<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 18 Apr 2026 00:56:54 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/kuran-ehlibeyt"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğruyu Bulmak İçin Ehlibeyt’in Kapısına Gitmek]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğru İrfan Yolunu Öğrenmek İçin Ehlibeyt’in Kapısına Gitmeliyiz]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Biz Şii’ler günümüzdeki güvenilir tek nakli yolun, Kur’an-ı Kerim, Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) buyrukları olduğuna inanıyoruz. Burada Müslümanların büyük bir kısmı “Allah’ın kitabı bize yeter” sloganını rehber edinmiştir ve Kur’an’ın tek başına insanı yaratılış gayesine ulaştırabileceğine inanıyor. Oysa bu düşüncenin yanlış olduğu konu üzerinde kısa bir duraksamayla ortaya çıkıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> وَأَنْزَلْنا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنّاسِ ما نُزِّلَ إِلَيْهِمْ </strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong><i>[</i></strong>1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimede Kur’an’ın, (anlaşılabilmek için) Peygamber efendimizin (s.a.a) anlatımıyla birlikte olması gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle ve bu ayet gereğince Kur’an ayetlerinin inmiş olması, Peygamber efendimizin (s.a.a) anlatımı olmaksızın yeterli olmayacaktır ve ayrıca Peygamber efendimizin (s.a.a) ayetlerin açıklamasıyla ilgili buyrukları Kur’an ayetleriyle eşdeğerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Resulullah’ın (s.a.a) buyruklarının Kur’an’la eşdeğer olduğu gerçeğine dikkat çekerek Peygamber efendimizin (s.a.a) bizi kendisinden sonra Ehlibeyt’e (a.s) yönlendirdiğine değinmek istiyorum. Konuyla ilgili birçok hadis-i şerif nakledilmiştir ve Peygamber efendimiz (s.a.a) mübarek hayatının farklı dönemlerinde defalarca bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Bu hadislerin başında Şia ve Sünni kaynaklarında nakledilmiş olan ‘Sekaleyn Hadisi’ yer alıyor. Bu hadis-i şerifte Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>اِنّي تارِكٌ فيكُمُ الثَّقَلَيْنِ كِتابَ اللّٰهِ وَ عِتْرَتي اَهْلَ بَيْتي وَ إنَّهُما لَنْ يَفْتَرِقا حَتّى يَرِدا عَلَىَّ الْحَوْضَ ما اِنْ تَمَسَّكْتُمْ بِهِما لَنْ تَضِلُّوا</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Sizin için iki değerli emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve Ehlibeyt’im. Bu iki emanet Kevser havuzu başında bana gelene dek birbirinden ayrılmayacaktır ve siz bu iki emanete sarıldığınız sürece sapkınlığa uğramayacaksınız.”</strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri hadisler gereğince Peygamber efendimizin (s.a.a) yanı sıra masum on iki imamlar (a.s) da Kur’an’ın açıklayıcısıdırlar ve onların sözü aynen Peygamber efendimizin (s.a.a) sözü gibi geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte sırtımızı bu gerçeklere dayayarak İslam’ın kıyamet gününe dek insanların tüm ihtiyaçlarına yanıt verebileceğini haykırabiliyoruz. Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in buyruklarını bir kenara bırakıp da hayatımızdaki tüm soruların yanıtını yalnızca Kur’an-ı Kerim’de ararsak, örneğin namaz gibi en önemli dini vecibelerimizde bile büyük sorunlar yaşarız. Detayları ve ince noktaları şöyle dursun, örneğin gün içinde bir Müslüman’ın yerine getirmesi gereken namazların sayısı bile Kur’an’da açıklanmamıştır. Bu nedenle gerçek anlamda “Allah’ın kitabı bize yeter” sloganını benimseyecek olursak ve bu slogandan vazgeçmezsek namaz gibi en belirgin dini vecibelerimizi bile yapamaz hale geliriz.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde Ehlibeyt’in (a.s) buyruklarını hiçe sayıp da yalnızca Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarıyla yetinmek dinî hükümler ve hakikatlerin önemli bölümünü bize kapatacaktır. On iki İmamların (a.s) sünnetini göz ardı etmek birçok İslamî hükmün bizim için açığa kavuşmamasına, çaresizlik içinde kalmamıza ve İslamî konularda eli kolu bağlı bir şekilde sorularımıza yanıt bulamaz hale gelmemize sebep olacaktır. Ehl-i Sünnet kanalıyla Peygamber efendimizden (s.a.a) nakledilen hadislerin sayısının bin hadise bile varmaması durumun vahametini göstermek için yeterlidir. Yalnızca bin hadisle bir yere varamayız ve Müslümanların birçok sorunu çözümsüz kalır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet camiası tarih boyunca sürekli sıkıntılarla boğuşmuştur ve günümüzde de aynı sıkıntılar devam ediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Biz Şia olarak Peygamber efendimizden (s.a.a) sonra On iki İmamların (a.s) masum birer halef olarak iki yüz elli yıl boyunca insanları doğruya yönlendirdiklerine, bu zaman zarfında İslam’ın temellerini sağlamlaştırdıklarına ve İslamî hükümleri detaylarıyla birlikte insanlara aktardıklarına inanıyoruz. Bu büyük zatlar en çalkantılı dönemlerde bile ilahi tedbirler ve yardımlarla İslamî hükümleri halka aktarmayı başardılar ve yanlarındaki özel yarenlerinin yardımıyla İslamî hükümleri koruyabildiler. İşte bu nedenle günümüzdeki Şii topluluğu Kur’an ve Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarıyla sınırlı olmayan ve Ehlibeyt’in (a.s) buyruklarını da içine alan çok zengin bir kaynağa sahiptir. Bu kaynak sayesinde güncel sorunlara yanıt bulabiliyoruz. Şii camiasında durum böyle iken diğer İslamî camialar Ehlibeyt’in (a.s) iki yüz elli yıllık öğretisinden yoksun olmakla kalmayıp ellerindeki sınırlı sayıdaki Peygamber efendimizin (s.a.a) hadisleri konusunda bile sıkıntılar yaşıyorlar. Ayrıca Peygamber efendimizden (s.a.a) nakledilen hadisler konusunda Ehli Sünnet camiası içinde büyük ihtilaflar yaşanıyor. Bu ihtilaflar detaylarla sınırlı kalmayıp Peygamber efendimizin (s.a.a) neredeyse her gün insanların içinde tekrarlamış olduğu konularda bile yaşanıyor. Peygamber efendimiz (s.a.a) uzun yıllar boyunca insanların gözü önünde abdest alıyordu ancak Peygamber efendimizin (s.a.a) vefatından sonra abdest alma şekliyle ilgili birçok ihtilaflar yaşandı. Aynı şekilde Peygamber efendimiz (s.a.a) yıllarca insanların gözü önünde namaz kıldı; ancak Peygamber efendimizin (s.a.a) vefatından sonra namaz esnasında ellerimizi birbirinin üzerine mi koymalıyız yoksa eller yanda mı durmalıdır konusunda ihtilaflar yaşandı. Bunca basit ve gözle görülür konularda ihtilaf yaşanıyorsa, ancak bilgin ve uzman insanların aklına gelebilecek konuların halini artık siz düşünün.</p>

<p style="text-align:justify">Masum bir imamın varlığını gerektirecek sebeplerden birisi peygamberin görevini tamamına erdirmektir. Masum on iki imam (a.s) olmayacak olsaydı Peygamber efendimizin (s.a.a) peygamberliği sonuçsuz kalırdı. Konunun önemini daha da belirginleştiren şey bu imamların (a.s) masum olması ve Peygamber efendimizin (s.a.a) buyruklarını kusursuz bir şekilde bize aktarabilmesi gerçeğidir.</p>

<p style="text-align:justify">Masum On iki İmamlara (a.s) yüce Allah tarafından masum olma özelliğine ilaveten âlim olma özelliğinin verilmiş olması bu zatların elini İslam dini ve Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetini koruyabilmeleri yönünde önemli ölçüde güçlendiriyordu. Bu sayede bu zatlar İslam dininin temellerini binlerce yıl sarsılmadan korunabilecek şekilde güçlendirebildiler. Bu süreç içinde şeytanlar seyirci kalmadı elbet ve uydurma hadislerle, Müslümanların arasını açmakla ve türlü araçlarla İslam’ı tamamen yok etmeye çalıştılar. Ancak Ehlibeyt’in (a.s) tedbirleri bu planların dinin esasına zarar vermesini önledi. Günümüzdeki İslam’da birtakım eğrilikler veya eksiklikler görünüyorsa da bu olumsuzluklar teferruatlarla sınırlıdır ve dinin esası korunabilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak Allah’a giden yolu öğrenmek istiyorsak kitap ve sünnete başvurmalıyız. İnsanın tekâmülü ve yücelmesi alanında başka bir kaynağa başvuracak olursak karşılaşacağımız sonuç, çıkmaz bir durum veya sapma olacaktır. Kur’an-ı Kerim’in nur saçan ayetleri, Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) yol gösterici buyrukları elimizde duruyor iken belki de İslam’a karşı kin duyan bilmem nereli oryantalist, tarihçi veya bilim adamının dediklerini referans göstermeye ne gerek var? Elimizde bunca değerli ve güvenilir kaynaklar var iken yabancı kaynaklara ne ihtiyacımız olabilir? Bu gerçek bunca açık olasına rağmen maalesef tarih boyunca yaşanan gafletler ve İslam camiasındaki diğer olumsuz olaylar birçok Müslüman’ın bu süreç içinde doğru yolu bulamamasına sebep olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nahl, 44.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Biharu’l- Envar cilt: 35, sayfa: 184, 4’üncü bab, 2’inci hadis.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/dogruyu-bulmak-icin-ehlibeytin-kapisina-gitmek</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 16:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/kapiz-1.jpg" type="image/jpeg" length="45522"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vahyin Muhatapları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“(Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) Senin kalbine indirdi.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Genel Olarak Vahiy</strong></p>

<p style="text-align:justify">Vahyin ne olduğunu bilmek ve vahyi tüm boyutlarıyla iyice tanımak büyük bir öneme sahiptir; çünkü Kur’an’ı anlamak, vahyi gerçek anlamıyla bilmeye bağlıdır. Kur’an; semavî mesajları içinde barındıran, yüce Allah’ın sözleridir ve vahiy yoluyla bizlere ulaşmıştır. Vahiy de melekût âleminden madde âlemine inen gaybi öğretilerin toplamına denir. Kur’an-ı Kerim’de vahiy hakkında şöyle buyrulmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Muhakkak ki o (Kur’an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Senin kalbine; uyarıcılardan olman için, Apaçık Arapça bir dille.” </em></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”</em></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” </strong></em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden Kur’an’la ilgili konuların içerisinde üzerinde durulması gereken en önemli konu vahiydir. Öncelikle vahyin tanımı yapılmalı, niteliği belirtilmeli, melekût âlemiyle madde âlemi arasındaki bu irtibatın nasıl sağlandığı ve aslında böylesine bir irtibatın olup olamayacağı incelenmelidir. Bu ve buna benzer konular belirlenip, incelendikten sonra hiç şüphesiz Kur’an öğretilerini anlamak çok daha kolay ve doğru olacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Vahyin Tanımı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Arap literatüründe vahiy kavramı çok değişik anlamlarda kullanılmıştır, örneğin: İşaret, yazı, risale, haber, kapalı söz, gizlide ilân gibi. Sonuçta, başkalarının anlamayacağı gizli ve hızlı bir şekilde başkasına bildirilen her söze, yazı ve mesaja vahiy denilir.</p>

<p style="text-align:justify">Ünlü dil bilimci Ragıp İsfehani vahyi şöyle tanımlıyor: <em>“Vahiy, hızlı ve işaretle bildirilen gizli mesajlara denilir.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ebu İshak’a göre ise: “Vahyin asıl sözlük anlamı gizli mesaj demektir, buna göre de ilham için vahiy kelimesini kullanmışlardır.” Araplar birisinin gizlice konuşup, başkalarının anlamayacağı şekilde bir şeyler anlatması için, vahiy kelimesini kullanırlar, “Ona vahyetti” yani başkasının anlamayacağı şekilde meramını bildirdi.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kur’an’da Vahiy</strong></p>

<p style="text-align:justify">Vahiy kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de dört farklı anlamda kullanılmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Gizli İşaret: </strong>Vahyin Kur’an’da kullanılan sözlük anlamıdır. Yüce Allah Hz. Zekeriya hakkında şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Bunun üzerine Zekeriya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara: ‘Sabah akşam tesbihte bulunun’ diye (fe’evha) işaret verdi.” </strong></em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- İçgüdüsel Hidayet: </strong>Her türlü varlığın, yani bitki, hayvan, insan hatta bir anlamda cansız varlıkların dahi sahip oldukları ve onunla kalıcılıklarını sağladıkları, doğal bir yönlendirmedir. Her varlığa yol gösteren bu insiyaklar için Kur’an-ı Kerim vahiy kelimesini kullanmıştır:</p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Rabbin bal arısına: Dağlarda, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye vahiy etti.”</strong></em> <a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tüm varlıklarda bulunan içgüdüsel hidayet doğanın en ilginç sırlarından biridir, Allah tarafından hayvanların bu şekilde yönlendirilip insanlık için faydalı olması herkesi hayrete düşürmektedir. Yapılanlar çok açık bir şekilde fark edilmekte fakat kim tarafından yönlendirildikleri somut olarak bilinmemektedir. Bu yüzden “vahiy” kavramını kullanmak çok yerindedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- İlham: </strong>Her insan yaşamında nereden geldiğini bilmediği bir takım ilhamlar yer almaktadır ki özellikle zor durumlarda güzel kararlar verebilmek için, bu ilhamlar daha çok hissedilmektedir. Bu kaynağı bilinmeyen ve sadece insanın içine doğan ilhamlar, hayatımızda büyük bir öneme sahiptir, öyle ki çoğu zaman bizi çıkmazlardan kurtaran bir ışık gibidir. İşte insanın yardımına koşan doğaüstü bu esinlenmelerin bir diğer adı da vahiydir. Hz. Musa’nın annesi büyük bir çıkmazdayken, Allah tarafından gönderilen bu ilhamla oğlunun öldürülmesini önledi, Kur’an bunun adına vahiy diyerek şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Musa’nın annesine: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma; çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız, diye vahyettik (ilham ettik)”</em></strong> <a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim. Hani, kız kardeşin gidip “Ona bakacak birini size bulayım mı?” diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik.”</strong></em> <a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">Musa (a.s) doğduğu zaman, annesi onun için endişelenmeye başladı. Birden Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini düşündü, aklından çocuğuna süt vermesini ve tehlikeyi hissedince, onu tahta bir sandığa koyup suya bırakması gerektiği geçti. Yine bir gün çocuğuna kavuşacağına ve asla üzülmemesi gerektiğine kesin inanmaya başladı; zira Allah’a güvenip çocuğunu O’na emanet etmişti. Bunlar Hz. Musa’nın (a.s) annesinin yaşamış olduğu esinlemeler, gönlüne doğan ilham ve kalbinde parlayan umut kıvılcımlarıydı. Yüce Allah’ın bu tür yardımları tüm insanlar için geçerlidir, özellikle Allah’ın sevgili kulları bir zorluğa düştüklerinde ve önemli karar almaları gerektiğinde, Allah tarafından onların kalbine ilham edilir. Bu Rahmanî ilham ve Rabbanî esinlemeler sayesinde en doğru kararları verirler.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, kullarının doğru hareket etmesi için güzel ilhamlarda bulunduğu gibi, şeytanda insanları yoldan çıkarmak ve günaha düşürmek için vesveselerde bulunmaktadır, Kur’an bu şeytanî vesveseler için de vahiy kelimesini kullanmıştır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine vahyederler (vesvese edip, yaldızlı sözler fısıldarlar).”</strong> <a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için, vahyederler (vesvese).” </strong></em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Şeytanın yapmış olduğu bu vahiy yani vesveseler Nas suresinde de belirtilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“O sinsi vesvesenin şerrinden, o ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden) Allah’a sığınırım!” </strong></em><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4- Peygamberlere gelen vahiy (Risal-i vahiy): </strong>Bu anlamda ki vahiy sadece peygamberlere özeldir ve sadece Allah tarafından nübüvvet makamına ulaşan kullarına gönderilir. Bu anlamda vahiy kelimesi Kur’an’da yetmişten fazla geçmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresindekileri uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik.” </strong></em><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Biz, bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz.” </strong></em><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Herkes Allah tarafından vahyi alabilme kapasitesine sahip değildir, peygamberler kendilerini mükemmel kılarak bu makama ulaşabilmişlerdir. İmam Hasan Askeri (a.s) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify">“<em>Allah, Hz. Muhammed’in kalbini ve ruhunu vahyi almaya en lâyık insan olarak gördü, bu yüzden de onu peygamber olarak seçti.”</em> <a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisten anlaşılan, üstün mesajları alabilmek için potansiyel kemallerin güçlendirilmesi gerektiğidir. Peygamberler buna ulaşmak için varlıklarında bulunan beğenilmezlikleri uzaklaştırmalı ve doğaüstü âlemle irtibat için güzellikleri kendilerinde toplamalıdırlar. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Yüce Allah hiç bir peygamberinin aklını mükemmel kılmadıkça onu peygamberliğe seçmez, onun akıl ve düşüncesi ümmetinin akıllarından daha üstündür.” <a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Büyük filozoflardan Molla Sadra bunu şöyle dile getiriyor: <em>“Bir peygamber dışta peygamberliğe seçilmeden önce, batınında peygamberliğe seçilir ve ruhu peygamberliğin hakikatlerini algılar. Onlar öncelikle batınlarını mükemmelleştirirler ve daha sonra bu mükemmellikler dışa yansır. Aslında Allah’ın bu seçkin kulları, öncelikle halktan hakka doğru bir yolculuk yaparlar ve hakka ulaştıktan sonra haktan hakla beraber halka geri dönerler.”</em> <a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Dolayısıyla vahiy, soyut âlemden gelerek insanın batınına doğan üstün öğretilerin toplamıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“De ki: Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine O indirmiştir.”</em></strong> <a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi, senin kalbine; uyarıcılardan olman için.” </strong></em><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Vahiy de ilham gibi özel durumlarda kalbe dolarak insanın aydınlanmasını sağlar, ancak peygamberler bunun kimin tarafından geldiğini bilirler, normal insanlar ise kalplerine doğan ilhamın kimin tarafından geldiğini bilmezler. Bu yüzden peygamberler semavî öğretileri almakta hiçbir zaman hayrete kapılmaz, yanlışlığa düşmezler; çünkü kimin tarafından geldiğini ve ne tür bir niteliğe sahip olduğunu çok iyi bilirler.</p>

<p style="text-align:justify">Zürare, İmam Sadık’a (a.s) şöyle sordu: Peygamber (s.a.a) , kendisine gelenin ilâhî vahiy olduğunu, şeytanî vesvese olmadığını nasıl ayırt edebiliyordu? İmam (a.s) cevap olarak şöyle buyurdu: “Allah ne zaman kullarından birini peygamberliğe seçerse, ona özel bir güven (sekine) ve vakar verir. Böylece kendisine Allah tarafından gelenleri gözüyle görür gibi olur.” <a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a> Yine diğer bir hadiste, <em>“Peygamber olduklarını nasıl anlıyorlar?” </em>sorusuna cevap olarak İmam şöyle buyuruyor: “Onlar için perdeler tamamen kaldırılır.” <a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir deyimle peygamberler, peygamberliğe seçildiklerinde, ilm’ül yakini çoktan geride bırakmışlardır, ayn’ül yakini de kat ederek, hakk’ül yakine ulaşmışlardır. Böylesi tertemiz insanların bu büyük makamları kat ettikten sonra insanların içinden seçilip peygamber olmalarına pek şaşırmamak gerek. Bunu Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler?”</em></strong> <a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yani eğer insanlar birazcık kendilerine gelseler ve peygamberler hakkında daha çok olumlu düşünseler, gerçekleri görüp, bu yanlış eleştirilerden sakınacaklardır. Yüce Allah, peygamberlerin insanların içinden seçilmesiyle ilgili yersiz eleştirilere şöyle cevap vermektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu. (Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kâfidir. İnkâr eden ve (başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.”</strong></em> <a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Öyleyse Allah’ın insanların içinden bir peygamber seçerek ona vahyetmesi çok da şaşılacak bir durum değil; çünkü tüm insanlar yaşamı boyunca az veya çok bunu kendilerinde tecrübe etmiş ve tarih boyunca defalarca görmüşlerdir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamberlere Özel Vahiy</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Kur’an’a göre peygamberlere özel olan vahiy, üç kısma ayrılmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hâkîmdir. İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik.”</em></strong> <a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Direkt vahiy: </strong>Bu kısımda arada bir vasıta olmaksızın vahiy direkt olarak peygamberlerin kalbine gönderilmektedir. Allah Resulü (s.a.a) bu hususta şöyle buyuruyor: “Ruhu’l Kudüs benim içime üflüyor.” <a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Sesin oluşturulması: </strong>Vahiy sesli bir şekilde peygambere bildirilmekte, fakat peygamberden başka hiç kimse bu sesi duymamaktadır. Peygamber sesi duyuyor ama bu sesin sahibini görmüyor, yani bir çeşit perdenin arkasından konuşan birisinin sesinin duyulması ve onun görülmemesi gibidir. Bu yüzden Kur’an, “perde arkasından konuşur” tabirini kullanmaktadır. Hz. Musa’nın tur dağında Allah’la konuşup, Ondan vahiy alması ve Hz. Resulullah’ın miraçta Allah’la konuşması bu türdendir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Melek vasıtasıyla vahiy: </strong>Bu görevi üstlenen melek Cebrail’dir, O Allah tarafından almış olduğu üstün öğretileri peygambere ulaştırmaktadır, Kur’an’da şöyle buyruluyor:</p>

<blockquote>
<p><strong><em>“(Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) Senin kalbine indirdi.”</em></strong> <a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Şüphesiz O (Cebrail) Kur’an’ı senin kalbine indirmiştir.” </strong></em><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Şuara, 192–195.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İsra, 39.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> En’am, 19.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> el-Müfredat, s. 515.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Meryem,11.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Nahl, 68- 69.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Kasas, 7.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Taha, 37- 40.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> En’am, 112.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> En’am, 121.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Nas, 3- 6.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Şura, 7.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Yusuf, 3.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Biharü’l-Envar, c. 18,s.205,h.36.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Usul-u Kâfi, c. 1,s.13.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Şerh-i Usul-u Kâfi, c. 3,s.454.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Bakara, 97.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Şuara, 193- 194.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Tefsir-i Ayyaşi, c. 2,s.201. Bihar, c.18,s.262,h.16.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Biharü’l-Envar, c. 11,s.56,h.56.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Yunus, 2.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Nisa,163- 167.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Şura, 51- 52.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> el-İtkan, c. 1,s.44.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Şuara, 193- 194.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Bakara, 97.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/vahyin-muhataplari</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 12:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/muhatap-1.jpg" type="image/jpeg" length="16034"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Ali'nin Kûfe Mescidi Münacatı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu münacat özünde, İmam Ali'nin şahsiyetinin tevazu ve ilahi aşk yönünü yansıtır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) Kûfe Camii'ndeki münacatı, onun Allah'a olan derin bağlılığını, acziyetini ve ilahi rahmete sığınışını ifade eden,<em> “Mevlam, ey mevlam!” / “Efendim, ey Efendim!”</em> nidasıyla başlayan meşhur bir yakarıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu münacatta İmam Ali, Allah'ın mutlak hâkimiyetini, kendisinin ise acizliğini vurgulayarak merhamet ve bağışlanma diler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu kıymetli münacat, <em>"Sen bağışlayansın, ben günahkâr; bağışlayana günahkârdan başka kim merhamet eder?"</em> gibi tezatlıklar (galip-mağlup, yüce-düşkün) üzerinden Allah'ın sıfatlarına sığınmayı içerir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci Pasaj</strong></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">اللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ لا يَنْفَعُ مالٌ وَلا بَنُونَ إِلاّ مَنْ أَتى الله بِقَلْبٍ سَلِيمٍ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ يَعضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ يَقُولُ: يالَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ يُعْرَفُ المُجْرِمُونَ بِسِيماهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالأقْدامِ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ لايَجْزِي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وَلامَوْلُودٌ هُوَ جازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْئاً إِنَّ وَعْدَ الله حَقُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ لايَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمْ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ لا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَالأمْرُ يَوْمَئِذٍ للهِ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الأمانَ يَوْمَ يَفِرُّ المَرءُ مِنْ أَخِيهِ وَاُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِيٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">وَأَسْأَلُكَ الاَمانَ يَوْمَ يَوَدُّ المُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ جَميعاً ثُمَّ يُنْجِيهِ كَلاًّ إِنَّها لَظى نَزَّاعَةً لِلْشَّوى.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arapça Okunuşu</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allahumme innî es eluke’l emâne yevme lâ yenfa’u malun vela benune illa men etallahu bikalbîn selîmin</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yeuzzu’z-zalimu a’la yedeyhi yekulu yâ leyteni itteğeztu me’ar-resuli sebîlen</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yu’refu’l mucrimune bisiymahum feyu’ğezu binevasi ve’l ekdami</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ yeczi vâlidun e’n veledihi vela mevludun huve cazin e’n vâlidihi şey’en inne va’dellahi hakkun</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ yenfeu’z-zâlimine ma’ziretuhum velehumu’l la’netu velehum suu’d-dâr</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme lâ temliku nefsu’n linefsi’n şey’en ve’l emru yevme izin lillahi,</p>

<p style="text-align:justify">ve es elukel emâne yevme yefirru’l mer’u min eğiyhi ve ummihi ve ebiyhi ve sâhibetihi ve beniyhi likullim riyyin minhum yevme izin şe’nun yuğniyhi</p>

<p style="text-align:justify">ve es eluke’l emâne yevme yeveddu’l mucrimu lev yeftediy min azâbi yevme izin bi beniyhi ve sâhibetihi ve eğiyhi ve fesiyletihil letiy tu’viyhi ve men fil a’rzi cemiyen summe yunciyhi kelle inneha leza nezzâ’aten li’l şeva.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tercümesi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah’ım! Sadece tertemiz bir kalple Allah’ın huzuruna çıkan hariç mal ve evlatların -insana- hiçbir yararı olmadığı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Zalimin -hasretle- ellerini ısıracağı ve <em>“keşke ben Resulullah’a -itaat- yolunu tutsaydım”</em> diyeceği günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Günahkârların yüzlerinden tanınacağı, saçları ve ayaklarından tutulacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Babanın oğul yerine ve evladın da baba yerine cezalandırılmayacağı günde senden aman diliyorum. Ve doğrusu Allah’ın vaadi haktır.</p>

<p style="text-align:justify">Zalimlere mazeretlerinin bir fayda sağlamayacağı, onların Allah’ın rahmetinden uzak ve kötü bir menzilde olacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Hiç kimsenin kimse üzerinde güç sahibi olamayacağı ve yetkinin yalnız Allah’a has olacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve evlatlarından kaçacağı ve herkesi meşgul edecek bir işle uğraşacağı günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Suçlu o günün azabından -kurtulmak için- eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini vermek ister. Hayır, -hiçbir zaman bu imkânı bulamayacak-! O -cehennem ateşi-, alevlenen bir ateştir. Deriler kavurur, soyar.”</em> Bu günde senden aman diliyorum.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Pasaj</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المَوْلى وَأَنا العَبْدُ وَهَلْ يَرْحَمُ العَبْدُ إِلاّ المَوْلى،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المالِكُ وَأَنا المَمْلُوكُ وهَلْ يَرْحَمُ المَمْلُوكَ إِلاّ المالِكُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ العَزِيزُ وَأَنا الذَّلِيلَ وَهَلْ يَرْحَمُ الذَّلِيلَ إِلاّ العَزِيزُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الخالِقُ وَأَنا المَخْلُوقُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَخْلُوقَ إِلاّ الخالِقُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ العَظِيمُ وَأَنا الحَقِيرُ وهَلْ يَرْحَمُ الحَقِيرُ إِلاّ العَظِيمُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ القَوِيُّ وَأَنا الضَّعِيفُ وَهَلْ يَرْحَمُ الضَّعِيفَ إِلاّ القَوِيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغَنِيُّ وَأَنا الفَقِيرُ وَهَلْ يَرْحَمُ الفَقِيرَ إِلاّ الغَنِيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُعْطِي وَأَنا السَّائِلُ وَهَلْ يَرْحَمُ السَّائِلُ إِلاّ المُعْطِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الحَيُّ وَأَنا المَيِّتُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَيِّتَ إِلاّ الحَيُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الباقِي وَأَنا الفانِي وَهَلْ يَرْحَمُ الفانِيَ إِلاّ الباقِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الدَّائِمُ وَأَنا الزَّائِلُ وَهَلْ يَرْحَمُ الزَّائِلَ إِلاّ الدَّائِمُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّازِقُ وَأَنا المَرْزُوقُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْزُوقَ إِلاّ الرَّازِقُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الجَوادُ وَأَنا البَخِيلُ وهَلْ يَرْحَمُ البَّخِيلَ إِلاّ الجَوادُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُعافِي وَأَنا المُبْتَلى وَهَلْ يَرْحَمُ المُبْتَلى إِلاّ المُعافِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الكَبِيرُ وَأَنا الصَّغِيرُ وَهَلْ يَرْحَمُ الصَّغِيرَ إِلاّ الكَبِيرُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الهادِي وَأَنا الضَّالُّ وهَلْ يَرْحَمُ الضَّالَ إِلاّ الهادِي،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّحْمنُ وَأَنا المَرْحُومُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْحُومَ إِلاّ الرَّحْمنُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ السُّلْطانُ وَأَنا المُمْتَحَنُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُمْتَحَنَ إِلاّ السُلْطانُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الدَّلِيلُ وَأَنا المُتَحَيِّرُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُتَحَيِّرَ إِلاّ الدَّلِيلُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغَفُورُ وَأَنا المُذْنِبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المُذْنِبَ إِلاّ الغَفُورُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الغالِبُ وَأَنا المَغْلُوبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَغْلُوبَ إِلاّ الغالِبُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ الرَّبُّ وَأَنا المَرْبُوبُ وَهَلْ يَرْحَمُ المَرْبُوبَ إِلاّ الرَّبُّ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ أَنْتَ المُتَكَبِّرُ وَأَنا الخاشِعُ وَهَلْ يَرْحَمُ الخاشِعَ إِلاّ المُتَكَبِّرُ،</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">مَوْلايَ يامَوْلايَ ارْحَمْنِي بِرَحْمَتِكَ وَارْضَ عَنِّي بِجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَفَضْلِكَ ياذا الجُودِ وَالاِحْسانِ وَالطَّوْلِ وَالامْتِنانِ بِرَحْمَتِكَ ياأَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ .</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arapça Okunuşu</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l Mevlâ ve ene’l abdu ve hel yerhemu’l abdu illa’l Mevlâ?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mâliku ve ene’l memluku ve hel yerhemu’l memluke illa’l mâliku?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l a’zizu ve ene’z-zelilu ve hel yerhemu’z-zeliyle illa’l a’zizu?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l haligu ve ene’l mahlugu ve hel yerhemul mehluke ille’l haligu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l a’ziymu ve ene’l hakiyru ve hel yerhemu’l hakiyru ille’l a’ziymu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l kaviyyu ve ene’z-zayifu ve hel yerhemu’z-zaiyfe ille’l kaviyyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l ganiyyu ve ene’l fekiyru ve hel yerhemu’l fakiyre ille’l ganiyyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mu’tiy ve ene’s-sailu ve hel yerhemu-s-sailu ille’l mu’tiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l hayyu ve ene’l meyyitu ve hel yerhemu’l meyyite ille’l hayyu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l bakiy ve ene’l faniy ve hel yerhemu’l faniye ille’l bakiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’d-da’imu ve ene’z-zailu ve hel yerhemu’z-zaile ille’d-daimu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-raziku ve ene’l merzuk ve hel yerhemu’l merzuke ille’r-raziku,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l cevâdu ve ene’l beğiylu ve hel yerhemu’l beğiyle ille’l cevâdu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mu’afiy ve ene’l mubteli ve hel yerhemu’l mubtela ille’l mu’afiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l kebiyru ve ene’s-sağiyru ve hel yerhemu’s-sağiyre ille’l kebiyru,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l hâdiy ve ene’z-zallu ve hel yerhemu’z-zalle ille’l hâdiy,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-rahmanu ve ene’l merhum ve hel yerhemu’l merhume ille’r-rahmanu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’s-sultanu ve ene’l mumtehenu ve hel yerhemu’l mumtehene ille’s-sultanu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l gafuru ve ene’l muznibu ve hel yerhemu’l muznibe ille’l gafuru,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l galibu ve ene’l mağlubu ve hel yerhemu’l mağlube ille’l galibu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’r-rabbu ve ene’l merbubu ve hel yerhemu’l merbube ille’r-rabbu,</p>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! Ente’l mutekebbiru ve ene’l haşi’u ve hel yerhemu’l haşi’e ille’l mutekebbiru,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Mevlâye yâ mevlâye! irhemniy bi rahmetike verze enniy bu cudike ve keremike ve fazlike ya ze’l-cudi ve’l ihsani ve’t-tevli ve’l imtinani bir rahmetike ya erhame’r-rahimine.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tercümesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen mevlasın ben ise bir kulum; kula mevladan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen -varlığımın- sahibisin, ben ise sahip olunan; sahip olunana sahip olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen azizsin, ben ise zelil; zelile azizden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yaratansın, ben ise yaratılan; yaratılana yaratandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise hakir, hakire yüce olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen güçlüsün, ben ise zayıf; zayıfa güçlüden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen zenginsin, ben ise yoksul; yoksula zenginden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bağışta bulunansın, ben ise sail; saile bağıştan bulunandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen dirisin, ben ise ölü; ölüye diriden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bâkisin, ben ise fâni; faniye bakiden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen ebedisin, ben ise geçici; geçiciye ebediden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen rızıklandıransın, ben ise rızıklanan; rızıklanana rızıklandırandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen cömertsin, ben ise cimri; cimriye cömertten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen afiyet verensin, ben ise -derde- tutulan, derde tutulana afiyet verenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen büyüksün, ben ise küçük; küçüğe büyükten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen hidayet edensin, ben ise sapan; sapana hidayet edenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen rahmansın, ben ise merhamet edilecek olan; merhamet edilecek olana rahmandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen güç sahibisin, ben ise imtihan edilen; imtihan edilene güç sahibinden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen kılavuzsun, ben ise yolunu şaşırmış; yolunu şaşırmışa kılavuzdan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen bağışlayansın, ben ise günahkâr; günahkâra bağışlayandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen galipsin, ben ise mağlup; mağlubu galipten başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen eğitensin, ben ise eğitilen; eğitilene eğitenden başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise alçak ve düşük; düşük birisine yüce olandan başka kim merhamet eder?</p>

<p style="text-align:justify">Mevlam, ey mevlam! Rahmetinin hakkı için bana merhamet eyle. Bağışının, lütfunun ve fazlının saygınlığı için benden razı ol.</p>

<p style="text-align:justify">Ey bağış, ihsan, fazl ve nimet sahibi! Rahmetinin hakkı için -duamı kabul buyur- ey merhametlilerin en merhametlisi!</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<h5 style="text-align:center"><strong>Hz. Ali'nin Kûfe Mescidi Münacatı'nı Dinle</strong></h5>

<h5 style="text-align:center"><strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=47SolwB9y_w" rel="nofollow">https://www.youtube.com/watch?v=47SolwB9y_w</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-alinin-kufe-mescidi-munacati</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 17:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/munacat014-2.jpg" type="image/jpeg" length="78441"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tövbe ve İstiğfar Etmek]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tövbe; kulun günahını itiraf etmesi ve ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p style="text-align:center"><strong>بِسْمِ اللهِ الْرَحْمٰنِ الْرَّحِيمِ</strong></p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ امَنُوا تُوبُوا اِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاَتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الاَنْهَارُ </strong></p>

<p></p>

<blockquote>
<p><em><strong>"Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar."</strong></em></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>Tahrim/8</strong></h5>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (c.c.) insanı hem iyilik yapmaya hem de kötülük yapmaya elverişli bir kabiliyette yaratmıştır. İnsanoğlu bazen nefsinin ve duygularının etkisinde kalarak olumsuz davranışlarda bulunabilir. Dinimiz fıtrat dini olduğu için, insanın günah işleyebileceğini kabul etmiş ve günahlardan arınma yollarını bize öğretmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurarak bu hususu en güzel sekilde ifade etmistir:</p>

<p></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.”</strong></em></p>

<p></p>

<p><em><strong>“Günahına tövbe eden kişi günah işlememiş gibidir.”</strong></em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Bu mübarek günler ve üç aylar, günümüzün yoğun ve karmaşık hayat akışı içinde kaybolup giden, öze dönüşünü ihmal eden modern birey için, içe dönük bir bakış ve öz denetim fırsatıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, günahımız ne kadar çok olursa olsun, biz O’nun kapısını pişmanlıkla çaldığımızda bizleri affedebileceğinin müjdesini vererek söyle buyurmaktadır:</p>

<p></p>

<blockquote>
<p><em><strong>“Ey kendi nefisleri aleyhine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Doğrusu Allah günahlarınızın hepsini bagışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.” </strong></em></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>Zumer/53</strong></h5>

<p style="text-align:justify"><br />
<br />
<em>Tövbe; </em>kulun günahını itiraf etmesi ve ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermesidir. Günahlar, Rabbimiz ile aramızdaki sevgi bağını zayıflatır. O’nun ihsanına ve rahmetine perde olur. Manevi kişiliğimizi zedeler ve gönül dünyamızı karartır. Bu bakımdan tövbe, kulluğumuzu ve Allah ile olan sevgi bağımızı yeniden tesis eder, günah ile kirlenen gönül dünyamızı temizler. Peygamber Efendimiz de (s.a.a.) konunun önemini vurgulayarak şu şekilde buyurmaktadır:</p>

<p></p>

<p><em>“Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben O’na günde yüz defa tövbe ederim.”</em></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Son nefese gelene kadar tövbe kapısı açıktır. Ancak takdir edersiniz ki, hiçbirimiz, ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Öyleyse her an hazırlıklı olmalıyız. Nasıl ki vücudumuzdaki bir rahatsızlıktan dolayı, hiç beklemeden tedavi olma yoluna gidiyorsak; ebedi hayatımıza mal olacak manevi hastalıklardan kurtuluş olan tövbeyi nasıl erteleyebiliriz.<br />
<br />
Öyleyse, bilerek veya bilmeyerek günah işlediğimiz zaman hemen Allah’a yönelip tövbe etmeliyiz. Çünkü Yüce Allah samimiyetle ve şartlarına uygun olarak yapılan tövbeleri kabul edeceğini, günahları bırakıp kendine yönelenlerden razı olacağını bizlere açık bir şekilde bildirmiştir. Ayrıca günahkarlar için yüce Allah’ın rahmet, mağrifet ve kereminden başka bir sığınak da yoktur.<br />
<br />
Bu mübarek günlerin günahlarımızın affı için bir fırsat olmasını ve tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz edelim.</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün ki kötülüklerinizi örtsün ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koysun”</strong></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tovbe-ve-istigfar-etmek</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/tvb-1.jpg" type="image/jpeg" length="70085"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’ân’ı Doğru Anlamak]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kimi insanlar, Kur’ân’ı ancak din adamları anlayabilir sanısına kapılarak hataya düştükleri gibi, kimileri de herkesin, hatta okuryazar olmayan ve herhangi bir alt yapı bilgiden yoksun olan tüm insanların anlayabileceği yanılgısına düşmüşlerdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanoğlu yeryüzünde yaşamaya başladığı günden beri yaratıcısı tarafından çeşitli nimetlerle kuşatıldığı gibi, manevî lütuf ve hidayet meşaleleriyle de nimetlendirilmiştir; öyle ki hiçbir zaman hak ve hakikati anlama ve idrak etme yolunda bilgi ve belgeden yoksun bırakılmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İlim ve bilginin kaynağı olan yüce Yaratıcı, insanların mutluluğu ve sosyal adalet içinde yaşayabilmeleri için birçok kitaplar ve peygamberler göndermiştir ki, bunların en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) ve yaşam felsefesini düzenlemek için getirdiği kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm peygamberler ve kitaplar gibi, İslâm Peygamberi ve getirdiği kitap da insan hayatına önemli etkilerde bulunmuş ve tekâmül yolunda katkılar sağlamıştır; ancak ne var ki bu konu, yani peygamberlerin ve ilâhî dinlerin toplum üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamış ve incelenmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu kısa makalemde, semavî kitapların sonuncusu olan ve İslâm dininin anayasası Kur’ân’ın doğru anlaşılmasına ışık tutacak bazı önemli konuları kısaca aktarmaya çalıştım. Ümit edilir ki yarınların araştırmacıları ve toplum bilimcileri bir de bu açıdan o kitaba bakabilirler ve birçok sorunların kaynağını belirleyerek insanlık hayatına katkıda bulunurlar.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Herkes Onu Anlamalı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ı ve içeriğini bilmek ve tanımak, ona inananlara gerekli ve kaçınılmaz olduğu gibi, çeşitli bilim dallarıyla ilgilenenlere ve o alanlarda uzman olanlara da gereklidir. Kur’ân’a inanan, ona ittiba etmek ve hayatını onun istediği şekilde şekillendirmek için ve yine sosyolog, psikolog, ekonomist, hukukçu, tarihçi vs.. alanlarda iştigal edenler de Kur’ân’ın bu alanlarda birey ve toplum üzerindeki etkisini anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Kur’ân’ı öğrenmeli ve tanımalıdırlar. Bu ayırımı sadece bakış açılarını belirlemek için yaptık. Yoksa nice bilginler vardır ki aynı zamanda Kur’ân’a inanıyor, amel ediyor ve nice inananlar vardır ki Kur’ân’ı tanımak ve anlamaktan yoksundurlar, aynı zamanda ona en büyük ihaneti ederek mezarlıklara ve gösteriş dolu sözde dinî ayinlere ve ibadetlere hapsetmiş ve sınırlandırmışlar.</p>

<p style="text-align:justify">Cahiliye toplumunun İslâmî topluma dönüşümünde, ilk çağlarda İslâm’ın yayılışı ve birçok bilim dallarının oluşumunda Kur’ân’ın etkisi, titizlikle araştırılmalı, aynı zamanda siyasal ekonomik, kültürel, askerî ve ahlâkî düzen ve sistemlere kazandırmış olduğu ivme bilimsel yöntemlerle ele alınıp incelenmeli ve yorumlanmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında, geçen 14 asırda üzerinde yaşadığımız dünyanın kaderinde ne tür etkileri olmuş konusu, başlı başına önemli bir konu olarak ehil araştırmacılar tarafından değerlendirilmelidir. Diğer taraftan Kur’ân konusu ve amacı açısından bile ele alınırsa, günümüz dünyası için ivedilikle üzerinde tüm boyutlarıyla araştırma yapılması gereken bir kitaptır. Çünkü Kur’ân’ın konusu, insanlığı kemale ulaştırmaktır. Hedef kemal olunca, başlangıç noktasının belirlenmesi öncelik kazanacaktır. Hedef olarak belirlenen kemale hareket için başlangıç noktasını belirledikten sonra insan hayatının gereksinimleri olan inanç, düşünce, ahlâk, siyaset, kültür ve ekonomik düzen, aile hayatı vs… gibi konular, bu hareketin başka argümanları olarak içinde yer alacak ve belirli kurallara bağlanacaktır. Öyle ki bu gereksinimlerden herhangi biri ihmal edilirse, amaca ulaşmak ya gecikmeli olacak (asırlardır olduğu gibi) ya da hiç ulaşılamayacaktır. Kur’ân’ın doğru algılanabilmesi için önce Kur’ân’ın başlangıç noktası ve kemalin sonucunu nasıl tanıttığına bakmalıyız ki, Kur’ân bu konuda, <strong><em>"Biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz."<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a> </em></strong> diyerek, başlangıç ve sonuç felsefesini ortaya koymuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer birtakım ayetlere bir bütün olarak baktığımızda, tüm insanların iki kategoride yaşadığını görmek mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- </strong>Sapkınlık ve karanlık yolu seçen, kötülükler ve şer peşinde koşan insanlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- </strong>Doğruluk ve dürüstlüğü ilke edinerek insanlığın geleceğinin aydınlık olması için çaba gösterenler.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki gruba mensup insanlar, Kur’ân’ın eğitilerini kendilerine ilke edinip amaç olan kemale doğru ilerlemek isterlerse, yaşadıkları birçok sorunları kolayca aşıp daha mutlu bir hayata sahip olacakları gibi, kötüler de doğrulara yönelmeye zemin ve ortam bulacaklardır ve böylece tüm insanlık omuz omuza yol arkadaşlığı edeceklerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu amacın gerçekleşmesi için, Yaratıcı tüm insanlığı bu yola davet etmek üzere peygamberler göndermiştir.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Ve biz seni, ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik…”</strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Tüm insanlık için gönderilen peygamberler (sonuç olarak Kur’ân), iki önemli hedef üzere görev yapmışlardır. Birincisi, toplumun ahlâk ve maneviyatına yön vermek; diğeri ise, ilim kazandırmak ve kâinatla tanıştırarak derin bilgi ve sezgilere sahip toplum oluşturmak.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“…İçlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan onları temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten O’dur.”</strong></em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Öyle bilgiler ve sezgiler ki, Allah bize öğretmeseydi, onları asla öğrenemezdik.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Bilemediklerinizi size öğrettiği gibi, siz de O’nu hatırlayın.”</strong></em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ın öğrettiği bilgi ve sezgiler, insanlığı karanlıktan (ruhsal bunalımlardan) kurtarıp ışıklı yola girmesinin aynı zamanda garantisidir. <em><strong>“…İnsanları karanlıklardan nura çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır…”</strong></em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu nura ittiba edildiği takdirde, dünya ve ahiret güzelliklerini, gelişmek ve yücelmek ilkelerini kapsayan maddiyat ve maneviyat iklimi bir anda insanlığa sunulmuş olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“…Ey Rabbimiz! Dünyada da bize güzellik ver, ahirette de…”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’dan edinilen bilgi ve sezgiler, bunalım üreten ve insanlığın hayatını karartan etkenleri yok edecek nitelikte öğeler içermektedir. Bu öğelerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1-</strong> Yaratıcının velâyetini kabullenmek ve buna bağlılık:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Allah inananların velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır…”</strong> (Bakara / 257)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2-</strong> Adil olmayan tüm zalimane ve gayri ilâhî önderlikleri reddetmek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Benim ahdim zalimlere ulaşmaz…”</strong> (Bakara / 124)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3-</strong> Adaletin, çıkar gözetmeksizin uygulanması:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Adil davranın, bu sizin korunmanız için daha uygundur…”</strong> (Mâide / 8)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4-</strong> İşleri uzman ve sorumluluk bilinci taşıyanlara vermek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“Muhakkak Allah\ emanetleri ehline vermenizi emreder…”</strong> (Nisâ / 58)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5-</strong> Allah’a, Resul’üne ve Ululemr’e itaat etmek.</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Ey iman edenler! Allah’a ve Elçi’sine ve sizden olan Ululemr’e itaat edin…”</strong> (Nisâ / 59)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>6-</strong> Ahde ve anlaşmalara vefa göstermek:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Bana verdiğiniz sözde durun, ben de size vadettiklerimi vereyim…”</strong> (Bakara / 40)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7-</strong> Despot, zalim ve tağutlardan yardım istememek:</p>

<p><strong>“…Tağuta (zalim idarecilere) yargılanmak için başvuruyorlar. Oysa onu inkâr etmeleri onlara emredilmiştir.”</strong> (Nisâ / 60)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>8- </strong>İnsanı esir eden tüm bağlardan kurtulmak:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“…Omuzlarında olan ağır yükleri ve zincirleri onlardan indirir…”</strong> (A’râf / 157)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>9-</strong> Zamanın gerektirdiği şekilde düşmana karşı hazırlıklı olmak:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“ Onlara karşı gücünüz yettiği kadar güç hazırlayın…”</strong> (Enfâl / 60)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>10-</strong> Toplumsal fakirliği ve yoksulluğu yok etmek için humus, zekât ve infak müesseselerini yeterli şekilde işletmek.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>11-</strong> Birey ve toplumun kişisel ve tüzel hak ve onurlarının korunması için yalan, iftira ve gıybetten kaçınmak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>12- </strong>İnsan haklarının korunmasına yönelik adam öldürmenin yasaklığı ve ahlâkî sapkınlıkların haram edilmesi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>13- </strong>Aile bireylerinin aile düzenini sağlamaları ve birbirlerinin haklarına riayet etmeleri…</p>

<p style="text-align:justify">Ve buna benzer öğelerin varlığı, bunalım etkenlerini yok ettiği gibi mutluluk dolu bir hayatın ortamını da insanlığa hazırlamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu saydıklarımızın uygulanabilirliğini teorik ve pratik anlamda insanlığa sunan Yaratıcı’nın son Peygamber’i, son anlarında tüm insanlığa şefkat dolu gözlerle bakarak ve onların mutluluğuna daha fazla katkıda bulunmak amacıyla Kur’ân’ın ruhunu, amaç ve sonucunu özetleyen şu cümleleri emanet etmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ben aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın Kitabı, diğeri ise İtretim / Ehlibeytimdir. Bunlara uyduğunuz sürece sapkınlığa düşmezsiniz…”</em> (Bihar’ul-Envar c.75, s. 278)</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân, tüm gerekli ve faydalı bilgi ve eğitileri bir arada içermesinden dolayı da, araştırılmaya değer bir kitap konumundadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>İki Yanlış Kanaat</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kimi insanlar, Kur’ân’ı ancak din adamları anlayabilir sanısına kapılarak hataya düştükleri gibi, kimileri de herkesin, hatta okuryazar olmayan ve herhangi bir alt yapı bilgiden yoksun olan tüm insanların anlayabileceği yanılgısına düşmüşlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hâlbuki Kur’ân’ın çok kapsamlı bir kitap oluşu, herkesin istifade etmesine olanak tanımakla birlikte, herkesin anladığı şeyin aynı ve eşit olmayacağı da yer yer vurgulanmıştır. Aslında her şey böyle değil mi? Yağan yağmurdan her toprak kendi kabiliyeti miktarınca yararlanabilir. Sözcük ve kelimeleri avam, işaretleri özel konuma sahip kişiler, incelikleri evliya ve hakikatleri enbiya içindir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân üzerine çalışma yapanların maalesef birçoğu, Kur’ân’ı anlamakta detaylara takılıp kaldıkları için gerçek amacın ne olduğunu anlayamadıkları gibi, anlayanlara karşı da detay bilgilerle tartışmaya başlarlar. Bu farklı bakışlardan kaynaklanan farklı algılamalar birçok ihtilâflara da neden olmaktadır aynı zamanda.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’ın güzel yazılarla yazılması, güzel baskılarla yayınlanması ve güzel sesle kıraat edilmesi, elbette olmalıdır ve güzel şeylerdir; ancak bunlar Kur’ân’ın sanatsal boyutları olup asıl amacı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Araştırmacılar, birtakım detaylara takılmadan asıl amacı keşfetmeliler, ondan sonra detaylar asıl amaca yönelik kullanılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İman, maneviyat, adalet, ilim, irfan, kardeşlik, samimiyet, özgürlük ve onurlu olmak, dünya ve ahiret mutluluğu, iç ve dış temizliği, izzet ve iktidar gücü insanı asıl amaç olan kemale doğru götürmekte önemli faktörler oldukları için, Kur’ân bunları asıl amaç olarak görmekte ve diğer emir ve yasakları, söz konusu amacın gerçekleşmesine katkı sağlayacağı için gündeme taşımaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm bunlar, bir bütün olarak son kemal noktası olan Allah’a ulaşmakta olmazsa olmaz diyebileceğimiz temel unsurlar ve inançlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Son olarak şunu hatırlatmamız gerekir ki: Tüm bunlara polemikten uzak durarak eğilmez ve hayatımıza geçirmezsek, dünya hayatımızı karartacağımız gibi, ahiret hayatını umut ederek yaptığımız birçok ibadetlerin de heba olacağını esefle görecek ve pişmanlığın fayda vermeyeceğini açıkça müşahede edeceğiz. Ayrıca yüce Resul’ün şikâyette bulunacağı ümmetten olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalacağız.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Ve o Peygamber, ‘Ey Rabbim! Benim kavmim, bu Kur’ân’ı büsbütün terk ettiler.’ der.”</strong></em><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> <strong> </strong>(Bakara /156)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> (Sebe / 28)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> (Cuma / 2)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> (Bakara, 239)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> (İbrâhîm / 1)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> (Bakara / 201)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> (Bihar’ul-Envar c. 75 s. 278)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> <strong> </strong>(Furkan, 30)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurani-dogru-anlamak</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 21:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/annlamakz-2.jpg" type="image/jpeg" length="96201"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Suresinin Okunuşu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kadir Gecesi'nin faziletini anlatan bu mübarek surenin adı lügat olarak "kadr" yani "kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet" gibi manaları ihtiva eder.

Kadir gecesinin bir ismi, "mübârek gece"dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:

"Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik." (Duhân/1-3)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<blockquote>
<p itemprop="description"><strong>Allah katında yılın 12 ayı vardır. Bu ayların en faziletlisi Ramazan ayıdır. Ramazan ayının kalbi ise Kadir Gecesidir.</strong></p>
</blockquote>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Kadir suresi Türkçe okunuşu:</strong></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1- <em>İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>2- <em>Vemâ edrâke mâ leyletu'l-kadr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>3- <em>Leyletu'l-kadri ḣayru'n min elf-i şehr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>4- <em>Tenezzelu'l-melâiketu verrûhu fîhâ bi-iżni rabbihim min kulli emr.</em></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>5- <em>Selâmun hiye hattâ matla’i'l-fecr.</em></strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Kadir suresinin anlamı:</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1- Biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>2- Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>3- Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>4- O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için yeryüzüne iner de iner.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>5- Bütünüyle esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kadir-suresinin-okunusu</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 16:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/kadirrr-4.jpg" type="image/jpeg" length="35763"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 5]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 5]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>5. Ders</strong></h5>

<p style="text-align:center"><strong>Bismilahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi O'nu noksan sıfatlardan tenzih eder ve hiçbir şey yoktur ki, O'na hamd ederek noksan sıfatlardan tenzih etmesin. Fakat siz, onların tespih edişlerini kavramıyorsunuz. Şüphe yok O, halimdir, çok bağışlayandır.”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlk ve Son Söz Allah'ın Hamdüsenasıdır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Besmele hakkında yeterince sohbet ettik. Besmele'den sonra ilk ayet <em>"Elhamdu lillahi Rabbi'l-âlemin"</em> (Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur) ayetidir. Nehcü'l- Belâga'nın birçok hutbeleri, Allah'ın sena ve övgüsüyle doludur. Büyük şahsiyetler konuşmalarında Besmele'den sonra daima Allah'ı hamdederlerdi. Sahife-i Seccadiye'nin şerhinde şöyle bir rivayet yer almıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Âdem'in (a.s) yaratılışı tamamlanınca aksırdı. Allah'ın verdiği bir ilhamla "elhamdulillahi Rabbi'l-âlemin" dedi. Babamız Hz. Âdem'in (a.s) bu dünyada söylediği ilk cümle âlemlerin Rabbi olan Allah'ın hamdüsenasıydı.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Cennet ehlinin cennette sükûn bulduktan sonra söyleyeceği ilk söz Allah'ın hamdüsenasıdır. Kur'ân-ı Mecid de birçok yerde Allah'a hamdüsena etmeyi emretmiştir. Sabah akşam Allah'a hamdetmeyi unutmayınız. Güneş doğarken ve batarken Allah'a hamdetmekle emrolunmuş bulunuyoruz. Peygamber'in (s.a.a) ömrünün sonunda nazil olan Nasr Suresi'nde de Peygamber'e şöyle emredilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>“Artık Rabbine hamdederek tenzih et O'nu ve bağış dile O'ndan.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yani, Mekke fethedildiği için Allah'a hamdet, O'ndan mağfiret dile. Bu yüzden nakledildiği üzere Peygamberimiz otururken, ayakta dururken, giderken, yatarken, yani bütün hâllerinde şu cümleleri tekrarlardı:</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ım, sen münezzehsin, sana hamdeder, senden yarlıganma diler ve sana dönerim.</p>

<p style="text-align:justify">"Niçin bu zikri daima tekrar ediyorsunuz?" diye sorunca da şöyle buyururdu:</p>

<p style="text-align:justify">Bana ölümümün yakın olduğunu ve bu zikri tekrarlamamı emrettiler. Bu mübarek cümleyi Bu mübarek cümleyi tekrarlamanın birçok sevap ve ecri vardır. Defalarca işitmiş ve duymuşsunuzdur. Ben sadece muteber olan bir rivayeti nakletmekle yetiniyorum. Şeyh Saduk muttasıl bir senetle şöyle nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">Bir kimse, "el-Hamdü lillahi kema huve hakkuh (Lâyığınca hamt Allah'a mahsustur)." derse, kâtip melekler bunun sevabını yazmaktan aciz kalırlar. "Ey Allah! Ne yazalım, sevabının ne olduğunu bilemiyoruz?" derler. Nida gelir ki: "Cümleyi olduğu gibi yazın. Sevabı bize aittir."</p>

<p style="text-align:justify">Mühim olan, "elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin"in manasını bilmektir. Hamd (Fâtiha) Suresi o kadar mühimdir ki, bir kimse namazda (ilk iki rekâtta) bilerek bu sureyi okumazsa namazı batıldır. Bu hamt nedir ki, bu kadar emredilmiştir? Kemal karşısında methetmeye hamt diyorlar. Ama bu kemal bazen zatîdir, yani zatî bir noksanlığı olmadığı sebebiyledir. Bazen de sıfat karşısında methetmektir. Mesela ilmi kâmildir. Varlıklardan iğne ucu kadar dahi olsun hiçbir şey Allah'ın ilminin dışında değildir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> İlmin veya ilimle birlikte olan sabrın<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> veya Hakk'ın sonsuz kudretinin kemali karşısında hamdetmek...</p>

<p style="text-align:justify">Bazen de medhüsena fiiller mukabilinde yapılmaktadır. Meselâ Allah'ın kerem ve bağışı gibi. Muhatap, kâfir olmasına rağmen Allah'ın keremi bu dünyada ona da şamil olmaktadır. Veya bir Müslüman günah işliyor; ama Allah onu bağışlıyor. Hâlbuki ona azap da edebilir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bütün mevcudat Allah'ı sena etmektedir. Ama insandan daha fazlası beklenir. Bu konu çok dakiktir. Dolayısıyla da herkesin anlaması için biraz sade bir şekilde beyan etmeye çalışacağız. Velhasıl, Allah'ın senası ya zatî kemali ya sıfatî kemali veya noksansız fiili sebebiyledir. Yani baştanbaşa hikmet dolu işleri mukabilinde...</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da hamdin emredilmesinin (Nasr/3) manası sadece dilinle "elhamdülillah" demek değildir. Ne dediğini anlamadan, hamdın ne olduğunu bilmeden ve hamdın sadece Allah'a mahsus olduğunu tasdik etmeden, sadece dil ile söylemenin faydası azdır insan için. Bu konunun izahı ileride gelecektir. Marifet olmaksızın sadece "elhamdülillah" demenin fazla bir yararı yoktur insana.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün varlık âlemi hâl diliyle Allah'a "suphanallah" ve "elhamdülillah" demektedir. Kalp teveccühü ve manaların tezekkürü olmadıktan sonra, dille zikretmenin fazla bir faydası olmaz insana. Bu şekil zikir bütün varlıklarda mevcuttur. Ama onlar anlamıyorlar. Yani ilimlerine ilimleri yok onların.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Mecid, <strong><em>"Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı hamt ve tespih etmesin."</em></strong> buyuruyor. Nefiy ve ispat vardır. Yani Allah'ı zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Hatta etimiz, cildimiz, ağacın yaprakları, çöldeki çakıllar, yağmur taneleri, velhasıl mülk ve melekût âleminde var olan her şey "subhanallah ve'l-hamdulillah" demektedirler. Ama biz onların tespihini anlamıyoruz. Varlıklar, kendi ilimlerine ilimleri yoktur. Dolayısıyla da Hakk'ı tespih ve hamdettiklerini anlamıyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Araştırmacılardan her biri bu mevzuda birtakım incelemeler yapmıştır. Özellikle de Hace Nasiruddin-i Tusî'nin bu hususta ilgi çekici bir beyanı vardır. Örneğin diyorlar ki: İlim ve şuur sadece insana has bir şey değildir. Varlığın bulunduğu her yerde şuur da vardır. Ama bunun da mertebeleri vardır. Vücut zayıf oldukça, şuur ve idrak da o kadar zayıf olur. Misal olarak bitkileri gösteriyorlar. Biz bitkilerin şuursuz birer varlık olduğunu zannediyoruz. Ama dikkat ettiğimizde onların da kendilerine göre bir şuura sahip olduklarını görüyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Büyük ağaçların bitişiğindeki küçük fidan ve bitkiler de büyüdükçe güneş ışınlarından istifade edebilmek için belli bir cihete doğru eğilmektedir. O hâlde bir idrakleri olmalıdır. Nehir kenarlarındaki ağaçlar büyüktürler. İnsan dikkat edecek olursa, bu ağaçların köklerinin suya doğru meylettiğini görür. Hiçbirinin kökü su olmayan cihete yönelmemektedir. Zira suyun hayat maddesi olduğunu anlıyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Yine diyorlar ki: Kabak da çiçek açınca herhangi bir engelle karşılaşırsa ve hatta bir engelle karşılaşmadan önce hemen cihetini değiştirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Tantavî, tefsirinde şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify">Son zamanlarda yeni bir ağaç keşfedildi. Araplar buna "mufteris" ağacı diyorlar. Yapraklarının özel bir hassasiyeti vardır. Bir kuş, üzerine konunca yaprakları toplanarak o hayvanı yakalar. Kanını emdikten sonra da açılarak cansız ve kansız hayvanı kendi hâline bırakır!</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de bitkilerdeki bu şuur ilginçtir. Bütün bunlar bitkilerin kendi haddinde bir idrakleri olduğunu göstermiyor mu?</p>

<p style="text-align:justify">Hurma ağaçlarının şuuru da ilginçtir. Bazıları dişi ve erkek hurma ağaçlarının seviştiğini bile naklediyorlar. Birkaç ay içinde birbirinden uzakta olan iki hurma ağacı birbirine yaklaşmakta ve tedricen birbirlerine muttasıl olmaktadırlar. Elbette bitkilerdeki şuur, hayvanlardaki şuurdan daha zayıftır. Zira vücutları da hayvanların vücudundan daha zayıftır. Hayvanın vücut mertebesi daha kuvvetli ve şiddetli olduğu için şuurları da fazladır. Sadece yemek ve içmek hususundaki şuurlarını kastetmiyoruz. Bundan da üstün bir mertebeye sahiptirler.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Nahl Suresi'nde de bu hakikat beyan edilmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Meselâ balarısı o kadar küçük olmasına rağmen insanı şaşırtıcı bir şuura sahiptir. Mimarlıkta ustadır. Yaptığı kovanlara bir baksanıza! Altı köşeli bir ev yapmaktadır kendisine. Bu ne şuurdur ki, üçgen ve dikdörtgen değil de sadece altıgen bir binayı tercih etmektedir! Altı köşeli bir yapının zaviyeleri, bala yer vermek için tutumluluk açısından en iyi şekildir. Hangi mimar, ev yapımı ve feza açısından bu zaviyelere bile dikkat etmektedir?</p>

<p style="text-align:justify">Pergelle bile çizecek olsa şu uzun el ve ayaklarıyla nasıl böyle bir yuva yapabilir! Gerçekten de elhamdülillah. Medhüsena sadece Allah'adır. Şuur dediğin nedir ki?</p>

<p style="text-align:justify">Mühendis bey, belki pergelle bile bu kadar latif ve zarif bir ev çizemez.</p>

<p style="text-align:justify">Balarısı sabah kovanından dışarı çıkınca, hangi çiçeğin üzerine konacağını çok iyi bilmektedir. Hangi çiçekten istifade edip bal üreteceği hususunda şuur ve idraki vardır. Kaç bin tane birden çıkmakta ve hepsi de geri döndüğünde kendi evine gitmektedir. Hiçbirisi yanlışlık yapıp da başkasının evine gitmemektedir. Hepsinin de evi birbirine benzemektedir. Hâlbuki insan bile bazen bu hususta yanlışlığa düşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, gururunu bir kenara bırakmalıdır. Hayvanların bile Allah'a hamdettiğini duyunca, "Nasıl olur da şu şuursuz hayvanlar Allah'a hamdedebilir?" dememelidir. Onların da kendi haddinde bir şuuru vardır. Allah'ın nimetleri içinde yüzen, anlayan ama Allah'a şükür ve hamdetmeyen insan, hayvandan daha aşağıdır ve hakikatte ondan daha şuursuzdur.</p>

<p style="text-align:justify">Aklıma şeriatta yer alan edepler hakkında bir rivayet geldi, sizlere de nakledeyim. Bu rivayet hayvanların bakımı hakkındadır. Resulullah (s.a.a) iki şeyi yasaklamıştır. Birisi dağlamaktır. Eskiden hayvanları, kaybolmasın ve diğer hayvanlara karışmasın diye nişane olarak dağlıyorlardı. Bu iş şeriat açısından doğru değildir. Hayvanların yüzüne vurmak da doğru değildir. Hayvanın yüzüne tokat vurmak doğru değilse, insanın yüzüne vurmak nasıldır? Dilsiz çocuğuna tokat atan insanın, Allah'a verebileceği ne cevabı olabilir ki? Eğer tokadın yeri kızarırsa iki miskal, morarırsa dört miskal altın diyet vermelidir. Bu ister kendi çocuğu olsun, ister başkasının, fark etmez. Resulullah'ın (s.a.a), "Hayvanları dağlamayın ve yüzlerine vurmayın." demesinin sebebi, onların Allah'ı hamt ve tespih etmeleri sebebiyledir. Ama birçok merkepler vardır ki, kendisine binen kimseden daha iyi ve şuurludur. Eşeğe binen çok kişi vardır ki, altındaki eşek, ondan yüz kat daha şereflidir. Çünkü eşek asla sövmez; gıybet etmez; kimseye vurmaz; kimsenin haysiyetini çiğnemez. Şu anda hayvanların şuurunu ispat etmeye çalışıyoruz. Sonra da tespih ve hamdın keyfiyeti hakkında sohbet edeceğiz.</p>

<p style="text-align:justify">Acaba başının üzerinde uçuşan şu kuşların şuursuz olduğunu mu zannediyorsun? Hayır, öyle değildir. Yerdeki bütün hayvanlar ile gökteki tüm kuşlar da insanlar gibi birer ümmettir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> Bütün kuşlar, otlayanlar ve sürüngenler de sizin gibi birer toplulukturlar. Hepsi de Allah'a hamt ve tespih etmektedirler. Hepsinin de şuuru vardır. Nitekim Kur'ân da şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Kuşları araştırdı da, "Ne oldu?" dedi, "Hüdhüd'ü görmüyorum? Yoksa bir yere mi gidip gizlendi? Onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım. Yahut onu keseceğim yahut da bana </strong>(neden bulunmadığının sebebini açıklayan)<strong> açık bir delil gösterir."<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu esnada Hüdhüd geldi. Ama makul bir özür, kesin bir delil ve sevindirici bir haberle geldiğinden dolayı, Hz. Süleyman (s.a) onu affetti. Hüdhüd şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify">Senin henüz bilmediğin bir şey öğrendim ve sana Sebe'den doğru sağlam bir haber getirdim. Orda onlara bir kadının hükümdar olduğunu gördüm. Kendisine her şey verilmiş ve bir de çok büyük tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde eder buldum ve Şeytan onlara yaptıklarını bezemiş de yoldan çıkarmış onları ve onlar doğru yolu bulamıyorlar.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hüdhüd bu haberleri Süleyman'a (a.s) getirince, Hz. Süleyman (a.s) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>"Öyleyse git şu mektubumu götür onlara; sonra da biraz </strong>(öteye) </em><strong><em>çekil onlardan, bak bakalım ne cevap verecekler."</em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><strong>[10]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mektubu yazarak Hüdhüd'e verdi. Mektupta Hz. Süleyman onlara, Müslüman olmalarını, aksi takdirde onlarla savaş için büyük bir ordu göndereceğini bildirmişti. Hüdhüd de mektubu alarak doğrudan doğruya Sebe' kraliçesine götürdü.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da yer alan bu kıssadan da anlaşıldığı gibi hayvanların da şuuru vardır. Merhum Hacı Nurî, Darü's-Selâm kitabında şöyle naklediyor:</p>

<p style="text-align:justify">Adı aklımda olmayan Necef âlimlerinden biri şöyle diyordu: Evimizde güvercin besliyorduk. Bazen de evimize bir kedi gelip gidiyordu. Bir gün çok sevdiğimiz bu güvercine saldırdı ve götürüp yedi. Çocuklar onu takip ettiyse de bir türlü bulamadılar. Ben de bastonumu yanımda bulunduruyordum. Kediyi görünce, onu tembih etmek istiyordum. Ama birkaç gün asla evimize uğramadı. Buradan da anlaşılıyor ki kedinin şuuru vardır. Uyanıktır. Hıyanet ve hırsızlık ettiği bir eve hemen gitmemek gerektiğini çok iyi biliyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Bir müddet sonra bir gün yavaş yavaş gelmekte olduğunu gördüm. Oldukça ihtiyatlı davranıyordu. Benim onu beklediğimi görüp de kaçmaması için hemen saklandım. Kendi odamda perdenin arkasına gizlendim. O da gelip kütüphaneme girdi. Ben de ardından kütüphaneye girerek kapıyı kapadım.</p>

<p style="text-align:justify">Kedi kapının kapandığını ve benim de elimdeki bastonum ile kendisine doğru yaklaştığımı görünce, işinin bitti ğini ve artık hiçbir kaçış yolunun olmadığını anladı. Aniden kitapların üstüne sıçradı. Oraya buraya koşturup durdu. Sonunda Kur'ân'ın üzerine oturarak yüzünü Kur'ân'ın üzerine yapıştırdı. Adeta Kur'ân'a iltica etmiş, sığınmıştı. Ben hayvanın Kur'ân'a sığındığını görünce, asamı yere bırakarak kapıyı açtım. Kedi de kapının açıldığını görünce yavaş yavaş yürüyerek dışarı çıktı. Ama tövbesinde sadık ve doğru idi. Zira o günden sonra evimizden ne güvercin, ne balık ve ne de et çaldı ve asla ihanette bulunmadı.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu da hayvanların durumu... İnşallah sonra da hayvanlar ile sair mevcudatın hamt ediş keyfiyetini beyan edeceğiz. Beşerden istenen tespih ve hamdın keyfiyeti de tafsilatlı bir şekilde arz edilecektir. Ya Rabbi, bizleri muvaffak kıl da senin azametini idrak edelim ve nimetlerinin kadrini bilelim.</p>

<p style="text-align:justify">Biharu'l-Envar kitabında bazı hayvanların Ehlibeyt İmamları karşısında huşu ve tevazu gösterdikleri de nakledilmiştir. Abbasî halifesi Mütevekkil, İmam Ali en-Naki'yi (a.s) yırtıcı hayvanların bulunduğu bir yere atmalarını emretti. Vahşi hayvanların hepsi de aç idiler. Dolayısıyla da İmam'ı parça parça edeceklerini zannediyorlardı. Ama görevliler hayvanların İmam'ın etrafında yerlere uzandığını ve ona saygı gösterdiklerini gördüler. Hayvandır; ama Abbasî halifesi Mütevekkil'den bin kat daha şerefli ve kadirşinastır.</p>

<p style="text-align:justify">Emirü'l-Müminin'in şahadet günleri yakın olduğu için konuşmama son veriyor ve "Ferhetü'l-Ğerra" adlı kitapta yer alan bir rivayeti siz azizlere nakletmek istiyorum. Büyük Şiî âlimlerinden birinden şöyle naklediliyor:</p>

<p style="text-align:justify">Bir gece Emirü'l-Müminin'in (a.s) kabrini ziyarete gittim. (Elbette bu olay sekiz asır önce olmuştur ve mezkûr kitabın yazarı da Seyyid İbn Tavus'un torunlarından biri dir. O zamanlar o geniş çölde İmam'ın (a.s) kabri etrafında birkaç küçük kulübeden başka bir şey yoktu.) Aniden bir ses duydum. Bir aslan sesiydi. Baktım ki, bir aslan Hz. Ali'nin (a.s) mübarek mezarı başında öylece duruyor. İlkönce korktum. Ama sonunda kötü bir niyetinin olmadığını gördüm. Zira kötü bir niyeti olsaydı, beni görür görmez saldırır, parça parça ederdi. Ama Hz. Ali'nin (a.s) mezarının başına gelmişti. Bunun bir sırrı olmalıydı.</p>

<p style="text-align:justify">Aslan öylece kabrin başında inleyip duruyordu. Hava biraz aydınlanınca da ön ayaklarını kabrin üstüne koyup inlediğini gördüm. Tam bir huzur ve itminan içinde kendisine yakınlaştım. Yanına varınca, büyük bir dikenin ayağına batmış olduğunu gördüm. Ayağı iltihaplanmıştı. Oldukça eziyet ve acı çekiyordu. Ama bu Allah vergisi şuuruyla, Hz. Ali'nin (a.s) müşkülleri hallettiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden ormanlardan çıkıp Ali'nin kabrini ziyarete gelmişti!</p>

<p style="text-align:justify">Allah etsin de Ali'ye tevessül etmekle, bizim de günahlarımız silinsin. Allah'ın selâmı üzerine olsun ey Emirü'l- Müminin!...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Beşinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> İsrâ/44</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Nasr/3</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Sebe'/3</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> İftitah Duası</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> İftitah Duası</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Nahl/70-71</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> En'âm/38</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Neml/20-21</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Neml/24</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Neml/28</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-5</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 22:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/ders5.jpg" type="image/jpeg" length="47016"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 4]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-4</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-4" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 4]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>4. Ders</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismilahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Ve rahmetim (bu dünyada) her şeyi kaplamıştır. Fakat (ahirette) çekinenleri, zekât verenleri ve ayetlerime inananları ancak rahmetime mazhar kılacağım. Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat'ta ve İncil'de yazılmış olarak bulacakları şeriat sahibi ümmî peygambere uyarlar ve o kendilerine iyiliği emredip kötülükten nehyeder; temiz şeyleri onlara helâl edip, pis ve kötü şeyleri haram eder ve sırtlarındaki ağır yükleri indirir. Bağlandıkları zincirleri kırar... Artık ona inananlar, onu ululayanlar, ona yardım edenler ve ona indirilen ışığa uyanlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.”</strong></em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Rahman Sadece Allah'tır</strong></p>

<p style="text-align:justify">İki mübarek isim olan <em>"Rahim"</em> ve <em>"Rahman"</em> arasındaki fark hususunda birtakım şeyler zikredilmiştir. Ama hepsinden ilgi çekici olanı İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) nakledilen şu rivayettir:</p>

<p style="text-align:justify">Rahman özel bir isimdir; ama manası umumî ve geneldir. Rahim ise genel bir isimdir; ama manası özeldir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki ismin Allah için kullanılmasının beyanına gelince... <em>"er-Rahman" </em>Allah'ın has isimlerindendir. Varlık âlemine yayılmış olan tam, kâmil ve umumî bir rahmet manasınadır. Dolayısıyla da Allah'a münhasırdır. Başkası hakkında kullanılamaz. O rahmet sadece Allah'a mahsustur. O hâlde Rahman sadece Allah'tır. Bu yüzden Allah'ın isimlerinden biri olan Rahman'ı, birine ad olarak koymak caiz değildir. Ama birinin adını <em>"Rahim"</em> koymanın sakıncası yoktur. Hakeza <em>"Abdurrahman"</em> (Rahmanın kulu) adının da sakıncası yoktur. Nitekim bir insana "Allah" adını takmak da caiz değildir. Allah sadece O mukaddes zatın adıdır. Ama<em> "Allah"</em> ve <em>"Rahman"</em>dan başka diğer mukaddes isimlerin kullanılmasının sakıncası yoktur. Kerim, Aziz vb. isimler...</p>

<p style="text-align:justify">Gerçi bu isimlerde de <em>"Abd"</em> kelimesinin kullanılması daha iyidir. Yani Abdulaziz, Abdulkerim vb... Yani "Abd" kelimesi Allah'ın isimlerinden birine eklenir de öyle kullanılırsa daha iyidir. Rahman, Allah'ın özel adıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Umumî rahmetin manası etrafında epeyce durduk. "Rahim" gerçi umumî bir isimdir. Ama manası özeldir. Rahim, Allah'ın rahmetinin bir mertebesinin beyanıdır. Tüm varlık ve madde âleminde var olan bunca rahmetlerin hepsi Allah'ın ihsanıyla birlikte ve iç içedir.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmetin diğer bir mertebesi ise iman ehline mahsustur. Allah müminlere özel bir rahmet hazırlamıştır ki, başkalarının bundan bir nasibi yoktur. Bu yüzden Kur'ân'da Allah'ın müminlere has rahmeti ifade edilince, "Rahim" denmektedir. Ama bütün varlıklara şamil olan rahmet ise "Rahman" olarak tabir edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ahiretle ve insanın kemal mertebeleriyle ilgili olan rahmet, elbette ki umumî rahmetten daha önemlidir. Zira umumî rahmet insanın vücuda gelmesi içindir, insan ise rahim rahmetinin husulü ve tahakkuku içindir. Yaratılış nizamı, Allah'ın iman ehline olan özel rahmetinin zuhurunun mukaddimesidir. Allah'ın rahmeti bu madde âlemindeki herkesi ve her şeyi ihata eder, kuşatır. Ama müminlere has olan rahim rahmetinin zuhurunun da mukaddimesidir.</p>

<blockquote>
<p><strong><em>“Ancak rabbinin merhamet ettiği kimseler hariç ve zaten de bunun için yaratmıştır onları.”</em></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İnsan bu rahmetin bereketiyle ebedî saadetler ve yüce kemallere ulaşmaktadır. Rahim rahmeti, keyfiyet hasebiyle rahman rahmetiyle kıyas dahi edilemez. Gerçi sayı açısından mümin; kâfirler, hayvanlar ve cansızlardan daha azdır. Ama keyfiyet hasebiyle Allah'ın iman ehli için hazırladığı rahmetler sonsuzdur. Haddi ve hesabı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de cennet nimetleri zikredildikten sonra <strong><em>"Ve yanımızda daha fazlası var."</em></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> denmektedir. Bunların hepsi bir ve aynı değil, fazlalaşmaktadır. Zira Allah'ın nimeti ve rahim rahmeti sonsuzdur. Cennette var olan ziyafetler de her müminin vücut kapasitesi ve iman mertebesi oranında gerçekleşmekte ve fazlalaşmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah'ın [cennetteki] ziyafeti tecelliler olarak tabir edilmiştir. Bu ne nimetler ve ihsanlardır ki, "makam"dan dönünce, sahip oldukları şeylerin yetmiş kat olduğunu göreceklerdir. Buna göre her defa yetmiş kat olmaktadır. Ne kadar sonsuz nimetlerdir ki, sürekli fazlalaşmaktadır. Bu Allah'ın ziyafetidir. Hakk'ın iman ehline olan rahim rahmeti sonsuzdur. Nitekim âlemleri de sonsuzdur.</p>

<p style="text-align:center"><strong>“Allah müminlere rahimdir.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ama her şeyi kaplayan genel ve umumî rahmeti dünya içindir. Baki ve ebed rahmetine gelince; zaten hayvanlar bunun ehli değildir. Evet, sadece insanlık makamına ulaşanların rahim rahmetinden istifade edebilme ehliyeti vardır. Aksi takdirde sadece rahman rahmetinden istifade edebilirler. Gerçi rahman rahmeti için de belli bir istidat ve kabiliyet gerekmekte ve herkes istidadı oranında istifade etmektedir. Suret olarak insan, ama hakikatte hayvan olanların bir şeyler yemekten başka bir hedefi yoktur. Böyle bir insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır? Veya cinsî şehvetlerin esiri olan bir kimsenin domuzdan farkı nedir? Yazıldığına göre domuz, şehvet hususunda çok hayâsız ve utanmaz bir hayvandır. Öyle ki dişisiyle çiftleştiğinde bir fersah kovalasan dahi asla dişisini bırakmamaktadır. Şehvetlere dalan bir insan da hakikatte domuz gibidir. Daima göz zinası etmekte, o kadının, bu kadının peşine düşmektedir. Helâl ve haram diye bir şey tanımamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Cennet insanların malıdır; hayvanların değil. Daima mide ve cinsî organlarının tatmini için didinen insanın, cennette ne işi vardır? İşi gücü yabancı erkeklere gösterişte bulunmak olan kadınlar da ziynet ve güzelliğini ona buna gösterme telaşındadırlar. Genellikle kadınlar bu belaya müpteladırlar...</p>

<p style="text-align:justify">Şefaat de <em>"insan"</em> için söz konusudur; hayvan için değil. Cenneti ve Muhammed'i (s.a.a) tanımayan bir kimseyi nasıl olur da Muhammed'in (s.a.a) yanına götürürler?</p>

<p style="text-align:justify">Fıtraten kör ve sağır olan bir kimseyi, nasıl cennete götürsünler? Zaten onlar için de hiç fark etmez. Kör bir insana renk yönünden kalitesi düşük olan kumaşla çok kaliteli bir malın değeri eşittir. Allah'ın rahim rahmetinden istifade etmenin şartı, istihkak, iman, takva ve insan olmaktır. İnsanın o rahmet için bir kabiliyeti olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim birçok yerde, rahim rahmetinin dünyadan ve maddiyattan ayrı bir şey olduğunu beyan etmiştir. Rahmanî ve dünyevî rahmet, her şeyi kaplamıştır. Yerden arşa kadar her şeyi ihata etmiştir. Ama ahirette böyle değildir. Ahirette herkesin aynı şekilde istifade edeceğini sanma. Hilkat ve yaratılış âleminde farklılık yoktur. Ama âlem-i emr, darü'- ceza ve ölümden sonraki âlemde, o sonsuz hazine farklılık göstermektedir. Hatta peygamberlerin de birbirinden farklılığı vardır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hatemü'l-Enbiya Muhammed Mustafa'nın (sellallahu aleyhi ve alihi) sahip olduğu derece ve makamlar, sair peygamberlerden hiçbirine nasip olmamıştır. Müminler de böyledir. Rahim rahmeti herkes için aynı değildir. İnsanlar, ilim ve amel makamında sahip oldukları hazırlık, kabiliyet ve istidatları miktarınca bu rahmetten istifade edeceklerdir. İdrak hususunda vardıkları ufuklar ve amel makamında Allah'a kulluk için yaptıkları fedakârlıklar oranında farklılık göstermektedirler.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı kimseler vardır ki, fedakârlık hususunda canından bile geçmektedir. Böyle bir insan zorla humus veren veya hacca giden müminle bir midir? Evet, Allah yolunda para harcamayı âdet edinen bir kimseyle asla bir olamaz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Birkaç saat aç kalmaya dayanamayan bir kimseyle, sahura kalkmadan da oruç tutabilen bir insan bir olur mu? Zorla oruç tutan bir kimseyle sevinç ve şevk içinde oruç tutan bir insan aynı olur mu? Rahman ve rahim rahmeti arasında da birçok fark vardır. Rahmanî rahmetten herkes aynı şekilde istifade etmektedir.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Rahman'ın yaratışında farklılık göremezsin.”</em></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Ama rahimî rahmet asla böyle değildir. Allah korusun, imansız veya Allah'a ve Ehlibeyt'e düşmanlık üzere ölecek olursa, Allah'ın rahmetine nail olamaz. Bu kimsenin zahmetten başka hiçbir nasibi yoktur. Rivayette yer aldığı üzere alınlarına da, "Bu, Allah'ın rahmetinden nasipsizdir." diye yazılacaktır. Burada artık rahmete yer yoktur. Gazap yeridir. Cehennemin derinliği ve ebedî zindandan başka bir yerleri de olmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Ama eğer iman ehliyse, yani Allah'a karşı huzu ve huşu içindeyse, bir günah işlediğinde Allah'a olan huşu ve korkusu sebebiyle utanır, Allah'ın adı zikredilince titrer ve korkudan rengi değişirse, velhasıl iman üzere ölürse, Allah'ın rahim rahmetine müstahak olur.</p>

<p style="text-align:justify">İmanı olmayan bir kimse Allah'ın adı zikredilince bile rahatsız olmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> İtina göstermediği gibi oldukça da tembellik ve gevşeklik göstermektedir. Ama imanlı olursa, en zor anlarda dahi Allah'ın zikri onda ilginç bir inkılâp meydana getirmektedir. Allah etsin de insan hayvanlık ve imansızlıktan kurtulsun ve rahim rahmetinin gölgesi altına girsin. Rahmetin ilk gölgesi onu kaplayınca, eşref-i kâinat, peygamberlerin efendisi ve Hatemü'l-Enbiya Muhammed Mustafa'nın (s.a.a) gölgesi onun başı üzerine düşer.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Biz seni sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.”</em></strong><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu, Allah'ın rahimlik rahmetidir. Münadi de Muhammed'dir (s.a.a). Mümin de bu Muhammedî nidaya cevap vermekte ve Muhammedî gölgenin altına girmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Rabbimiz, gerçekten de biz, bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın diyordu. Hemencecik inandık. Rabbimiz, yarlığa suçlarımızı, ört kötülüklerimizi...”</em></strong><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Rahim rahmetinin diğer bir şubesi de Kur'ân-ı Mecid' dir. İnsan Kur'ân'ı dinler ve amel ederse, günden güne Kur'ân ayetlerinin rahmeti ona şamil olur ve rahmet üstüne rahmet, tevfik üstüne tevfike mazhar kılınır. Böyle bir insanın bu yılı geçen yıldan farklıdır. Her yıl Kur'ân'la daha çok amel etmekte, marifetleri anlama ve algılama yeteneği artmakta ve ilâhî rahmetten istifadesi fazlalaşmaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“Kur'ân müminlere ve kendisine sarılanlara şifa ve rahmettir.”</em></strong><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân, tevhidi ve yüce Allah'a ibadet yolunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Müminlerin yüzüne açılan ve günden güne artan bir başka rahim rahmetinin kapısı ise, tövbe kapısıdır. Nitekim rivayet edildiği üzere bu husustaki ayet-i kerime nazil olunca Peygamber (s.a.a) oldukça sevinmiş ve ümmeti bu rahmet ve nimete mazhar oldu diye daima Allah'a şükürde bulunmuştu. Mezkûr ayet-i şerife şudur:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><em>“Ayetlerimize inananlar sana gelince de ki: Esenlik size, Rabbiniz rahmet etmeyi kendisine gerekli kılmıştır. Şüphe yok ki içinizden biri bilgisizlikle bir kötülük yapar da sonradan tövbe eder, hâlini düzeltirse, muhakkak ki Allah suçları örter, bağışlar; rahimdir.”</em></strong><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tevhit ehli olanlar, Allah'ı tanıyanlar ve Allah'ın dergâhında teslimiyet içinde olanlar çok azizdirler.</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>Onlardan her kim huzuruna gelince onlara ilkönce selâm et. </em></strong></p>

<p style="text-align:justify">İman çok büyüktür. Dolayısıyla müminin büyüklüğü de imanı içindir. Zira Allah büyüktür. Allah ile irtibatı olan şeyler de haddizatında büyüktür. Rivayet edildiğine göre İmam Muhammed Bâkır (a.s) Kâbe'ye işaret ederek şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah'a andolsun ki mümin, Allah indinde şu Kâbe'den daha değerli ve muhteremdir. Müminin kalbi Rahman'ın arşıdır.</p>

<p style="text-align:center"><em><strong>"Ey Muhammed, bu müminler huzuruna gelince ilkönce onlara selâm et."</strong></em></p>

<p style="text-align:justify">Resulullah (s.a.a) bu ayet-i şerife indikten sonra şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">Ömrümün sonuna kadar terk etmeyeceğim bir şey de selâm vermektir.</p>

<p style="text-align:justify">Rivayet edildiği üzere bazı müminler, Hz. Peygamber'e (s.a.a) ondan önce selâm vermeyi arzu ediyorlardı. Yolu üzerinde bir duvarın arkasında saklanarak ona selam vermeye çalışıyorlardı. Ama Resulullah (s.a.a) henüz onlarla karşılaşmadan, <em>"Ey duvarın arkasında saklanan falan şahıs Selâmun aleykum."</em> buyuruyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Selâm vermenin doksan hasene ve sevabı vardır. Selâma cevabın ise on sevabı vardır. Bu yüzden selâmda önce davranmak müstehaptır. Hatta çocuklara dahi... Peygamber (s.a.a) camiye girdiğinde ve hutbe okurken ilkönce selâm verirdi. Peygamber'in sünnetinin ihya edilmesi ve selâm vermenin terk edilmemesi tavsiye edilmiştir. Daha sonra, Peygamber'e hitaben şöyle buyruluyor: <em>"Selamdan sonra, Allah'ın şu mesajını da müminlere ilet: Ey müminler, sizin ilâhınız zevali olmayan zatına şu eylemi gerekli kılmıştır ki, namaz kılan, oruç tutan, hacca giden yani Allah'ın emir ve nehiylerine teslim olan siz müminleri, cehalet sonucu günah işlediğiniz ve arkasından pişman olarak kendinizi ıslah ettiğiniz takdirde bağışlasın. Çünkü O, rahimdir..."</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mümin eğer birinin ardından gıybet eder, sonra da hâlini ıslah eder, helâllik ister, Allah'tan af diler ve tövbe ederse rahim rahmeti ile müjdelenir. İman, tövbe ve ıslahtan sonra, Allah mümine lütuf kapılarını açar. Eğer tövbe kapısı olmasaydı, masumlar dışında hiç kimse kurtulamazdı. Zira günah işlemeyen kimdir? Ama rahim rahmeti, tövbe kapısını açık bırakmıştır. Olur ki, ömrünün sonuna kadar kendine gelir de tövbe eder ve günahlarından pişman olur. "Ben ne yaptım ki? (Bir günahım yoktur.)" deme. Eğer böyle diyecek olursan, rahmet kapısı yüzüne kapanır. Berzah âleminde ne kadar azap göreceğini ve ne kadar günahla bu dünyadan göçeceğini ise sadece Allah bilir. O hâlde burada tövbe kapısından istifade et.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Tövbeden daha kurtarıcı bir şefaatçi yoktur.”</em></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şefaat kapısı da geniş bir kapıdır. Ama hiçbir şefaatçi tövbeden daha kurtarıcı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin, şehitlerin, âlimlerin ve seyitlerin şefaati de Allah'ın rahim rahmetinin kapılarından sayılmaktadır. Ama umumî değildir. Yani insan tövbeden sarf-ı nazar edip de sadece ona güvenemez. Meselâ "Ben âlimim veya Kerbela'ya gitmiş bulunuyorum, o halde günahlarımdan tövbe etmesem de olur." dememelidir. Evvela şefaatin insana ne zaman ulaşacağı malum değildir. Bazı delillere göre şefaat en son merhalede insana nasip olmaktadır. Yani berzahtan ve onca azap ve zahmetlerden sonra insana şefaat ulaşmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ama hak şudur ki, şahıslar da muhteliftir. Bazı şahıslar can verir vermez şefaate nail olabilirler. Diğer bazıları ise cehennemde uzun yıllar kaldıktan sonra şefaate nail olurlar. Biz İmam Hüseyin'in (a.s) şefaatinin bizlere ne zaman ulaşacağını nereden bilebiliriz? Biz şefaati inkâr etmiyoruz; ancak bizlere ne zaman ulaşacağını bilemiyoruz. Bazen günahlar o kadar çoktur ki, şefaatin hiçbir faydası yoktur ve insan şefaat kabiliyetine de sahip değildir. Bazen de Allah insan için şefaat izni vermez.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden Hz. Ali'nin (a.s) "Tövbeden daha kurtarıcı bir şefaatçi yoktur." sözünü daima göz önünde bulundurmalıyız. Eğer emin olmak istiyorsan, tüm günahlarından tek tek tövbe et. Eğer birinin ardından gıybet etmişsen, ondan özür dile. Eğer birine kin duyuyorsan, kalbinden kinini yok etmeye çalış; kıyamet ve berzaha gitmesine izin verme. <em>"Şefaat ümit ediyorum." </em>deme.</p>

<p style="text-align:justify">Şefaatin ilk ve esaslı şartı, iman üzere ölmektir. Ömrünün son anında iman üzere öleceğini nereden biliyorsun? Büyük şahsiyetler bu mevzudan korku duymaktaydılar. Ağlayıp yakarıyor, inleyip sızlanıyorlardı. "Acaba ben iman üzere ölecek miyim?" diye endişe ediyorlardı. Birçok insan din ve imandan dem vurduğu hâlde, son anda imansız olarak göçtüler. Sen iman üzere öleceğini nereden biliyorsun? Hem korku, hem de ümit içinde olmalıyız. Kibri bir kenara bırak.</p>

<p style="text-align:justify">Fırsat eldeyken kendini ıslah et. Eğer birinin hakkı boynundaysa, ölümden sonraya bırakma. İnsan bazen kendi nefsini hesaba çekmeli ve fiillerini kontrol ve muhasebe etmelidir. "Sakın ortağımın hakkını yemiş veya boynumda olan bir borcu unutmuş olmayayım" diyerek kendini hesaba çekmelisin. Alacaklarını unutmadığın gibi, borçlarını da hatırlamalısın.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın, yatağa düştüğünde (ki ölümden önce insanın yataklara düşmesi de Allah'ın bir nimetidir), öleceğini anladığında ve gideceğini sezdiğinde, kendisini ziyaret etmeleri için evinin kapısını açık bırakması müstehaptır. Hakeza kendisini ziyarete gelen her müminden helâllik dilemesi de müstehaptır. Onların senin üzerinde bir hakkının olmadığını nereden biliyorsun?</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Muhtemel hakları bile göz önünde bulundurmalısın ki, sonunda azaba müptela olmayasın. Ziyarete izin vermenin müstehap olmasının bir ciheti de insanın onlardan, iman ehli olduğuna dair şahadette bulunmalarını istemesidir. Son zamanlarda üzerinde "Allah'ım, ben bundan hayırdan başka şey görmedim." diye yazılı bir kâğıdı getirip altını imzalatmaları âdet olmuştur. Yani "Allah'ım, biz bundan sadece iyilik gördük" diye şahadette bulunmaktadırlar. Elbette bu usul ve âdet sahih rivayetlerde yer almış değildir. Ama "Biharu'l-Envar'ın müellifi Allâme Meclisî bir rivayeti görünce böyle bir şeye teşebbüs etmiştir. Gerçi iyi ve güzel bir iştir de. Mezkûr rivayet ise şudur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em>“Benî İsrail'den olan bir abit riya üzere öldü. Peygamber onun hâlinden haberdar olunca cenaze namazına katılmadı. Bazıları giderek onu toprağa verdiler. Peygamber'e, "Niçin falan şahsın teşyiine katılmadın?" diye vahiy nazil oldu. O da, "Ya Rabbi, o şahıs riyakâr idi." diye cevap verince şöyle nida geldi: "Kırk mümin onun iyi bir şahıs olduğuna dair şahadette bulundular; biz de onların şahadetini kabul ettik.”</em></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlara böyle inayet etmesi de Allah'ın rahmetidir. Merhum Meclisî de bu rivayet üzere kırk müminin, kendisinin salah ehli olduğuna şahadette bulunmalarını ve bu şahadetin bereketiyle Allah'ın kendisine rahmet ve fazlıyla muamele etmesini arzulamıştı. Bugün artık ölümlerin çoğu ansızın gelen ölümlerdir. Kriz veya kaza sebebiyle tahakkuk etmektedir. Sefer hazırlığı görmemek çok çetin sonuçlar doğurur. Elbette ahiret fikrinde olmayan ve daima dünyayı düşünenler için böyledir. Bunların ne hayalleri vardı, nasıl öldüler!?</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın rahim rahmetlerini unutmayın! Ey Allah, bizleri sana, Peygamber'ine, Ehlibeyt'e, Kur'ân'a ve tövbe kapısına iman eden ve tövbe ederek Ehlibeyt'in şefaatinden nasiplenen kimselerden kıl.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ım, rahmetin benzer büyük bir denize. Bir damla yeter ondan bizlere. Günahkâr kulların pisliğini yıkarsan bir kez olsun o denizde. Zaman denizi bulanmaz da asla cihan nur olur, kavuşur aydınlığa. Biçareyiz hepimiz, kaldık yerli yerimizde. Bağışla bizi, acı sen bu çaresizliğimize...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Emirü'- Müminin (a.s) buyurmuştur ki: Yüzüne tövbe kapısı açılan kimseye mağfiret kapısı asla kapanmaz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bağışlanıp bağışlanmadığını bilmek istiyorsan, tövbe hâlinin olup olmadığına bir bak. Herkes mütevazı ve huşu içinde olduğunu görürse, Allah'ın rahmetine mazhar olacağını bilmelidir. Ya Rabbi, sen bizlere tevazu ve alçakgönüllülük ihsan et. Bizleri bağışla.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanların hakkını eda etme yolunda tevfik ver. Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! ...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hayat-ı Tayyibe</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mübarek "Rahim" ismi hakkında sohbet ediyorduk. Dedik ki, rahimî rahmet, hem dünyada, hem de ahirette sadece iman ehli için söz konusudur. Allah'ın mümine dünyadaki ihsanından daha önce bahsettik. Ama şimdi Allah'ın mümine dünyada olan ihsan ve lütfünden bazı örnekler arz edeceğiz. Kur'ân'da Allah'ın mümine olan ihsanlarından biri "Hayat-ı tayyibe" (tertemiz bir yaşayış)<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> olarak tabir edilmiştir. Bu para değil, nimetin hakikatidir. Gerçek zenginlik de budur.</p>

<p style="text-align:justify">Her kim ki, gerçek bir şekilde Allah'a yönelecek olursa, bu dünyada tatlı ve insanlığa yaraşır bir hayata kavuşur. Dünyada herkes hayattan yakınarak feryat etmektedir. Rahatsızlık izharında bulunmaktadır. Hayat kendilerine çok ağır gelmektedir. Neticede bazı gençler intihara başvuruyorlar. Bu hayattan kurtulmak için kendilerini öldürmeyi bile göze alıyorlar. Ama insan mümin olursa, ona tatlı ve temiz bir hayat ihsan edilir ki, dünyada tam bir rahatlık ve huzur içinde yaşar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ayet-i şerife'de yer alan "tertemiz bir yaşayış" ifadesi hakkında Masum İmam'dan bir rivayet nakledilmiştir. Elbette bu rivayette maksat bir örnek ve mısdak zikretmektir. İmam (a.s) "Hayat-ı tayyibe"yi "kanaat" olarak tefsir etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Kanaat, yani Allah'ın verdiği şeylere, insanın kani ve razı olmasıdır. Allah'ın kendisine takdir ettiği şeylere teslim olmasıdır. Allah'a iman eden bir kimse, hırs ve tamah ateşinden kurtulur. Cehennem gibi, "Daha yok mu?" demez.</p>

<p style="text-align:justify">Ama diğer insanlar hırs yüzünden, oldukça zahmetlere katlanıyorlar. Bunların asla huzurları yoktur. Bir saat olsun rahat yaşayamazlar. Daima koşturup dururlar. Asla huzurları yoktur. İmanın alameti kanaattir. Mümin kanidir. Allah'a iman etmiştir o. Allah her ne yaparsa, tatlı gelir ona. Asla hırs duymaz, tamah etmez ve neticede de günah işlemez...</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ebuzer'in öyküsünü önceden arz etmiştim. Ebuzer (r.a) Şam'a yerleşince, İmam Ali'nin (a.s) lehine birtakım tebliğ ve çalışmalarda bulundu. Ebuzer sıradan bir Müslüman değildi. Ebuzer hakkında Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><em>“Gökler Ebuzer'den daha doğru sözlü birisine gölge etmiş değildir.”</em></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebuzer de Ali (a.s) yolunda tebliğde bulunuyordu. Muaviye onu engellemekten aciz kalmıştı. Yavaş yavaş Muaviye ve Benî Ümeyye'nin kötülükleri hakkında konuştuğunu da duyunca, artık bunu neye mal olursa olsun engellemeğe karar verdi. Mal ve makama oldukça önem veren dünyaperest Muaviye, Ebuzer'i de parayla kandırabileceğini zannetti. Muaviye'nin kurnaz ve akıllı iki de kölesi vardı. Onlara iki yüz altın vererek şöyle dedi: "Eğer bu parayı Ebuzer'e verir ve ona da kabul ettirebilirseniz ikinizi de azat ederim."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu iki köle Ebuzer'in huzuruna vardılar ve parayı kendisine vererek, "Bu paralar sizindir." dediler. Ebuzer, "Bunu nereden getirdiniz?" diye sordu. Onlar, "Muaviye'den" diye cevap verdiler. "Acaba kendi şahsi mülkünden midir yoksa beytülmalden mi?" diye soruduğunda, "beytülmaldendir." dediler. "Acaba her Müslümana iki yüz altın verdi mi?" diye sorduğunda dediler ki: "Hayır, sadece size gönderdi. Zira siz Peygamber'in (s.a.a) sahabesisiniz. Bu yüzden sadece size ihsanda bulundu."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebuzer, "Ben imtiyaz ve ayrıcalığa razı değilim. Bunca fakir ve zayıf var, niye onlar arasında taksim etmiyor?" dediğinde, onlar, "Siz de muhtaçsınız. Bu yoksulluk içindeki hayatınızı değiştirin. Hayatınıza bir düzen verin." dediler. Ebuzer de, "Şu leğendekiler olduğu müddetçe ben muhtaç değilim." dedi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Onlar o leğenin altınlarla dolu olduğunu zannettiler. Gidip bakınca iki parça arpa ekmeğinden başka hiçbir şeyin olmadığını gördüler. Ebuzer şöyle dedi: <em>"Birisi iftarlığım, diğeri ise sahurum içindir. Bu da benim için yeterlidir. Yarın da eğer yaşayacak olursam, Allah rızkımı ulaştırır. Günlük yiyeceği olan birinin ne ihtiyacı olabilir ki?"</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Onlar Ebuzer'in dinini parayla satın almak istiyorlardı. Ama Ebuzer Allah'ın verdikleriyle yetinip kanaat etmiş ve tamah etmemişti. Sen yarın sağ kalacağını nereden biliyorsun? Şu anda oturup da sadece malından yiyecek olsan dahi bir yıl yeter sana. O hâlde niçin tamah ediyorsun? Ya Rabbi, bizlere "tertemiz bir yaşayış" ver. Eğer mümin olacak olursan, imanın emniyetinden nasibini alırsın. Sükûnet ve huzur bulursun. Hırs ateşinden kurtulursun. Aksi takdirde haberin dahi olmadan bir ömür yanar durursun.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em>“Açgözlü insan, altından iki dağ arasında dahi olsa yine de huzur bulmaz.”</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yani hırs ateşi öyle bir alevlenmektedir ki, insan kendisini daima muhtaç görmektedir. Daima "Benim neyim var ki?" demektedir. Meselâ iki altın dağı dahi olsa, üçüncüsünün peşinde koşacaktır. Meğerki iman gelsin, Allah lütfetsin ve rahmet elini uzatsın da onu kurtarsın. Kumeyl duasında da şöyle buyrulmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">Ya Rabbi, beni taksimine razı ve kani kıl.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın rahim rahmetinin mısdakı oldukça çoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın mümine dünyada ettiği ihsanlardan biri de, gönlünü açmasıdır. Allah her kimi hidayete erdirmek isterse, ilkönce onun gönlünü açar. Mümine edilen ihsanlardan biri de gönlüne genişlik vermesidir. Yani gönlü çocukluk haletinden çıkmakta, gaybe yönelmekte ve büyükleri tanımaktadır. Gönlü açılınca, kendisi de büyümektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Cömert bir şahıs, ziyafet vermek isteyince, "herkes istediği kadar alsın" diye ilan eder. Ama biri tabak, diğeri tencere, başka biri ise ayrı bir şey getirir. Allah, kabını geniş kılsın ki, ilim ve marifet nuruna tahammül edesin. Böylece "Allah yolunda harcadıklarının kalıcı olduğu" hakikati bir güneş gibi zahir ve açık olsun sana.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s) iman ehlinin sıfatlarını beyan ederken şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><em>“Başkalarının ganimet saydığını, o zarar sayar ve başkalarının zarar saydığını ise ganimet sayar.”</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yani o kadar gönlü geniştir ki, maddeye galebe çalmıştır. Sadece Allah için olan şeylerin baki olduğunu çok iyi bilmektedir. Ama nefis ve heva için olan şeyler ise yok oluşa mahkûmdur. Tıpkı kof bir ceviz gibi...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mümin topluma bakınca gülmekte ve şöyle demektedir: "Bunlar neyin peşindedirler? Sabahtan akşama kadar neyi düşünüyorlar? Bu daire ve o dairede ne yapıyorlar? Sabahtan akşama kadar muhasebe defterlerini inceleyip duruyorlar!" Niçin amel defterlerinizi incelemiyorsunuz? Seher vaktinde amel defterini de bir incelesene! "Bugün hangi günahları işledin, hangi farzları kaçırdın, bir muhasebe etsene!" Bunlar amellerin gazetesi konumundadır; niçin okumuyorsun?</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Gönül genişliğine sahip olmadıkça, insan bu meselelerin peşinden gidemez. Büyük olan ahiret de, büyükler içindir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> Oraya ulaşınca mutlak nimet ve büyük saltanatın orada olduğunu görürsün.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Aklıma bir kıssa geldi. Büyüklerden biri şöyle naklediyordu: Bir gece hakikat âleminde berzah cennetinden bir manzara gördüm. Geniş caddeleri, uzun ağaçları, çeşitli meyveleri, büyük sarayları içine alan bir yer... En üst yerde bir şahıs tam bir heybet ve azamet içinde oturmuştu. O anda anladım ki bu, dünyayla ilgili bir hadise değildir. Kendi kendime, "Ya Rabbi, bu şahıs kimdir?" deyip durdum. Allah'ın bana bildirmesini istedim. Aniden o şahıs, "Ben bir hamalım." diye seslendi. Yani şu yük taşıyan ve insanlar nezdinde en zayıf ve hakir mesleği olan bir insan. Ahiret âleminin durumu buradan başka ve ayrı bir şeydir. Mizan ve ölçü farklıdır. Kendisine, "Allah sana bu kudreti nasıl verdi?" diye sordum. Şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“İman ve amel sebebiyle... Asla farzlarımı kaçırmadım. Haram işlemedim. Hiç kimsenin hakkını zayi etmedim. Bilhassa bu üç amele çok riayet ediyordum ki, bu ameller Allah tarafından da kabul oldu. Bu cümleden cemaat namazlarını kaçırmazdım. Her türlü kâr ve maddî yarar ları bir kenara bırakıyor, cemaat namazına katılıyordum. 'Müşterim var' demiyordum. Bilakis 'Daha iyi müşterim var ve o Allah'tır' diyerek fani müşteriyi terk ediyor ve baki müşterinin huzuruna gidiyordum.”</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Akşam olunca iki müşteriniz vardır. Birincisi Allah, ikincisi ise Şeytan'dır. Hangisini seçiyorsunuz? Mescidi mi, sinema ve fesat merkezlerini mi? Ey Rahman'dan çok Şeytan'a itaat eden kimse, Allah'tan başkasına teveccüh etmek doğru değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İmanın alametlerinden biri de, Allah'ın insanı aydınlatmasıdır. Allah, müminin şerif nefsinde aydın bir ışık yakmakta ve mümin de bunun bereketiyle yolunu teşhis etmektedir.1 Diğerleri heva ve heveslerin zulmetinde bocalamaktadır. Hareketleri bir kısırdöngüden ibarettir. Kendi hayalleri etrafında dönmektedirler. Onlara, "Hayatta herhangi bir hedefiniz var mı?" diye soracak olursan bilemezler. Ama müminin bir nuru vardır ki, onun vesilesiyle hayattaki hedefini teşhis ve tespit etmektedir. Sadece Allah'a hizmet edebilmenin düşüncesini taşımaktadır. Her türlü hayır işlerine teşebbüs etmektedir. Bununla sadece Allah'ın kendisine rahmet etmesini ümit etmektedir. Birinin sorununu halledince veya birinin borcunu ödeyince, sadece Allah'ın, kendisini bağışlamasını arzu etmektedir. Hedef ve maksadı bellidir. Ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini çok iyi bilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Aklı fikri parasında olan bir milyonere, "Ne istiyorsun?" diye soracak olursan, "Şu milyonum iki milyon olsun." der. "Pekâlâ, ondan sonra ne arzun var?" diye soracak olursan, "İki milyonum dört milyon olsun." der. Sonrası ne? Paradan başka bir hedefi yoktur. Ama bu paradan ne kadar götürebileceksin? Öyle bir yere varmaktadır ki, sonunda kör olmaktadır. Karanlıkta dönüp durmaktadır. Hedefi nedir? Bu hâliyle âdeta "Bankada bir milyarım olsun; o zaman kabre gireyim." demektedir. Bu körlük değil midir? Leş kargaları saldırarak paralarını kendi aralarında taksim edecektir. Ama kendisi bin bir bela ve felaket içinde kabre doğru sürünmektedir. Kendisini soyacaklar ve çırılçıplak bir tek kefen içinde toprağa vereceklerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Ama insan mümin olursa ne yapacağını bilir. Hareketinin hangi hedef için olduğunun ve bu dünyaya niçin geldiğinin farkındadır. Ahirette ne olacağını da bilmektedir. Hedefin teşhisi için, Allah'ın ihsan ettiği o nura sahip olmak gerekir. Allah'ım, senin ihsanların çoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Biz de böyle iflas etmiş durumdayız. Allah'ım! Bu Ramazan ayında bizlere ilim ve marifet nuru ver. Gönül açıklığı ihsan et. Böylece hakikatşinas olalım. Allah'ım! Bizlere kanaat ver, tertemiz bir hayat nasip et, rıza ve teslim makamını ihsan et.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebu Hamza duasında şöyle buyrulmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><em>“Ey Allah! Üstün ihsanların nerede, tatlı hibelerin nerede, güzel islerin nerede, azim fazlın nerede, yüce minnetin nerede, eski ihsanın nerede, keremin nerede ey Kerim?!...”</em></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İhsanlar bunlardır işte! Allah'ın ihsanları da azametine uygundur. Dünya malını Karun'a, dünya makamını Firavun'a vermektedir. Allah'ın ihsanları ise ilim nuru, yakin, marifet, rıza, sabır, şükür, kanaat ve gönül açıklığıdır. Allah'ım, bu ihsanlarını bize de nasip et. Allah'ım, bizlere aydınlık ve hakikat nuruyla birlikte olan bir iman nasip et; biz de marifet ehliyle birlikte olalım, bizlere ihsan edeceğin ilim ve marifet nuruyla önümüzü görelim. Bütün bunlar dünyada var olan rahmetlerdir. Ama berzah âleminde Allah'ın inayet ettikleri söylenecek gibi değildir. Ne ihsanlar, ne ikramlar ve ne teşrifatlar var!...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On bin melek, mümine tebrik ve teşrif için gelmektedir. Müminin bir sarayı vardır ki, bin kapıya sahiptir. Bu on bin melek bu bin kapıdan gelmekte ve müminin izniyle girmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ve melekler her kapıdan onların yanlarına girerler de, "Esenlik size!" derler, "Sabrettiğinizden dolayı." Gerçekten de dünya yurdunun bu sonucu ne de güzeldir!”</em><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın müminlere bu selâmı da rahimî bir rahmettir. Allah'ın ahiretteki rahmetinden biri de müminin istediği her şeyin yanında hazır olmasıdır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> Bu dünyada her irade ettiği tahakkuk eden kimdir? Hiç kimse! Ama bu saltanat cennette mümin için vardır. Cennette her ne isterse o olur. Zira o, dünyada Allah'a tâbi olmuş ve arzularını bir kenara atmıştı. Bu yüzden Allah da ebedî saltanatı onun ihtiyarına bırakmaktadır. O, dünyada kırk elli yıl boyunca Allah'a itaat etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Ölümün ilk anından itibaren artık <em>"beyefendi"</em> olmaktadır. <em>"Bugün Allah'ın günüdür."</em> Allah'ın kullarına ihsan ettiği bir gündür. Kuluna hazırladığı makamları ihsan ve izhar ettiği bir gündür.</p>

<p style="text-align:justify">Ya Rabbi, bizlere yardım et ki, bir kul gibi yaşayalım. Bencillik ve gösterişler bir kenara çekilsin. "Ben senin zayıf, zelil, hakir, miskin ve mütevazı kulunum."</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“Onlara Allah'ın günlerini hatırlat.”</em><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><strong>[19]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Bugün senin günündür. Şu anda bir şeyler yapabilirsin. Ama bir gün gelecek ki, hiçbir şey yapamayacaksın. O gün Allah'ın, insanın elinden tuttuğu gündür. Ölümün ilk saati ve kabir, Allah'ın insanın elinden tuttuğu ilk lahzalardır. O gün Allah'ın günüdür. Bugün bir şeyler yapabilir, hareket edebilirsin. O hâlde edebildiğince kullukta bulunmaya çalış ki, Allah da o günde Mevla'n olsun.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bugün eliniz açıktır. Ama çok geçmeden bu eller kefene bürünecektir. Ellerin açık ve sesin de çıktığı müddetçe ellerini başının üzerine koy ve de ki: <em>"Ey Allah! Bağışla beni!"</em></p>

<p style="text-align:justify">Bütün günahlarımdan celal ve ikram sahibi Allah'a tövbe eder ve beni yarlıgamasını dilerim.</p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Dördüncü Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> A'râf/156-157</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Hûd/119</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Gaf/35</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Ahzâb/43</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Bakara/253</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Secde/18</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Mülk/3</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Zümer/45</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Enbiyâ/107</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Âl-i İmrân/193</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> İsrâ/82</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> En'âm/54</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Enbiyâ/28</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> Nahl/97</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> İsrâ/22</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> Dehr/20</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> Ra'd/23-24</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> Kaf/35</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a> İbrâhîm/5</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a> Muhammed/12</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-4</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 21:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/ders4.jpg" type="image/jpeg" length="37307"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Mehdi’nin Şehadeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdinin-sehadeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdinin-sehadeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zamanın İmamı (a.f) kimin eliyle şehadete erecektir ve ondan sonraki dönem ne kadar sürecektir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an “Her nefis ölümü tadacaktır”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> diye buyurmaktadır. Tüm yaratıklar hakkında ilahi bir sünneti beyan eden bu âyet esasınca İmam-ı Zaman (a.s) da dünya adaletini sağladıktan ve dünya devletini kurduktan sonra bu dünyadan göçecektir. Mehdi, tabii bir ölümle mi yoksa şehadet ile mi dünyadan göçecektir? Bir gurup rivayetten istifade edildiği üzere İmam tabii bir ölümle dünyadan göçecektir. Aşağıdaki rivayetler bu kabildendir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Ümmü Seleme Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Mehdi benim hanedanımdan ve Fatıma’nın evlatlarındandır. O, halk arasında Peygamberin sünnetiyle amel edecek, yedi yıl kalacak, sonra dünyadan göçecek ve Müslümanlar kendisinin namazını kılacaklardır.”</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> “Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> âyet-i kerimesinin tefsiri hakkında belirtilen bir rivayette İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“(Burada) İmam Hüseyin (a.s) ile yetmiş yareninin (ricat ederek) gelmesi kastedilmektedir. İki taraflı sarı miğferler takmış şahıslar halka Hüseyin’in döndüğünü ilan edecektir. Müminler onun hakkında hiçbir şek ve şüphe etmeyecek ve onun deccal ve şeytan olmadığını bileceklerdir. O, sizin aranızda hal ile hükmedecek hüccettir. Onun İmam Hüseyin (a.s) olduğuna yönelik Şiilerimizin gönüllerinde marifet pekişince, Hz. Mehdi vefat edecektir. Onu yıkayacak, kefenleyecek, tahnit edecek ve toprağa gömecek şahıs da Hüseyin olacaktır. İmam ve vasi dışında hiç kimse vasinin (kefen ve defin) işlerini üstlenemez.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Bir başka rivayette de dünyaya ilk ricat edecek şahıs kimdir diye sorulan bir sorunun cevabında İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Kıyam edecek Mehdi’nin ardından İmam Hüseyin (a.s) dönecektir … Hüseyin (a.s), kendisiyle birlikte şehid olmuş yarenleriyle birlikte gelecek ve tıpkı Musa bin İmran’a eşlik etmek için gönderildikleri gibi, yetmiş peygamber kendisine eşlik edecektir. Mehdi (a.s) yüzüğünü ona verecektir. O halde Hüseyin (a.s) Mehdi’nin (a.s) gusül, kefen ve tahnit işlerini üstlenecek ve kendisini toprağa gömecek kimsedir.” </em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir gurup rivayetten de onun şehadete ereceği anlaşılmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İmam Hasan Mücteba’dan (a.s) şöyle nakledilmiştir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah’a yemin olsun ki, bu işi (imamet) Ali ve Fatıma’nın on iki evladının ele alacağına ve hepimizin zehirleneceği veya öldürüleceğine dair Allah Resulü bizim ile ahitleşmiştir.” </strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>İmam Sâdık (a.s) da bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><em>“Allah’a yemin olsun ki bizden öldürülmeyen ve şahadete ermeyen hiç kimse yoktur.” </em><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>İmam Rıza’dan (a.s) da aynı atrzda hadis nakledilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu iki gurup rivayet göz önünde bulundurulduğunda İmam Mehdi’nin (a.f) vefatı hakkında açık ve kesin bir görüş dile getirmek zor görünmektedir. Ama şehadet ile ölüm arasındaki ilişki türünün mutlak genel ve has olması; yani ölümün tabii ölme ve şehadeti kapsaması ve şahadetin de bir tür ölüm olması ve onun dışında olmaması hasebiyle, birinci gurup rivayetler şehadet olarak yorumlanabilir ve görünüşteki çelişki giderilebilir. Çünkü birinci gurup rivayetler ölüm hususunu bildirme sadedindedir, ölümün niteliğini bildirme sadedinde değildir. Eğer İmam Mehdi’nin şehadete ereceği farzı kabul edilirse o zaman onun katili kimdir? İlzamu’n-Nasib kitabında bazı âlimlerden nakledilen bir takım tabirler esasınca İmamın katili şöyle tanıtılmıştır: “Mehdi’nin (yönetimdeki) yetmiş yılı sona erince ölüm kendisine yaklaşacaktır. “Beni Temim”den “Saide” adında erkekler gibi sakalı olan bir kadın, İmam yoldan geçerken bir ev üzerinden kendisine bir taş atacak ve onu öldürecektir. Mehdi vefat ettikten sonra İmam Hüseyin (a.s) onu toprağa gömme işini üstlenecektir.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Şehid Muhammed Sadık Sadr bu sözü değişik şekillerde eleştirmiş ve eksikliklerini dile getirmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Bu cümleden olmak üzere şöyle yazmıştır: Bu metin esasen konuyu (Mehdi’nin şehadeti) ispat edebilme kabiliyetinde değildir. Zira rivayet Ehlibeyt İmamlarından nakledilmemiştir, aksine tanımadığımız bazı âlimlerden nakledilmiştir. Hatta bu metin –göründüğü kadarıyla- bazı rivayetlerin içeriğine işaret etse de ne senedi ve ne de hangi imamdan nakledildiği belli olmayan mürsel bir rivayete dönüşmektedir. Buna ek olarak, belirtilen rivayetlerin senedi genellikle zayıf, içerikleri zihinden uzak ve hiçbir şeyi ispatlayamayacak türdendir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zamanın imamından (a.f) ve onun vesilesiyle dünya birleşik devletinin kurulmasından sonra ricat gerçekleşecektir. Ricat, zamanın imamının zuhurundan sonra bazı kimselerin ve bu cümleden olmak üzere imamların dirilmesi manasındadır. Rivayetlerde Hz. İsa gibi bazı peygamberlerin, İmam Hüseyin (a.s) gibi bazı imamların, Selman-ı Farisi, Mikdad, Cabir b. Abdullah Ensari, Malik Eşter ve Mufazzal gibi Resulullah ve imamların bazı sahabelerinin ricat edeceği açıkça belirtilmiştir. Ricat inancı Şiilerin akidelerinden olup hakkında birçok rivayet zikredilmiştir. Hatta Allâme Meclisî gibi bazıları bu rivayetlerin tevatür<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> düzeyinde olduğuna inanmaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Âl-i İmran, 185.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 51, s. 104, h. 39.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> İsra, 6.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Kuleynî, el-Kafi, c. 8, s. 250; aynı şekilde bkz. Biharu’l-Envar, c. 53, s. 94, h. 103.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Biharu’l-Envar, c. 53, s. 103, h. 130.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Biharu’l-Envar, c. 27, s. 217, h. 19.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> a.g.e., 209, h. 7.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> a.g.e., 214, h. 16.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Yezdî, Hairi Ali, İlzamu’n-Nasib fi İsbati’lHücceti’l-Gaib, c. 2, s. 167.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Seyyid Muhammed Sadık Sadr, Tarih-i ma Ba’d ez Zuhur, s. 881-883.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Ber Gerefte ez Mahname-i Mevud, no. 83.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadis ilminde rivayetler üç kısma ayrılmaktadır: a) Mütevatir Hadisler: Birçok grubun naklettiği ve bu rivayet masumun sözüdür diye bizde yakin uyandıran rivayetlere denir. b) Mustafiz Rivayetler: İtibar ve değer olarak mütevatir hadislerin derecesinde olmayan ama itibarı haber-i vahitten fazla olan rivayetlere denir. c) Haber-i Vahit: Az bir grubun naklettiği ve rivayet değeri açısından önceki iki kısımdan daha düşük olan rivayetlere denir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Biharu’l-Envar, c. 23, s. 359.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdinin-sehadeti</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 23:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/sehadet-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="77550"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 3]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-3</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-3" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 3]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>3. Ders</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismilahirrahmanirrahim</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Görmez misin, Allah şüphe yok öyle bir mabut ki O'na secde eder ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar... ve insanların çoğu? Ve çoğu da azabı hak etmiştir ve Allah, kimi hor kılarsa, onu kutluluğa ulaştırıp ona lütuf ve ihsanda bulunan hiçbir kimse bulunamaz. Şüphe yok ki Allah, dilediğini yapar.”</em></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hakk'ın Üç Aslî İsmine Aşina Olmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Daha önceden de belirttiğimiz gibi besmelede yer alan (Esma-i Hüsna'dan) üç isim "Allah, Rahman ve Rahim" diğer isimlerin aslı ve esası konumundadır. Yani sair isimler bu üç mübarek isimden alınmaktadır. Bu üç ismi tanıyan, anlayan ve hakikatini algılayan kimse, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarını tanımış demektir. Bazı tahkik ehlinin de dediği üzere "Allah" özel isimdir. Yani tüm varlıkların mebde ve menşei olan âlemlerin rabbinin mukaddes zatının adıdır. ma araştırmacıların çoğu "Allah" isminin, müştak isim2 olduğuna inanır. Dolayısıyla da âlemlerin Rabbinin adlandırılmasında bir münasebete riayet edilmiştir. Bunlara göre "Allah" aslında "ilâh" idi. Daha sonra başına "el" takısı eklenmiş ve ortasındaki "elif" ise telaffuzu kolaylaşsın diye düşmüş ve "Allah" olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">"İlâh", "kitab" vezninde olup meful manasında kullanılan bir mastardır. "Elehe" yani "abede" (ibadet etti) demektir. Dolayısıyla "me'luh" ise "mabut" (ibadet edilen) manasına gelir. "İlâh" da meful manasında olduğuna göre, mabut demektir. Yani mutlak mabut... Herkesin mabudu... Yani sadece kendisine ihtiyaç olan zat...</p>

<p style="text-align:justify">Huzu, huşu ve ubudiyet sadece O'nun karşısında yapılmalıdır. Her muhtaç, ihtiyacını gideren kimsenin karşısında huşu ve tevazu göstermektedir. Buna da ibadet denmektedir. Kendisine boyun eğilen ve itaat gösterilen ise mabuttur. Gerçek mabut da tüm varlıkların ihtiyacını gideren Allah'tır. Varlıkların hepsi muhtaçtır. İhtiyaçları gideren mutlak zat ise sadece Allah'tır. O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Vücudun mertebelerinden her mertebeye ve her mevcuda bakarsan bak, bütünüyle muhtaç durumdadır. Tüm varlıkların ihtiyacını gideren, ama kendisi muhtaç olmayan tek gani, Allah'tır.</p>

<p style="text-align:justify">Yer ve göklerde olan bütün varlıklar "abd (kul)"dırlar. Tekvin ve yaratılış hasebiyle hepsi "abit (kulluk ve ibadet eden)"tirler ve hepsi de Allah'a mutidirler. Kur'ân'ın tabiriyle hepsi secde etmektedirler. Kur'ân-ı Kerim de yerde ve göklerde var olan her şeyin Allah'a secde ettiğini beyan etmektedir.1 Yani sadece akıl sahibi olan insanlar, cinler ve melekler değil, akıl sahibi olmayan varlıklar da Allah'a secde etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Sözün başında tilavet ettiğimiz ayetin2 de beyan ettiği üzere, gökte ve yerde olan her şey; dağlar, ağaçlar, güneş, ay, yıldızlar ve insanlardan çoğu Allah'a secde etmektedir. Bu genel ve umumî secdeyi özet bir şekilde ve herkesin anlayabileceği bir dille açıklamaya çalışacağım.</p>

<p style="text-align:justify">Secdenin bir hakikati ve mazharı vardır. Secde yani huzu/huşu ve teslimiyetin nihayeti... Temkin, teslim ve zillet izharında bulunmanın en son mertebesi... Beşer, kendi ihtiyarıyla bu manayı aşikâr kılmak isteyince, alnını toprağın üzerine koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu haricî secde, huzu ve itaatin nihayetidir. Secdenin hakikati, kahir hâkim karşısında temkin ve teslimiyetin nihayetidir. Bu mana vücut âleminin tüm cüzlerinde söz konusudur. Hepimiz O'na secde etmekteyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Güneş, yeryüzünün bir milyon üç yüz bin katı bir azamete sahip olmasına rağmen daima secde hâlindedir. Bir an olsun durmamaktadır. Kendisi için takdir edilen yoldan bir lahza olsun sapmamaktadır. Her gün üç yüz elli milyon ton hararet üretmektedir. Böyle azametli bir gezegen bir an olsun itaatten geri kalmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ay da aynıdır. Daima secde hâlindedir. 29 gün ve gece boyunca muhtelif şekillere girmektedir. Hilalden bedre ve bedirden de muhaka kadar<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> menzillerdeki<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> seyir keyfiyeti bir gecede gerçekleşmemektedir. Ay bir gece dahi önceki menzilinde durmamaktadır. Daima hareket hâlindedir. Aydan aya hareket ederek on iki ayı kat etmesi gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Yeryüzü de Allah'a secde etmektedir. Bir lahza olsun hareketinden geri kalmamaktadır. Allah'ın kendisine takdir buyurduğu hareketinde duraklamamaktadır. Dâhilî hareketinde onda yer alan bitkiler de Allah'ın kendisine takdir ettiği hâl üzeredirler. Buğday tohumundan pirinç yetişmez. Allah'ın kendilerine takdir ettiği üzere ağaçlar da huzu içindedirler. Dağlarda taşlar arasında nasıl ağaçlar yetişiyor! Hepsi de tekvin itibariyle ve yaratılışı gereği Hakk'ın emrine huzu ve itaat etmektedirler. Hepsi de kendisine takdir edilen hadden asla sapmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İster mümin, ister kâfir bütün beşer fertleri vücudunun tüm cüzleriyle Allah'a itaat ve secde etmektedir. Hakk'ın emrine uymaktadır. Beden sisteminizin lahza lahza Hakk'ın emrine itaat ettiğini biliyor musunuz? Yediğiniz yiyecekler Allah'ın tekvinî emriyle bedeninizde hazmedilmektedir. Yiyecekler ulaştığı her uzva adapte olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Binlerce yaprağı olan bir ağacın, bilmem kaç yüz tane de dalı vardır. Köküne bir kova su dökülünce çekim kuvvetiyle su yukarılara çıkmaktadır. Hâlbuki su normalde aşağıya inmektedir. Ama ağacın çekimi Allah'ın verdiği bir kuvvetle onu yukarıya çekmektedir. Sonra da o suyu taksim etmektedir; hem de adil bir şekilde... Uzak ve yakın yapraklar aynı miktarda su içmektedir. Hepsine su erişmektedir. Yakın ve uzak bütün yapraklar su içmektedir. Eşit bir şekilde sudan istifade etmektedir. Hepsi de Hakk'ın tekvinî emrine itaat etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bedenin durumu da aynıdır. Bütün damarlarının yiyeceklerden istifade etmesi gerekiyor. Derinin, kemiklerin, gözün, kulağın ve diğer organlarının hepsi bu yiyeceklerden nasibini almaktadır. Bu, her ferdin organları ve beden melekelerinin tekvinî secdesidir. Bütün hayvanlar ve bitkiler ve hatta tüm varlıklar, kendilerine tayin edilen sınırı aşmamaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><em>Cümle âlem fermana olmuş tabi</em></p>

<p style="text-align:center"><em>Böylesine cahil kalan insandan gayri...</em></p>

<p style="text-align:justify">Hangi mevcuda bakarsan bak, kendisi için tayin edilen yol ve hedefin dışına çıkmadığını görürsün. Hepsi de bu mukadder yolda hareket etmektedir. Gezegenler, zerre miktarınca bu hareket çizgisinden, yörüngelerinden sapmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Başka gezegenlere gönderilen uzay füzelerini bir düşün. Ay, yeryüzünden tam üç yüz elli bin kilometre uzaklıktadır. Aya gönderilen uzay füzeleri sahip oldukları hıza rağmen üç gün üç gece hareket etmektedir. Bu füzeyi uzaya gönderince ayın üç gün sonra aynı yerinde bakı kalmayacağını da biliyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Ama âlemdeki nizam ne kadar dakik ve düzenlidir ki, astronomi bilginleri üç gün sonra ayın nerede olacağını da biliyorlar. Onlar ay küresinin insan gibi yalancı ve isyankâr olmadığını biliyorlar. Kendisini Allah'ın kulu bilmeyen insan gibi değildir onlar... Cümle âlemin Allah'ın emrine itaat ettiğini biliyorlar. Bu yüzden ayın da nerede olduğunu ve kendisine tayin edilen yoldan asla ayrılmayacağını biliyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Venüs gezegeni de böyledir. Uzay gemisi Venüs'e tam üç ayda erişebilmektedir. Allah bu bilginlere ne de güzel bir akıl ihsan etmiş ki, üç ay sonra Venüs'ün nerede olduğunu da biliyorlar. Ne kadar ilginçtir! Bu hesapların hepsi de doğru çıkmaktadır. Bunu hesaplayan fertlerin aklı da hakeza insanı şaşırtmaktadır. Ama bu akıl nereden gelmiştir? Allah'tan başka birinden mi?</p>

<p style="text-align:justify">Hakeza uzay gemisinin parçaları nereden alınmıştır? Çelik ve sair maddelerden yapılmıştır ki, o da Allah'tandır. Elektrik, buhar, benzin, petrol ve sair hareket vesileleri de Allah'tandır. Uzay gemisini harekete geçirmek için akıllarını kullanan o birkaç bin kişinin akıl ve zihnini de Allah'tan başka kim vermiş olabilir? Evet, uzay gemisi de Allah'tandır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu et ve deriden hiçbir şey çıkmaz. Allah'ın verdiği o zihin ve hafıza, Allah'ın elektrik ve buharda kıldığı o kuvvet ve bu meseleleri algılasın ve keşfetsin diye insana verilen bu aklın hepsi Allah'tandır ve O'na dönmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><em>Cümle âlem fermana olmuş tâbi</em></p>

<p style="text-align:center"><em>Böylesine cahil kalan insandan gayri...</em></p>

<p style="text-align:justify">Bütün varlık âleminde yaratıcının fermanına itaat etmeyen bir tek mevcut bulunamaz. İnsanın tekvinî yönü de böyledir. İster istemez mutidir. Milyarderler her ne kadar genç kalmak için ilaç kullansa ve yurtdışına gitse de kendi elinde değildir bu... Yaratılış âleminde mecbur ve mağlupturlar. Hepsi de tâbidirler. Ömür çabucak gelip geçmekte, kuvveler zayıflamakta, dişler dökülmektedir...</p>

<p style="text-align:justify">Ama bazı iradî cihetler de vardır ki, Allah onları kulun kendi isteğine bırakmıştır. Meselâ namaz kılması, oruç tutması ve benzeri ibadetleri gibi... Tekvinî rükû ve secde değildir bunlar. Zira bu tekvinî rükû ve secdeyi bütün âlem yerine getirmektedir. Daima secde ve rükû hâlindedir bu âlem. Önemli olan, "rükû edenlerle birlikte sen de rükû et" meselesidir. Beşerin işte bu ihtiyar ve irade üzere yaptığı secdesinin değeri vardır. Hakk'ın azameti karşısında secdeye kapanarak "sübhane Rabbiye'l-a'lâ ve bihamdih" demesinin önemi vardır. Yoksa tekvinî secdeyi bütün haşereler de yerine getirmektedir. Yılan ve karınca daima yerlere kapanmış hâldedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tekvinî secdenin hiçbir değeri yoktur. Sadece insanın secdesinin değeri vardır. İhtiyar ve irade üzere yapılan itaatlerin önem ve ehemmiyeti vardır. 11 ay boyunca yiyip içebilirsin; ama bir ay Ramazan boyunca bunlardan el çek. Mide ve cinsel şehvetlerden sakın ki, ruhaniyet ve maneviyatın artsın.</p>

<p style="text-align:justify">Beşerin, Allah karşısında tam bir küstahlık ve cüretle durduğu hususlar da işbu ihtiyarî emir ve fermanlardadır. Bu ne kadar korkusuzluk, rüsvalık ve bahtsızlık ya Rabbi! İnsan ne kadar da cahildir! Bunca nimet veren ve tüm varlık âleminin teslim olduğu bir yaratıcıya birkaç dakika bile teslim olmaya razı olmuyor musun? İnsan ne kadar bilgisiz ve nankördür!...</p>

<p style="text-align:justify">Güneş küresi bir lahza olsun O'nun emrinden dışarı çıkmamaktadır. Ama bir avuç kemik ve etten başka bir şey olmayan insan nasıl olur da Allah'ın emirlerine itinasızlık gösterebiliyor?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Namaz vakti geldiğinde Hz. Peygamber'in (s.a.a), Hz. Hasan'ın (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları'nın rengi solup sararıyor, tamamıyla değişiyordu. Abdest aldıklarında bedenleri titriyordu. İmam Hasan'a, "Niçin abdest alırken hâliniz böyle değişmekte?" diye sorduklarında İmam şöyle buyururdu:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Acaba âlemlerin rabbi olan Allah'ın emrine itaat ettiğimi ve O'nun huzurunda duracağımı bilmiyor musun?”</em></p>

<p style="text-align:justify">Evet, Allah'ın emri çok büyüktür. Sakın gerektiği şekilde itaat etmekten içtinap etmeyelim. Zira insanın ilmi olursa, Allah'ın azamet ve büyüklüğünü de anlar. Ama hayvan kendisine nimet verenin azametinden ne anlar? O'na şükretmeyi nereden bilir ki? Cahil ve alçak olduğu için de "büyük" nedir anlamıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Her kim ki Allah'ı tanırsa, o insandır. Aksi takdirde hayvandır. Ehlibeyt'ten rivayet edilen bazı hadislerde şu dua müminlere öğretilmiştir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Allah'ım, bana kendini tanıt. Eğer bana kendini tanıtmazsan, Resul'ünü tanıyamam. Allah'ım, bana Resul'ünü tanıt. Eğer bana Resul'ünü tanıtmazsan, Hüccetini tanıyamam. Allah'ım, bana Hüccetini tanıt. Eğer bana Hüccetini tanıtmazsan, dinimden saparım.”</em></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Öyle bir Allah'tır ki, insana her şeyden ve herkesten daha yakındır. Hatta insana kendisinden bile yakındır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Uzak olmamızın tek bir sebep ve ciheti vardır: İlacın sendedir; ama bilmiyorsun. Hem derdin, hem de ilacın kendindedir; ama anlamıyorsun. Seni Allah'tan uzak kılan şeyler heveslerin ve boş arzularındır. Zira tek hedefin rahat bir hayat ve refah içinde yaşamaktır. Acaba Allah'ın senden razı olmasını istemeyi kendine tek hedef olarak edinmenin zamanı gelmedi mi? Daha ne zamana kadar kendini mihver kılacaksın?</p>

<p style="text-align:justify">İmam Seccad (a.s) Ebu Hamza Sumalî'ye öğrettiği duasında şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Allah'ım, sen kullarından gizli değilsin. Onların boş arzuları kendilerini alıkoymuştur.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Eğer bu boş arzu ve emeller ortadan kalkacak olursa, o anda Allah'ı hazır ve nazır görürsün. Her şey ve herkesten daha yakın bulursun. Ama ne yazık ki bu durum geçicidir. Çok geçmeden gafletler insanı yeniden sarmakta ve onu ilk hâline döndürmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Biharu'l-Envar'da yer aldığı üzere bir şahıs İmam Cafer Sadık'ın (a.s) huzuruna vararak, "Ben şaşkınlık içerisindeyim. Beni Allah'a aşina kıl." dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Deniz yolculuğuna çıktın mı?" Adam, "Evet." dedi. "Gemiye bindin mi?" buyurdu. "Evet." dedi." "Acaba deniz fırtınalı olunca ve hiçbir çaren de olmayınca içinden bir kurtarıcının olduğu geçti mi?" buyurdu. "Evet." dedi. İmam, "İşte o kurtarıcı Allah'tır." buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan çaresiz kalmadığı müddetçe daima sebeplere teveccüh etmektedir. Müsebbibi (sebepleri var edeni) görmüyor. Parayı ve malı her şey olarak gören bir insan, "Ya Allah!" diyebilir mi? Dili dese bile kalbi asla demez. Evet, eğer paraya olan ilgisini keser ve bilinçli olarak paranın bir hiç olduğunu anlarsa, bu onu kendisine getirir. Paranın hiçbir şey yapamadığı zamanları hatırlamalıdır. Falan şahıs parası benden daha fazla olduğu hâlde kansere yakalandı. Her ne kadar para harcadıysa da bir faydası olmadı. Sonunda da öldü.</p>

<p style="text-align:justify">Tabibin kendi ustalığına güvendiği müddetçe "Ya Allah!" demesi yalandır. Kendisinden önce de ne kadar büyük tabiplerin olduğunu ve hiçbir yere varamadıklarını hatırlamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Eflatun'un hikâyesini duydunuz mu? Eflatun ishal hastalığına yakalanmıştı. Hâlbuki kendisi bu tür hastalıklarda uzman idi. Sonunda komaya girdi. Öğrencileri ona itirazda bulundu. O da birini göndererek bir miktar toz getirtti. Bu toz ilacı su küpüne dökmelerini istedi. Tozu dökünce su kurudu. Eflatun şöyle dedi: "Bu ilacı ben hazırladım. Bu hastalığımda da epey bir miktar kullandım. Ama Allah'ın takdiri karşısında benden ve benim gibilerden hiçbir hayır gelmez. İlaçlar da sadece Allah'ın takdir ve kazasıyla uyum içinde olunca etkili olmaktadır."</p>

<p style="text-align:justify">Eğer Allah'ı tanıyan biri olmak istiyorsan, her sebebe teveccüh ettiğinde, onun noksan tarafını da göz önünde bulundur. Yani bu sebepten hiçbir eserin görülmediği yerleri de göz önünde bulundur. Hatta bazen tam tersi etkiler yaratmaktadır. "Sebebi bir kenara at, görme!" demiyorlar. Ancak "sebeplerin sebebini de gör" demek istiyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bundan tam otuz yıl önce hac seferinde biriyle arkadaş olduk. Çok iyi bir adamdı. Gemi ile ticaret yapan biriydi. O şöyle diyordu: "Benim yeterli sermayem ve yardımcım vardır; bu yüzden ticaret için gemiye binmeye ihtiyacım yoktur. Ama buna rağmen ben yine de isteyerek gemiye biniyorum. Zira genellikle deniz seferinde fırtınalı havayla insan karşılaşıyor. Gemi, dalgalar içinde çalkalanır. Bazen yelkenler de parçalanmakta ve her taraftan dalgalar hücum etmektedir. O zaman ölümü gözümle görünce 'Ya Allah!' diyorum. Eğer ömrümde 'Ya Allah!' demiş isem, bu durumda demişimdir. Zira tüm sebeplerden yüz çevirme zamanıdır, o zaman."</p>

<p style="text-align:justify">Evet, göz ve gönül sebeplere takılır ve mal ile birlikte olursa, "Ya Allah!" demeniz "Ya mal!" demeniz mesabesindedir. Sebebin hiçbir işe yaramadığı yerleri düşün, kendini kandırma, insanın hâli öyle olmalıdır ki, sebebin olup olmaması, kendisi için hiç fark etmemelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir rivayette de şöyle buyrulmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><em>“Mümin sahip olmadığı şeylere, sahip olduğu şeylerden daha fazla itimat etmedikçe mümin sayılmaz.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Yani sadece Allah'a yönelmeli ve O'na güvenmelidir. Yani Allah'ın hazinesinde bulunan ve zamanı gelince kendisine nasip olacak olan şeylerle sevinmelidir. Az bir şeyimiz dahi olsa bunun telef olduğunu duyunca ne kadar da rahatsız oluyor, üzülüyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Bu arkadaş bir olay daha naklediyordu ki, gerçekten de çok ilginç bir şeydir. Biz de bunun gibi öykülerden ibret alarak sebeplerden yüz çevirmeli, kendimize gelmeliyiz. Merhum şöyle naklediyordu:</p>

<p style="text-align:justify">Seferlerin birinde amcaoğullarım Hindistan'dan, Hindistan cevizi yükleyerek Arap ülkelerinden birine götürüyorlardı. Hareket ettiklerinde Hindistan'ın büyük şehirlerinden biri olan Bombay'dan telgraf çekerek bir hafta sonra ulaşacaklarını bildirmişlerdi. Ama bir hafta, on gün ve iki hafta geçtiği hâlde onlardan hiçbir haber çıkmadı. Tam bir ay geçince artık gemilerinin battığına ve perso nelinin de öldüklerine yakin hâsıl ettim. Yoksa bir hafta nere, bir ay nere?</p>

<p style="text-align:justify">Onlar için bir Fatiha Meclisi de düzenledik. Onların mirasını paylaşmaya başladığımızda aniden gemileri bulundu. Gemileri yara almış, yelkenleri parçalanmış darmadağın olmuştu. Onlardan bu kadar gecikmelerinin sebebini sorunca şöyle dediler: "Denizin ortasındayken aniden bir fırtına başladı. Geminin direkleri kırıldı, motoru bozuldu ve gemi darmadağın oldu. Fırtına dindikten sonra da rüzgâr gemimizi bir o tarafa, bir bu tarafa götürüyordu. Gece gündüz tek işimiz, kendimizi gemide korumak ve batmamaya çalışmaktı. Küçük küreklerle hareket ediyorduk. Dördüncü, beşinci günde nihayet içecek suyumuz kalmadı. Sonunda o kadar susamıştık ki, kürekleri çekmeye bile kudretimiz kalmamıştı. İşçimiz son lahzalarını yaşıyordu. Ben de hareket edecek kudretten yoksundum. O lahzalarda dedim ki: 'Ya Rabbi, eğer ecelimiz gelmemiş ve ömrümüz bakiyse, sen kurtar bizi!' Derken bir bulut parçası başımızın üstünde belirdi ve gemimize yağmur yağmaya başladı. Hemen bir kap hazırlayarak yağmur suyunu toplamaya çalıştık. Ağzımızı açarak yağmurun ağzımıza düşmesini sağlıyorduk. Sonra bu bulutun sadece gemimize yağmur yağdırdığını müşahede ettik. Su kabımızı yağmur suyuyla doldurduktan sonra aniden bulutun kaybolduğunu gördük. Birkaç gün de Hindistan cevizlerinden istifade ettik ve sonunda Allah bize kurtuluşu nasip etti."</p>

<p style="text-align:justify">Allah; yani mabut ve sığınak. Her muhtaç O'na teveccüh etmektedir. O her muhtacın ihtiyacını giderendir. Her mevcut O'na boyun eğmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><em>“Ey herkesin huzu gösterdiği ve her şeyin, azameti karşısında tevazu gösterdiği kimse!”</em></p>

<p style="text-align:justify">Her varlık Hakk'ın azameti karşısında huzu içindedir. Mevcudatın Allah'a tekvinen nasıl huzu ettiğini anlamak istiyorsan, ölmek üzere olan birinin hâlini düşün.</p>

<p style="text-align:justify">Ölmek üzere olan kimse baştan ayağa huzu içindedir. Gözlerine bak, ne kadar huzu göstermektedir. Tam bir huşu ve teslimiyet içinde nefes almaktadır. Burada Hakk'ın azamet ve kudreti zuhur etmektedir. Pehlivan olsa, ne kadar güçlü de olsa, işte o anda suratına konan sineği bile kovamaz hâle gelir. Hâlbuki birkaç saat önce ne kadar da güçlüydü! Bu huzu ve tevazu nereden geldi? Bu teslimiyet nedir? Teslim olmaktan başka bir çaresi de yoktur. "Ben gelmiyorum" da diyemez. "Şu anda sabredin sonra gelirim" diye de itiraz edemez.</p>

<p style="text-align:justify">Özür dilemeleri için izin dahi verilmez onlara.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'tan bizlere kâmil bir iman vermesini dileyelim. Ey Allah! Bizlere yakin inayet et! Bizlere son nefesimize kadar bizimle olacak ve kabre de bizimle gelecek olan bir iman nasip et. Ey ölümde kudreti, kabirde ibreti, kıyamette adaleti, terazide hükmü, cennette sevabı ve ateşte azabı zahir olan Allah!" Reislerin ve hep "ben, ben" diyenlerin hâli şu anda nicedir! Ey Allah, bizlere asla bizden ayrılmayacak olan bir iman nasip et.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ım, bana daima kalbimle olacak ve ondan ayrılmayacak bir iman nasip et!</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Rahman ve Rahim Olan Allah</strong></p>

<p style="text-align:justify">Geçen bölümde, besmelede Allah'ın Esma-i Hüsna'- sından üç isim olduğunu belirttik. Önceden de işaret ettiğimiz gibi, "Allah" ismi için birtakım manalar zikredilmiştir. Rahman ve Rahim'in manasına gelince... İnsan Allah'ı rahmaniyetiyle tanımalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Surelerin ilk başında yer alan besmelelerde de daima er-Rahman diyoruz. Kur'ân'ın diğer bazı yerlerinde de bu mübarek isim zikredilmiştir. O hâlde ilkönce manasını öğrenelim, sonra da buna iman edelim.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>er-Rahmani'r-Rahim</strong>'in kapsayıcı ve küllî bir manası vardır. Yani rahmet ve merhamet sahibi demektir. Sevgili ve merhametli, zayıfın elinden tutan, muhtaçların ihtiyacını gideren, kimsesizlerin imdadına yetişen ve muhtaçlara yardımcı olan... Birinin rahmeti her ne kadar fazla olursa, ihsan ve yardımı da fazla olur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah-u Teâlâ'nın iki çeşit rahmeti vardır: Birisi, amme (genel) ve tekvinî rahmettir ki, Allah her varlığı yarattığında rahmetiyle yaratmakta ve onu rahmetine mazhar kılmaktadır. İkinci rahmeti ise, has ve özel rahmettir ki, sadece iman ehline aittir. Her kim ki, Allah'a ve ahirete inanır salih amellerde bulunursa, bu özel ve has rahmete nail olur.</p>

<p style="text-align:justify">"er-Rahim", Allah'ın iman ehli için olan özel rahmetine işarettir. "er-Rahman" ise, tüm mevcudata şamil olan umumî rahmetine işarettir. "Rahmeti her şeyi kaplamıştır." Küçük-büyük bütün varlıklar, Allah'ın rahmetinin mazharıdır. Her nereye bakarsan, hep rahmet görürsün. Her varlık neye muhtaç ise, ona onu ihsan etmiştir. Her varlık kendi kapasitesi oranında rahmetten nasibini almıştır. O'nun umumî ve kâmil rahmeti, bütün vücut âlemini kaplamıştır. Allah'ın rahmetini bir bir sayabilmek muhaldir. Nitekim Kur'ân'da da şöyle buyruluyor:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Yeryüzünde ne kadar ağaç varsa hepsi kalem, deniz de mürekkep olsa ve bundan sonra da yedi deniz daha mürekkep olup o denize katılsa, gene Allah'ın kelimeleri yazılıp tükenmez. Şüphe yok ki Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.”</em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ama numune olarak yer ve gök âlemlerinden bir-iki misal zikretmek istiyorum. Allah'ın geniş rahmetinin şubelerinden biri, bilginlerin son zamanlarda keşfettikleri genel çekim ile itici ve merkezden kaçış kuvvesidir. Bunca küreler, milyonlarca güneş ve gezegenler, sahip oldukları onca azamet ve hızlı hareketlerine rağmen asla birbirine çarpmamakta ve her biri kendi yörüngesinde hareket etmektedir. Hepsi de kendi dairesinde yol almakta ve Allah'ın rahmaniyet rahmeti olan çekme ve itme kanunu üzere seyretmektedirler. Büyük bir cisimden kopan küçük bir parça, o merkezi olan büyük cisimden kaçmak istiyor. Ama o büyük cisim de onu kendisine çekmekte, cezp etmek istemektedir. Meselâ güneşten kopan yeryüzü küresi, bu ayrılış neticesinde merkezi olan güneşten kaçmak istiyor. Ama güneş de onu kendisine çekmek istiyor. Böylece yeryüzü güneşten kaçamamakta ve kendi yörüngesinde dönerek hareket etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Yeryüzünden kopan ay küresi de, yeryüzü merkezinden kaçmak istiyor. Ama yeryüzü çekimi onu kendine cezp etmektedir. Şu anda ay dünyadan 350.000 km. uzaklıktadır. Bundan daha fazla kaçamamaktadır. Böylece mezkûr fasılada yer almış olup yeryüzünün etrafında dönmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer küreler, güneş manzumesi "Wega" adındaki dev gezegen ve yakın bir zamanda keşfettikleri sair galaksiler bütün bunlar üç milyon güneş ve ayı bulmaktadır. Şimdi daha ilginç şeyler naklediyorlar. Allah'ın rahmanî rahmeti olan bu çekme ve itme gücü her yeri kaplamıştır. Eğer bu çekme ve itme gücü olmasaydı, hiçbir küre baki kalmaz, birbirine çarpar ve dağılırdı.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca gezegenler arasındaki fasılalar da hayat şartlarını icat etmekte, yaşayışı garantilemektedir. Yeryüzü küresi güneşten 90 milyon mil uzaklıkta bulunmaktadır. Eğer bu fasıla az olsaydı, hayat vücuda gelmezdi. Varlıkların tümü yanardı. Veya ay küresinin fasılası az olsaydı, meselâ bu haddin yarısı olsaydı, gece-gündüz iki defa meddücezrin meydana geldiği denizlerde bu olay o kadar fazla olurdu ki, denizin fersahlarca uzağında bulunan bayındır yerlerden hiçbir eser kalmazdı. Güneş ve ayda öyle bir güç ve kuvvet vardır ki, denizlerin ağır suyunu toplamakta ve sonra da yaymaktadır. Eğer şu andaki fasıla birazcık daha az olsaydı, denizlerin etrafında hiçbir bayındır yer kalmazdı.</p>

<p style="text-align:justify">Bir de yeryüzünden misal verelim. Hangisini diyelim; denizdeki varlıkları mı sahrada olanları mı; uçanları mı sürüngenleri mi; bitkileri mi cemadatı mı, hangisini söyleyeyim?</p>

<p style="text-align:justify">Tantavî'nin yazdığına ve Dimyerî'nin "Hayatü'l-Hayavan" kitabında yer aldığına göre bir timsah türü vardır ki, bir şey yerken üst çene kemiği hareket etmektedir. Yani diğer bütün hayvanların aksine. Bu timsah bir şey yedikten sonra ağzında birtakım kurtçuklar meydana gelmektedir. Bu durumda yaşamı zorlaşmakta ve çok rahatsız olmaktadır. İşte o anda Hakk'ın rahmanî rahmeti imdadına yetişmektedir. Bir kuş vardır ki (mezkûr kitaplarda adını da yazmışlardır) yaratılış ve tekvin hasebiyle timsahın ağzındaki bu kurtçukları yemektedir. Bu timsah ağzındaki kurtçuklardan rahatsız olunca ağzını açmakta, bu kuş da gelerek timsahın ağzındaki bu kurtçukları bir bir yemektedir. Timsah bu kuşu yemeye cüret etmemektedir. Sebebi ise şudur ki, Allah-u Teâlâ bu kuşun kanadında bir kesicilik özelliği yaratmıştır. Eğer timsah onu yutacak olursa, bu kanatları bir jilet gibi timsahın karnını yarabilme gücüne sahiptir. Bu yüzden de onu yutmaya cüret edememektedir</p>

<p style="text-align:justify">Bu mevcudatın ihtiyacı ve ihtiyacın giderilmesi arasındaki rabıtaya bir bakınız. Allah-u Teâlâ tüm mevcudatı bu esas üzere idare etmektedir. Bir de kendimize ve nankörlüğümüze bakalım.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın rahmanî rahmeti sadece mümine ait değildir. Mümin olsun veya kâfir, şükreden olsun yahut nankör, her varlık bu cihette müsavidir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah sana ne yapmış? Hangi ihtiyacını karşılamamış? Ana karnında tekvinen muhtaç olduğun her şeyi hâl diliyle Allah'tan istedin ve O da sana ihsan etti.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmanî rahmetiyle ilgili olan yaratılış sisteminin dikkat çekici bazı zarif yönlerini arz etmek istiyorum. İnsan ve hayvan için nefes almak, altı zarurî şeyden biridir. Eğer birisi nefes almazsa ölür. Nefes borularından akciğerlere hava gitmesi gerekir. Sonra da kanın tasfiye olması ve yeniden dışarı çıkması gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun insan için zarurî bir şey olduğu malumdur. Öte yandan insan yemek yemeden de edemez. Yemek de çiğnemeyi gerektirir. Bu yüzden, yiyeceğin bir müddet ağızda kalması gerekir. Ağzıyla hem nefes almak, hem de yiyeceği çiğnemek zorundadır. Bu şartlarda eğer nefes almak sadece ağza münhasır olsaydı, insanın az bir arayla yiyeceği ağzından çıkarıp nefes alması ve yeniden lokmayı ağzına koyması gerekirdi. Ama bu ihtiyacın giderilmesi için insana iki burun deliği ihsan edilmiştir ki, artık lokmayı ağzından çıkarmasına gerek kalmamıştır. Bazen insan soğuk alarak nezle olmakta ve burnu tıkanmaktadır. Bu yüzden iki burun deliği öngörülmüştür ki birisi tıkanınca diğeri açık kalsın ve ihtiyacını gidersin.</p>

<p style="text-align:justify">Yemekten başka, meselâ yatarken de eğer insanın burun delikleri olmasaydı, oldukça zorluğa duçar olurdu. İnsan boğulmamak için ağzına bir şey koyup ağzını açık tutmak zorunda kalırdı. Zira ancak bu yolla nefes alarak boğulmaktan kurtulabilirdi.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın ihtiyaçları nasıl da güzel giderilmiştir! Ama bizler çok gafiliz. Hayvanî hayata dalmışız. Yaratılış düzeni üzerinde tefekkür etmeye, Hakk'ın rahmet ve kudretini tanımaya çalışmıyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Başka bir nükte daha arz edeyim. Yemek yerken bu hakikatleri hatırlayın ve Allah'a hamdedin. Ağzınıza her lokmayı aldığınızda, "bismillah" deyin ve lokmayı yuttuktan sonra da "elhamdülillah". Karın şehveti sizleri şaşırtmasın. Boğazınızda iki boru vardır. Birisi yemek borusudur; diğeri ise nefes borusu... Bu iki boru birbirinin zıddıdır. Yani yemek borusu mideye bağlıdır. Nefes borusu ise akciğerlere... İki muhtelif sistemdir. Allah korusun küçük bir lokma dahi nefes borusuna girecek olursa, insan boğulur. Mide yerine akciğere giden bir küçük lokma insanın ölümüne sebep olur.</p>

<p style="text-align:justify">İlginç olanı da şudur ki, bu iki yol arasındaki fasıla ipince bir zardan ibarettir. Bu iki boru birbirine yapışık hâldedir. Bu ne kudrettir ve rahmanî rahmet ne kadar da aşikârdır! Akciğer yolunun önünden ve arkasından mideye yol gitmektedir. İnsanın yuttuğu her lokma ilkönce akciğer borusunun üzerinden geçmekte ve oradan da mideye gitmektedir. Allah-u Teâlâ ne de güzel yaratmış! Küçükdil adı verilen küçük bir et parçası da yaratmış ki, insan lokmayı yutarken nefes borusunun ağzını kapatsın ve böylece lokmanın nefes borusuna kaçmasını önlemesin. Bir ömür sonunda da hâlâ tekvin diliyle Allah'tan nasıl ihtiyaçlarımızı istediğimizi ve böylece de Allah'ın bizlere bunları inayet ettiğini anlayabilmiş değiliz.</p>

<p style="text-align:center"><em>Yok idik biz, yoktu isteğimiz de</em></p>

<p style="text-align:center"><em>Hakk'ın lütfü, duyardı demediğimizi de...</em></p>

<p style="text-align:justify">Akciğer borusunun üzerine gerilen ve yiyeceğin sızmasını önleyen şu zara bakın! İnsan bazen acele ettiğinde yiyecek parçaları akciğere sızmaya çalışmakta, ama öksürükle dışarı atılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün bunlar insanın ibret alması, anlaması, şakir olması/nimet sahibine şükretmesi içindir. Bu kadar da nankör olmamak gerek. Sizlere nankörlük hakkında da ibret verici bir öykü nakledeyim.</p>

<p style="text-align:justify">İsfahan'ın hayırseverlerinden biri, Allâme Meclisî'ye büyük bir ilgi duyuyordu. Bir gün cemaat namazından sonra Allâme'nin huzuruna vararak ona şöyle dedi: "Büyük bir belaya duçar oldum. Bana bir yol bulun. Sokağımızın kabadayısı bu akşam bazı dostlarıyla bize gelmek istediğini bildirmiş bulunuyor. Geldiklerinde çalgı aletlerini de getirip bizleri rahatsız etmek istiyorlar."</p>

<p style="text-align:justify">Merhum Meclisî, "Bu akşam ben de şahsen geleceğim." dedi. Meclisî, mescit yolundan ve misafirler gelmeden önce söz konusu eve gitti. Aniden kabadayı ve arkadaşları da eve girdiler. İsfahan Şeyhü'l-İslâm'ı Merhum Meclisî'yi görünce, çalgı aletlerini sakladılar ve edepli bir şekilde Meclisî'nin huzurunda oturdular.</p>

<p style="text-align:justify">Ama kabadayı olan şahıs, ev sahibinden çok rahatsız oldu. Zira Meclisî onların keyfini kaçırmış, yapacaklarına engel olmuştu. Kabadayı olan şahıs şöyle söze başladı: "Sayın Meclisî, biz külhanbeylerinin birtakım güzel sıfatları da vardır. Bu yüzden ilim ehlinden geri kalır bir yanımız yoktur." Meclisî, "Ben sizin iyilikleriniz hakkında hiçbir şey bilmiyorum." dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Külhanbeyi dedi ki: "Sayın Şeyhü'l-İslâm, bizimle hiç muaşerette bulunmuyorsunuz ki bizim ne gibi iyi sıfatlarımız olduğunu bilesiniz. Meselâ biz çok kadirşinas ve iyilikleri unutmayan kimseleriz. Külhanbeyi, birinin bir lokmasını dahi yiyecek olsa, ömrünün sonuna kadar unutmaz. Kendisine o lokmayı verene asla hıyanet etmez."</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de külhanbeylerinin çoğu böyledir. Doğruluk ve yardım ehli kimselerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Allâme Meclisî şöyle buyurdu: "Sizin bu sözünüzü kabul edemem. Kaç yaşındasınız?" "Meselâ kırk yaşındayız." dediklerinde, Meclisî şöyle dedi: "O hâlde neden tam kırk yıldır Allah'ın nimetlerinden yiyor, istifade ediyorsunuz da yine de masiyet ediyor, günah işliyorsunuz! Sizler nankörsünüz..."</p>

<p style="text-align:justify">Bu sözüyle külhanbeyinin kalbini yaktı ve onu oldukça etkiledi. Ama gerçekten de bu külhanbeylerinin bir yemini şu bencil muhafazakârların yüzlercesine değer. Ona, "Hacı Efendi sen niye böyle yapıyorsun?" diyebilir misin? Gurur ve kibirden Allah'a sığınırım. Ayet-i şerifede şöyle buyruluyor:</p>

<p style="text-align:center"><em><strong>“Ona, "Allah'tan kork, sakın." dendi mi suçla, günahla ululanmaya girişir.”</strong></em><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">"Sen kimsin ki, bana bu lafları ediyorsun?" der. Böyle kimselerin yeri cehennemdir. Zira mağrurdur. Allah, mağrur kulları istemiyor. Burada tevazu, acziyet ve alçakgönüllülükten başka hiçbir şeyin faydası yoktur. Şeytan küçük bir tekebbür sebebiyle ne hâle geldi? "Ben Âdem'den daha iyiyim.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> O hâlde niye ona secde edeyim?" der demez başına vurdular, horluk ve zillet içinde onu kovdular.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">"Niçin riyakârlık ediyorsun? Niçin su-i zanda bulunuyorsun?" denince bak neler yapıyor! "Ben kırk yıldır şöyleyim böyleyim; şunları biliyorum, bunları yapıyorum..." diyerek ortalığı velveleye verecektir. Ama külhanbeyi böyle değildi. Merhum Meclisî ona, "Sen nankörsün, Allah'a itaat etmiyorsun, günahkârsın." deyince, külhanbeyi hiçbir şey demedi. Öylece susup kaldı. Ne desin ki? Zira Meclisî'nin doğru söylediğini görüyordu. Meclisî de artık hiçbir şey demedi.</p>

<p style="text-align:justify">Külhanbeyi de derin bir düşünceye dalmıştı. Gerçekten de nankör idi. Ama yanlışlık etmişti, bilmiyordu. Allah'a nankörlük ettiğinin farkında değildi. Zira Allah onu nimetlere boğmuş ve aç, çıplak ve susuz bir hâldeyken tüm ihtiyaçlarını gidermiş, ihsanda bulunmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Toplantı, sona erdi. Herkes evine gitti. Sabah namazından sonra, Meclisî kapının çalındığını duydu. Kapıyı açınca külhanbeyinin olduğunu gördü. "Hüccetü'l-İslâm Meclisî, ben tövbe edecek olursam, Allah bağışlar mı beni?" diye sordu. Meclisî şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Allah Kerim ve Gafur'dur. Her ne kadar da günahkâr olsa, kul O'na yönelince onu bağışlar. Zira senin günahın O'nun saltanatına hiçbir zarar vermemektedir. Sen kendini suçlu, nankör ve kötü bil, inatçı kabul et. Kendini baştanbaşa ayıp ve kusurlarla dolu gör. Her ne kadar mütevazı ve alçakgönüllü olursan, o kadar da rahmete yakın olursun. Ne kadar başını önüne eğersen, o kadar aziz olursun. Kendini her ne kadar fakir görürsen, o kadar zengin olursun.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın rahmaniyet rahmeti ilginç bir düzendir. Ey rahmeti geniş Allah'ım, tüm varlıklar senin rahmetine boğulmuş bulunuyor.</p>

<p style="text-align:justify">Ey varlık âleminin her zerresine "er-Rahman" diye ismi yazılı Allah! Hepsi seni övmekte, seni nitelemektedir. Eğer rahimiyet rahmetinle suçlarımı, nankörlüklerimi, küfran-ı nimetlerimi ve körlüklerimi bağışlarsan ne olur?</p>

<p style="text-align:justify">Nimetleri görmeyen kimse kördür. Hakk'a şükretmeyen dilsizdir.</p>

<p style="text-align:justify">Ya Rabbi, bütün kötülüklerime rağmen, senin kapına geldim. Allah'ım, yalnızca sana geldim...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Üçüncü Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Hac/18</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Ayın sonunda olan üç gece, ayın sabah akşam görünmemesi. (Mütercim)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Yâsîn/39</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Vâkıa/85</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Lokman/27</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Bakara/206</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> A'râf/12</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> A'râf/13</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-3</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 22:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/ders33.jpg" type="image/jpeg" length="14470"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 2]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-2</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-2" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 2]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>2. Ders</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>"Ramazan ayı bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan ve hakla batılı ayırt eden Kur'ân bu ayda indirildi."</strong></em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İlmî Müzakere ve Marifet Tahsilinin Önemi Büyük ibadetlerden biri de, ilmî müzakerelerde bulunmaktır. Allah nasip etsin de, ömrümüzün bir bölümü ilim müzakerelerinde tükensin. Bir saatlik ilim müzakeresi, bin defa Kur'ân'ı hatmetmekten daha iyidir. İlmî müzakere, birkaç kişinin bir ayetin manası hakkında görüş alışverişinde bulunması, konuyu tartışması ve böylece ilimlerinin artmasıdır. Kur'ân'ın anlaşılmasına yardımcı olan, ilmî bir müzakere eden herkes tevhit mertebelerinin aydınlığına ulaşır ve marifet makamları artar. Bu vesileyle de ilahî hükümlerden birine aşina olur. Bizim bu meclisimizin de, bir ilmî müzakere meclisi olmasını ümit ediyorum. Bütün bu eser ve bereketlerin hepsi böyle bir meclis içindir. Melekler, ilim talipleri için kanatlarını yere sermekte ve onlar karşısında tevazu izharında bulunmaktadırlar. Elbette ki, ilmî müzakere meclisleri için bütün varlıklar istiğfarda bulunur.</p>

<p style="text-align:justify">Bahsimiz, Fâtihatü'l-Kitap olan Hamd Suresi'dir. Bu surede, Kur'ân'da bulunan açık hakikatlerin icmalî olarak yer aldığını söylemiştik. <em>"Sab'ü'l-Mesani"</em>dir. Zira her namazda iki defa okunmaktadır. Sure yedi ayettir. Surenin ilk ayeti, <em>"Bismillahirrahmanirrahim"</em>dir. Surenin, <em>"Bismillah"</em>tan başlayıp <em>"Maliki yevmiddin"</em>e kadar olan bölümü Allah ile ilgilidir. <em>"İyyake na'budu"</em> ayetinden, surenin sonuna kadar olan bölümü de kul ile ilgilidir ki, inşallah her iki bölümden de tafsilatlı bir şekilde bahsedeceğiz. Kur'ân'ın en büyük ayeti <em>"Bismillah"</em>tır. 6666 ayetin içinde, en büyüğü ve İsm-i A'zam'a en yakın olanı bu ayettir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bir rivayette yer aldığına göre: Bütün ilimler Hamd Suresi'ndedir. Hamd Suresi'ndeki bütün ilimler de, Bismillahirrahmanirrahim ayetindedir. Bu ayetteki tüm ilimler de, ayetin başındaki <em>"ba" </em>harfinde toplanmıştır. Bu mevzuu daha sonra tafsilatlı bir şekilde ele alacağız. Şimdi bu ayetten istifade edebilmek için bazı meselelerin belirtilmesi gerekiyor. Gerçekten de Allah Teâlâ bu ayeti Habibi Muhammed Mustafa'nın (saa) kalbine nazil etmek ve her namazda mükerrer bir şekilde okumasını emretmekle kullarına ihsan ve lütufta bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali (a.s) de Müslümanlara bu ayeti tavsiye ederken şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Özellikle Bismillah'tan istifade ediniz ve bu ayete çok önem veriniz. Bu ayet sizinle düşmanlarınız arasında bir hicap ve örtüdür, insanlar ve cinlerden olan, zahirî ve batinî düşmanlarından korkacak olursan, Bismillah de! Bu onlar karşısında senin için bir silahtır. Cehennem ateşinden de korkuyorsan, "Bismillah" de.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Öğle ve ikindi namazlarında bile Hamd ve ondan sonra okunan sureyi sessiz okumak gerekirken, <em>"Besmele"</em>nin yüksek sesle okunması müstehaptır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Besmele'nin manası malum olunca hadislerde her işten önce <em>"Bismillahirrahmanirrahim"</em> demenin tavsiye edilmesinin felsefesi de anlaşılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Bismillah demeyi meleke hâline getiren kimse için, bunun ahirette de faydası vardır. Ali (a.s) da, <em>"Hatta bir satır şiir bile yazmak istersen, önce Bismillah yaz."</em> buyuruyor.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne yazmak istersen, ilkönce Allah'ın adıyla başla. Allah adıyla başlanmayan bütün işler eksiktir.</p>

<p style="text-align:justify">Elbette ki, Allah'ın adına ihtiram göstermek herkesin vazifesidir. Dikkat edin ki, Allah adı bulunan şeyler ayakaltına ve çöplere düşmesin. Rivayetlerde yer aldığına göre:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Allah'ın ismine ihtiram göstererek, üzerine Allah ismi yazılan bir şeyi yerden kaldıran kimseye Allah Teâlâ öyle bir rahmet inayet eder ki, bundan anne ve babası da faydalanır.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Her neyi okumak isterseniz, ilkönce Bismillah deyiniz. Eğer Bismillah demeyi âdet edinirseniz, kıyamette faydasını görürsünüz. Hadiste yer aldığına göre kıyamet gününde, müminin amel defteri kendisine verilerek okuması istenecek. (Zira herkes kendi günahlarını okuyacaktır.) Eğer dünyadayken bir işe başlarken Bismillah demeyi kendisine âdet edinmişse, amel defteri eline verilip de oku dendiği zaman, hemen Bismillahirrahmanirrahim diyerek okumaya başlayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Sırası gelmişken, şunu da söyleyeyim ki, yaşayışında bir şeyi âdet edinen kimse, ölüm anında da bu âdeti üzere kalacaktır. Meselâ sövmeyi âdet edinen kimse, ölüm anında Azrail'e sövecektir. Kabirde de sövmeye devam edecektir. Cehennem'e girdiğinde de sövecektir. Kısaca, bu âdeti asla yok olmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Hakeza hayırlı bir âdet de öylece devam edecektir. Eğer Bismillah demeyi bu dünyada âdet edinirse, yarın kıyamette de amel defterini okumaya Bismillah diyerek başlar. İşte o zaman günahlarının silindiğini görür ve <em>"Ya Rabbi, benim günahlarım burada yok."</em> der. Bunun üzerine şöyle denilecektir: Sen Allah'ı Rahman ve Rahim sıfatlarıyla çağırdığın için, Allah senin günahlarını silmiştir. Her işimize Allah adıyla başlayalım. Camiye girerken, eve giderken, hatta helâya giderken bile. En güzel ve en pis mekânlarda silahlı olasın ki, Şeytan senden uzak dursun. Bismillah senin silahın ve saadet vesilendir. Bizlerde, bu ahlâkın sabit kalmasını ümit ederim. Şu rivayet İmam Hasan Askeri'nin (a.s) tefsirinde yer almıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>Eşraftan ve İmam Ali (a.s) taraftarlarından biri olan Abdullah b. Yahya'nın şöyle dediği nakledilir: Emirü'lMüminin'in (a.s) huzuruna vardım ve oradaki kürsüye oturdum; fakat kürsünün ayağı kırıldı ve yere düştüm; başım yarıldı. Bunun üzerine İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Bizim Şiîlerimizin günahlarının kefaretini bu dünyada verdiren ve onları bu dünyada temizleyen Allah'a hamdolsun!" Abdullah diyor ki: İmama Ali'ye, "Ne günah işledim ki, başımın yarılması o günahın kefareti oldu?" diye sordum; şöyle buyurdu: "Oturduğun zaman Bismillah demedin."</em></p>

<p style="text-align:justify">Sünnî müfessirlerden olan Fahri Razî şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify">İnsafla bakılırsa, Muaviye'ye değil de, Ali'ye tâbi olmak daha uygundur. Zira Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>"Hak Ali ile ve Ali de hak iledir. Allah'ım, Ali her nerede olursa, hakkı da onunla beraber et." Ey Müslümanlar! Ali namazda Bismillah'ı yüksek sesle okuyordu ve bunu hiç terk etmiyordu. Ali (a.s) namazda yüksek sesle Bismillah demeye özellikle önem verdiği için Muaviye bunun aksini yapıyordu.” </em></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu hususa işaretle Fahr-i Râzî şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><em>Muaviye böyle yapınca, Müslümanlar ona itirazda bulunarak, "Niçin Kur'ân'dan besmeleyi attın?" diye karşı çıktılar. Bazıları da, Müslümanların onu, namazını yeniden kılmaya zorladığını yazmışlardır. Para ve kudret onun elindeydi. Zamanındaki bazı âlimleri de kendisine tâbi ederek, namazdaki Bismillah'ı terk ettiler.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a> </em></p>

<p style="text-align:justify">Bütün nasipler, kulluk makamlarını kat etmek ve marifet bereketiyle olur. Ramazan ayı da bu iki ciheti tamamlama zamanıdır. Mümkün olduğu kadar Kur'ân'ın, bu sahadaki bereketlerinden istifade ediniz. Bu ayda feyiz çoktur, eli boş çıkmayınız.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim <em>"Bu ayda Allah'ın, rahmet ve bağışlamasından nasiplenmeyen, bedhahtır." </em>Diye buyrulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Ey büyük Allah! Varlık âlemi, senin keramet deryandan sadece bir katredir. Senin zevali olmayan zatını kim idrak edebilir? Ey bağışlayıcı Allah! Eğer bütün kullarını dahi bağışlasan, senin rahmet ve bağışından hiçbir şey eksilmez.</p>

<p style="text-align:justify">Ey semi'/işiten ve basir/gören Allah! Gönüllerin ahını duyan ve kalplerin vesveselerinden haberdar olansın... Derdimi sen daha iyi biliyorsun. Ey gören, bilen, duyan ve haberdar olan Allah, sen herkesin derdini biliyorsun.</p>

<p style="text-align:justify">Ya Rabbi, Ramazan ayındayız. Nice dostlarımız bu yıl aramızda değiller. Kim bilir, belki günahkâr olan ben de, yarına çıkamayacağım. Ey Allah! Ramazan ayını sen yücelttin. Bu ay, senin yücelttiğin ve kerametli kıldığın bir aydır. Bu ayda vaki olan her türlü iyi ameli de sen yüceltiyorsun. Bu ay, diğer aylara üstün ve şerefli kıldığın bir aydır.</p>

<p style="text-align:justify">Ey Allah! Bu ayda, kullarına icabet etmeyi vaat ettin. Oruçluların duasına icabet ediyorsun. Ey Allah! Bizden fazl ve keremini esirgeme. Bu aydaki kulluğumuzu, suçlarımıza telafi vesilesi et. En iyi vakit, Peygamber'in (s.a.a) de buyurduğu üzere, namaz vakitleridir. Ey Allah'ım! Bize, dua etmemizi emrediyorsun ve sana dua edenlere icabet edeceğini vaat ediyorsun. Sana yönelir ve senden yardım dileriz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bismillah'ın "Ba"sındaki Kulluk Hakikati Bahsimiz <strong>"Bismillah"</strong>ın<strong> "ba" </strong>harfindeydi. Bismillah'ın <strong>"ba"</strong> harfinin manası şudur: Muvahhit mümin daima bir kul gibi davranmalıdır. Köle gibi bir başkasına ait olduğunun bilincinde olmalıdır. Zira o, Allah'ındır. Sen Allah'a aitsin. O'nun yaratığısın. Kendiliğinden hiçbir bağımsızlığın yoktur. O'nun mahkûmu ve mağlubusun; yani, O'nun iradesi altındasın. O neyi irade ederse, o olur. Sen meselâ yaşlanmamayı, zayıf ve hasta olmamayı istiyorsun, ölmemek, bekaya kavuşmak arzusundasın. Ama O'nun esirisin. O'nun kahredici gücü ve iradesi altındasın. Kendiliğinden hiçbir bağımsızlığın yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer kendinde bir bağımsızlık görür de "ben böyle yaparım, şöyle yaparım" dersen, iman ve kulluktan ayrılmışsın demektir. Kendin için bir mevki ve makama kail olursan, asıl makamından düşmüş olursun. <em>"Benim malım"</em> ve <em>"benim mevkiim"</em> demeyi bir kenara bırak. Birdenbire zengin olan bazı şahıslar kendilerini kaybederek bağımsızlık iddiasında bulunuyorlar ve <em>"ben uyanık biriyim, bu yüzden bu kadar mala sahip oldum" </em>diyorlar. İşte bu <em>"ben, ben"</em> demeler, insanı ilâhî kahır ve gazaba uğratmakta ve onu zelil kılmaktadır. Dolayısıyla da ettiğimiz birçok iddialar sebebiyle tövbe etmeliyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Aklıma seyyar satıcılık yapan bir şahsın hikâyesi geldi. Bu şahıs geçimini seyyar satıcılıkla sağlıyordu. Azerbaycan'ın (İran'ın Azerbaycan eyaleti) Şahseven bölgesi ahalisindendi. Mezkûr şahıs seyyar satıcılığı esnasında kör olan bir kabile reisine rastlıyor. Bu kabile reisinin birçok sürüsü varmış; ama hepsini de kaybetmiş. Bir hayli de çocukları varmış. Kabile reisinin çocukları seyyar satıcıya, <em>"Babamızla otur ve sohbet et de biraz gönlü açılsın ve gönlündeki dertleri silinsin"</em> derler...</p>

<p style="text-align:justify">Seyyar satıcı kabile reisinin hâlini sorar. Kabile reisi ağlayarak şöyle der:</p>

<p style="text-align:justify"><em>Ne diyeceğimi bilemiyorum! Bir ara o kadar sürüm vardı ki, şu sahralar koyun, deve veya diğer büyük baş hayvanlarımla doluydu. Uzak dağların üzerinde bile sürülerim vardı. Birkaç fersah ötesine kadar da akrabalarım ve yakınlarımın çadırları vardı. Bir gün oğullarımdan daha çok sevdiğim bir torunumu yanıma alarak ata binip seyahate çıktım. Nereye gittiysek, hep sürülerimi görüyordum. Torunuma dedim ki: "Büyük babanın bunca malı var. Eğer Allah büyük babanı fakirleştirmek istese bile, bu, uzun yıllar sürer." Velhasıl, dağın eteklerine varınca, kıble tarafından siyah bulutların geldiğini gördüm. Bölgeyi baştanbaşa kaplamıştı.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Aniden doluyla karışık yağmur yağmaya başladı. Dolular ceviz büyüklüğünde ve çok şiddetli bir şekilde yağıyordu. Duracak yerin olmadığını görünce, bir mağara bulduk ve torunumla oraya sığındık... Bir saat sonra ne olduğunu görmek için başımı mağaradan dışarı çıkardım. Onca mal ve onca sürüden hiçbir şey kalmamıştı. Tüm varlığım yok olup gitmişti. Hiçbir şeyim kalmamıştı. Bir saat içinde fakirleşivermiştim... Ağladım ve "Hiç olmazsa atımı bulup da bir şeyimin kalıp kalmadığına bakayım." dedim.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Torunumu bir taşın yanına oturttum ve atımı aramaya çıktım. Aniden bir ses işittim. Arkama dönünce bir kurdun torunumu yemek istediğini gördüm. Tüfeğimle nişan alarak onu öldürmek istedim. Ama yanlışlıkla çok sevdiğim torunumu vurdum, anında can verdi. Üzüntüden silahımla başıma vurdum ve gözlerim kör oldu. Bir saat içinde zillet ve mezellete düştüm.</em></p>

<p style="text-align:justify">İşte bağımsızlık iddiasında bulunan bu milyoner şahıs kendisinin ve her şeyin Allah'tan olduğunu unutmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><em>"Bismillah"</em> yani her işimi kendi kudretim ve idrakimle değil, Allah'ın yardımıyla yapıyorum. Doktor bey de reçete yazarken "Bismillah" demelidir. Yani fikrim ve ilmimle değil, Allah'ın yardımıyla...</p>

<p style="text-align:justify">Şoför bey, sen de direksiyonun başına geçince bağımsız değilsin. Kudret ve kuvvet sadece büyük ve yüce olan Allah iledir. Kudret ve güç sadece Allah'tandır.</p>

<p style="text-align:justify">Şunu da arz edeyim: Bir müddettir batıl bir söz ağızlarda dolaşıyor ki, mutlaka bertaraf edilmesi gerekir. Diyorlar ki: "Her işte ilerlemenin sebebi kendine güvendir. İnsan kendine güvenirse ilerler. Yani istediğin her şeyi yap ve kendine güven. Hangi işin peşinden koşarsan mutlaka o olur."</p>

<p style="text-align:justify">Bu söz küfür ve cehalettir. Kendine güven nedir? Kendin nesin ve sen kimsin ki, kudretine dayanıyor ve "dileyince her şey vücuda gelir" diyorsun?</p>

<p style="text-align:justify">Binlerce defa karar aldın, işin için koşup koşuşturdun... yine de olmadı. Acaba elinden hiçbir şeyin gelmediğini kendin de görmüyor musun? Tüm varlık âlemini kudretiyle yaratan Allah, her neyi dilerse o olur. O, neyi irade eder ve neyi maslahat görürse o olur. Sen bir avuç topraktan başka bir şey değilsin.</p>

<p style="text-align:justify">Meselâ şu anda şu hayatın kendine mi aittir? Kendin mi kendini koruyorsun? Hakikat böyle değildir. "Sadece kendine güven" diyen insan gerçeği anlamamıştır. Kendinde bir şey olduğunu hayal etmektedir. Her türlü müşkülü halletmek, insan nefsinin işi değildir. Nefis bundan acizdir. Eğer doğru diyorsan yatma! Bazen insan işi olunca her ne kadar yatmamaya çalışsa da yapamıyor, bir türlü bunu beceremiyor. Eğer kendine güvenin bir faydası varsa yaşlanmanı, saçlarına ak düşmesini, zayıf ve hasta olmanı önle...</p>

<p style="text-align:justify">Ama sen gitmesen de seni götürürler. Gitmemek senin elinde midir?</p>

<p style="text-align:justify">Bu küfür ve yanlış söz, terk edilmelidir. "Kendine güven" de ne demek? "Allah'a güvenmekten söz et... Halik ve rezzak olan Allah'a güvenmek gerekir. Benim canım da O'nun elindedir. O'nun kudretinin nihayeti yoktur. Her türlü müşkülü halletmek O'nun kudretine nazaran kolaydır. Niçin O'na itimat etmiyor, O'na güvenmiyorsun?</p>

<p style="text-align:justify">Kendi kendine bir fayda vermek de senin elinde değildir. Hakeza kendinden herhangi bir zararı da uzaklaştıramazsın. İnsanın daima muhtaç olduğu faydalardan biri de, yemek ve sarf ettiği enerjiyi yeniden kazanmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan daima enerji kaybetmekte ve kudreti azalmaktadır. Dolayısıyla da daima yemesi ve yeniden enerji kazanması gerekir. Aksi takdirde birkaç gün sonra erir ve yok olur. Beslenme ve tükettiği enerjiyi yeniden kazanma, beşer için zarurî bir şeydir. Hangi beşer yiyeceklere olan ihtiyacını giderebilir veya kaybettiği enerjiyi kendisi bizzat kazanabilir? Acaba hiçbirimizin bedenimizin dâhilî beslenme sisteminden haberi var mı? Hâlbuki daima da ona teveccüh etmekteyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Biz aslında bu beden binasında nelerin olduğundan habersiziz. Bedenin iç sistemi daima düzenli bir şekilde çalışmaktadır. Oysa insanın bunda bir rolü ve bir katkısı yoktur... Sahip olduğu tek beceri, lokmayı ağzına koyması ve yutmasıdır. Ama lokma aşağı gidince artık hiçbir şey onun ihtiyarında değildir. Bedenin dâhilî işlerini kendi ihtiyarında bulunduran nefis hangisidir? Ey insan! Bu kadar "ben, ben" deyip durma!... Salt, "kendine güven" olgusu küfürdür. Allah'a güvenmeye bak. Allah istemedikten sonra, hangi işin peşinden koşturursan koştur, o iş olmaz. <em>"el-Kelâmu Yecurru'l-Kelâm"</em> kitabında Merhum Zencanî şöyle yazmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>Milyoner bir şahıs Amerika'da bir arsa alarak bilmem kaç katlı bir bina yaptırdı. İşin yarısında parası tükendi. Mecburen binayı bankalara ipotek ettirerek borç aldı. Öbür taraftan alacaklılar da ona baskı yapıyorlardı. Bunca borçlar ve borçların üstüne gelen faizlerin iflastan başka bir hâsılı olmadığını görüyordu. O binayı da kimse almıyordu. Zaten alsa da borçların üzerine gelen faizleri dahi karşılamazdı. Dolayısıyla çareyi intiharda buldu. Oturup nasıl intihar edeceğini düşündü. Sonunda, "Eğer zehir içecek olursam, akrabalarım yetişip beni kurtarabilir. O hâlde ihtiyatlı olmalıyım. Hem zehir içmeli, hem de kendimi yüksek bir yerden aşağı atmalıyım" dedi. Zehir içti ve kendisini binanın üzerinden aşağı attı. Kendine güvenerek, bir şeyler yaptığını ve mutlaka öleceğini zannetti. Ama binanın alt kattaki bir çıkıntısına takıldı ve baş aşağı asılı kaldı. İçtiği zehirleri de kustu ve etraftan yetişerek onu aşağı indirdiler ve ölümden kurtardılar.</em></p>

<p style="text-align:justify">İnsan kendi kendine bir iş yaptı mı, yüzde yüz neticeye ulaşacağını zannediyor. Elinde olan tecrübelerle işleri ilerletebileceğim hayal ediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu vehimleri bir kenara bırak. Allah neyi isterse o olur. Geçmişimiz için tövbe edelim. Yalnızca kendimize güveni kenara itelim. Allah'ın kuvvet ve kudretini göz önünde bulunduralım. Yediğimiz lokmadan tutun, diğer büyük işlere kadar her şeyimizde Allah'a güvenmeliyiz. İnsan küçüktür. Büyük olan Allah'a dayanarak büyüklük kesp etmelidir. Gaybdan kuvvet almalıdır. Allah'ın yardım ve lütuflarını algılamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mübarek <em>"Besmele"</em> ayetinde Esmau'l-Hüsna'dan üç isim vardır: Allah, Rahman ve Rahim. Tüm ümitler de bu üç ismedir. Bu üç isme umut bağlanır ve bu üç isimden korkulur. Allah'ı rahmaniyetiyle tanıyan, her yerde Allah 'in rahmetini müşahede eden ve kendisini nimet ve rahmetler içinde gören kimse korkuya kapılır. "Bu nimetler karsısında şükrettim mi? Bunca nimetler karşısında kulluk ve ihlâsta bulundum mu?" diye endişeye kapılır. "Gafletlerim başıma neler getirecek?" diye kaygılanır, küfran-ı nimet sebebiyle baştanbaşa utanca bürünür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>"er-Rahman"</strong></em>, yani rahmeti her şeyi kaplamıştır. O'nun rahmetini nasıl sayabiliriz ki? Ama nefsanî isteklerimize ulaşamayınca, Allah'ın bizlere hiçbir ihsanda bulunmadığını zannediyoruz. Dolayısıyla da Allah'ın kaza ve kaderine itiraz eder bir hâle geliyoruz. Sanki bizlere hiçbir nimet vermemiş gibi davranıyoruz. Bu hâlimiz küfran-ı nimettir, nankörlüktür. Bak, Allah sana neler vermiş. Dikkatli ol da, Allah sana verdiği bunca nimetleri nankörlüğün sebebiyle senden geri almasın; nankörlüğün sebebiyle seni lütuflarından mahrum kılmasın.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer bu dünyada nimet ve rahmetleri takdir etmez ve kıymetini bilmezsen, nasıl olur da uhrevî rahmetlere nail olmayı ümit edebilirsin? Eğer şükredersen, Allah da sana olan nimetlerini artırır. Allah onca nimetleri nimetine şükredenler için hazırlamıştır. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>Allah'ın rahmeti yüz parçadır. Birini bu dünyaya ait kılmıştır. İşte bu yüzde bir, annenin evladına olan merhametidir. Geriye kalan 99 parçasını ise ahirette iman ehli olanlar için ayırmıştır.</em></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur'ân'da da buyrulduğu üzere hiç kimse Allah'ın, kendisi için neler hazırladığını bilmiyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>“Hiç kimsecik bilmez onlar için gözleri aydınlatacak ne gizli şeyler var; yaptıklarına karşılık.”</em></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Dünyada da rahmetten bir numune vardır. Berzah âlemi ve kıyamet rahmetlerinden bir katre de bu dünyada vardır. Bu küçük ve değersiz dünyada bunca nimet ve rahmete yer verilmiştir. Öyleyse ya Rabbi, ebedî ömür ve diğer âlemler için neler neler yaratmışsın! Elbette o nimetlerin hepsi de burada nankörlük etmeyen kimseler içindir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın şu anda hepimize ihsan buyurduğu bir nimeti de Ramazan ayıdır. Geçen yıl aramızda olan dostunun kabrinin başına git ve ona sor: "Ey dostum, geçen yıl aramızda idin, şu anda nasılsın? Bir arzun var mı?" Eğer melekûtî kulağın varsa, şöyle dediğini işitirsin: "Şu anda bu mübarek ayda yeryüzünde olmayı isterdim. Gündüzleri oruç, geceleri ise ibadet tevfikim olsun ve Kur'ân asla elimden düşmesin isterdim." Ey yaz mevsiminde on altı saat boyunca yemek ve içmekten Allah için içtinap eden kimse, şimdi de Kevser havuzundan iç!... Ey Ramazan ayına saygı gösteren kimse, Allah'ın ebedî nimetlerinden yararlan!... Resulullah (s.a.a) sevinçli olduğu bir gün şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">Seyyidu'ş-Şüheda Hamza ve Cafer-i Tayyar'ı cennette üzüm yerken gördüm. Biraz yedikten sonra üzümler hurma oldu. Bu hurmaların çekirdeği ve ağırlığı yoktu. Misk kokusu fersahlarca uzaktan hissediliyordu. Onlara, "Burada sizler için en iyi olan şeyler nedir?" diye sordum. Hamza şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify"><em>"Üç şey vardır ki, berzah ve kabir âleminde oldukça ferahlandırır ve sevindiricidir. Birincisi, Ali b. Ebî Talib'in sevgisidir. (Allah'ım, Ali'ye olan sevgimizi artır.) İkincisi, Muhammed'e ve Âl-i Muhammed'e salâvat getirmektir. Üçüncüsü ise, susamış bir kimsenin susuzluğunu gidermektir."</em></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Eğer susamış birine su verecek olursanız, berzah âleminde sizlere çok faydası dokunur. Bu âlemde birinin gönlünü serinleten bir kimsenin kabirde gönlü serin ve ferah olur.</p>

<p style="text-align:justify">Ravi diyor ki: Bir yolculuk esnasında İmam Cafer Sadık (a.s) ile birlikte yol alırken yere düşmüş birine rastladık. İmam (a.s), "Git bak susuzluktan yere düşmüş olmasın? Su götür ve kendisine su ver." dedi. Yanına varınca onu tanıdım. Bir Hıristiyan'dı. Geri döndüm ve İmam'a, "O bir Hıristiyan'dır. Müslüman olmadığı için kendisine su vermedim." dedim. İmam, "Ona su vermedin mi?" diye itiraz ederek şöyle buyurdu: "Susamış birine su veren herkese ecir vardır."</p>

<p style="text-align:justify">Hangi din ve mezhepten olursa olsun, hatta hayvan bile olsa fark etmez. Öyle ki bazen susuz birine su vermek abdest almaktan bile önce gelmektedir. Bu üç şeyin berzah âleminde özel tesirleri vardır. Bazen, öldükten sonra ölmeden bazı işleri yapmamam gerektiğini anlayacağımı, <em>"Ya Rabbi, beni dünyaya geri döndür."</em> diyeceğimi düşünüyorum. Bu yüzden şöyle diyerek yalvarıyorum: <em>"Ya Rabbi, bana tevfik ver de bana faydalı olan şeyleri yapayım ve dolayısıyla da kabirde 'Ya Rabbi, beni geri döndür de iyi işler işleyeyim.'<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> dememe gerek kalmasın."</em></p>

<p style="text-align:justify">Hepimiz, Allah'tan bu hacetimizi isteyelim. Allah'tan her hayır için tevfik dileyelim. Şu anda da isteyecek olursak, Allah'ın, lütuf ve keremiyle duamıza icabet etmesi ümit edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Niçin biz Allah'tan istemek hususunda gevşeklik ediyoruz. Hep birlikte Kerim olan Allah'ın kapısına gidelim. Allah, Rahman ve Rahim'dir. Nitekim Kumeyl duasında da şöyle denilmiştir: "Allah'ım, her şeyi kaplayan rahmetin hakkına senden dilerim..."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>İkinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Allah'ın Esma-i Hüsna'sından biridir ki, bununla Allah'ı çağıran in sanın her türlü ihtiyacı giderilir. Rivayetlerde yer aldığına göre, İsm-i A'zam'ın 73 harfi vardır. Bu harflerden birisi Hz. Süleyman'ın veziri Asıf b. Berhiya'nın yanında idi ki, onu tekellüm edince Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman'a (a.s) getirdi. Bu yetmiş üç harften yetmiş ikisi Ehlibeyt'in (a.s) yanındadır. Bi risi ise İsm-i Müste'ser'dir, yani sadece Allah indindedir.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Namazda Fâtiha'dan sonraki sureyi okumaya başlamadan önce okunan Bismillah kastedilmektedir. (Mütercim.)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Secde/17</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Hakka/24</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Müminûn/9</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-2</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 22:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/ders-222.jpg" type="image/jpeg" length="38829"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 1]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah Hüseyin Destgayb ile Mübarek Ramazan ayı dersleri 1

Ramazan Ayı Dersleri 1]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>1. Ders</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“Ramazan ayı, (öyle) bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan ve hakla batılı ayırt eden Kur'ân, bu ayda indirildi.”</em></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan Ayındaki Bereketler</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah'a hamdolsun ki, bizlere verdiği hayat nimetini devam ettirdi de yeniden Ramazan ayına ulaştık. Allah'tan, bu şerif ayın bereketlerinden istifade edebilme tevfikini dileriz. Ramazan ayının her saati, her dakikası ve her anı bereketlerle doludur. Bu ay, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın ziyafet ayıdır. Bu ayda bir ayet okumak, diğer aylarda Kur'ân hatmetmek gibidir. Hakeza bu ayda kılınan iki rekât sünnet namaz, diğer aylarda kılınan iki rekât farz namaza eşittir. Aynı şekilde bu ayda, Allah yolunda bir dirhem sadaka vermek de, diğer aylarda yetmiş dirhem sadaka vermek gibidir. Gerçekten de bu, ne büyük berekettir! Allah, bize bu bereketten istifade tevfiki versin de, gündüz ve gecelerinden, zikir ve dualarından nasiplenelim.</p>

<p style="text-align:justify">Bir rivayette şöyle buyrulmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Bir topluluk Allah'ın evinde (camilerde) bir araya toplanır da Kur'ân okur, öğrenir veya öğretirse, Allah'ın rahmeti onları kaplar ve melekler onları çepeçevre kuşatır.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle, özellikle de Ramazan ayında Kur'ân toplantılarına çok önem veriniz. Her şeyin bir baharı vardır. Kur'ân'ın baharıysa nazil olduğu Ramazan ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Oruç hâlindeki açlık ne kadar da büyük bir manevî nimettir! İnsan o hâlette Allah'a, olabildiğince yakın olmaktadır. İnsanın karnı dolu olunca, Allah'tan uzaklaşır. Nitekim bir başka rivayette şöyle denmektedir:</p>

<p style="text-align:center"><em>“Kulun Allah indindeki en kötü hâli, karnının dolu olduğu zamandır.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Bunu kendin de anlayabilirsin. Karın doluyken ruhaniyet ve maneviyat az olduğundan, manevî idrak ve anlayış tamamıyla yok olmaktadır. İnsanı latif kılan, manevî anlayış ve idrake hazırlayan, Kur'ân'ın kıraatinden ve Allah'ın zikrinden lezzet almasına sebep olan unsur, açlıktır. Bir rivayette şunlar denilmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Medine'nin dışından gelen üç kişi Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna varmak istiyorlardı. Ancak Medine'ye akşam girdikleri için kendi aralarında şöyle konuştular:</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>"Eğer her üçümüz akşamleyin Resulullah'ın (s.a.a) evine gidecek olursak, onu rahatsız edebiliriz. Bu nedenle her birimiz bir yere gidelim."</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Biri, "Ben Peygamber'in (s.a.a) evine gidiyorum." dedi. Diğeri, "Ben de Ali'nin evine gidiyorum." dedi. Üçüncüsüyse, "Ben de Allah'ın evine misafir olmak için mescide gidiyorum." dedi.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Ertesi gün her üç kişi de mescitte bir araya gelince, birbirine başlarından geçeni anlatmaya başladılar.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Birincisi, "Beni, Peygamber (s.a.a) kendisi için ayırmış olduğu süte ortak etti. Ben de sütümü içip yattım." dedi.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>İkincisi, "Ben de Ali'nin yemeğine ortak oldum. Yemeğimi yiyip yattım." dedi.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Üçüncüsüyse, "Ben açlık çektim ve uyuyamadım." dedi.</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>Bu olay üzerine Peygamber'e (s.a.a) şöyle vahyolundu:</em></p>

<p style="text-align:center"><strong><em>"Misafirimize de ki; açlıktan daha iyi bir ziyafet olsaydı, şüphesiz ondan esirgemezdik."</em> </strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Kudsî Hadis)</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Misafiri ağırlamanın, onun karnını doyurmak olduğunu zannetmeyiniz. Dolu karın, hem bedeni ve hem de ruhu zahmete düşürür. Bu nedenle de insan ölümü unutur ve kalbinin huşusu, yumuşaklığı ve huzuru kaybolur. Gerçek şu ki, ne kadar rahmet ve bereket varsa, açlık ve az yemededir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah-u Teâlâ, kuluna orucu farz etmekle ona ihsanda bulunmuştur. Ama bazıları için oruç zordur ve birdenbire yemeği azaltmaya takati yoktur. Fakat marifet ehli kimseler böyle değildirler. İmam Zeynelabidin (a.s) Ramazan ayına hitaben şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><em>“Selâm olsun sana ey evliyanın bayramı!.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayının ilk günü velilerin bayramıdır. Zira bugünden başlayarak şehvetler ve nefsanî istekler azalmakta, insan huzur bulmaktadır. Sair günlerde daima midemizi düşünmekteydik, gün ortasında maddiyat peşinde koşuyorduk. Ama bugün, günün ortasında Allah'ın zikri ve marifet peşindeyiz. Dün bu zamanlar karnını doyurma peşindeydin; ama bugün ahiret seferi için faydalı şeyler duymak, ilmini artırmak, dünün ve bugünün muhasebesini yaparak saadet yolunu öğrenmek düşüncesindesin. Hayvanî cihetlere de zaruret miktarınca teveccüh etmek gerekir. Ama açlık ve şehvetten kaçınmak, nefsin kemali için faydalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı dostlar bu sene Kur'ân'dan bir surenin tefsir edilmesini teklif ettiler. Bazıları da bu esas üzere Hamd Suresi'nin tefsir edilmesini ve bu surenin içinde gizli bulunan önemli meselelerin şerh edilmesini önerdiler. Bu oldukça uygun bir tekliftir. Böylece hem Ramazan ayında Kur'ân müzakere edilmiş olur, hem de kıraat ve tefsiri yapılmış olur. Ben her ikisine de işaret edeceğim. Evvela, birçok rivayet vardır ki, Kur'ân ayetlerini tilavet eden insanın sahip olduğu uhrevî derecelerini beyan etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyadayken Kur'ân'dan okuduğun, bildiğin ve amel ettiğin miktarda kıyamette yücelecek ve azamet sahibi olacaksın. Rivayetlerde de yer aldığı üzere, kıyamet günü mümine denilecektir ki, <strong><em>'Oku ve yücel...'</em></strong></p>

<p style="text-align:justify">Kaç ayet okumuş, öğrenmiş ve amel etmişsen, derecen o kadar yücelecektir. Kur'ân'ın 6666 ayetini okuyan ve amel eden kimse en yüce makama ulaşır demektir. Yarın kıyamet gününde Kur'ân, şefaatçi olacak, en güzel suretlerde tecessüm edecek ve Kur'ân ehli olanları şefaat edecektir. Ayrıca kendisiyle amel etmeyen herkesten şikâyetçi olacaktır. Sakın, yarın kıyamet gününde Kur'ân bizden şikâyetçi olmasın!</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân azimdir ve âlemlerin Rabbi olan Allah'ın kelâmıdır. Kur'ân nurdur; ancak biz, melekutî bir gözümüz olmadığı için onu anlayamıyoruz. Eğer Kur'ân insanın dilinden düşmezse, dilinde bir nur tecelli eder; kalbine nakşolursa, kalbinde nuranî bir hâl oluşur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'tan olan ve inişinden bugüne on dört asır geçmesine rağmen tahrif edilemeyen bir tek kitap, Kur'ân'dır. Hz. İsa'dan 150 yıl sonra Matta adında birisi çıkarak kendi adıyla İncil yazmıştır. Hâlbuki Kur'ân, Hz. Muhammed (s.a.a) hayattayken toplanarak surelerinin isimleri o zaman verilmiş ve günümüze kadar o günkü hâliyle gelmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a), Kur'ân'ı ezberlemeyi Müslümanlara bir vazife olarak bildirdiğinden, her dönemde Müslümanlar Kur'ân'ı okuyor ve hıfzediyorlardı. Bu nedenle Kur'ân günümüze kadar değişmeden gelmiştir. Her Müslüman'ın Kur'ân'dan bir bölümü hıfzetmesi gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Moskova, Londra ve Roma müzeleri gibi büyük müzelerde, eski asırlarda yazılmış Kur'ân nüshaları bulunmakta olup bunların hiçbirisinde, diğerinden ve günümüzdeki nüshalardan farklı olan tek harf bile yoktur. Bu müzelerde, İslâm tarihine ait başka eserler de bulunmaktadır. Bir dostum şunları anlatıyor:</p>

<p style="text-align:justify">“İtalya'da büyük bir müzeyi gezmeye gitmiştim. Orada billur bir dolap dikkatimi çekti ve dolabın yanına kadar gidip kapısını açtığımda çok şaşırdım. Dolabın içerisinde Arapça harflerden yazılmış bir kitap vardı ve üzerinde, "Şia'nın dördüncü imamı Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in (a.s) eseri “Sahife-i Seccadiye” diye yazılıydı.”</p>

<p style="text-align:justify">Onlar maddî maksatlar üzere bu eserleri toplamaktadırlar. Ama Müslümanlar, ilâhî maksatlar ile Kur'ân'a ve Ehlibeyt'in (a.s) sözlerine kalplerinde yer vermelidirler.</p>

<p style="text-align:justify">Asr-ı Saadet'teki Kur'ân ile bugünkü Kur'ân arasında hiç fark yoktur. Kur'ân'ı okuyabildiğiniz kadar okuyun ki, nasibinizi alabilesiniz. Kur'ân okunduğunda dinleyin, eğer okuryazar değilseniz, mümkün olduğu kadar ezberinizden okumaya çalışın. Bir rivayete göre, Resulullah (s.a.a) Sa'd'ın cenaze merasimine bizzat iştirak etmiş ve tabutu dört bir köşesinden tutarak mübarek omuzlarına almıştı. Sonra da şöyle buyurmuştu:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Elim, Cebrail'in elindeydi. O nereye gitse ben de oraya gidiyordum. Cenaze için o kadar çok melek gelmişti ki, ben yalın ayaktım.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Devamında da Peygamberimiz cenazede bu kadar çok meleğin bulunmasının sebebinin, Sa'd'ın devamlı olarak İhlâs Suresi'ni düzenli bir şekilde okuduğunu söylemiştir. Eğer vaktin yoksa veya okuryazar değilsen, hiç değilse ezberlediğin İhlâs (Kul huvellah...) Suresi'ni tekrarla. Allah'ın yardımıyla, bu mübarek ayda Hamd Suresi'ni ele alacağız. Bu nedenle bugün sadece Hamd Suresi'nin önemi hususunda sohbet edeceğiz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ebu'l-Futuh Râzî'nin tefsirinde rivayet edilmiştir ki, Resulullah (s.a.a) miraç gecesi Allah'a şunları arz etti:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ya Rabbi, İbrahim'i kendine Halil, Musa'yı ise kendine Kelim kıldın. Ya Rabbi, benim hakkımda neye karar kıldın?”</em></p>

<p style="text-align:justify">Cevabında Hak Teâlâ'dan şu nida geldi:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Seni de kendime Habip olarak seçtim ve Hamd Suresi'ne mahsus kıldım.” </em></p>

<p style="text-align:justify">Hamd Suresi'ne çok önem veriniz. Çünkü o, "Fâtihatü'lKitap"tır. Yani Kur'ân'ın açılış suresidir. Yine Hamd Suresi, Ümmü'l-Kitap'tır. Yani Kur'ân'ın aslıdır ki, Kur'ân'da var olan her şey, marifetler, hakikatler ve kulluk görevleri Hamd Suresi'nden çıkmaktadır. Bir rivayette şöyle denilmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Yüce Allah, göklerden 104 kitap nazil etmiştir. 104 kitabı da, 4 kitaba (Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân'a) sığdırmıştır. İlk üç kitapta olanları da Kur'ân'a sığdırmış ve Kur'ân'da bulunan hakikatleri de Hamd Suresi'ne sığdırmıştır. Bu nedenle de "Ümmü'l-Kitap" olarak adlandırılmıştır.”</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da var olan hakikatler icmalî bir şekilde Hamd Suresi'nde de vardır. Bunun için Kur'ân, Hamd Suresi'nin tafsilatıdır. İnşallah bu hakikati ileride açıklayacağız.</p>

<p style="text-align:justify">Hamd Suresi'nin yedi ayeti vardır. Bunların yarısı Allah ile ilgili, diğer yarısı da kulla ilgilidir. Fâtiha Suresi <em>"Seb'u'l-Mesani"</em>dir. Yani namazlarda iki defa okunmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"><em>"Hamd Suresi'nin okunmadığı namaz, namaz değildir."</em> diye buyrulmuştur. Allah, bu surenin insanlar için bir şifa olduğunu vaat etmiştir. Bu sure cehalet, günah, bilgisizlik ve bütün olumsuzluklar için şifadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hamd Suresi üzerinde düşünen, akıl eden her cahil, âlim olur; Hamd Suresi'nin tefsirini okuyan her bilgisiz, bilgilenir ve şifa bulur. Bu sureyi okumayı asla unutmayınız, ondan şifa umunuz. Cehaletinizi onunla tedavi ediniz. Onun bereketlerinden istifade ediniz.</p>

<p style="text-align:justify">Ey Kur'ân ehli, bu ayda Kur'ân üzerinde düşünecek olursanız, melekler de size dua ederek Allah'tan, sizin bağışlanmanızı diler. Bu ayda Kur'ân üzerinde ne kadar fazla düşünecek olursanız, o kadar fazla nasiplenir ve istifade edersiniz. Allah'ım, bu mübarek ayın bereketlerinden istifade etme tevfikini sen bizlere ihsan et! Şimdiye kadar Hamd Suresi'nin öneminden bahsettik. Artık bu surenin tefsirine geçebiliriz.</p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Birinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bakara/185</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> (Şia mezhebinde, 3. ve 4. rekâtlarda Fâtiha yerine "Tesbihat-ı Erbaa" okumak da caizdir.)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-destgayb-ile-ramazan-ayi-dersleri-1</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 12:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/ders111.jpg" type="image/jpeg" length="73100"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Mehdi Konusunda Ehl-i Sünnet ve Şia Arasındaki Fark]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdi-konusunda-ehl-i-sunnet-ve-sia-arasindaki-fark</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdi-konusunda-ehl-i-sunnet-ve-sia-arasindaki-fark" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehl-i Sünnet’in Hz. Mehdi (a.f) hakkındaki görüşü nedir? Acaba bu hususta Ehl-i Sünnet ve Şia arasında farklılık var mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mehdilik konusu ve beklenen Hz. Mehdi’ye (a.f) inanmanın, Müslümanlar arasında çok büyük önemi vardır ve bu konu sadece Şia mezhebine has değildir; Ehl-i Sünnet bu konuda genel olarak Şia mezhebiyle muvafıktır ve Hz. Mehdi (a.f) hakkında manevî tevatür derecesinde hadis nakletmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet açısından Hz. Mehdi (a.f) hakkındaki manevî tevatür derecesine ulaşan hadisler, yüzden fazladır ve bu hadislerin hepsinde Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuruna işaret edilmiştir. Ehl-i Sünnet, yirmiye yakın sahabenin Allah Resulü’nden (s.a.a) Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili rivayet naklettiklerini itiraf etmektedirler. Bu hadislerin hepsi, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Tirmizî, İbn Mace, Müsned-i Ahmed, Mustedrek-i Hâkim ve Mu’cem-i Taberanî gibi meşhur İslâmî kaynaklar ve hadis kitaplarında yer almaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet’in kaynakları ve âlimlerinin sözlerinden, Hz. Mehdi’nin (a.f) Hz. Fatıma’nın (s.a) evlatlarından olduğu ve bir gün zuhur edeceği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet âlimleri, zuhur hakkında şunları söylemektedirler:</p>

<p style="text-align:justify">Ahiru’z-Zaman kurtarıcısının zuhuru hakkında, hicretin birinci asrında sahabe ve tabiinler arasında ve ondan sonra da bugüne kadar hiçbir ihtilaf yoktu ve bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru üzerinde görüş birliğine sahiptiler ve şu anda da sahiptirler. Birisinin bu hadislerin doğruluğunda ve Resulullah’ın (s.a.a) bu müjdeyi verdiğinde şüphesi olduğu zaman, o kimsenin zayıf imanlı veya bilgisiz olduğunu söylemekteydiler.</p>

<p style="text-align:justify">Bu hususta Suyutî şöyle demektedir: Hz. Mehdi’nin (a.f) ahiru’z-zamanda kıyam edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracak kimse olduğu ittifak konusudur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet âlimlerinden biri olan Hayruddin Âlusî şöyle söylemektedir: Âlimlerin çoğunluğunun en sahih sözlerine göre, Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru kıyamet alametlerinden biridir ve onu inkâr eden Ehl-i Sünnet’in bazı âlimlerinin görüşü değersiz ve geçersizdir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru hakkında Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından çok sayıda kitaplar yazılmıştır. O kadar çok kitap yazılmıştır ki Şeyh Muhammed İrevanî “el-İmam el-Mehdi (a.f)” kitabında şöyle yazmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet, Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili rivayetlerin bir araya getirilmesinde ve ahiru’z-zamanda Mehdi isimli birisinin zuhur edeceği üzerine birçok kitap yazmıştır. Ben bu konuda otuzdan fazla kitabın yazıldığını bilmekteyim.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu konu Ehl-i Sünnet ve Şia arasında ittifak konusu olmasına rağmen, İbn Haldun gibi Ehl-i Sünnet’e mensup bazı aydınlar, Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili olan hadisleri zayıf saymaktadırlar.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>Örneğin Reşit Rıza (el-Minar Tefsirinin yazarı) Tevbe Sûresinin otuz ikinci âyetinin açıklamasında, Mehdilikle ilgili hadislerin zayıf olduğuna işaret etmektedir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Elbette bunlar kendi iddialarına delil ikame etmemişlerdir. Onların sözleri diğer Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından şiddetle reddedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Şia âlimleri de kendi yazılarında bu iki şahsa cevap vermişlerdir. Hatta İbn Haldun’un kendisi, Müslümanların, Hz. Mehdi (a.f) hakkındaki inançlarını açıklarken şöyle yazmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">Bütün Müslümanlar arasındaki meşhur görüş şudur: Mutlaka ahiru’z-zamanda Ehl-i Beyt’ten (a.s) olan birisi zuhur ederek dini koruyacak, adaleti ortaya çıkaracak, Müslümanlar ona uyacak ve o İslâmî yönetimi eline alacaktır. Bu şahsın ismi Mehdi’dir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre bazıları tarafından bu hadislerin zayıf sayılması, Ehl-i Sünnet âlimlerinin Hz. Mehdi (a.f) hakkında olan ittifaklarına bir zarar vermez. Çünkü bu inanç, Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen hadisler sonucunda oluşmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Aşağıda bu gibi hadislere kendi kitaplarında yer veren bazı kimseleri zikredeceğiz. Yaklaşık bütün muteber Ehl-i Sünnet hadis kitapları, Hz. Mehdi (a.f) hakkında en az birkaç tane hadis zikretmiştir: 1- İbn Sa’d (vefat: 230 h.k.) ; 2- İbn Ebi Şeybe (vefat: 235 h.k.) ; 3- Ahmet İbn Hanbel (vefat: 241 h.k.) ; 4- Buharî (vefat: 273 h.k.) ; 5- Müslim (vefat: 261h.k.) ; 6- İbn Mace (vefat: 273 h.k.) ; 7- Ebu Bekir İskafî (vefat: 273 h.k.) ; 8- Tirmizî (vefat: 279 h.k.) ; 9- Taberî (vefat: 380 h.k.) ; 10- İbn Kuteybe Deynevî (vefat: 276 h.k.) ; 11- Hâkim-i Nişaburî (vefat: 405 h.k.) ; 12- Beyhakî (vefat: 458 h.k.) ; 13- Hatib-i Bağdadî (vefat: 463 h.k.) ; 14- İbn Esir Cezerî (vefat: 606 h.k.)<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir diğeri de şöyle yazmaktadır: Hz. Mehdi (a.f) hakkında tevatür derecesinde birçok hadis nakledilmiştir. Bu konu Ehl-i Sünnet âlimleri arasında, onların itikatlarından sayılacak derecede oldukça meşhurdur. Aynı şekilde bir diğer Ehl-i Sünnet âlimi şöyle yazmaktadır: Hz. Mehdi (a.f) hakkındaki hadisler değişik kanallar ve birçok sahabe ve onlardan sonra da tabiinler tarafından nakledilmiştir ve bu nakiller kesin ilim ve yakin derecesine ulaşacak derecededir. Bu yüzden Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuruna inanmak farzdır ve bu farz ilim ehli yanında sabit olmuş ve Ehl-i Sünnet ve-l-Cemaat’in inançları arasında yaygınlaşmıştır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Kesir de el- Bidaye ve’n-Nihaye kitabında şöyle yazmaktadır: Hz. Mehdi (a.f) ahiru’z-zamanda gelecektir ve yeryüzü zulümle dolduktan sonra onu adaletle dolduracaktır. Ebu Davud’un kendi Sünen’inden ayrı bir kitabı bu konuya ayırdığı gibi biz de Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili hadisleri ayrı bir kitapta bir araya getirdik.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden nakledilen bu sözlerden Mehdilik ve Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuruna inanmanın, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in sabit inançlarından birisi ve Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili hadislerin de onlar arasında tevatür derecesinde olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklanan konuya göre, Mehdilik hususunda Ehl-i Sünnet ve Şia mezhebi arasında ortak yönlerin olduğu anlaşılmaktadır. Burada Hz. Mehdi (a.f) hakkında Ehl-i Sünnet ve Şia mezhebi arasındaki ortak yönlere işaret edeceğiz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) Kıyam ve Zuhurunun Kesin Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia kaynaklarında, İmam Mehdi’nin (a.f) zuhuru hakkında tevatür haddine varacak kadar hadis nakledilmiştir. Yukarıdaki başlıkta bu konu işlenmiştir. Aşağıda bazı konuları zikrediyoruz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) Soyu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Mehdi’nin (a.f) soyu Şia mezhebine göre aşikârdır. Ama Ehl-i Sünnet belli hususlarda ona işaret etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Hz. Mehdi (a.f) Ehl-i Beyt ve Peygamber’in (s.a.a) evlatlarındandır: İbn Mace kendi Sünen’inde Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi (a.f) biz Ehl-i Beyt’tendir; Yüce Allah onun işlerini bir gecede hazırlayacaktır.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Hz. Mehdi (a.f) Hz. Ali’nin (a.s) soyundandır: Suyutî Örfu’l-Verdi kitabında Peygamber’in (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) elinden tutarak şöyle buyurduğunu nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Bunun soyundan bir genç çıkarak yeryüzünü adaletle dolduracaktır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Hz. Mehdi (a.f) Hz. Fatıma’nın (s.a) soyundandır: İbn Mace, Ümmü Seleme’den Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi (a.f) Hz. Fatıma’nın (s.a) evlatlarındandır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Mehdi’nin (a.f) Fiziksel Özellikleri</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Mehdi’nin (a.f) Ehl-i Sünnet kitaplarında zikredilen vasıfları, onların Peygamber’den (s.a.a) naklettikleri hadislerden alınmıştır ve bu zikredilen vasıflar Şia kitaplarıyla aynıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhur anında kudret sahibi oluşu: Birçok rivayette Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhur anında güçlü oluşu vurgulanmaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Nurlu bir yüze sahip olması: Cüveynî, Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi (a.f) (Allah onun zuhurunu çabuklaştırsın) benim evlatlarımdandır… Onun yüzü parlayan bir yıldız gibidir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Geniş alınlı düz burunlu olması: Siğanî, Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi (a.f) (Allah onun zuhurunu çabuklaştırsın) düz burunlu ve açık alınlıdır.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Yanağında ben olması: Hz. Mehdi’nin (a.f) sağ yanağında siyah bir ben vardır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>Zuhur anında kırk yaşında olacağı: Elbette Şia mezhebine göre Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru ihtiyarlık yaşındadır ama kırk yaşındaki birisinin cismi yapısına sahip olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) Peygamber (s.a.a) ile Aynı İsimde Olması</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet ve Şia, Hz. Mehdi’nin (a.f) Hz. Resulullah (s.a.a) ile aynı isimde olduklarına dair görüş birliğine sahiptirler.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zuhurun Ön Hazırlıkları</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İnsanların tamamen ümitsiz olması: Davut b. Kesiri’r-Regî şöyle söylemektedir: İmam Sâdık’a (a.s) şöyle arz ettim: Bu zuhur konusu bizim için o kadar çok uzadı ki kalplerimiz daralmaktadır. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">“İnsanların kurtuluşa olan ümitsizliği her şeyden çok olduğu zaman, bir münadi gökyüzünde “Kaim” diye nida edecektir.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Zulmün her tarafa yayılması: Allah Resulü (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">“Eğer dünyanın ömründen bir günden daha fazla bir zaman kalmasa dahi, Yüce Allah, o günü o kadar uzatır ki benim Ehl-i Beyt’imden birisi kıyam ederek, yeryüzü zulümle dolduktan sonra onu adaletle doldurur.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zuhur Alametleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Gökyüzünden gelecek bir nida: Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">“Muharrem ayında gökyüzünde, Allah’ın seçmiş olduğu kimse (Mehdi) dir, onun sözünü dinleyerek ona itaat edin diye bir ses yükselecektir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Süfyani’nin ortaya çıkışı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Süfyani’nin Beyda denilen bir yerde kaybolması: “Hesuf” kelimesi sözlükte içeri batmak ve kaybolmak anlamına gelmektedir. “Beyda” ise Mekke ve Medine arasında bir yerin ismidir. Süfyani büyük ordusuyla Hz. Mehdi (a.f) ile savaşmak için Mekke’ye doğru gitmek için yola koyulacaktır. Onlar Mekke ve Medine arasında Beyda denilen bir yerde mucizevî bir şekilde yerin dibine girerek yok olacaklardır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Nefs-i Zekiyye’nin öldürülmesi: Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhur zamanında günahsız ve pak bir insanın Rükün ve Makam arasında öldürülmesi.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) Zuhuru ile İlgili Olan Konular</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhurunun bir gecede hazırlanacağı.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Zuhurun yeri: Rivayetlerin ortak yönü, Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhurunun Mekke’de Kâbe’nin yanında başlayacağıdır.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Hz. Mehdi (a.f) ile biat etme: Sünnî ve Şia kaynaklarında dikkati çeken bir diğer konu da, Hz. Mehdi’nin (a.f) yarenlerinin zuhurun başında ona biat etmeleridir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Meleklerin Hz. Mehdi’ye (a.f) yardım etmek için yeryüzüne inmeleri.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>Hz. İsa’nın (a.s) yeryüzüne inmesi ve namazda Hz. Mehdi’ye (a.f) uyması: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi, Hz. İsa’nın (a.s) sanki saçlarından su damlar şeklinde yeryüzüne indiğini görecektir. Sonra ona şöyle diyecektir: “Öne geçerek namaz kıldır.” Hz. İsa (a.s) şöyle cevap verecektir: “Namaz senin için kılınmaktadır.” O zaman Hz. İsa (a.s), Hz. Mehdi’nin (a.f) arkasında namaza duracaktır.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[27]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) Kuracağı Devletin Özellikleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Adaletin yayılması.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[28]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Herkesin refah ve huzur içinde olması: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify">“Hz. Mehdi benim ümmetimdendir… İnsanlar onun zamanında, önceden hiç kimsenin yaşamadığı bir şekilde bir hayat süreceklerdir.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[29]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Herkes, Hz. Mehdi’nin (a.f) kuracağı devletten razı olacaktır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[30]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Her yönden emniyetli bir ortam olması.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[31]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5.</strong> İnsanlarda ihtiyaçsızlık hissinin olması: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify">“Sizlere Hz. Mehdi’yi müjdeliyorum; onun zuhurunda Yüce Allah Muhammed ümmetinin kalplerini ihtiyaçsızlık duygusuyla dolduracaktır.”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[32]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>6.</strong> İslâm dini diğer bütün dinlere üstün gelecektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7. </strong>Hz. Mehdi’nin (a.f) kuracağı devlet tüm dünyayı kapsayacaktır: İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">“Kaim (Hz. Mehdi (a.f)) kıyam ettiği zaman, Kelime-i Şahadetin (Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) onun kulu ve elçisi olduğuna dair şahadet) söylenmediği bir yer dünyada kalmayacaktır.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mehdeviyet İnancı Hususunda Ehl-i Sünnet ile Şia Arasındaki Farklılıklar</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Hz. Mehdi’nin (a.f) Doğumu</strong></p>

<p style="text-align:justify">On iki imam inancına sahip olan Şia mezhebi, Hz. Mehdi’nin (a.f) İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlu olduğuna ve şimdiye kadar hayatta ve gaybette olduğuna inanmaktadır. Ama Ehl-i Sünnet, Mehdiliğin ittifak konusu olduğuna ve mütevatir hadislere göre Hz. Mehdi’nin (a.f) ahiru’z-zamanda zuhur edeceğine inansalar da Hz. Mehdi’nin (a.f) soyu ve doğumu hakkında birkaç gruba ayrılmaktadırlar:</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet’in bir grubu, Hz. Mehdi’nin (a.f) İsa b. Meryem olduğuna inanmaktadırlar ve bu hususta Enes b. Malik’ten nakledilen tek bir hadise dayanmaktadırlar.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[33]</a></p>

<p style="text-align:justify">Çok az bir gurup da, Hz. Mehdi’nin (a.f) Abbas b. Abdulmuttalib’in evlatlarından olduğuna inanmaktadır. Onlar Kenzu’l-Ummal kitabında zikredilen bir tane hadise istinat etmektedirler.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[34]</a></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir gurup da, Hz. Mehdi’nin (a.f), İmam Hüseyin’in (a.s) değil de İmam Hasan Mücteba’nın (a.s) evlatlarından olduğuna inanmaktadırlar.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[35]</a></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir gurup ise şöyle demektedir: Hz. Mehdi’nin (a.f) babasının ismi Peygamber’in (s.a.a) babasının ismiyle aynıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) babasının ismi Abdullah olduğu için Mehdi b. Hasan Askerî, vaat edilen Mehdi (a.f) olamaz. Bu ihtimalin kaynağı da Kenzu’l-Ummal kitabında zikredilen bir rivayettir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[36]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet’in bir grubu da on iki imam inancına sahip olan Şia mezhebi gibi, Hz. Mehdi’nin (a.f) Peygamber (s.a.a) ve Hz. Fatıma’nın (s.a) evlatlarından olduğuna ve Hz. İsa’nın (a.s) ise Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru anında ona yardıma geleceğine ve namazda ona uyacağına inanmaktadırlar. Ama onun kimliği hakkında ayrıntılı bir bilgi ortaya koymazlar.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmü Seleme Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Mehdi benim soyumdan ve Fatıma’nın evlatlarındandır.”</strong><a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[37]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Cabir b. Abdullah Peygamber’den (s.a.a), Hz. İsa’nın (a.s) Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru anında yeryüzüne ineceğini nakletmektedir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38" title="">[38]</a> Abdullah b. Ömer şöyle demektedir: “Mehdi, Hz. İsa’nın (a.s) ona yardıma geleceği ve onun arkasında namaz kılacağı kimsedir.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39" title="">[39]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan Zehebî, “Mehdi (a.f) Abbas b. Abdulmuttalib’in evlatlarındandır” hadisini eleştirerek şöyle demiştir: Bu hadisi sadece Muhammed b. Velid nakletmiştir ve o, hadis uyduran kimselerdendir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40" title="">[40]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Beyt mektebinin görüşünün ispatı için şu noktalara değinebiliriz:</p>

<p style="text-align:justify">Öncelikle; on iki imamın geleceğini bildiren sahih hadisler bütün temel kaynaklarda yer alır. Hatta bazı kaynaklar bunları isimleriyle açık bir şekilde tanıtır. Buna göre bu hususta hadis yoktur diyenlerin sözünün yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. İbn Abbas’tan, Na’sel isimli bir Yahudi’nin Peygamber’in (s.a.a) yanına gelerek ona birçok soru sorduğu rivayet edilmektedir. Na’sel vasiler hakkında da Peygamber’e (s.a.a) soru sormuştur. Peygamber (s.a.a) onun bu sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Benim ilk vasim Ali, ondan sonra Hasan, Hüseyin ve onun evlatlarından dokuz imam.” Na’sel şöyle sordu: “Onların isimleri nelerdir?” Peygamber (s.a.a) imamların isimlerini on ikinci imama kadar zikrettiler. Peygamber (s.a.a), Cabir b. Ensarî’nin, Hz. Ali’den (a.s) sonraki imamların isimleri hakkındaki sorusuna şöyle cevap vermiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ali’den sonra Hasan ve Hüseyin imamdırlar. Sonra Seyyidu’l-Abidin, sonra Muhammed b. Ali Bâkır, sen onu göreceksin. Onu gördüğün zaman benim selamımı ona ulaştır. Sonra Cafer b. Muhammed Sâdık, sonra Musa b. Cafer Kazım, sonra Ali b. Musa Rıza, sonra Muhammed b. Ali Cevat, sonra Ali b. Muhammed Taki, sonra Hasan b. Ali Zeki ve ondan sonra Hak için kıyam edecek ümmetimin Mehdisi (Muhammed b. Hasan) Sahib-i Zaman imamdır. O, yeryüzünü, zulümle dolduktan sonra adaletle dolduracaktır.”</em> <a href="#_ftn41" name="_ftnref41" title="">[41]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci olarak; Hz. Mehdi’nin (a.f) doğumunu ve çocukluğunu nakleden birçok tarihî delil ve kaynak vardır. Örnek olarak Ehl-i Sünnet’in birkaç sözünü aşağıda nakledeceğiz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Hafız Süleyman Hanefî şöyle demektedir: Araştırmacı ve güvenilir kimselerin yanında doğru olan haber, Mehdi’nin Şaban ayının on beşinci gecesinde (255 hicrî kamerî) Samerra şehrinde doğmuş olduğudur.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42" title="">[42]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Hace Muhammed Parsa Faslu’l-Hitap kitabında şöyle demektedir: Ebu Muhammed b. Askerî Ehl-i Beyt’tendir. Onun; Kaim, Hüccet, Mehdi ve Sahibu’z-Zaman olarak adlandırılan Ebu’l-Kasım’dan başka çocuğu yoktur. O, Hicrî 255 yılında Şaban ayının on beşinde dünyaya gelmiştir. Annesinin ismi Nercis’tir. O, babası şehit edildiğinde beş yaşındaydı.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43" title="">[43]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>İbn Hallakan Vefeyatu’l-E’yan kitabında şöyle yazmaktadır: Ebu’l-Kasım Muhammed, …Muhammed Cevat’ın oğlu Ali Hadî’nin oğlu Hasan Askerî’nin oğludur. O, Hüccet olarak tanınan Şiaların on iki imamlarının on ikincisidir. O 255 yılının (h.k.) Şaban ayının yarısında Cuma günü dünyaya gelmiştir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44" title="">[44]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Zehebî de kitaplarından üçünde Hz. Mehdi’nin (a.f) doğumuna işaret etmiştir ve el-İber kitabının 256 yılının (h.k.) olayları kısmında şöyle yazmaktadır: Bu yılda Muhammed b. Hasan b. Ali el-Hadî b. Muhammed Cevat b. Ali Rıza b. Musa Kazım b. Cafer Sâdık Alevî Hüseynî dünyaya gelmiştir. Künyesi Ebu’l-Kasım’dır ve Rafızîler (Şiiler) onu, el-Halef, el-Hüccet, Mehdi Muntazar (beklenen Mehdi) ve Sahibu’z-Zaman olarak adlandırmaktadırlar. O, on iki imamların sonuncusudur.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45" title="">[45]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>Günümüz Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan Hayruddin Zereklî (vefat: 1397 h.k.) de el-A’lam kitabında şöyle yazmaktadır: O, Samerra şehrinde dünyaya gelmiştir ve babasının vefatı anında beş yaşındaydı. O, 255 yılının (h.k.) Şaban ayının on beşinci gecesi dünyaya gelmiştir ve 265 yılında (h.k.) gaybete çekilmiştir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46" title="">[46]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ayetullah Sâfi, Mehdeviyet kitabında Hz. Mehdi’nin (a.f) doğumuna bir şekilde işaret eden Ehl-i Sünnet âlimlerinden yetmiş yedisinin ismini zikretmektedir.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47" title="">[47]</a></p>

<p style="text-align:justify">Belki de İbn Hacer Heysemî gibi bazı Ehl-i Sünnet âlimleri, Hz. Mehdi’nin (a.f) ömrünün uzun olmasını onun doğmadığına delil olarak getirmiş olabilirler. Ama Hz. İsa b. Meryem’i Hz. Mehdi’ye (a.f) namazda uyması için yaşatan, Hz. Yunus’u (a.s) balığın karnında koruyan ve sadece peygamberlik süresi dokuz yüz elli yıl olan Hz. Nuh’a (a.s) uzun ömür veren yüce Allah, Hz. Mehdi’ye (a.f) uzun ömür vermekten aciz midir?<a href="#_ftn48" name="_ftnref48" title="">[48]</a> Ehl-i Sünnet’in kendisi de Hz. İsa’nın (a.s), Hz. Hızır’ın (a.s), Hz. Salih’in (a.s) ve… hayatta olduklarına inanmaktadırlar. Buna göre Hz. Mehdi’nin (a.f) doğumu, Ehl-i Sünnet’in de vakıf olduğu kesin ve açık bir olaydır.</p>

<p style="text-align:justify">Muhammed b. Ali Hamza şöyle demektedir: Hz. Hasan Askerî’nin (a.s) şöyle buyurduğunu duydum:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Allah’ın kullarına olan velisi ve hücceti ve benim halifem 255 yılının (h.k.) Şaban ayının on beşinci gecesi hava ışımaya başladığı sırada dünyaya gelmiştir.”</em> <a href="#_ftn49" name="_ftnref49" title="">[49]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Hz. Mehdi’nin Gaybeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">Önceden değindiğimiz gibi Şia, Hz. Mehdi’nin (a.f) doğduğu ve 329 (h.k.) yılında da gaybete çekildiği konusunda ittifak etmiştir. Onlar Hz. Mehdi’nin (a.f), Allah Teâlâ ona zuhur izni verene kadar hayatta kalacağına inanmaktadırlar. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’ten (a.s) nakledilen hadis ve rivayetler de bu inancı desteklemektedir. Bu rivayetler Hz. Mehdi’nin (a.f) gaybetinden veya doğumundan kitaplarda kaydedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ama Hz. Mehdi’nin (a.f) doğduğuna inanmayan Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir gurup, onun gaybete çekildiği hususunda da Şia mezhebinden değişik görüşe sahiptirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. İmam Mehdi’nin Masum Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğu Hz. Mehdi’nin (a.f) masum olduğuna inanmamaktadırlar ve onu, diğer insanlar gibi bazı günah ve hatalara duçar olabilecek normal bir insan olarak görmektedirler. Bu görüşü İbn Kesir gibi Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu kabul etmektedir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50" title="">[50]</a> Ehl-i Sünnet bu konuda Peygamber’in (s.a.a) buyurduğu şu hadise istinat etmektedirler: <em>“Hz. Mehdi (a.f) biz Ehl-i Beyt’tendir; Yüce Allah onun işlerini bir gecede hazırlayacaktır.”</em><a href="#_ftn51" name="_ftnref51" title="">[51]</a> Ama Şia mezhebine göre bütün imamlar masumdur ve onların hata ve günah işleme ihtimalleri yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Sünnet nezdinde Mehdilik inancının sağlamlığını gösteren bir delil olarak Ehl-i Sünnet’in meşhur dört âliminin verdiği fetvaya işaret etmekte yarar vardır. Bu dört Ehl-i Sünnet âlimi şunlardır: 1) İbn Hacer Heysemî Şafiî, 2) Şeyh Ahmet Ebu Server b. Saba Hanefî, 3) Şeyh Muhammed b. Muhammed Hıtabî Malikî, 4. Şeyh Yahya b. Muhammed Hanbelî.</p>

<p style="text-align:justify">Bu âlimlerin hepsi, Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru inancını inkâr eden bir kimsenin cezalandırılması gerektiğini ve bu kimsenin edeplenmesi ve doğruya yönelmesi için dövülmesi ve yerilmesinin farz olduğunu ve bu şekilde de bu inkârından vazgeçmezse katlinin farz ve kanının da helâl olduğunu söylemektedirler.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52" title="">[52]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Mazenderanî Hairî, Muhammed Salih b. Mirza Fazlullah, Sebaiku’l-Zeheb, s. 78.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Muhakkık Rad’ın kitabından alıntı, Mustafa, İslâm ve Ayende-i Cihan.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> İravanî, Muhammed Bâkır, el-İmam el-Mehdi (a.f), s. 11.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Tarih-i İbn Haldun, c. 1, s. 199.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Reşit Rıza, el-Minar Tefsiri, c. 10, s. 393, c. 9, s. 499-507.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Tarih-i İbn Haldun, c. 1, s. 555, b. 52.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Hz. Mehdi (a.f) hakkında hadis zikreden kimseler hakkında el-Mehdi el-Muntezer fi el-Fikri’l-İslâmî kitabının 2926. sayfasına başvurunuz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Nazmu’l-Mütenasir fi’l-Hadisi’l-Mütevatir, s. 226. (et-Tariki’l-Mehdi el-Muntezer kitabının 91. sayfasından nakledilmiştir.)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> İbn Kesir Şamî, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. 6, s. 281.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> İbn Mace, Sünen, s. 699, h. 4085.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Suyutî, Orfu’l-Verdi, s. 76-88.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> İbn Mace, Sünen, s. 699, h. 4086.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Celalettin Abdulhamid, Feraidu’s-Simteyn, c. 2, s. 327, h. 589.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> a.g.e, h. 565.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, c. 3, s. 2077.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Gencî Şafiî, el-Beyan fi Ahbar-i Sahibe’z-Zaman, b. 8, h. 51.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Mukaddes-i Şafiî, İkdu’d-Durer, s. 45-55.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Nu’manî, Muhammed b. İbrahim, el-Gaybet, s. 186.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Ebi Davud, Sünen, h. 4282. el-Gaybe kitabında şöyle geçmektedir: Muhammed b. Yakup el-Kuleynî şöyle nakletmektedir: Muhammed b. Yahya, Ahmet b. İdris’ten, o da Muhammed b. Ahmet’ten, o da Cafer b. El-Kasım’dan, o da Muhammed b. el-Velid el-Hazaz’dan, o da el-Velid b. Ukbe’den, o da el-Haris bin Ziyad’dan, o da Şuayb’dan, o da Ebi Hamza’dan, şöyle nakletmektedir: İmam Sadık’ın (a.s) yanına giderek ona şöyle dedim: “Bu zuhur görevi sizin üzerinize midir?” “Hayır” diye cevap verdi. Sonra “Oğlunuzun üzerine midir?” dedim. “Hayır” diye cevap verdi. Sonra “Oğlunuzun oğlu üzerine midir?” dedim. “Hayır” diye cevap verdi. Sonra “Oğlunuzun oğlunun oğlu üzerine midir?” dedim. “Hayır” diye cevap verdi. Daha sonra “O kimdir?” diye sordum. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurdu: “O, yeryüzü zulümle dolduktan sonra onu adaletle dolduracak kimsedir. İmamlardan sonra bir fetret dönemi geçtikten sonra gelecektir, Allah resulünün peygamberlerden sonra gerçekleşen bir fetret döneminden sonra geldiği gibi.” (Numanî, el-Gaybe, s. 187.)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Neim b. Himad, el-Fiten, s. 93.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, c. 11, s. 371.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, c. 8, s. 679.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Gencî Şafiî, el-Beyan fi Ahbar-i Sahibe’z-Zaman, s. 31, h. 11.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Nu’manî, Muhammed b. İbrahim, el-Gaybet, s. 313, h. 4.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Gencî Şafiî, el-Beyan fi Ahbar-i Sahibe’z-Zaman, s. 35, h. 15.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Mukaddes-i Şafiî, İkdu’d-Durer, s. 46, 117 ve 185.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Mukaddes-i Şafiî, İkdu’d-Durer, s. 292.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Mesnef, h. 19484; Ebi Davud, Sünen, h. 4282.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Mesnef, c. 7, h. 19484.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Siğanî, İbn Ebi Şeybe, el-Mesnef, h. 20770.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Ahmet b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 37.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Mukaddes-i Şafiî, İkdu’d-Durer, s. 95.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a> İbn Mace, Sünen, Kitabu’l-Fiten, h. 4029.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Hanbelî, Mevla Ali, Kenzu’l-Ummal, c. 14, s. 264, h. 38663.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a> İbn Kayyum Cevzî, Etnaru’l-Munif, s. 151, Milanî’nin nakline göre el-İmam Mehdi, s. 21.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Hanbelî, Mevla Ali, Kenzu’l-Ummal, c. 14, s. 268, h. 38678.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Osman b. Sait el-Kamerî, es-Sünen el-Varide fi’l-Fiten ve Gevailiha ve’s-Saati ve İşaratiha, c. 5, s. 1057.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref38" name="_ftn38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a> a.g.e, c. 6, s. 1237.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref39" name="_ftn39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a> Neim b. Himad el-Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 373.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref40" name="_ftn40" title=""><sup><sup>[40]</sup></sup></a> Bu hadisi sadece Muhammed b. Velid Mevla Beni Haşim nakletmiştir ve o da hadis uyduranlardandır. İbn Hacer Heysemî, es-Sevaik el-Muhrige, c. 2, s. 478.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref41" name="_ftn41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a> Tabersî, Ahmet b. Ali, el-İhticac, Tahkik, Bahadirî, İbrahim ve …c. 1, s. 68-69. Aynı şekilde on iki imamın geleceğini bildiren hadisler hakkında Sahih-i Müslim’in, c. 6, s. 3 ve 4, el-İmare kısmına müracaat edebilirsiniz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref42" name="_ftn42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Kunduzî Hanefî, Süleyman, Yenabiu’l-Mevedde, s. 179.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref43" name="_ftn43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a> A.g.e.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref44" name="_ftn44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a> İbn Hılkan, Vefeyatu’l-E’yan, c. 4, s. 562.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref45" name="_ftn45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a> Zehebî, el-İber fi Haberin min Giber, c. 3, s. 31.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref46" name="_ftn46" title=""><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Zerklî, Hayruddin, el-İ’lam, c. 6, s. 80.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref47" name="_ftn47" title=""><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Sâfi Gulpeyganî, Lütfullah, İmamet ve Mehdeviyet, c. 2, s. 56-241.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref48" name="_ftn48" title=""><sup><sup>[48]</sup></sup></a> Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 51, s. 99-102 kaynağına müracaat edebilirsiniz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref49" name="_ftn49" title=""><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Kamranî, Mehdi, İmamet ve Velayet Güneşi kaynağından alınmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref50" name="_ftn50" title=""><sup><sup>[50]</sup></sup></a> Sünen-i İbn Mace’nin Şerhi, c. 2, s. 519.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref51" name="_ftn51" title=""><sup><sup>[51]</sup></sup></a> İbn Mace, Sünen, c. 2, s. 4087.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref52" name="_ftn52" title=""><sup><sup>[52]</sup></sup></a> el-Burhan Ala Alamat-i Mehdi Ahiru’z-Zaman, s. 183-187.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-mehdi-konusunda-ehl-i-sunnet-ve-sia-arasindaki-fark</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 09:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/imam-mehdi-zaman-islamic-religious.jpg" type="image/jpeg" length="57449"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şia’nın Hz. Mehdi Hakkında Görüşü Nedir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-hz-mehdi-hakkinda-gorusu-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-hz-mehdi-hakkinda-gorusu-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Mehdi benim çocuklarımdandır, onun bir gaybeti (gizlilik dönemi) olacaktır… O, dünya zulümle dolduktan sonra zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracak, adaleti hâkim kılacaktır.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. Mehdi (a.f)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu soru çok genel olduğu için, cevapta bu konuyu birkaç yönden ele alıp İmam Mehdi’nin (a.f) hayatını, Kur’ân ve rivayetlerdeki bilgileri ve son olarak 12. İmam’ın zuhurunun alametlerini kısaca inceleyeceğiz.</p>

<p style="text-align:justify">On ikinci İmam’ın ismi, Hz. Muhammed’in ismiyle aynıdır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Bazı hadislerde On ikinci İmam’ın isminin söylenmesi yasaklanmıştır. On ikinci İmam’ın; Mehdi, Mev’ud, Muntazar (Beklenen),<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Sahibu’z-Zaman, Bakiyyetullah vs. gibi birçok lakabı vardır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi (a.f) hicri 255 yılında Samerra’da dünyaya gelmiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Değerli babası on birinci İmam Hasan Askerî’dir. Muhterem annesi Nercis Hanımdır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi’nin doğumu, Şiî-Sünnî bütün İslâm kaynaklarında ve hatta Müslüman olmayan tarihçilerin kaynaklarında da nakledilen kesin bir olaydır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi’nin hayatını dört dönemde incelemek daha doğru olacaktır;</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Gaybet-i Suğra’dan önceki dönem 255 hicri kameri – 260 hicri kameri.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Gaybet-i Suğra dönemi 260 hicri kameri – 329 hicri kameri.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Gaybet-i Kübra dönemi 329 hicri kameri – günümüze kadar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Zuhur dönemi.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Dönem</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönem n ikinci İmam’ın babasının yanında, gelişme ve terbiye dönemidir. Bu dönemde İmam Mehdi, babası tarafından birçok kişiye tanıtılmıştır. İmam Mehdi’nin Müslümanlar tarafından tanınması, babası on birinci İmam’dan sonra ihtilafların çıkmaması yönünden gerekli idi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Dönem</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönem on birinci İmam’ın şahadetinden sonra başlamış ve hicri kameri 329 yılına kadar sürmüştür. Bu dönemde insanların Gaybet-i Kübra dönemine hazırlanması yönünden önemli bir dönemdir. Bu dönemde zamanın imamı Hz. Mehdi, halkın ihtiyaçlarını vekilleri aracılığıyla gidermiştir. Bu vekiller, kendisi tarafından zamanın en takvalı Şiîlerinden seçilmiş ve halk arasında özel vekiller olarak tanınmışlardır. Bu özel vekiller sırasıyla şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Ebu Ömer Osman bin Said Emrî</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said Emrî</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nubahtî</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semurî</p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi dördüncü vekil Ali bin Muhammed’e yazılı<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> bir emirle gerekli talimatı verdikten sonra, onun ölümünün yaklaştığını ve kendisinden sonra başka bir vekilin olmayacağını yani Gaybet-i Suğra döneminin sona erip yeni bir dönemin (Gaybet-i Kübra’nın) başlayacağını bildirmiştir. Bu yeni dönemde halk, İmam Hasan Askerî ve İmam Mehdi’nin öğretileriyle gaybet zamanındaki vazifelerini iyi öğrendikleri için büyük bir sıkıntıyla karşılaşmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Dönem</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hicri 329 yılından başlayıp İmam Mehdi’nin zuhuruna kadar sürecek zamandır. Bu dönem fakihlerin içtihat dönemidir. Bu zamanda insanlar, zamanın imamıyla imani ve kalbi bir irtibatları vardır. Birçok insan bu dönemde, hayatlarının zor zamanlarında İmam Mehdi’den yardım almışlardır. Mukaddes Cemkeran Cami’nin keramet arşivinde binlerce kişinin nasıl gaybî yardıma muhatap oldukları kaydedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde insanlar, direkt olarak zamanın imamıyla irtibat kuramadıkları için İmam Mehdi genel vekiller<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> tayin ederek, insanların karşılaşacakları sorunları halletmek için başvuracakları bir kurum ortaya koymuştur. Bu kurum Şia’nın büyük fakihleri ve âlimleridir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu dönem yani Gaybet-i Kübra dönemi İmam Mehdi’nin zuhuruna kadar sürecektir, elbette insanlığı kurtaracak bu zuhurun vakti bizler için malum değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. Dönem</strong></p>

<p style="text-align:justify">Birçok rivayetten anlaşıldığına göre bu ilahî kıyam ve hakkın zuhuru, dünyada zulüm ve fesadın hüküm sürdüğü bir zamanda gerçekleşecek ve insanlık dünyanın bu fesattan kurtulmasını ilahî bir kurtarıcıdan bekleyeceklerdir. İlahi elçilerin haberlerine göre, o dünyayı zulümden ve fesattan kurtaracak, gerçek İslâmî değerleri beşeriyet âleminde hâkim kılacaktır. İşte o zaman mustazaflar zalimlerin ve müstekbirlerin esaretinden kurtulacak ve gerçek fazilet olan ilahî takva insanlık hayatında hâkim olacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi ve ilahî zuhuru hakkında bilgi içeren ayet ve rivayetlere kısa bir bakış;</p>

<p style="text-align:justify">Kasas süresi 5. ayet:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“Ve biz, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (yeryüzüne) vâris kılmak istiyoruz.”</strong></em></p>

<p style="text-align:justify">Tevbe Sûresi 33. ayet:</p>

<p style="text-align:justify"><em><strong>“O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlü’nü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.”</strong></em></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân’da, Nur 55, Enbiya 105 gibi İmam Mehdi hakkında nazil olmuş âyetler de mevcuttur ki bu âyetlerin haber verdikleri olaylar ve zamanlar kesinlikle İmam Mehdi’nin zuhur zamanıyla uyuşmaktadır. Bu konuda daha fazla bilgi elde etmek için bu konuda yazılmış eserlere ve tefsir kitaplarına başvurmak gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi hakkında, Şiî ve Sünnî kaynaklarda nakledilen rivayetler, Şehit Muhammed Bâkır Sadr’ın tabiriyle altı binden fazladır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> Burada bir hadisi numune olarak nakletmek istiyoruz:</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Muhammed (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Mehdi benim çocuklarımdandır, onun bir gaybeti (gizlilik dönemi) olacaktır… O, dünya zulümle dolduktan sonra zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracak, adaleti hâkim kılacaktır.”</em> <a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Mehdi hakkında, Ehl-i Sünnet kaynaklarında sayısız rivayet nakledilmiş ve kitaplar yazılmıştır hatta bu kitapların bir bölümü İmam Mehdi’nin doğumundan önce yazılmıştır. Bütün bu nakiller, bu konuda hiçbir şek ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin deliler sunmaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Şimdi sıra bu kıyamın alametlerinde:<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> Bu alametler yakın alametler ve kesin alametler olarak ikiye ayrılmıştır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yakın alametler;</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Bir Haşimî’nin kıyamı</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Horasan’da siyah bayrakların kurulması</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Ay tutulması</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Çok fazla yağmur yağması</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>Büyük savaşlar</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kesin alametler;</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Yemen’de halkın hak kıyamı</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Süfyanî’nin yıkıcı kıyamı</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Gökten gelecek ilahî nida</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Yerin çökmesi</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5.</strong> Nefsi Zekiye’nin katledilmesi</p>

<p style="text-align:justify">Bu alametler bütün İslâm âlimlerinin kabul ettikleri kesin alametlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> İ’lamu’l-Vera bi’l-A’lami’l-Huda, s. 417.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İmam Mehdi Doğuştan Zuhura, s. 58.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Ravzatu’l-Vaizin, s. 292.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> a.g.e, s. 283.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Sevaiku’l-Muhrika, s. 208.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Biharu’l-Envar, c. 51 s. 361.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Vesailu’ş-Şia, c. 18 s. 101.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Feraidu’s-Simteyn, c. 2 s. 335.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Sire-i Pişvayan, s. 697.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> İmam Mehdi Doğuştan Zuhura, s. 464-561.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Nurun Kıyamı İmam Mehdi, s. 66, Büyük İslâmî Kütüphanesi tercümesi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-hz-mehdi-hakkinda-gorusu-nedir</guid>
      <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 00:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/02/imama-1.jpg" type="image/jpeg" length="62359"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allame Tabatabai ve Felak Suresinin Tefsiri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/allame-tabatabai-ve-felak-suresinin-tefsiri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/allame-tabatabai-ve-felak-suresinin-tefsiri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Felak, Cehennemde üstü örtülü bir kuyunun adıdır.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Allame Tabatabai</strong></h5>

<p style="text-align:right"></p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ</strong></p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ {1} مِن شَرِّ مَا خَلَقَ {2} وَمِنشَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ {3} وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ {4} وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ {5}</strong></p>

<h1 style="text-align:justify"></h1>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“De ki: “Yarılan karanlıktan çıkan sabahın Rabbine sığınırım. Yarattıklarının şerrinden, çöktüğü zaman karanlığın şerrinden, düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden, kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden.”[</strong>1]</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Allah-u Teâla bu surede Resulullah’a her kötülükten özellikle de bazı kötülüklerden Allah’a sığınmasını emrediyor. Bu sure, nüzul sebebini beyan eden rivayetlerden de anlaşıldığı gibi Medeni surelerdendir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>“De ki: “Yarılan karanlıktan çıkan sabahın Rabbine sığınırım.”</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">“Euzu” kelimesi “avz” masdarından türemiştir ve birine sığınarak kötülüklerden korunmak manasınadır. Elbette bu kendisine sığınılan kimse de o kötülüğü defedebilen kimse olmalıdır. “ Felk” kelimesi ise yarmak ve ayırmak manasınadır. Ama “felak” diye okunursa “kasas” gibi mef’ul manasını ifade eden sıfat-ı müşebbehe’dir. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> “Kasas” ise bilindiği gibi “kıssa’nın çoğuludur ve mef’ul manasına gelmektedir. Yani hikâye edilen, nakledilen ve kıssa edilen manasını ifade eder. Bu kelime sabah vakti için kullanılmaktadır.”Falak” ışığın zulmeti yardığı ve içinden çıktığı an için kullanılmaktadır. Bu esas üzere ayetin manası şöyledir: “De ki sabahın Rabbine sığınırım. O Rabb ki, karanlığı yarmakta ve içinden nuru çıkarmaktadır.” Bu tabirin kötülüklerden (ki hayrı örten ve hayra engel olandır) Allah’a sığınma konusuyla ilgisi ise herkese aşikârdır. Ama bazıları “Felak” kelimesinin yaratılış vesilesiyle yokluk sırrından ortaya çıkan herhangi bir şey olduğunu söylemişlerdir. Zira yaratılış gerçekte yokluğu yarmak ve varlığı yokluk âleminden varlık âlemine çıkarmaktır. Bu esas üzere “felakın rabbi” “yaratığın rabbi” manasınadır. Bazıları ise “falak” kelimesinin cehennemde bir kuyu olduğunu söylemişlerdir. Bu tefsiri bir takım rivayetler de teyit etmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>“Yarattıklarının şerrinden.”</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yani her yarattığının şerrinden; ister insan, ister cin, ister hayvan veya kötülüğü olan herhangi bir şey. O halde “yaratıklarından” kelimesinden tüm yaratıkların kötü olduğu veya bir kötülüğü bulunduğu manası algılanmamalıdır. Zira bu tabirin tümel/külli oluşu külliyet/umumiyet ifade etmez. “Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden”</p>

<p style="text-align:justify">Sihahu’l Lügat “gasak” kelimesinin gece karanlığının ilk merhalesine dendiğini belirtmiştir. “Kad Gasaka’l Leyl” denince “gece karanlığı çattı” manasınadır. “Gasiku’l Leyl” ise batı tarafındaki şafağın kaybolduğu andır.</p>

<p style="text-align:justify">“Vakup” ise “vakabe” fiilinin masdarıdır ve girmek manasınadır. Neticede ayetin manası şudur: “Gecenin karanlığından Allah’a sığınırım. O an ki gece karanlığıyla çöküyor.”</p>

<p style="text-align:justify">Ayeti şerife kötülüğü geceye isnat etmiştir. Bunun nedeni ise karanlığın kötüye kötülüğünü ulaştırmada yardımcı olması hasebiyledir. Bu yüzden görüyoruz ki gece vaki olan kötülükler, gündüz vaki olan kötülüklerden daha çoktur. Ayrıca kötülüklerin saldırısına uğrayan insan geceleyin gündüzden daha zayıftır. Ama bazıları demişlerdir ki; “gasık” sadece gece demek değildir. Aksine insana saldıran herhangi bir kötülüktür. Birinci ayette mutlak kötülük zikredilmiş, ikinci ayette ise “karanlığın kötülüğü” zikredilmiştir. Bu tümelden/amm’dan sonra tikelin/hass’ın zikredilmesidir. Ta ki tikele/hassa daha fazla önem verilsin. Bu surede de tümel/amm şerrin zikredilmesinden sonra üç özel kötülük zikredilmiştir. Birincisi; girdiği zaman gecenin kötülüğünden, ikincisi; sihirbazların kötülüğünden ve üçüncü olarak da düzen ve komplo peşinde koşturan hasetçilerin, çekemeyenlerin şerrinden. Bu üç kötülüğe önem verilmesinin nedeni ise genelde insanın bu üç kötülükten gaflet etmesindendir. Yani bu üç kötülük insan gaflet içinde olduğu zaman saldırıya geçer.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>“Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden.”</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yani sihirbaz ve cadı kadınların şerrinden ki, düğümlere sihir yapmak istedikleri kimselerin aleyhine üfürmektedirler. Bu vasıtayla o insanı büyülemeye çalışmaktadırlar. Sihirbazlar arasından özellikle kadınların zikredilmesi ise sihir ve cadılığın kadınlar arasında daha yaygın olmasındandır. Bundan da anlaşılıyor ki Kur’an-ı Kerim sihirin etkisini onaylamaktadır. Bu ayetin bir benzeri ise şudur: “. . . İşte (insanlar) , onlardan karı ile koca arasını ayıran şeyleri öğreniyorlardı. Ama Allah’ın izni olmadıkça kimseye sihirle bir zarar veremezlerdi. . .”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Ama bazı müfessirler bu ayetin sihiri kastetmediğini söylemişlerdir. Düğümlere üfürenlerden maksat hileleriyle kocalarını kararından döndüren ve onları istediği yöne sevk eden kadınlardır. O halde “ukat” kelimesinin manası “rey” ve “görüştür”. Düğümlere üfürmek ise kocaların kararını gevşetmekten kinayedir. Ama bu mana doğru bir mana değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>“Kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden.”</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yani, hasete müptela olduğu ve deruni hasedini uygulamaya koymaya başladığı an, hasetçinin şerrinden Allah’a sığınırım. Bazı müfessirler bu ayetin kötü gözlü insanların nazar etmesini de kapsadığını söylemişlerdir. Zira göz etmek/nazar da deruni hasetten kaynaklanmaktadır. Hasetçi insan ilginç ve güzel bir şey görünce haset duygusu uyanır ve o bir tek bakışla zehrini kusar. . .</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Durru’l Mensur’da Abd b. Hamid, Zeyd b. Eslem’den şöyle rivayet ediyor: “Yahudi bir şahıs Peygambere sihir yaptı ve bunun sonucunda Peygamber hastalandı. Cebrail bunun üzerine Peygambere Felak ve Nas sürelerini indirerek şöyle dedi: “Yahudi bir adam sana sihir yaptı ve bu sihir falan kuyudadır. Resulullah (s.a.a) Ali’yi göndererek o sihri getirtti. Bu sihirlerin düğümlerini çözerken de her düğüm için bir ayetin okunmasını emretti. Ali (a.s) çözdüğü her düğüm için bir ayet okuyordu. Düğümler çözüldüğünde bu surelerde bitmiş oldu. Bunun üzerine Resulullah ayak bağı çözülmüş gibi ayağa kalktı.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tıbbu’l Eimme kendi senediyle Muhammed b. Sinan’dan, O da Mufazzal’dan, O da İmam Sadık’tan bu rivayetin bir benzerini nakletmiştir. Ehli Sünnet’te de çok küçük farklılıklarla nakledilmiştir. Bunların birçoğunda Zübeyr ve Ammar’ın da Ali ile birlikte gönderildiği yer almıştır ve bu kitapta Ehl-i Beyt İmamları yoluyla birçok rivayetler de yer almıştır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetlere itiraz edenler de vardır. Onlara göre Peygamber’in masumiyeti kendisine sihir edilmesine bir engel olmalıdır. Güya Kur’an-ı Kerim Peygamber’e sihir edilemeyeceğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Yahut ona gökten bir hazine indirilse veya bir bahçesi olsa da ondan yese ya! “dediler. O Zalimler, (müminlere) “Siz, ancak büyülenmiş bir adama tabii oluyorsunuz” dediler. Bak senin hakkında ne temsil yaptılar da çıkmaza saplandılar. Artık hiç bir yol bulamazlar<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Hâlbuki bu itiraz yersiz bir itirazdır. Zira müşriklerin Peygamber’in sihirlenmiş olduğunu söylemelerinden maksat, haşa onun akılsız ve deli olduğunu ifade etmekti. Bu ayet işte bu manayı reddetmektedir. Ama Peygamber’in sihir vasıtasıyla hastalanabileceğini reddetmediği gibi masumiyetiyle de çeliştiğini beyan etmemektedir. Hatta Mecmeu’l Beyan’da rivayet edildiği üzere Peygamber, Hasan ve Hüseyin’i (a.s) yanına çağırarak bu sureleri okumalarını ve zikredilen kötülüklerden Allah’a sığınmalarını söylüyordu.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> Aynı eserde Ukbe b. Amir’den şöyle rivayet edilmektedir: “Resulullah şöyle buyurmuştur: “Bana eşi olmayan sureler nazil oldu. Bunlar Felak ve Nas sureleridir.”</em><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">Durru’l Mensur bu hadisi Tirmizi ve Nesai’ye de isnat etmiştir. Bu rivayetin benzerlerini de Taberani’nin “Evset” kitabından İbni Mesud’dan naklen zikretmiştir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in bu sureleri, “Eşi olmayan sureler” diye nitelendirmesinin nedeni de bu surelerin sırf Allah’a sığınma hakkında nazil olması ve diğer surelerin bu özelliğe sahib olmaması olabilir. Durru’l Mensur’da Ahmed, Bezzar, Taberani ve İbni Merduye sahih bir yolla İbni Abbas ve İbni Mesud’dan rivayet etmiştir ki İbni Mes’ud bu iki sureyi Kur’an’dan siliyor ve şöyle diyordu: <em>“Kur’an’ı Kur’an’dan olmayan şeylerle yanyana zikretmeyin. Bu sureler Kur’an’ın bir cüzü değildir, sadece Resulullah’ın korunması için nazil olmuştur. İbni Mes’ud bu sureleri Kur’an sureleri olarak asla okumuyordu.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Suyuti Bu hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor: Bezzar şöyle diyor: “Sahabelerden hiç kimse bu konuda İbni Mes’ud’a tabi olmamıştır. Nasıl tabi olsun ki? Zira Resulullah bu iki sureyi namazlarda sure olarak okuyordu. Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de de kayıtlara geçmiştir.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tefsir-i Kummi kendi senediyle Ebubekir Hazremi’den şöyle rivayet ediyor: “Ebi Cafer’e dedim ki: “İbni Mesud niçin bu iki sureyi Kur’an’dan siliyordu? Dedi ki: “Babam bu konuda şöyle diyordu: “Bu onun kendi görüşüdür. Bize göre bu iki sure bizzat Kur’an surelerindendir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hususta Şii ve Sünni yoluyla birçok rivayetler nakledilmiştir. İslam’a inanan herkes tevatüren bu iki surenin Kur’an surelerinden olduğuna inanmak zorundadır. Kur’an’ın mucize oluşunu inkâr edenler diyorlar ki: “Eğer Kur’an mucize olsaydı bu iki surenin Kur’an sureleri olup olmadığında ihtilaf olmazdı.” Hâlbuki tevatüren biz bu iki surenin de Kur’an surelerinden olduğuna inanıyoruz ve bu tevatür söz konusu ihtilafa itina edilmemesi için yeterli delildir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca bunun Kur’an’dan olmadığını söyleyenler de haşa Peygamber’in kendisinin uydurduğunu iddia etmemiştir. Yani yine Allah’tan nazil olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca belagat hususundaki icazını da inkâr etmemişlerdir. Sadece Kur’an surelerinden olmadığını söylememişlerdir. Elbette bu iddia bile doğru değildir ve tevatür delili bunu reddetmektedir. Durru’l Mensur da İbn’i Cerir ve Ebu Hureyre’den Peygamber’imizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. “Felak, Cehennemde üstü örtülü bir kuyunun adıdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> Bu rivayetlerin benzeri birçok rivayetler de vardır. Bazılarında şöyle yer almıştır: “Felak Cehennemde bir vadinin adıdır. Bu dere açılınca Cehennem ortaya çıkacaktır.” Bu rivayeti Ukbe b. Amir nakletmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bazı rivayetlerde ise şöyle yer almıştır: “Felak; Cehennemde bir kuyudur. Cehennemi yakmak istediklerinde oradan yakmaktadırlar.” Bu Rivayeti de Ömer b. Anbese nakletmiştir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p style="text-align:justify">Mecme’ul Beyan ise bazılarının şöyle dediğini yazmaktadır: “Felak Cehennemde bir kuyudur ki Cehennem ehli onun aşırı hararetinden bir sığınak ararlar.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayeti Sediyy nakletmiştir. Ebu Hamza Sumali ve Ali b. İbrahim de bunu tefsirlerinde yazmışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Ali b. İbrahim babasından, o da Nufeli’den o da Sekuni’den, o da İmam Sadık’tan Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Fakirlik ile küfür arasında fazla bir mesafe yoktur. Haset ise o kadar etkilidir ki adeta ilahi kader ve kazayı geçmeye çalışmaktadır.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayet Enes vasıtasıyla da Peygamber’den nakledilmiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a> Kitabu’l Uyun<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> kendi senediyle Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu zikretmiştir: “Haset neredeyse Allah’ın kaza ve kaderinden öne geçecektir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tabir hased’in şiddetini ifade etmek istemektedir. Yoksa hased’in ilahi kader ve kazanın önünü alması düşünülemez. Zira hasedin tesiri de ilahi kader ve kazadandır.</p>

<p style="text-align:justify">Durru’l Mensur İbni Ebi Şeybe’den, o da Enes’ten Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Haset ateşin odunu yaktığı gibi insanın iyiliklerini yakmaktadır.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu teşbihte var olan ince nüanslar da okuyucuların gözünden kaçmamalıdır</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Nas suresi, 1-5. ayetler</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek. Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek sanatı. Erkân-ı teşbih: ( Teşbihin rükünleri) : 1- Müşebbeh ( Benzetilen) , 2 - Müşebbehün bih ( Kendisine benzetilen) , 3 - Vech-i şebeh ( benzetme ciheti) , 4 - Edât-ı teşbih ( Teşbih edatı) Birinci ve ikinciye ( Yâni, müşebbeh ve müşebbehün bih) “tarafeyn: İki taraf” denir. Meselâ: “Nuri şecâatte Hazret-i Ali gibidir” denildiğinde: “Nuri” müşebbeh, “şecâatte” vech-i şebeh, “Hazret-i Ali” kelimesi ise müşebbehün bih’dir. “Gibi” kelimesi ise edat-ı teşbihtir.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> (Bakara 102)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> (c. 6; s. 417)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> (Nuru’ s Sakaleyn c. 5 s. 718 Tıbbu’l Eimme’den naklen)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> (Furkan/89)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> (C. 10/s. 569)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> (Bu hadisin sahih olduğunu da beyan etmiştir.)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> (c. 6/s. 416)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> (Durru’l Mensur c. 6/s. 416)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> (c. 2/s. 450)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> (c. 6s. 418)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> (c. 6/s. 418)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> (a. g. e. c. 6/s. 418)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> (c. 10/s. 568)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> (Usuli Kâfi c. 2/s. 233)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> (Durru’l Mensur c. 6/s. 420)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> Uyun-i Ahbar’ir-Rıza, şianın hadis kaynaklarından biridir ve Şeyh’ul-Muhaddisin, Muhammed b. Ali b. Bebevyh Kumi’nin, -ki Şeyh Saduk diye meşhurdur- eserleriden biridir. Şeyh Saduk H. K. 381 yılında vefat etmiştir. Şeyh Seduk bu değerli eserini İmam Ali b. Musa Rıza’nın hadisleri ve halleri hakkında kaleme al-mıştır ve bu eserini bilgin vezir Said b. Abbad Deylemi’ye hediye etmiştir. (ez-Zerie, Şeyh Aga Bozorg Tehrani (r.a) , c. 15, s. 375)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a> (c. 2s. 130 16. Hadis Necef baskısı)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a> (c. 6/s. 420)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/allame-tabatabai-ve-felak-suresinin-tefsiri</guid>
      <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 17:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/felak-1.jpg" type="image/jpeg" length="98221"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Hasan ve Kırk Hadis]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-hasan-ve-kirk-hadis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-hasan-ve-kirk-hadis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Hasan el-Mücteba şöyle buyurdu: “Cahillik gibi fakirlik yoktur.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hz. İmam Hasan’dan (as) Kırk Hadis</strong></p>

<h1 style="text-align:justify"></h1>

<p style="text-align:justify">1- “Biliniz ki, Allah sizi boşuna yaratmadı. Sizi kendi başınıza bırakacak da değildir. Ecellerinizi yazdı, maişetlerinizi aranızda paylaştırdı ki, her akıl sahibi mevkisini tanısın ve bilsin. Ancak mukadder olan şeyler kendisine ulaşır ve ondan çevrilen hiçbir şey ona ulaşmaz. Dünyada geçiminizi sağlayarak sizi şükretmeye teşvik etti; (kendisini) zatını anmayı size farz kıldı ve takvayı size tavsiye etti; takvayı rızasının en son derecesi kıldı; takva her tövbenin kapısı, her hikmetin başı ve her amelin şerefidir. Kurtuluşa eren takva sahipleri, ancak takva sayesinde kurtuluşa erdiler.”</p>

<p style="text-align:justify">2- “Ey oğlum! Bir kimsenin, (nerelere) girip çıktığını (ve nasıl bir adam olduğunu) öğrenmeden onu kardeş edinme. Durumunu iyice araştırıp arkadaşlığından hoşlandığında, yanlışları affetmek ve zorluklarda beraber olmak üzere onunla kardeşlik kur.”</p>

<p style="text-align:justify">3- “En iyi gören göz, hayrı görebilendir; en güzel işiten kulak, nasihatleri dinleyip ondan yararlanabilendir ve en sağlam kalp de şüphelerden uzak olandır.”</p>

<p style="text-align:justify">4- “Korkaklık nedir?” diye sorulunca şöyle buyurdular: “Dosta karşı cüretkâr olup düşmandan çekinmektir.”</p>

<p style="text-align:justify">5- “Suç işleyeni cezalandırmak için acele etme, suçla ceza arasında özür dilemek için bir yol bırak (ona özür dileyebilmesi için fırsat tanı).”</p>

<p style="text-align:justify">6- “Dünya ve ahiret (saadeti) akıl ve fikir ile elde edilir.”</p>

<p style="text-align:justify">7- “Cahillik gibi fakirlik yoktur.”</p>

<p style="text-align:justify">8- “Kendi bilgini diğerlerine öğret ve diğerlerinin bilgisini de öğren; böylece kendi ilmini sağlamlaştırmış ve bilmediğini de öğrenmiş olursun.”</p>

<p style="text-align:justify">9- “Mürüvvet (yiğitlik) nedir?” diye sorulunca şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">“Dini korumak, nefsi aziz kılmak, yumuşak huylu olmak, iyi iş yapmada kararlı olmak ve (diğerlerinin) hakkını eda etmektir.”</p>

<p style="text-align:justify">10- “Ey insanlar! Kim Allah’a karşı ihlâslı olur ve O’nun sözünü kılavuz edinirse, en doğru olana hidayet olur. Allah onu olgunluk yolunda muvaffak kılar ve en güzel akıbete yönlendirir. Allah’a sığınan kimse, emniyette yaşar ve mahfuz kalır; Allah’ın düşmanı ise yardımcısız kalır ve daime korku içerisinde olur. Çok zikir etmekle kendinizi Allah’ın azabından koruyun, takva yolunu tutarak Allah’tan korkun ve itaatle O’na yaklaşın. Zira O pek yakın ve duayı kabul edendir.”</p>

<p style="text-align:justify">11- “Aklın kemali, halkla iyi geçinebilmektir.”</p>

<p style="text-align:justify">12- “Kardeşlik, darlıkta ve bollukta vefalı olmaktır.”</p>

<p style="text-align:justify">13- “Mahrumiyet, sana yönelen nasibi terk etmendir.”</p>

<p style="text-align:justify">14- “Kerem (cömertlik) nedir?” diye sorulduğunda; “İstenmeden önce bağışta bulunmaktır.” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">15- “Hak ile batıl arasında dört parmak mesafe vardır; gözünle gördüğün haktır, oysa kulağınla çok batıl sözler duymaktasın.”</p>

<p style="text-align:justify">16- “Galip bir insan gibi istediğine ulaşmaya çalışma; yenik bir insan gibi de kadere teslim olma. Çünkü rızkı artırmak sünnettendir; kazançta açgözlü olmamak ise iffettendir. İffet bir rızkı önlemediği gibi ihtiras (tamah) da rızkı çoğaltmaz. Çünkü rızıklar paylaştırılmıştır, oysa ihtirasa dayanan bir hareket günahtır.”</p>

<p style="text-align:justify">17- “İstişare eden bir kavim kemale erişir.”</p>

<p style="text-align:justify">18- Salih bir kardeşinin vasfında şöyle buyurmuştur: “O benim gözümde insanların en büyüklerindendi; onu gözümde büyüten en önemli şey dünyayı küçük görmesiydi. O, cehaletin sultasından kurtulmuştu; sadece yararlı olduğuna güvendiği bir şeye el uzatırdı; ne şikâyet ederdi, ne kızardı, ne de usanırdı; zamanının çoğu susmakla geçerdi; konuştuğunda konuşanlara galip gelirdi; (görünüşü) zayıf ve güçsüzdü, ama ciddiyet ve cihat zamanı geldiğinde düşman karşısında kızgın bir aslan gibiydi. Âlimlerin yanında olduğunda dinlemeyi konuşmaktan daha çok severdi; fazla konuşmada yenilse bile susmada yenilmezdi; yapmadığını söylemezdi, ama söylemediğini de yapardı; <s><u>iki yol</u></s> önüne iki yol koyulduğunda hangisinin Allah’ın emrine daha yakın olduğunu bilmediği zaman, hangisinin kendi heva ve hevesine daha yakın olduğuna bakıp onu terk ederdi; özür gösterilebilecek bir şey için kimseyi kınamazdı.”</p>

<p style="text-align:justify">19- Cenade b. Ebi Umeyye şöyle rivayet ediyor: İmam Hasan’ın şahadetine sebep olan zehirlenişi sırasında O Hazretin yanına vardım, “Neden kendinizi tedavi ettirmiyorsunuz?” dediğimde; “Ölümü ne ile tedavi edeyim?” buyurdular. Bunun üzerine: “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” dedim. Sonra bana bakıp şöyle buyurdular: “Vallahi Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra Ali ve Fatıma’nın evlatlarından 12 İmam’ın gelerek imamet makamını üstleneceklerini bize haber vermiştir. Hepimiz ya kılıç ya da zehirle şehit edileceğiz.”</p>

<p style="text-align:justify">Sonra İmam (a.s) ağladı. “Ey Resulullah’ın torunu, bana nasihat et” dediğimde şöyle buyurdular:</p>

<p style="text-align:justify">“Evet, ahiret yolculuğuna hazırlan ve ecelin gelmeden azığını topla. Bil ki, sen dünya peşindeyken ölüm de senin peşindedir. Gelecek gününün gamını içinde olduğun güne yük etme. Bil ki, kazandığın dünya malından kendine yetecekten fazlasını başkaları için topluyorsun. Bil ki, kazandığın helal malda hesap, haram malda ceza, şüpheli malda kınama vardır. Dünyayı bir murdar mesabesinde gör, sana yetecek miktarı ondan al; helal olursa zahitlik yapmışsın, haram olursa (çaresiz olduğundan dolayı) onda günah yoktur. Dünyan için onda ebedi kalacakmışsın gibi çalış; ahiretin için de yarın ölecekmişsin gibi amel et. Eğer aşiretsiz izzetli olmayı, saltanatsız heybetli (güçlü ve azametli) görünmeyi istiyorsan, Allah’ın emirlerine itaat etmemek zilletinden kurtar kendini ve Allah’a itaat etme izzetine doğru git.”</p>

<p style="text-align:justify">20- “Kim dünyayı severse, ahiret korkusu kalbinden kaybolur.”</p>

<p style="text-align:justify">21- “Sefih, malında aptallık eden, şerefinde gevşeklik yapan ve sövülüp cevap vermeyen kimsedir.”</p>

<p style="text-align:justify">22- “İyilik, geciktirmeden ve minnetsiz yapılandır.”</p>

<p style="text-align:justify">23- “Dünyada âra (ayıplanmaya) katlanmak, cehennem ateşine tahammül etmekten daha kolaydır.”</p>

<p style="text-align:justify">24- “Mümin (ahireti için) azık toplar, kâfir ise zevke dalar.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">25- “Sefahat; alçak kişilere uymak, azgınlarla dost olmaktır.”</p>

<p style="text-align:justify">26- “İbadet etmek isteyen, onun için temizlenmelidir. Müstehap ameller, farzları engellerse onları bırakınız. Yakin kurtuluşun sığınağıdır. Yolculuğun uzaklığını hatırlayan ona hazırlanır. Akıllı adam, kendisine nasihat etmesini isteyen kimseye hile yapmaz. Sizinle öğüt arasında (öğüt almanızı engelleyen) gurur perdesi vardır (gurur ve bencillik kalkmadıkça öğüt etkili olmaz). İlim, öğrenenin mazeretini ortadan kaldırır. (Zira insan cahil olduğu müddetçe mazeret gösterebilir, elbette her cahil değil.) vakti biten her kişi mühlet ister, fırsatı olan kişi de işlerini sonraya ertelemekle oyalanır.”</p>

<p style="text-align:justify">27- “İnsanlar üç şeyle helak olur; tekebbür, ihtiras ve haset. Tekebbür, dinin yok olmasına sebep olur, iblis de onun için lanete uğradı; ihtiras, insanın canının düşmanıdır, Âdem de onun için cennetten çıkarıldı; haset de kötülüklerin delilidir (öncüsüdür), Kabil işte bundan dolayı kardeşi Habil’i öldürdü.”</p>

<p style="text-align:justify">28- “Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun; (kurtuluş ve saadet) talep etmede ve ihtiyarlığa karşı (onu göz önünde bulundurarak) ciddiyet gösterin; azap parçaları inmeden ve lezzetleri yok edici ölüm ulaşamadan önce amel yapmaya koşun. Zira dünya, nimetlerinin devamı bulunmayan, musibetlerinden emin olunmayan, kötülüklerinden kaçınılmayan aldatıcı bir engel ve eğik (güvensiz) bir dayanaktır.”</p>

<p style="text-align:justify">29- “Tefekkür edin; çünkü tefekkür etmek, basiretli kimselerin kalbinin hayat mayasıdır.”</p>

<p style="text-align:justify">30- “Aklı olmayanın edebi, himmeti olmayanın yiğitliği, dini olmayanın da hayâsı olmaz.”</p>

<p style="text-align:justify">31- “En iyi zenginlik kanaat, en kötü fakirlik ise (bir zenginin karşısında) boyun eğmektir.”</p>

<p style="text-align:justify">32- “Şaka, heybeti yer (azaltır), susmak (az ve öz konuşmak) ise heybeti çoğaltır.”</p>

<p style="text-align:justify">33- “Ey Allah’ın kulları! İbretlerden öğüt alın ve geçmişlerin geriye bıraktıkları eserleri ibret kaynağı edinin. Bunca nimetlerin şükrü için günahlardan uzak durun ve nasihatlerden yararlanın. Allah’ın yardımcı ve sığınak, Kur’an’ın delil ve davacı, cennetin sevap, cehennemin de ceza ve işkence olması insana (öğüt olarak) yeter.”</p>

<p style="text-align:justify">34- “Gerçek yakın (akraba), nesep bakımından uzak olsa bile muhabbetin yakınlaştırdığı kimsedir ve gerçek yabancı nesep açısından yakın olsa bile muhabbetin uzaklaştırıldığı kimsedir. Vücuda elden daha yakın bir organ yoktur, fakat kırıldığı zaman kesilip atılır.”</p>

<p style="text-align:justify">35- “Nimetlere şükretmemek alçaklıktır.”</p>

<p style="text-align:justify">36- “Halkın seninle nasıl arkadaş olmasını istiyorsan, sen de onlarla öyle arkadaş ol.”</p>

<p style="text-align:justify">37- “Kim mescide devamlı gidip gelirse sekiz hayırdan birine ulaşır: Muhkem ayetlerden birini öğrenir, yararlı bir arkadaş bulur, yeni bilgi elde eder, umulan bir rahmete kavuşur, hidayete eriştirecek veya helak olmaktan kurtaracak bir söz öğrenir, utanarak ya da Allah korkusundan günahları terk eder.”</p>

<p style="text-align:justify">38- “Şaşarım yemeği hakkında düşünüp makul ve maneviyat hakkında düşünmeyen kimseye; karnını rahatsız edecek yemeklerden uzak tutar, ama göğsü (ve aklını) helak edici şeylerle doldurur.”</p>

<p style="text-align:justify">39- Birisi İmam Hasan’dan kendisine nasihatte bulunmasını istediğinde, İmam (a.s) şöyle buyurdular:</p>

<p style="text-align:justify">“(Şu şartla sana nasihat ederim ki) sakın beni övmeyesin; çünkü ben kendimi daha iyi tanıyorum; beni yalanlamayasın; zira yalanlanan bir kimsenin görüşü (görüşünü söylemesi) değer taşımaz ve yanımda bir kimsenin gıybetini etmeyesin.” Bunun üzerine İmam’dan nasihat isteyen adam; “Bana müsaade ederseniz, huzurunuzdan ayrılayım” dedi. İmam da; “İstersen gidebilirsin” buyurdular.</p>

<p style="text-align:justify">40- “Bilin ki, kim Allah’tan korkup sakınırsa (takvalı olursa), Allah ona fitnelerden kurtulabilmesi için bir çıkış yolu gösterir, onu doğruya iletir, kemale ermesini sağlar, hüccetiyle onu zafere erdirir, yüzünü ağartır ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve salihlerle beraber isteklerini yerine getirir; ne iyi arkadaştır onlar.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynaklar</strong></p>

<p style="text-align:justify">1- Tuhaf-ul Ukul, s.459.</p>

<p style="text-align:justify">2- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">3- Tuhaf-ul Ukul, s.469.</p>

<p style="text-align:justify">4- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">5- Bihar-ul Envar, c.78, s.113.</p>

<p style="text-align:justify">6- Bihar-ul Envar, c.78, s.111</p>

<p style="text-align:justify">7- Bihar-ul Envar, c.78,s.111</p>

<p style="text-align:justify">8- Bihar-ul Envar, c.78, s.111</p>

<p style="text-align:justify">9- Bihar-ul Envar, c.78, s.102</p>

<p style="text-align:justify">10- Tuhaf-ul Ukul, s.449.</p>

<p style="text-align:justify">11- Bihar-ul Envar, c.78, s.111</p>

<p style="text-align:justify">12- Bihar-ul Envar. c.78, s.114</p>

<p style="text-align:justify">13- Bihar-ul Envar. c.78, s.115</p>

<p style="text-align:justify">14- Tuhaf-ul Ukul, s.445.</p>

<p style="text-align:justify">15- Tuhaf-ul Ukul, s.453.</p>

<p style="text-align:justify">16- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">17- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">18- Tuhaf-ul Ukul, s.467.</p>

<p style="text-align:justify">19- Bihar-ul Envar, c.44, s.138-139.</p>

<p style="text-align:justify">20- Leali-l Ahbar, c.1, s.51.</p>

<p style="text-align:justify">21- Bihar-ul Envar, c.78, s.115</p>

<p style="text-align:justify">22- Bihar-ul Envar, c.78, s.113</p>

<p style="text-align:justify">23- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">24- Bihar-ul Envar, c.78, s.112</p>

<p style="text-align:justify">25- Bihar-ul Envar, c.78, s.115</p>

<p style="text-align:justify">26- Tuhaf-ul Ukul, s.469.</p>

<p style="text-align:justify">27- Bihar-ul Envar, c.78, s.111</p>

<p style="text-align:justify">28- Tuhaf-ul Ukul, s.471.</p>

<p style="text-align:justify">29- Tuhaf-ul Ukul, s 499.</p>

<p style="text-align:justify">30- Keşf-ul Gumme, c.2, s.197.</p>

<p style="text-align:justify">31- Bihar-ul Envar, c.78,s.113</p>

<p style="text-align:justify">32- Bihar-ul Envar, c.78, s.113</p>

<p style="text-align:justify">33- Tuhaf-ul Ukul, s.471.</p>

<p style="text-align:justify">34- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">35- Tuhaf-ul Ukul, s.465.</p>

<p style="text-align:justify">36- Bihar-ul Envar, c.78, s.116.</p>

<p style="text-align:justify">37- Tuhaf-ul Ukul, s.467.</p>

<p style="text-align:justify">38- Sefinet-ul Bihar, c.2, s.84.</p>

<p style="text-align:justify">39- Tuhaf-ul Ukul, s.469</p>

<p style="text-align:justify">40- Tuhaf-ul Ukul, s.459.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-hasan-ve-kirk-hadis</guid>
      <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 14:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/hz-hasan-1.jpg" type="image/jpeg" length="63350"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’i Anlamak Üzerine]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-i-kerimi-anlamak-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-i-kerimi-anlamak-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Sorun! Kur’an’dan soracaklarınızı da haber vereyim size; ayetlerinin kimin hakkında ve nerede indiğini.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>A. Amuli</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmenin sıhhat ve derinliği onun maarif ve öğretilerini idrak ve tanıma derecesine bağlıdır. Tanımın dereceleri olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’in tefsirinin de hakikatine yakınlık derecesi ve mertebeleri vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bazıları Kur’an’ı, onun hakikatiyle kaynaşma ve birleşme sonucunda tanırlar. Resul-i Ekrem (s.a.a) ve O’nun pak Ehl-i Beyti (a.s) bu zümredendir. Allah’ın kelamının hakikati Resulullah’ın ruhuna indikten veya mirac sırasında vahiy hakikatinin mülakatına nail olduktan sonra onun için artık bir ilham ve kapalılığın kalmış olması düşünülmez. Marifetin, bilginin aynısı olan o hakikate teslim olan kimse için hiç kuşkusuz ilahi kelam, bütün boyutlarıyla tanınmış olacaktır. Bazıları Kur’an’ı O’nun cemal ve celalini kendi ruhlarında müşahede sonucu tanırlar. Bu cazibe ve kapasitenin, bu parlak nurdan hissesi ve üflenmiş ruhtan nasibi olmayanlar için açıklanması, onlar tarafından idrak edilmesi mümkün değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü bir grup ise Kur’an-ı Kerim’i, onun icazlarını çeşitli boyutlarıyla tetkik ve etüt etme sonucu tanırlar. Allah’ın kitabını tanıyabilme erdemine ulaşanların çoğu bu zümredendir.</p>

<p style="text-align:justify">Birinci gruptakilerin tanıması, aynen marifetullaha Allah’ın zatından hareketle o’na ulaşabilme derecesini elde eden sıddıkların burhanı gibidir. İkincilerin tanıması, “Kim kendisini tanırsa rabbini tanır” sözü doğrultusunda enfüsi ayetlerin yardımlarıyla rabbini tanıyanların, nefsi tanıma burhanı gibidir. Üçüncü gruptakilerin tanıması ise hudus, hareket veya imkân burhanı, dış belirtiler ve afaki deliller getirmek suretiyle rabbini tanıyanların tanımasına benzetilebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim’i en mükemmel tanıma derecesi, birinci gruptakilere özgü derinlemesine tanıma olup bunlar, Kur’an’ın bütün maarif ve öğretileriyle tanışık olmanın yanı sıra akıl aşamasında <em>“Kur’an-ı mütemessil”</em>, tabiat aşamasında <em>“Kur’an-ı natık”</em>tırlar. Çünkü Kur’an ve velayet hakikati mefhum açısından her ne kadar birbirinden ayrı olsalar da misdak, dıştaki fenomenleri ve bu fenomenlerin kavramlara uyumluluğu bakımından birbirinin aynısıdır ve birlik içindedirler. Bu yüce makama ulaşabilmek ancak Kur’an maãrifi ve konularına engin, derin bir aşk ve arzuyla müyesser olur. Ancak aşkla tanınan korunabilir ve kalp sahnesinde kolayca göçüp gitmez. Allah’ın kitabını başka yazı ve sözlerle mukayese etmek yanlıştır. Çünkü konuşmacı sözlerinden ayrı, yazar yazıları dışındadır. Sözlerin perdesi kalktı mı konuşmacı görünür. Yazı örtüsünden çıkarıldı mı yazarın kendisi ortaya çıkar. Konuşmacı ve yazarın varlıkları aynı zamanda söz ve yazılarının dışındadır. Öyle ise konuşmacı ve yazara ulaşmanın yolu, söz ve yazı perdelerinden geçmekte yatar. Kaldı ki konuşmacı ve yazarların eserleri kisvesine bürünmemiş, kendi mahiyetini açıkça ortaya koymamış olmaları da mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak her nurdan daha aydın olan Allah hiçbir perde arkasında gizli, hiçbir varlığın dışında kalmış değildir. Allah’ın (c.c) kelam ve kitabı hakkında söylenilebilecek en ince ifade her türlü muhtemel bahaneyi giderecek ve her türlü derin marifeti tanımaya zemin hazırlayacak tecelli kavramıdır. Emiru’l Müminin’in sözlerinde ifadesini bulduğu üzere gerçek muvahhit can gözüyle ve iman hakikatiyle Rabbini görmedikçe ona ibadet etmez. O önce konuşanı görür, sonra sözünü dinler. Nitekim Resulullah (s.a.a) miraçlarında hakikati önce kalbiyle bulmuş, sonra gözle görmüştür. Evliyaullahın dualarıyla hissettikleri, akıllarıyla idrak ettiklerinden sonra gelir. Onlar için önce makul olan bir hakikat, sonra mahsus olur (hissedilir. ) . Hâlbuki normal insanlar önce hisseder, sonra akılla idrak ederler. Bir olgu ancak duyular aracılığıyla akıllara yol bulur. Böyle olunca “histen yoksun olan ilimden yoksuldur.”mantığı uyarınca duyularla hissedilmedikçe bir objenin algılanması mümkün değildir. Evliyaullah ise “Ona temiz olanlardan başkaları dokunamaz” ayeti uyarınca, batıni berraklık, ermişlik ve kalbi taharet kazanılmadıkça maarif ve gerçek erdemin elde edilemeyeceğine inanır, nefis tezkiye ve tehzibini vurgularlar. . .</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Ancak ve ancak Allah, Ey Ehl-i Beyt sizden her çeşit pisliği gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz hale getirmek diler.”</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim’in temel özelliği, eşsiz ve benzersiz Allah’ın tecellisi olması itibariyle benzerinin bulunmaması, dolayısıyla da tanınması ve algılanmasının da başka kitaplara benzememesidir. Bu seçkin zümrenin Kur’an-ı Kerim’i tanıma ve algılama derecesi Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şu hadisinde açıkça anlaşılır: <em>“Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im. Onlar havuzun kenarında tekrar bana gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar”</em> Çünkü Arif ve ma’ruf, her ikisi de mutlak hakla bağlantılı olan tek bir hakikatle ilişki içerisindedirler.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun gibi hitab ve muhatabın her ikisi de bir tek konuşmacıya bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de insan için zikredilmiş en seçkin makam bu birinci gruptakilere aittir: <em>“Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.”</em></p>

<p style="text-align:justify">İkinci gruptakiler, Kur’an’ın enfüsi ayetlerini müşahade ile bu yüce hedefe doğru cezp edilmiş, Kur’an-ı Kerim’in cazibesiyle engin ummana dalmışlardır. Bunlar kendi gayretiyle değil de dalgaların kucağında, dalgalarla birlikte denize az miktarda sürüklenen yüzücüye benzerler. Okyanus ise yüzücünün yüzücülüğüne değer vermez, denizcilik yetenek ve güçlerini etkisiz hale getirir. Sadece kendi kuru yeteneğine güvenenler ve denizin cazibesine kapılmayanlar onun gizli cevherinden gerektiği gibi yararlanacaktır. Ummanın derinliklerine dalmak isteyen kendi yüzücülük gücünü bir yana bırakıp onunla tanışmaya bakmalı, dalga cazibelerini beklemeli, kendini bu cazibeye kaptırıvermelidir. Gönlünü Allah’ın kelamına kaptıran artık vahiy meleğiyle oturup kalkar, Kur’an elçisiyle derin sohbetlere dalar. Kur’an’ı öyle bir imanla okur ki sanki Kur’an onun etiyle, kanıyla, bütün bir varlığıyla kaynaşmış, birleşmiştir artık. Bu gruptakiler enbiyaullah ve mürsellerden sonra âdemoğullarının en seçkin simalarını oluştururlar.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü gruptakiler, Kur’an-ı Kerim’in icazını, mucizevi boyutlarını tetkik ederek tanımaya çalışırlar. Bunlar Kur’an-ı Kerim’i, dış penceresinden seyrettikleri ilahi kelamı, sözlük ve mana perdeleri arkasında görmeye gayret sarf ettikleri için ister istemez “terimler ve kavramlar örtülerini aradan kaldırıp Kur’an’la doğrudan temasa geçemezler. Ancak bu gruptakilerin hepsi aynı seviyede olmayıp bazıları sadece akli kavramlar kanalıyla Kur’an’a yaklaşırken, bazıları nakli manalarla ona yol bulurlar. Nitekim İkinci grup arasında da seviye farkı vardır. Bazıları kendilerini tamamen güçlü dalgalar cazibesine kaptırarak Kur’an okyanusuna ulaşabilirken, bazıları zayıf dalgaların cazibesine kapılır. Her iki durumda da Kur’an hakikatiyle menus ve ona alışık oldukları için ondan hiçbir zaman ayrılmak istemezler. Hâlbuki üçüncü gruptakiler tanıma derecesi bakımından farklı seviyelerde olmanın yanı sıra Kur’an’ın hakikatine dokunamadıkları için hastalıklarının bir bölümü henüz giderilmemiştir. Dolayısıyla bu tedavi edilmemiş hastalıkların yüzünden bazen inhiraf ve dalalete sürüklenirler.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü Kur’an-ı Kerim sadece akıl ve ilimle ilgili bir kitap değildir ki mutlak bilimsel kanıtlarla anlaşılsın, amel edilmeksizin öğretileri kavranabilsin. Kur’an hidayet nurudur. Akli ve bilimsel öğretilerin, pratik olarak uygulanacak kılavuzluk, vaaz ve öğütlerle birlikte faydalı olacağına inanır, insanları bunlar hakkında derinlemesine düşünmeye çağırır ve kalbin mühürlenip kilitlenmesine yol açan günahı, düşünme karşısında bir engel olarak görür.</p>

<p style="text-align:justify">Tahsille kazanılan ilim ve temel kavramlar eğer Kur’an’la irtibata geçmenin tek yolu olsaydı, ilahi kelamın kalbe yerleşmesi yolu kapanır, karşılaşılacak bazı arzuların etkisiyle büsbütün Kur’an’dan uzaklaşmakla sonuçlanırdı. Yukarıda işaret edildiği üzere Kur’an-ı Kerim’in tefsir ve tebyini, müfessirlerinin marifet, tanıma derecelerine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Marifet dereceleri her açıdan farklı olduğuna göre yapılacak tefsirlerin seviyesi, hakikate yakınlık derecesi de farklı olacaktır. Kuşkusuz birinci gruptakilerin Kur’an’a yaklaşımı en mükemmel tefsiri oluşturur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mümtaz sınıf temsilcilerinden Emire’l Mü’minin Ali şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><em>“Sorun! Kur’an’dan soracaklarınızı da haber vereyim size; ayetlerinin kimin hakkında ve nerede indiğini.” </em></p>

<p style="text-align:justify">Gazali<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>, Emir’ul Mü’minin’den şöyle nakleder: <em>“Eğer Allah ve Resul-i Ekrem izin buyururlarsa fatiha süresinin “elif” harfini, kırk devenin taşıyabileceği yük ölçüsünde şerh ederim”</em></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim bu seçkin insanların tefsir ve tebyinine başvurulmaksızın anlaşılamaz. Çünkü bunların birbiriden ayrılmayacağını Bizzat Resul-i Emin haber vermiştir. Öyleyse bir yerde Kur’an zahiri olarak hazır olur da Resulullah’ın pak Ehl-i Beyt kayıpsa veya bunlar zahiren hazır, Kur’an-ı Kerim kayıpsa, o emin habercinin hadisi şerif’i uyarınca her ikisi de kayıptır demektir.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü temel birliktelik ve ayrılmazlık ilkesi Kur’an ve pak itretinin varlık hikmetleri gereğidir. İkinci gruptakiler bu seçkin taifenin öğrencileri sayılırlar. Marifeti birinci gruptakilerden sonra geldiği için tefsirleri de seçkin tefsirlerden sonra gelir. Eskilerden ve son devir müfessirlerinden bazıları bu yolu kendi marifleri oranında kat edebilmişse de aralarında çok azı sonuna varabilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, Hüccet’ül-İslam lakabına sahip olup Gazali diye meşhurdur. Büyük Şafii fakihlerinden biri olup, H. K. 450 yılında Tus şehrine bazlı Gezale’de dünyaya gelmiş ve o orada H. K. 505 veya 507 yılında vefat etmiştir. H. K. 484 yılında Nizamiye medresesi müderrisliğine tayin edilmiştir. Gazali’nin kendi dalında bir ilk olan birçok kitapları vardır. Bunlardan en meşhuru ise ahlak ilminde yazmış olduğu İhya’ul-Ulum ve de Şafii fıkhında yazmış olduğu el-Veciz kitabıdır. (Reyhanet’ul-Edeb, c. 4, s. 237) İhya-i Ulum’id-Din kitabı ise Şeyh Ebu Hamid Muhammed Gazali’nin, (H. 450 yılında doğmuş ve H. 505 veya 507 yılında vefat etmiştir) yazmış olduğu İslami ah-laki kitabıdır. Bu kitap, ahlak ilminde yazılmış olan en geniş eserlerden biridir. Ga-zali’den sonra yazılmış olan ahlak kitapları, bu kitaptan, büyük ölçüde etkilenmiştir ve İhya-i Ulum kitabı, defalarca basılmıştır. (Reyhanet’ul-Edeb, Muhammed Al-i Hıyabani, c. 4, s. 238)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-i-kerimi-anlamak-uzerine</guid>
      <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 14:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/anlamak-1.jpg" type="image/jpeg" length="92844"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emru'n-Beyne'l-Emreyn Metodu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/emrun-beynel-emreyn-metodu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/emrun-beynel-emreyn-metodu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Ne cebir, ne tefviz. Biz ikisi arasında bir makamın doğru olduğunu söylüyoruz. Bu ise Allah’ın bizleri malik kıldığı kabiliyetler ile imtihan etmesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Aktarılan bilgilerden de anlaşıldığı üzere ihtiyar ve irade aslını tefsir için, tefviz ve kesb teorisinden hiç birini kabul edemeyiz. Zira tefviz teorisi, yaratıcılıkta tevhit, kudret genişliği ve mutlak ilahi malikiyet (tevhid-i efali) ile uyuşmazlık içindedir. Kesb teorisi ise tabir ev kavramlar dışında cebirden hiç bir farklılığı yoktur. Sonuç olarak da ilahi adalet, teklif ve benzeri gerçeklerle asla uyuşmamaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Emru'n-Beyne'l-Emreyn’in Tarihi Seyri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rivayetlerin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere bu teori, ilk defa Hz. Ali (a.s) tarafından beyan edilmiştir. Rivayet edildiği üzere Hz. Ali bir gün insanın ruh ve kalbinin ilginçliklerinden söz ederken, birisi ondan kader hakkında konuşmasını istedi. Hz. Ali (a.s) bu konunun çok zor bir konu olduğu hasebiyle o şartlarda söz konusu edilmesini uygun görmedi ve soran kimseden bu husustan sarf- ı nazar etmesini istedi. Ama bu şahıs yeniden aynı konuyu sordu. Hz. Ali (a.s) da <em>“kader” </em>konusunda konuşmaktan imtina etti. Ama bu şahıs aynı konuyu sormaktan el çekmedi. Dördüncü defa aynı soruyu sorunca İmam (a.s) şöyle buyurdu: <em>“Ne cebir,ne de tefviz; emrun beyn’el emreyn”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Hasan, İmam Hüseyin ve İmam Zeyn’ul Abidin (a.s) zamanında Emevi hâkimlerinin İslam dünyasında hâkim kıldığı özel siyasi şartlar sebebiyle halkın vahiy hanedanıyla irtibatı kopmuş bulunmaktaydı. Hatta dini hükümler ve itikadi meselelerde bile onlara müracaat edilemiyordu. Dolayısıyla onlardan nakledilen rivayetler oldukça azdır. “Emrun beyn’el emreyn” hususunda herhangi bir rivayet göze çarpmamaktadır. İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) zamanında bu istibdat ve boğucu hava biraz olsun ortadan kalktı ve dolayısıyla da halk dini marifet ve meseleler hususunda Ehl-i Beyt’e müracaat etme imkânına kavuştu. Böylece onlar, halk arasında derin ve köklü bir kültürel hareket başlattı. Dini marifetlerinin çeşitli boyutlarında birçok hadisler beyan ettiler. Dolayısıyla cebir ve tefvizin doğru olmadığı hususunda birçok rivayetler nakledilmiş, bu konuda doğru olan yolun <em>“Emru'n-Beyne'l-Emreyn”</em> (ikisi arasında bir şey) olduğu beyan edilmiştir. Şimdi bu konuda örnek olarak bir kaç rivayet nakledelim:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlahi Lütuftan Bir Cilve</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bir şahıs imam Sadık’a (a.s) şöyle sordu: “Acaba Allah kullarını günah işlemeye mecbur mu kılmıştır? “ İmam, “Hayır! “ diye cevap verdi. O şahıs, “O halde hakikat nedir? “ diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Bunun arasında rabbinden bir lütuf”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Lütuf ve letafet kelimesi zarafet ve incelik anlamındadır. Görülmeyen ve dakik bir şey hakkında söylenmektedir. Lütuf, ilahi cemal sıfatlarından biridir. Latif Allah’ın güzel isimlerinden biri sayılmaktadır. Bazen zat sıfatıdır ve Allah’ın incelikler hakkındaki ilmini ifade etmektedir. Bazen de Allah’ın fiil sıfatıdır ve de özel hikmete ve ilahi rahmete dayalı tedbirine işaret etmektedir. <a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu zikredilen iki anlamdan ikincisi, makam ile daha uygundur. Sonuç olarak Allah’ın fiili lütfünün temeli sayılan ilahi rahmetten kasıt, cebir ve tefviz dışında üçüncü bir yoldur. Bu yol ilahi bir lütfe dayalıdır ve Allah’ın hikmet, adalet ve rahmetine dayalı tedbirini beyan etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah vardır ve aynı zamanda latif ve dakik bir hakikattir. Allah’ı derk edebilmek sıradan düşüncelerin işi değildir. İmam (a.s) da bu yüzden soru soran kimseye bu hakikati beyan etmekten imtina etmiştir. Rivayetlerden de anlaşıldığı üzere âlimler dışında hiç kimse bu hakikati asla derk edemez.</p>

<p style="text-align:justify">Bir şahıs İmam Sadık’a (a.s) cebir ve kader konusunu sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdu: <em>“Ne kader, ne de cebir; ikisi arasında bir makam. Âlimden veya âlimin öğrettiğinden başkasının bilmediği hak bu makamdadır.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sağlam ve Aydınlatıcı İlke</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Rıza’nın (a.s) huzurunda cebir ve tefviz konusundan söz edilince, İmam (a.s) şöyle buyurdu: <em>“Acaba bu konuda tartışmalarda muhaliflerinize üstün geleceğiniz bir ilkeyi sizlere öğreteyim mi?“</em> Oradakiler bu ilkeyi öğrenmek istediklerini beyan edince, İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- </strong>Aziz ve celil olan Allah’a zorla itaat edilmez ve üstün gelinerek isyanda bulunulmaz. Kullar Allah’ın mülkünde başıboş bırakılmış da değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2-</strong> Allah onların malik olduğuna da malik ve güçlerinin yettiğine de güç yetirendir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki cümle <em>“Emru'n-Beyne'l-Emreyn”</em> hakikatini beyan etmektedir. İnsan ve Allah’ın malikiyet ve kadiriyetini bir araya toplamıştır. Yani hem insan kendi fiilinin maliki ve kadiridir; hem de fiili, Allah’ın memluk ve makdurudur. Bu ikisi birbirinin boylamında yer almaktadır, enleminde değil. Dolayısıyla aralarında bir çatışma ve izdiham da söz konusu değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- </strong>Eğer kullar Allah’ın emrine itaat edecek olurlarsa Allah onlara asla engel olmaz. Eğer günah işlemek isterlerse, Allah dilerse onlar ile o fiilin arasına engel koyar. Ama eğer engel koymaz ve kullar da o günahı işlerse, bu durumda da Allah onları günaha koymuş sayılmaz.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İmam Hadi (a.s) ve Emru'n-Beyne'l-Emreyn’in<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a> Tefsiri</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Hadi’den (a.s) ; cebir, tefviz ve emrun beyn’el emreyn hakkında bir risale nakledilmiştir. Bu risaleyi Ali b. Hüseyin b. Şube-i Harrani (H. 4. asır Şia âlimlerindendir) , Tuhef’ul Ukul’da ve Ahmed b. Ali b. Ebi Talib Tebersi (H. 6. asır Şia âlimlerindendir) ihticac adlı kitabında nakletmiştir. Bazı tabirler dışında birbirinden tümel bir farklılıkları yoktur. Tebersi’nin nakline göre bu risale, İmam’ın (a.s) Ahvaz halkının mektubuna yazdığı bir cevaptır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu risale bir önsöz ve üç temel bölümden oluşmaktadır. Bu üç temel bölümden biri emrun beyn’el emreyn hakkında kaleme alınmıştır ve konunun asıl merkezi ise İmam Sadık’ın (a.s) buyurmuş olduğu şu hadistir: “Ne cebir, ne tefviz aksine hakikat emr’un beyn’el emreyn’dir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu adı geçen risale birçok kelami ve tefsiri dakik nükteleri içermektedir. Bunları incelemek şüphesiz apayrı ve bu çalışmamıza sığmayacak kadar geniş bir incelemeyi talep etmektedir. Biz sadece “emrun beyn’el emreyn” ile ilgili bölümü nakletmekle yetiniyoruz: “Ne cebir, ne tefviz. Biz ikisi arasında bir makamın doğru olduğunu söylüyoruz. Bu ise Allah’ın bizleri malik kıldığı kabiliyetler ile imtihan etmesidir. Kitabın buyurduğu ve Al-i Resul’den (s.a.a) iyilik sahibi imamların edindiği şekilde ibadet etmemizdir.”</p>

<p style="text-align:justify">İmam Hadi (a.s) yukarıdaki cümlesinde imtihan ve ilahi teklifi hatırlatarak cebir görüşünün yanlışlığını ve insan kudretinin Allah tarafından an be an insana verilen ilahi bir ihsan olduğunu hatırlatarak da tefviz görüşünün yanlışlığını ortaya koymuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Daha sonra bu ince gerçeği beyan etmek için bir örnek vermiştir. Bu örnek kısaca şudur ki bir kimse bir köleye sahip olunca, ruhi ve fikri durumundan haberdar olduğu halde bu kölesini imtihan etmek isteyince, bu durumda malının bir bölümünü kölesine verir, bu malın nerede harcanması gerektiğini ve nerede harcanmaması gerektiği yerleri ona bildirir, ona bu malikiyetinin geçici olduğunu söyler ve bu hayatın ötesinde uzun bir hayatın olduğunu hatırlatır. Bu malı asıl sahibinin istediği yerlerde harcadığı takdirde, o uzun hayatta bir çok mükafat elde edeceğini, ama bunun aksine hareket ettiği taktirde ceza göreceğini söyler. Köle o mala sahip olduğu müddet zarfında sahibi sürekli kendisine nasihat eder, öğüt verir. Bu müddet sonunda köle, malı sahibine geri teslim eder. Bu müddet zarfında malikiyetini tümüyle ortadan kaldırmış olmayan malın asıl sahibi, sonunda verdiği sözünde durur. Ceza ve mükâfat vaatlerini yerine getirir. Böyle bir köle, ne efendisi tarafından mecbur kılınmıştır ve ne de tümüyle kendi haline bırakılmıştır. Dolayısıyla da onun hakkında ne cebir vardır ve ne de tefviz. Bu örneğin asıl konumuza uyarlanması ise şöyledir: Mevla, yüce Allah’tır. Köle ise Âdemoğludur. Mal ise ilahi geniş kudrettir. İmtihan felsefesi ise Allah’ın hikmet ve kudretinin izharıdır. Geçici hayat, dünya yurdudur. Kula verilen bir miktar mal, Allah’ın kulları verdiği kudrettir. Malın tüketilmesi gereken yerler, ilahi peygamberlerin emirleridir. Yasaklanan yerler ise şeytanın yollarıdır. Ebedi hayat ve ilahi vaatler ise ahiret hayatı ve ahiretteki ebedi nimetlerdir. <a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İmam Humeyni’ye Göre Emru'n-Beyne'l-Emreyn’in Akli Tefsiri</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Humeyni (r.a) bu konuda şöyle diyor: “İcad ve faaliyette imkani varlığın bağımsızlığı anlamına gelen tefviz teorisi ile imkani varlıklardan her türlü tesiri ortadan kaldırma, Allah’ı fiillerin ve varlıkların eserlerinin vasıtasız ve direkt faili kabul etme anlamına gelen cebir teorisinin batıl olduğunu bildikten sonra, emr’un beyne’l emreyn teorisinin doğruluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu teorinin anlamı ise imkâni varlıkların direkt değil, endirekt olarak fiil ve eserlerin menşei olmasıdır. Zira varlık âleminde Allah’tan başka hiç bir varlık bağımsız fail değildir. Diğer varlıklar ise kendi varlıklarında bağımsız olmadıkları ve varlıkları Allah’a salt bağlılık ve ihtiyaç olduğu gibi; eser, fiil ve sıfatları hususunda da Allah’a salt bağlılık içindedirler. O halde bir takım sıfat ve eserlere sahip olmakla birlikte hiç bir şekilde bağımsız değillerdir. Dolayısıyla her kim imkâni varlığın hakikatini olduğu gibi tanıyacak olursa, yani bu varlıkların salt bağlılık ve ihtiyaç olduğunu anlayacak olursa, yapmış olduğu fiili, kendi fiili olmakla birlikte Allah’ın fiili olduğunu da anlar. İşte bu <em>“emrun beyn’el emreyn”</em> teorisinin ta kendisidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bihar’ul Envar, c. 5, s. 57</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Usul-i Kafi, Kuleyni c. 1, s. 159, Bab’ul Cebr ve’l kader, 8. rivayet, Dar’ul Kutub’il İslamiyye, Tahran, 1365</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Mofredat-i Rağib, Lütuf maddesi</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Usul-i Kâfi, c. 1, Bab’ul Cebr ve’l Kader, 10. rivayet</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Tevhid-i Seduk, Bab-u Nefy’il Cebr ve’t- Tefviz, 7. rivayet, s. 361</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Ne cebir, ne tefviz, ikisi arasındaki itidal yolu</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Tuhef’ul Ukul’da “bel emrun beyn’el emreyn” yerine “velakin menzileten beyn’el menzileteyn” ifadesi yer almıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Tuhef’ul Ukul, s. 341- 356; İhticac-i Tebersi, s. 449- 453; Bihar’ul Envar, c. 5, s. 76, el- Vefa müessesi, Beyrut</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/emrun-beynel-emreyn-metodu</guid>
      <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 20:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/emrun-1.jpg" type="image/jpeg" length="51724"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yâbis Vadisi ve Hz. Ali]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/yabis-vadisi-ve-hz-ali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/yabis-vadisi-ve-hz-ali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Âdiyât sûresi Mekke'de nâzil olmuştur. 11 âyettir. İsmini, birinci âyette geçip “koşan atlar” mânasına gelen اَلْعَادِيَاتُ (âdiyât) kelimesinden alır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebu Basir şöyle der: İmam Cafer-i Sadık’a (a.s); Âdiyât suresinde geçen Yâbis Vadisi’nin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> macerası ve Hicri 8. yılda (o mekânda) İslam Ordusu’nun kahramanlıklarıyla ilgili olayın hakikati nedir? Diye sorduğumda İmam Sadık şöyle buyurdular:</p>

<p style="text-align:justify">“Yabis Çölü’nün halkı on iki bin süvari asker idi, ölüm anı gelip çatana değin Hz. Muhammed ve Ali’ye karşı savaşacaklarına dair ahdedip, el ele verdiler.</p>

<p style="text-align:justify">Cebrail onların bu antlaşmasını Resulullah’a haber verdi. Resullullah de Ebu Bekir'i, daha sonra Ömer’i bir orduyla onlara doğru gönderdi. Bunlar bir netice elde etmeksizin geri döndüler.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a) bu kez Ali’yi, Muhacir ve Ensar’dan oluşan dört bin kişiyle Yâbis Vadisi’ne doğru gönderdi. Hz. Ali (a.s), ordusuyla birlikte Yâbis Vadisi’ne doğru hareket etti. İslam Ordusu’nun Ali’nin komutasında onlara doğru yürüdüğü düşmana haber edildi. Düşmandan silahlı iki yüz kişi savaş alanına doğru ilerlediler. Hz. Ali de bir grup ashabıyla birlikte onlara doğru yürüdü. Düşmana ulaştıklarında, <em>“Siz kimsiniz, nereden geldiniz ve ne yapmak istiyorsunuz?” </em>diye sordular.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali (a.s) onların cevabında şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Ben Resulullah’ın amcası oğlu, onun kardeşi ve elçisi Ebu Talib oğlu Ali’yim. Sizi, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine iman etmeniz için davet ediyorum. Eğer iman ederseniz yarar ve zararda Müslümanlarla ortak olursunuz.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Onlar Hz. Ali’nin sözüne karşılık şöyle dediler:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Senin sözünü işittik, savaşa hazır ol ve bil ki, biz seni ve ashabını öldüreceğiz! Bizim vaadimiz yarın sabahtır.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali de onlara cevaben şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Yazıklar olsun size, beni ordunuzun çokluğuyla mı tehdit ediyorsunuz? Bilin ki, biz Allah’tan, meleklerden ve Müslümanlardan sizin aleyhinize yardım alacağız. Yüce Allah’ın gücünden başka bir güç ve kudret yoktur.”</em></p>

<p style="text-align:justify">Düşman kendi yerine dönüp mevziisini pekiştirdi. Hz. Ali de ordusuna dönüp savaşa hazırlanmaya koyuldu. Hz. Ali Müslümanlara, gece vakti bineklerinin cihazlarını hazırlamalarını, kuşanmalarını ve sabah erkenden düşmana saldırmak için hazır bir vaziyette olmalarını emretti.</p>

<p style="text-align:justify">Sabah şafak söktüğünde Ali ordusuyla birlikte namaz kılıp düşmana saldırdı. Düşman öyle gafil avlandı ki, Müslümanların onlara nereden saldırdığını anlayamadı. İslam ordusunun geride kalanı henüz yetişmemişken onlardan çoğu öldürülüp neticede birçokları da esir alındı ve malları ise Müslümanların eline geçti.</p>

<p style="text-align:justify">Cebrail-i Emin, Hz. Ali ve İslam ordusunun muzaffer olduğunu Hz. Peygambere haber verdi. Resulullah (s.a.a) minbere çıkıp Allah’a hamd ettikten sonra Müslümanların düşmana galip olduğunu ve İslam ordusundan sadece iki kişinin şahadete eriştiğini halka duyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Daha sonra Peygamber (s.a.a) ve ashabı Medine’den çıkıp Ali ve ordusunu karşılamaya çıktılar. Medine’nin bir fersah uzaklığında Hz. Ali’nin ordusuyla karşılaşıp onlara <em>"hoş geldiniz!" </em>dediler. Ali (a.s) Peygamber’i (s.a.a) görünce bineğinden aşağı indi, Peygamber de bineğinden aşağı inip Ali’nin alnından öptü. İslam Ordusu’nun istikbaline gelen Müslümanlar da Hz. Peygamber gibi Hz. Ali’yi tebrik edip bu fethi kutladılar. Düşmandan elde edilen bolca ganimeti ve esirleri görerek daha çok sevindiler.</p>

<p style="text-align:justify">Bu esnada Cebrail-i Emin gök yüzüne inerek ve bu zaferden dolayı “Âdiyât” suresini Resulullah’a getirdi:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“Soluk soluğa koşan atlara andolsun, (tırnaklarıyla) ateş çakıp saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, bununla bir (düşman) topluluğunun orta yerine kadar dalanlara...”</em></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in (s.a.a) gözlerinden sevinç yaşları boşandı, işte burada o meşhur sözü Hz. Ali’ye buyurdular:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><em>“Eğer ümmetimden bir grubun, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında dedikleri söz gibi senin hakkında söylemesinden korkmasaydım, senin hakkında öyle bir söz söylerdim ki, her nereden geçseydin ayağının altındaki toprağı alır, onunla teberrük ederlerdi!”</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ebu Basir Kimdir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ebu Basir, İmam Cafer-i Sadık’ın ashabından olan önemli bir şahsiyettir. Kendisi güvenilir ve dürüst bir ravi olarak bilinir. İmam Sadık’dan birçok hadis rivayet etmiştir ve Şia dünyasında saygı duyulan bir figürdür. Ebu Basir'in gerçek adı hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır; bazı kaynaklarda Yusuf bin Haris olduğu belirtilirken, bazıları ise adının Leys bin Bühturi olduğunu ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">Ebu Basir, hayatını Ehlibeyt’in öğretilerini yaymaya ve onların yolunu takip etmeye adamıştır. İmam Sadık’ın yanında uzun yıllar geçirmiş ve ondan fıkıh, tefsir ve ahlak konularında derinlemesine bilgi edinmiştir. Rivayet ettiği hadisler, Şia fıkhının ve inanç esaslarının önemli bir kaynağını oluşturur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - </strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> (Yâbis; kanyon vadilerden birisi olup, gerçek bir çöl hüviyetindedir. Öte yandan Lût gölüne açılan Yâbis gibi kanyon vadilerde, yaz aylarında az miktarda akış görülür ve sular batıda Lût gölüne dökülür.)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> (Bihariul-Envar, c.21, s.72).</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/yabis-vadisi-ve-hz-ali</guid>
      <pubDate>Thu, 22 Jan 2026 10:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/adiyat-1.jpg" type="image/jpeg" length="72080"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kimle Oturup Kalkalım?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kimle-oturup-kalkalim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kimle-oturup-kalkalim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilin ki, ümmetimin en kötüleri, şerlerinden korkulduğundan dolayı saygı gösterilen kimselerdir..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kimle Oturup Kalkalım?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Meryem oğlu İsa havarilerine şöyle buyurdu: <em>“Kendinizi Allah’a sevdirin ve O’na yaklaşın”</em> Ya Ruhellah! Hangi vesile ile kendimizi O’na sevdirelim ve O’na yaklaşalım? dediklerinde Hz. İsa: <em>“Günah işleyenleri sevmeyerek ve onlara buğzederek Allah’ın rızasını elde ediniz.”</em> buyurdu. Ya Ruhellah! O halde kiminle oturalım? dediklerinde de Hz. İsa: <em>“Görünüşü, size Allah’ı hatırlatan, konuşması bilginizi artıran ve ameli sizi ahirete meyillendiren kimseyle oturun.”</em> buyurdu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Münafıkların Sıfatı</strong></p>

<p style="text-align:justify"><em>“Kimde şu dört sıfat olursa münafıktır; bunlardan biri de onda olursa onu terk edene kadar bir nifak sıfatı onda olur: Konuştuğunda yalan konuşan, verdiği sözde durmayan, anlaştığında hıyanet yapan, tartıştığında haktan sapan kimse.”</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Halkın En Kötüleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"><em>“Bilin ki, ümmetimin en kötüleri, şerlerinden korkulduğundan dolayı saygı gösterilen kimselerdir. Bilin ki, şerrinden korkarak halkın saygı gösterdiği kimse benden değildir.”</em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurtuluş Gemisi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><em>“Biz kurtuluş gemisiyiz, kim bu gemiye binerse kurtulur, kim de ondan uzaklaşırsa helak olur. O halde kimin Allah’tan bir haceti, isteği olursa, onu biz Ehl-i Beyt’e tevessül ederek (bizi vasıta kılarak) dilesin.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Tuhaf’ul- Ukul, s. 81.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Hisal-u Saduk, c. 2, s. 254.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Tuhaf’ul- Ukul, s. 107.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Feraid’us- Simtayn, s. 5. Erceh’ul- Metalib, s. 461.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kimle-oturup-kalkalim</guid>
      <pubDate>Mon, 19 Jan 2026 20:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/oturz-1.jpg" type="image/jpeg" length="34470"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
