onun. Herkesin gözü önünde, ona kalan mirasa el konuldu. Senin hatırını dinleyen olmadı. Kimse seni aklına bile getirmedi. Allah'adır şikâyetimiz -ya Resulallah-! Sendedir tesellilerin en güzeli -ya Resulallah-! Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi onun (Fatıma'nın) ve senin üzerine olsun.<a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr align="left" size="1" width="33%" />
<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>- Ravzatu'l-Vaizin, 1/151. Bir başka rivayette de şöyle geçer:&nbsp;<em>"Sesler kesildiği, gözler uyuduğu..."</em></h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>- Biharu'l-Envar, 43/178 ve 192</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>- Biharu'l-Envar, 43/214</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>- Keşfu'l-Gumme, 1/503; Biharu'l-Envar, 43/213; Tehzibu'l-Ah-kâm, 1/469</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>- Biharu'l-Envar, 43/186</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a>- Biharu'l-Envar, 43/192</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>- age. 199</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>- age. 179</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a>- age. 193</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a>- [Tâhâ, 55]</h5>

<h5><a href="file:///C:/Users/Bedel-Nb/Downloads/HZ. FATIMA'NIN SON ANLARI VE ÅEHADETÄ° (1).doc#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a>- Biharu'l-Envar, 43/193</h5>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-fatimanin-son-anlari-ve-sehadeti</guid>
      <pubDate>Mon, 18 Dec 2023 23:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/12/fatima025.jpg" type="image/jpeg" length="16047"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
