<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/fikih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 19 Apr 2026 10:25:42 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/fikih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Savaş Ahlakı ve Hukuku]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/savas-ahlaki-ve-hukuku</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/savas-ahlaki-ve-hukuku" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din, tamamıyla Allah’a münhasır oluncaya dek savaşın”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam Hukukuna Göre Savaşmanın (Cihad) Asıl Sebebi İslam dininin asıl hedefi savaş değildir. Aksine bozulan düzenleri düzeltmek, güven ve barışı temin ve tesis etmek içindir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Bu sebeple asıl maksadını gerçekleştirmek adına savaşın dışında yararlanılacak bütün çözüm yollarını arar. Kimileri tarafından bazı dini kavramlara bir takım yanlış anlamlar yüklenerek İslam’a savaşçı bir din imajı verilmek istenilse de, İslam dininin toplumlar arası ilişkilerdeki ilkesel tavrı her zaman sulh ve barış yönünde olmuştur. Savaş ise başvurulması en son çözüm yoludur. Barışçıl yolların tıkanıp bütün çözüm yolları kapanmış ve savaş kaçınılmaz hale gelmiş ise “<strong><i>ta ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin).”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> <i><strong>“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din, tamamıyla Allah’a münhasır oluncaya dek savaşın”</strong></i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> emrinin gereği savaştan geri durulmayacağı da belirtilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ilahî emir doğrultusunda gerçekleştirilen savaş ise herhangi bir çıkar sağlama veya sömürü amacı güdülmeksizin Müslümanlara yönelik saldırıları bertaraf etmek, barış ortamının oluşmasını sağlamak ve buna engel olanları cezalandırmak için gerçekleştirilmektedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam Hukukuna Göre Meşru Olan Savaş Çeşitleri Kur’ân-ı Kerim, İslam ülkesi ve diğer devletler arasındaki ilişkilerinin barış, adalet ve ahde vefa ilkeleri üzerine bina edilmesini esas almıştır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Bu itibarla savaş istisnaî hallerden olup onu haklı kılan bir sebebin olması gerekir. Savaşın asıl sebebinin saldırı ve dine düşmanlık olduğunu savunanlara göre savaşların meşru savaş olabilmesi için öncelikle Allah kelamının üstün olması amacıyla yapılması şart olmakla birlikte, aşağıda belirtilen hususlardan birine uygun olması gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Savunma Amaçlı Savaş</strong></p>

<p style="text-align:justify">İran İslam Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi düşmanın İslam toprağına saldırması veya bilfiil istila etmeyip fakat tahammül edilemez bir şekilde hareket etmeleri durumunda Müslümanların buna karşılık vatanlarını ve kendilerini korumaya yönelik gerçekleştirdikleri savaş İslam hukukuna göre meşru savaş kategorisinde değerlendirilmiştir. Bu hususta <strong><i>“Size karşı savaş açanlara Allah yolunda sizde savaşın ama sakın aşırıya gitmeyin çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Kendilerine karşı savaş açılan Müslümanlara, zulme uğradıkları için savaş izni verilmiştir.”</i></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> ayetleri ve Peygamber’in uygulamaları (Hayber Savaşı) saldırıya maruz kalan Müslümanların karşılık vermelerini böyle bir savaşın meşruiyetinin delilidir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">Savaş Halinde Yasak Fiiller İslam dininde asıl olan barış ve emniyet içinde yaşamaktır. Bu doğrultuda İslam’da barış asıl olup savaş arızi bir durumdur. Bu konuda Peygamber (s.a.v) “Ey insanlar düşmanla karşılaşmayı arzulamayın. Allah’tan sağlık ve afiyet dileyin. Düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.80 buyurarak asıl olanın savaşın temenni edilmemesidir. Bununla birlikte savaş kaçınılmaz olursa da sebat edip81 dinin belirlediği ölçüde hareket edilmesi istemiştir. Bu itibarla İslâm hukukçuları, savaşın kaçınılmaz olması durumunda Müslümanın karşı tarafa yapacağı bütün uygulamaların caiz olmadığını, yapılacakların hukuka ve ahlakî erdemlere uygun olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu bağlamda “Size karşı savaş açanlara Allah yolunda sizde savaşın ama sakın aşırıya gitmeyin çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”82 ayeti, savaş açılan Müslümanın, düşmana karşılık vermesini fakat bu durumda da (savaşta) hukukî ve ahlakî kuralların dışına çıkmaması (haddi aşmamasını) istenmiştir. İslam hukukçuları savaş esnasında kişiler ve tarafların uyması gereken hukukî ve ahlâkî kuralları Kur’ân ve Sünnet nasları çerçevesinde en ince ayrıntısıyla belirlemişlerdir. Naslar çerçevesinde belirlenen bu yasakları şu şekilde sıralamak mümkündür;</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>Savaşa bilfiil katılmayanları öldürmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>-</strong> Gerek olmadan işkence ve zulüm ile öldürmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>Esir veya hayvanları ateşle yakmak suretiyle öldürmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>İnsan ve hayvanların organlarını kesmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>Kadın esirlerle gayrimeşru münasebette bulunmak</p>

<p style="text-align:justify"><strong>-</strong> Harb esirlerini kalkan yapıp onlarla düşmana yaklaşmak</p>

<p style="text-align:justify"><strong>-</strong> Doğaya zarar vermek</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>İhtiyaçtan fazla hayvan kesmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>Düşmanı yenip topraklarını fethettikten sonra katliama girişmek</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- </strong>Ahde vefasızlık ve hainlik yapmak</p>

<p style="text-align:justify"><strong>-</strong> Devletlerarasında yapılan antlaşma neticesinde yasaklanan fiilleri işlemek<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a>,</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıda belirtilen yasaklara göre İslam hukukunda savaşa bizzat veya dolaylı biçimde katkıda bulunmayan çocuklar, kadınlar, yaşlılar, özür sahipler (âma, akıl hastası, yatalak hasta vb.) bir köşeye çekilmiş halktan ayrı bir şekilde yaşayan din adamları, savaşa müdahil olmayan tüccar, esnaf, iş adamı, çiftçi ve işçilerin öldürülmesi yasaklanmıştır. Savaşta düşman askerlerini ateşle yakmak veya cesetleri üzerinde tahribat (müsle) gibi zülüm yapmak, yakalanan esirlere insanlık onuruna yakışmayan zina ve benzeri gayri meşru davranışlarda bulunmak yasaklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca suçun şahsiliği ilkesine binaen karşı tarafın Müslüman rehineleri öldürmesi durumunda bile Müslümanlara ellerinde bulunan rehineleri öldürme izni verilmemiştir. İbadethanelere ve kutsal kitaplara (Tevrat, İncil), savaş zarureti olmadıkça ziraî mahsullere, ormanlara zarar vermek ve savaşta yağmalama yapmak yasaklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Belirtilen bu yasaklarla birlikte savaşta Müslümanın oruç tutması, Kur’ân ve Hadis gibi saygı gösterilmesi gereken kitapların -akıbetinden endişe edilmesi durumunda- savaş meydanlarına götürülmesi ve Müslümanların verdikleri sözlere ve yapılmış antlaşmaya aykırı davranması da yasaklanmıştır. Kısacası savaş esnasında veya sonrasında Müslümanların hukuka ve ahlâkî erdemlere ters düşecek bütün tavır ve davranışlardan kendilerini koruması gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Nisâ, 4/90; Enfâl, 8/61; Mümtehine: 60/8-9.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Muhammed, 47/4.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Enfâl, 8/39.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Enfâl, 8/39, 57, 61; Kasas, 28/77.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Mâide, 5/8.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Bakara, 2/190.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Hac, 22/39.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/219; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 263.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’Kitâb, 609-610; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/145; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid, 378; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/226-227; Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 381; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 268-268; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 144-148; Abdullah Yücel, İslam Savaş Hukuku ve Cihad Kavramı, 121-122.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Fıkıh | Ahkam</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/savas-ahlaki-ve-hukuku</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 15:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/logo-nc.jpg" type="image/jpeg" length="56025"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şans Oyunları ve Kumar]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sans-oyunlari-ve-kumar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sans-oyunlari-ve-kumar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şans oyunları haksız kazanç olarak kabul gördüğü için İslam hukukunda haram hükümler arasında yeralmaktadır..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Merhum İmam Humeyni'nin Bursa'da kaleme aldığı Tahriru’l-Vesile adlı eserinin Kitabu’l-Hums, 10. meselesinde şöyle bir detay vardır: <em>"Şarap yapılması için üzüm ve hurma satımı ve örneğin put veya oyun veya kumar ve vb. aleti yapılması için ağaç satımı haramdır."</em></p>

<p style="text-align:justify">Kumar aleti yapımı için dahi helal bir maddenin bir anda harama dönüşeceği sonucu çıkan bu hüküm ile birlikte 'Şans Oyunları'nın konumunu inceleyebiliriz:</p>

<p style="text-align:justify">Meşhur bir hadis-i şerif vardır; <em>"İnsan öldükten sonra şu dört şeyden sorulmadıkça ayağı kaymaz, yani sıratı geçemez. Nedir onlar? Bir ömrünü nerede bitirdin, iki gençliğini nerede eskittin, üç malını nereden kazandın; nereye harcadın, dört öğrendiğin ilimle ne amel ettin?"</em></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla Müslüman malı nereden kazandığının bilincini çok iyi taşımalı ve kazanç yollarını dinin koyduğu kurallar çerçevesinde oluşturmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer bir oyun kişinin alnı terlemeden, birinin para koyup bir başkasının kazandığı şekilde olursa bu kumardır. Yani kumar ne oluyor? İki veya daha fazla kişi oturuyor ve belli para koyuyorlar. Onlardan birisi kazanıyor diğerleri kaybediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Piyango da öyledir. Piyangodan milyonlarca insan bilet alıyor, para veriyor ama diyelim ki bin kişi o parayı bölüşüyor. O para kimine az, kimine çok düşüyor. Dolayısıyla bu yollarla para kazanmak dinimizde caiz değildir, haramdır. Kur'an-ı Kerim'de zaten kumarı yasaklamıştır.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><em>"Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için ayetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz."</em></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Bakara / 219)</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"></h5>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şans Oyunları İçin Sorular ve Cevaplar</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Piyango biletlerinin alım satımının ve mükellefin bu yolla kazandığı ikramiyenin hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap: </strong>Piyango biletlerinin alım satımı farz ihtiyat gereği haramdır. Bu yolla ikramiye kazanan kişi, kazandığı ikramiyenin şer'an sahibi olamaz ve onu almaya hakkı yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru:</strong> Bazı kurum ve derneklerin yardım kampanyası adıyla halk arasında yayınlanan biletleri almanın, onlar için para ödemenin ve onların çekilişlerine katılmanın hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap: </strong>Halktan bağış toplayarak hayır işlerde harcamak amacıyla bilet dağıtmanın ve bağışta bulunanları kura çekilişiyle teşvik etmenin ve bu işe yönlendirmenin şer'î bir engeli yoktur ve yine hayır işlere iştirak etmek amacıyla bu biletleri temin etmek için para ödemenin de bir sakıncası yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru:</strong> Birisi arabasını çekiliş-piyango ödülü yoluyla insanlara sunuyor. Şöyle ki, çekilişe katılan kişi, belli bir tarihte, belli bir fiyat üzerinden çekiliş yapılacak olan bileti satın alıyor. Halktan bir grubun katılması ve katılma süresinin dolmasıyla çekiliş yapılıyor. Çekilişte adı çıkan ödülü kazanarak oldukça pahalı olan arabayı teslim alıyor. Acaba çekiliş yoluyla bu şekilde araba satmak şer'an caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap: </strong>Bu biletlerin alınması ve satılması ihtiyat gereği haramdır ve ödülü kazanan kişi ödülün (arabanın) sahibi olmaz. Mülkiyet için ödül sahibinin bunu satış, bağış veya sulh gibi şeriat sözleşmelerinden biri yoluyla kazanana devretmesi gerekir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Daha sonra çekiliş yoluyla toplanan paranın bir kısmı talihlilere hediye edilip, geri kalanı halkın genel menfaatine yönelik hayır işlerinde kullanılacak şekilde, halka bağış bileti satmak caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap: </strong>Bu işi "satış" olarak adlandırmak doğru değildir. Evet, bu biletleri dağıtmanın ve halkı hayır işlere teşvik etmek için ismi kuradan çıkanlara hediye vermeyi vadetmenin sakıncası yoktur; ancak insanların bu senetleri hayır işlere katkıda bulunma niyetiyle almaları gerekir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Belli bir şirkete ait olduğu ve kârının sadece %20'sinin kadın hayır kurumlarına ödendiği düşünülürse, piyango bileti (loto) alınması caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> [Bu biletlerin] alım satımı farz ihtiyat gereği haramdır ve piyango talihlileri [ödül olarak] kazandıkları miktara sahip değildirler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şans Biletlerinin Alım Satımı</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>– Hüküm:</strong> Şans biletleri, bazı şirketlerin belirli meblağ karşılığında sattıkları ve satın alanlar arasında kura çekerek kazananlara belirli bir meblağı vermeyi taahhüt ettikleri kâğıtlardır. Bu iş birkaç şekilde gerçekleşebilir:</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Parayı ödeme maksadı maddi yardım ve hayır işlerde kullanma mesela medrese yapmak veya köprü yapmak için olursa ve kar ve ödülü elde etmek için olmazsa bu durumda sakıncası yoktur. Eğer kura birinin adına çıkarsa, ödül için iki durum tasavvur edilebilir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>ödülü, şahsın kendi malından veya hukuken hakkı olan (biletleri satan kurum) kendi malından verirse bu durumda ödülü almak caizdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>ödülün parası satılan biletlerden olursa sahibi belli olmayan mal hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Para vermekteki amaç kâr ve ödül elde etmek ümidiyle olursa, bu durumda muamele hiç şüphesiz haram ve batıldır. Ve eğer kura birinin adına çıkarsa ödülü almak her halükarda sakıncasız değildir. Ve sahibi olmayan mal hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kumar Aletleri İçin Sorular ve Cevaplar</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Eğer insanlar bahse girmeden, kumar, kazanmak, kaybetmek ve para kazanmak maksadı olmaksızın, sadece eğlence ve meşgul olmak için iskambil oynarlarsa, haram işlemiş olurlar mı? Eğlenmek için kâğıt (iskambil) oynanan yerlere gitmenin hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Örfi olarak kumar aleti sayılan iskambil kâğıdı oynamak mutlak olarak haramdır. İnsanın kendi irade ve isteğiyle kumar veya kumar aletleri ile oynanan oyun [mekânlarına] toplantılarına katılması caiz değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru:</strong> İskambil kâğıtlarını, ortada bahis olmadan ilmî ve dinî kavramları ihtiva eden salt akıl oyunları için kullanmak caiz midir? Özel bir şekilde dizildiğinde motosiklet, araba vb. bazı şekiller oluşturulan, ama aynı zamanda yarışma ve bahislerde de kullanılabilecek olan kumar kâğıtlarıyla oynamanın hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Örfen kumar aleti sayılan iskambil kâğıdı oynamak mutlak olarak haramdır. Ancak örfen kumar aletlerinden sayılmayan kartlarla, ortada bahis olmadan oynamanın sakıncası yoktur.<br />
Genel olarak mükellefin kumar aletlerinden olduğunu teşhis ettiği veya içinde bahis olan herhangi bir şeyle oynamak, hiçbir durumda caiz değildir.<br />
[Ama] kumar aletlerinden sayılmayan herhangi bir şeyle ortada bahis olmaksızın oynamanın sakıncası yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Ceviz, yumurta ve şer'i açıdan malî değeri olan diğer şeylerle oynamanın hükmü nedir? Acaba çocukların bu gibi şeylerle oynaması caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Eğer kumar ve bahis oyunu olursa şer'an haramdır ve kazanan taraf, kazandığı ve karşı taraftan aldığı şeye sahip olmaz. Ancak oyuncular reşit değilse, şer'i açıdan yükümlü değildirler ve kazandıklarının sahibi olmasalar da herhangi bir yükümlülükleri yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Kumar aleti olmayan oyunlarda, nakit para veya diğer şeylerle bahse girmek caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Kumar aletleriyle olmasa bile, oyunda bahse girmek caiz değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Bilgisayarda iskambil kâğıdı vb. kumar aletleriyle oynamanın hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Eğer iki kişi arasında oynanırsa, kumar aletleriyle oynamak hükmündedir; [ama] eğer tek başına oynuyorsa, onda fesada yol açan bir durum yoksa sakıncası yoktur [aksi halde, bağımlılık, zaman israfı vb. durumlarda sakıncalıdır].</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru: </strong>Uno<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> kartlarıyla oynamanın hükmü nedir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap: </strong>Eğer örfen kumar aletlerinden sayılırsa, bahse girilmese bile onunla oynamak caiz değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru:</strong> Bazı bölgelerde kumar aleti sayılan ve bazı bölgelerde ise kumar aleti sayılmayan oyun aletleriyle oynamak caiz midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Her iki yerin örfi görüşüne de uyulmalıdır; yani eğer bu aletler iki şehirden birinde kumar aleti olarak kabul edilse ve geçmişte her iki yerde de kumar aletlerinden idiyseler, hali hazırda da onlarla oynamak haramdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Uno, 4 yönlü popüler bir kart oyunudur. Elindeki deste ile renk veya sayı olarak eşleşen kartlarla oynarsın. Bir zekâ oyunudur diyenler de vardır.</h5>

<h5><strong>"Helal kazanç, İslam dininin belirlediği sınırlar içinde elde edilen rızıktır. İslam dininde haksız kazanç olan; hırsızlık, gasp, tefecilik, faiz, hile, kumar ve rüşvet yasaklanmıştır. İslam inancında taraflardan birisinin kazanıp, diğerinin kaybetmesi esasına dayalı bütün şans oyunları kumar kapsamında değerlendirilip haram kılınmıştır."</strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Fıkıh | Ahkam</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sans-oyunlari-ve-kumar</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 14:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/03/oyunlar1.jpg" type="image/jpeg" length="22338"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Halifenin İmtihanı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/halifenin-imtihani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/halifenin-imtihani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Bir hardal tanesi bile olsa onu (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yılların birinde Harun Raşit, Ka’be’yi ziyarete gitti. Tavaf zamanı, halifenin yalnız tavaf etmesi için halkın haremden çıkartılmasını istediler.</p>

<p style="text-align:justify">Harun Reşid tavaf etmek isterken, bir Arap da gelip onunla tavaf etmeğe başladı. (O adamın bu ameli halifenin onuruna dokundu, kızarak," bu adamı buradan uzaklaştırınız." diye emretti.) Memurlar Arap adama; “Halife tavafını bitirene kadar biraz sabret!" dediler.</p>

<p style="text-align:justify">Arap adam onların cevabında şöyle dedi: “Allah-u Teâla’nın, bu kutsal yerde herkesi eşit bildiğini ve Kur’an-ı Kerim’de; <strong><em>“Mescid’ul-Haram’ı (Ka’be’yi), yerli olsun, dışarıdan gelmiş olsun, onu eşit insanlar için kıldık”</em></strong><a name="_ftnref57"></a><a href="http://gadir.free.fr/gadir/ktb/Bihardan/bihardan1/Bihardan_ibretli_oyk1.htm#_ftn57" rel="nofollow">[57]</a> diye buyurmuş olduğunu bilmiyor musunuz?</p>

<p style="text-align:justify">Harun bu sözü Arap’tan duyunca kendi muhafızına; “Onunla bir işin olmasın, onu kendi haline bırak” diye emretti. Sonra “Hacer’ul-Esved”i istilam etmek (ona el sürmek) için ona doğru gitti. Arap adam orada da öncelikle davranıp ondan önce Hacer’ul-Esved’i istilam etti!</p>

<p style="text-align:justify">Daha sonra Harun, namaz kılmak için Makam-ı İbrahim’e geldi. Yine de Arap adam Harun’dan önce oraya yetişti ve namaz kılmakla meşgul oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Harun namazını bitirir bitirmez, o adamı yanına çağırtı. Adam Harun’un bu emrini duyunca şöyle dedi: “Benim halifeyle bir işim yok, eğer halifenin benimle bir işi varsa, o benim yanıma gelsin!”</p>

<p style="text-align:justify">Harun istemediği halde o adamın karşısına gelip ona selam verdi; Arap da selamının cevabını verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Burada oturmama izin veriyor musun?” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Burası benim mülküm değildir, biz burada eşitiz, istediğin takdirde oturabilirsin!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, (Arap adamın bu şekil konuşmasından rahatsız olarak ona) Senden dini bir mesele sormak istiyorum, doğru cevap vermediğin takdirde sana eziyet edeceğim.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Senin sorun, (bilmediğin bir meseleyi) öğrenmek için mi, yoksa (bu yolla) bana eziyet etmek mi istiyorsun?” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Elbette öğrenmek içindir.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Çok iyi! Ama ayağa kalkman ve öğretmeninden bir soru sormak isteyen bir öğrenci gibi benim karşımda oturman gerekir.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun mecburen kalkıp onun karşısında toprak üstünde oturdu.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Söyle bakalım, Allah Teâla ne gibi şeyleri sana farz kılmıştır?” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Farzın hangi kısmından soruyorsun? Bir farzdan mı, beş farzdan mı, on yedi farzdan mı, otuz dört farzdan mı, doksan dörtten mi, yüz elli üçten mi, on ikinin birinden mi, kırkta birden mi, iki yüzde beşten mi, ömür boyunca bir defa olandan mı veya birbirine karşılık olandan mı soruyorsun?” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Ben bir farzdan sordum, ama sen bana bunca sayılar saydın!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Eğer din, dünyada sayı ve hesap üzere olmasaydı Allah-u Teâla kıyamet günü insanlar için bir hesap açmazdı. Sonra şu ayeti okudu:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><em><strong>“Bir hardal tanesi bile olsa onu (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.”                                                                                                                                                                      </strong></em>Enbiya/47</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu esnada Arap adam halifeyi ismiyle çağırdı. Harun oldukça öfkelendi, öyle ki kıpkırmızı kesildi. (Çünkü halifenin görüşüne göre herkesin ona Emir’ul- Muminin demesi gerekirdi.) Öfke ve gazap alameti yüzünde belirdiği halde şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify">“Dediğin şeyleri açıkla! Açıklayabilirsen serbestsin, aksi takdirde Safa ile Merve arasında boynunun vurulmasını emredeceğim!”</p>

<p style="text-align:justify">Koruyucu halifeye; “Allah aşkına onu bu kutsal mekânda öldürme” diye rica etti!</p>

<p style="text-align:justify">Arap adam, koruyucunun bu sözünden dolayı güldü!</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Niçin güldün?” diye sordu.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Sizin ikinizin halinden gülmem tuttu. Çünkü hanginizin daha cahil olduğunu bilmiyorum. Zira eceli yetişmiş olan bir kimsenin mi, yoksa eceli yetişmeyen bir kimseyi öldürmek için acele eden birinin mi affedilmesi isteniyor ?!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Velhasıl dediğin şeyleri izah et!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Allah Teâla’nın, bana neyi farz kıldığı şeyden soru sordun, cevabı şudur ki; Allah Teala çok şeyleri bana farz kılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">“Farz olan bir şeyden mi soru soruyorsun?” sözümden maksadım, İslam dinidir. (Zira her şeyden önce ona uymak kullara farzdır.)</p>

<p style="text-align:justify">Beşten maksadım beş vakit namazlardı; on yediden maksat farz namazların on yedi rekât olmasıdır; otuz dörtten maksat, namazların secdeleridir; yüz elliden maksat namazın tesbihleridir; on ikiden birinden maksat, Ramazan ayıdır ki, on iki aydan sadece bir ayın oruç tutulması farz kılınmıştır; kırkta birinden maksat, kırk dinar altını olan bir kimsenin zekât olarak bir dinar vermesinin farz olmasıdır; iki yüzden beşinden maksat, iki yüz gümüş dirhemi olan bir kimsenin, zekat olarak beş dirhem vermesinin gerekliliğidir.</p>

<p style="text-align:justify">“Ömür boyu sadece bir defa farz olandan mı soruyorsun?” sözümden maksadım, Allah’ın evinin (Ka’be’nin) ziyaretidir ki, ömür boyu sadece bir defa, istitaatı (gücü ve imkânı) olan kimseye farz olur. Biri birine karşılıktan maksadım, kim haksız yere bir kimseyi öldürürse, ona karşılık olarak sadece katilin öldürülmesidir. Allah-u Teâla; “en-nefs-u bi’n nefs” (Cana karşılık can... kısas edilmelidir) buyuruyor.</p>

<p style="text-align:justify">Arap adamın sözü son bulunca Harun, bu meselelerin tefsir ve açıklanmasından ve Arab’ın sözünün güzelliğinden bir hayli hoşnut oldu, onun ilim açısından büyük bir şahsiyet olduğuna kanaat etti ve ona karşı olan öfkesi artık sevgiye dönüştü.</p>

<p style="text-align:justify">Arap daha sonra Harun’a hitaben şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify">“Sen bir takım şeyler benden sordun, ben de cevap verdim. Şimdi ben de senden soru sormak istiyorum, sen de onlara cevap ver! Cevap vermiş olursan bu bir kese altın senin kendi malındır, istediğin takdirde onu bu kutsal mekânda sadaka verebilirsin; cevap veremezsen, o zaman sen, kendi kabilemin fakirleri arasında taksim etmem için bir kese altın bana vermelisin.</p>

<p style="text-align:justify">Harun çaresizlikten bu öneriyi kabul etti. Arap adam Harun’a şöyle bir soru yöneltti:</p>

<p style="text-align:justify">“Bir erkek sabahleyin kendisine haram olan bir kadına baktı, ama öğle olunca o kadın ona helal oldu, ikindi olunca tekrar kadın ona haram oldu; akşam olunca yine o kadın ona helal oldu, gece olunca tekrar o erkeğe haram oldu, ertesi gün sabah olunca o kadın ona yine helal oldu, öğle olunca tekrar ona haram oldu, ikindi olunca yine helal oldu, akşam olunca tekrar haram oldu, gece olunca yine helal oldu.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu meseleleri nasıl çözmek gerekir? Biliyorsan ise çöz!”</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Ey Arap beni bir denize attın! Lütfen kendin cevap ver.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Acayip bir halifesin! Bu çeşit meselelerin çözümünden aciz kalman ve bir de Müslümanların halifesi olduğunu iddia etmen hiç doğru değildir!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “İlim senin makamını yükseltmiş, kendin açıkla!”</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Sabahleyin erkeğin ona bakması haram olan kadın, parayla satın alınan bir cariye idi, öğle olunca o erkek onu sahibinden aldı ve böylece ona helal oldu; ikindi olunca onu azat etti, böylece ona haram oldu; akşam olunca onu nikahladı, böylece ona helal oldu; gece olunca ona talak verdi, böylece ona haram oldu; ertesi günün sabahı rücu etti (döndü), böylece kadın ona helal oldu; öğle olunca zihar etti (sen bana annemin sırtı gibisin dedi), böylece ona helal oldu; ikindi olunca ziharın keffaretini verdi, böylece ona helal oldu; akşam olunca kadın mürted (kafir) olarak haram oldu, ama geceleyin tövbe etti ve böylece kocasına helal oldu.”</p>

<p style="text-align:justify">Harun, bu cevaba şaşırıp kaldı. On bin dirhemin ona verilmesini emretti. Ama Arap muhtaç olmadığını söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Ömür boyu rahat olman için sana aylık bağlamamı istiyor musun?” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Sana rızk veren beni unutmaz.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “Borcun varsa söyle ödeyelim.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “Allah Teâla’nın kendisi borçları ödüyor.” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun, “İsmin nedir?” diye sordu.</p>

<p style="text-align:justify">Arap, “ Musa bin Cafer!” dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Harun İmam’ı (a.s) ilk kez görüyordu, İmam da (a.s), halkın kendisini tanımaması için elbisesini değiştirdiğinden dolayı kimse onu tanıyamamıştı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Hacc / 25</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bihar’ul-Envar, c. 48, s. 141.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Fıkıh | Ahkam</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/halifenin-imtihani</guid>
      <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/kaba-1.jpg" type="image/jpeg" length="11476"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam Hukuku’nda Su ve Hükümleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-hukukunda-su-ve-hukumleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-hukukunda-su-ve-hukumleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hayatın kaynağı ve bilinen bütün hayat formlarının vazgeçilmez öğesi olan su yerkürenin yapısı ve canlıların yaşaması için hayatî öneme sahiptir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>İslâm dini temizliğe büyük önem vermiş ve bunu başta namaz olmak üzere bazı ibadetlerin ön şartı saymıştır. Fıkıh terimi olarak “tahâret” hem bedende, elbisede ve çevrede bulunan maddî kirlerden (necâset) hem de abdest ve gusül gibi hükmî kirlilik halinden (hades) temizlenmeyi kapsar; her iki tür temizliğin tabii ve aslî aracı sudur. Bu sebeple fıkıh eserlerinin ilk bölümü tahâret konusuna ayrılmış, bu başlık altında maddî ve hükmî temizlikte kullanılmasının câiz olup olmadığı yönünden suların çeşitleri, nitelikleri ve hükümleri üzerinde geniş biçimde durulmuştur.</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mutlak ve Muzaf Su</strong></p>

<p style="text-align:justify">Su, ya mutlaktır ya da muzaf.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mutlak Su;</strong> Tabii halini koruyan ve içine mahiyetini değiştirecek başka madde karışmamış suya bütün mezheplerde mutlak su denir. İlâve bir isim veya özellik belirtmeden su dendiğinde bu kısımdaki sular kastedilir. Tabiatta normal halde bulunan yağmur, dolu, kar, çiğ, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları mutlak sulardır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Muzaf Su;</strong> bir şeyden çıkarılan karpuz suyu, gül suyu gibi veya başka bir şeyle karışmış örneğin, artık kendisine su denilmeyecek şekilde çamur ve benzeri bir şeyle karışmış suya denir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunlar dışında kalanlar da mutlak sudur ve bu da beş kısımdır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1)</strong> Çok su (kür su)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2) </strong>Az su (kalil su)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3) </strong>Akarsu</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4)</strong> Yağmur suyu</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5) </strong>Kuyu suyu</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Çok Su</strong></p>

<p style="text-align:justify">-Çok su; uzunluğu, genişliği ve derinliğinden her biri üç buçuk karış ölçeğinde olan bir kabı dolduracak miktardaki suya denir. Onun ağırlığı 383 kilo 906 gramdır. Elbette bu miktarı dikkate almak ihtiyata uygundur, ama bize göre en doğru görüş, çok suyun miktarının 377 kilo 419 gram oluşudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">-İdrar ve kan gibi necis olan şeylerden biri çok suya karışır ve onlar vasıtasıyla suyun tat, koku ve renginden biri bozulursa, su necis olur; aksi takdirde su necis olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">-Çok suyun kokusu necasetten başka bir şey vasıtasıyla değişirse, necis olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">-Kan gibi necasetler çok su miktarından fazla olan bir suya değerse ve suyun bir bölümünün tat, koku ve renginden birini değiştirirse, değişmeyen kısım, çok su miktarından az olursa suyun bütünü necis olur; ancak kalan kısım çok su miktarı kadar veya daha fazla olursa, yalnızca kokusu, rengi ya da tadı değişen kısım, necis olur.</p>

<p style="text-align:justify">-Çok suya bağlı olan fıskiye, necis suya karışırsa onu pak eder. Ama necis suyun üzerine damla damla dökülürse onu pak etmez. Fakat fıskiye üzerine bir şey takarlar ve damlalara ayrılmadan necis suya ulaşır ve ona karışırsa yine pak eder.</p>

<p style="text-align:justify">-Çok suya bağlı bir musluk altında yıkanan necis bir şeyden dökülen su, eğer çok suya bağlı olur ve necasetin koku, renk ve tadını almazsa temizdir.[1]</p>

<p style="text-align:justify">-Çok suyun bir miktarı buz tutar ve geriye kalan kısmı da çok su miktarına ulaşmazsa, necaset değdiğinde necis olduğu gibi buzdan eriyen kısım da necistir.</p>

<p style="text-align:justify">-Çok su miktarında olan bir suyun, bu miktardan azalıp azalmadığında şüpheye düşülürse, çok su hükmündedir; yani necis olan bir şey onunla pak olur ve necasetin ona isabet etmesiyle necis olmaz. Çok su miktarından az olan bir suyun, çok su miktarına ulaşıp ulaşmadığında şüpheye düşülürse, çok suyun hükmünü taşımaz.</p>

<p style="text-align:justify">Suyun, çok su miktarında olduğu iki yolla anlaşılır:</p>

<p style="text-align:justify">1) İnsanın kendisinin tespit etmesiyle</p>

<p style="text-align:justify">2) İki adil erkeğin bildirmesiyle.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Az Su</strong></p>

<p style="text-align:justify">-Yerden kaynamayan ve çok su miktarından az olan suya "az su" denir.</p>

<p style="text-align:justify">-Az su necis bir şeyin üzerine dökülür veya necis bir şey ona isabet ederse, necis olur. Ama yukarıdan hızla necis bir şeyin üzerine dökülürse, necis şeye değen kısmı necis, yukarıda kalan kısmı ise temizdir. Yine fıskiye gibi tazyikle aşağıdan yukarıya basılan suyun üste olan kısmına necaset değerse, aşağıdaki kısmı necis olmaz; fakat necaset alt kısma ulaşırsa yukarısı da necis olur.</p>

<p style="text-align:justify">-Necaseti gidermek için necis olan bir şey üzerine dökülen ve ondan ayrılan az su necistir. Necasetin giderilmesinden sonra necis olmuş şeyi yıkamak için üzerine dökülüp ondan ayrılan az sudan da kaçınmak gerekir. Ama idrar ve dışkı mahallini temizleme amacıyla kullanılan az su beş şartla paktır:</p>

<p style="text-align:justify">1) Kullanılan suyun necaset vasıtasıyla tadının, kokusunun ve renginin değişmemesi.</p>

<p style="text-align:justify">2) Başka bir necasetin ona değmemesi.</p>

<p style="text-align:justify">3) İdrar ve dışkıyla birlikte kan gibi başka bir necasetin dışarı çıkmaması.</p>

<p style="text-align:justify">4) Suyun içinde dışkı zerrelerinin belli olmaması.</p>

<p style="text-align:justify">5) Çıkış yerinin kenarlarına normal miktardan fazla necasetin değmemesi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Akarsu</strong></p>

<p style="text-align:justify">-Akarsu, yerden kaynayan ve akma hâlinde olan suya denir; örneğin kanal ve pınar suları gibi.</p>

<p style="text-align:justify">-Akarsu, çok su miktarından az bile olsa, necaset değdiğinde tadı, kokusu ve renginden biri necaset vasıtasıyla değişmedikçe paktır.</p>

<p style="text-align:justify">-Akarsuya necaset değerse, necaset vasıtasıyla tadı veya kokusu ya da rengi değişen miktarı necistir. Kaynağa bağlı olan kısmı, çok sudan az bile olsa paktır. Kanalın diğer kısımları ise çok su miktarı kadar olur veya tadı, kokusu ve rengi bozulmamış bölüm vasıtasıyla kaynağa bağlıysa [yani kaynakla diğer kısımlar arasında kopukluk olmaksızın pak suyla bağlantılıysa] paktır; aksi hâlde necistir.</p>

<p style="text-align:justify">-Akmayan çeşme suyu, ondan su alındığında tekrar kaynıyorsa, akarsu hükmündedir; yani ona necaset değdiğinde, necaset vasıtasıyla tadı, kokusu ve renginden biri değişmediği sürece temizdir.</p>

<p style="text-align:justify">-Nehir kenarında biriken ama akarsuya bağlı olan durgun su, akarsu hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify">-Bazı zamanlar kaynayan ve bazen kuruyan örneğin kışın kaynayan ve yazın kaynaması kesilen bir pınar sadece, kaynadığı zamanlarda akarsu hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify">-Hamam havuzunun suyu, çok su miktarından az olsa bile, çok su miktarında olan bir depoya bağlı olduğu sürece akarsu hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify">-Musluk ve duşlardan akan hamam borularındaki su, çok su miktarındaki suya bağlıysa, akarsu hükmündedir. Şebeke borularındaki su ise çok su miktarındaki suya bağlı olursa, çok su hükmündedir.</p>

<p style="text-align:justify">-Yer üzerinde akan, ancak yerden kaynamayan su, çok su miktarından az ise necaset değdiğinde necis olur. Ama hızla yukarıdan aşağıya dökülürse, alt kısmı necasete değdiğinde üst kısmı necis olmaz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4- Yağmur Suyu</strong></p>

<p style="text-align:justify">-Üzerinde necasetin kendisi bulunmayan necis olmuş bir şeye, bir defa yağmur yağarsa, yağmurun değdiği yerler pak olur; halı, elbise ve benzeri şeyleri sıkmak da gerekmez. Ama iki üç damla yağmasının da faydası olmaz; "yağmur yağıyor" denecek şekilde yağması gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">-Yağmur, necaset üzerine yağar ve başka bir yere de sızarsa, sızan su kendisiyle birlikte necaset taşımaz ve necasetin tadını veya kokusunu yahut rengini almazsa paktır. Öyleyse yağmur, kan üzerine yağar ve etrafa sızarsa, sızan suda bir zerre kan olur veya kanın tadını veya kokusunu yahut rengini almışsa necistir.</p>

<p style="text-align:justify">-Bir yapının tavanı veya damı üzerinde necasetin kendisi bulunursa, necis şeye değip tavandan veya damdaki oluktan dökülen su, yağmur yağdığı müddetçe temizdir. Yağmur kesildikten sonra, dökülmekte olan suyun necasete değdiği anlaşılırsa necistir.</p>

<p style="text-align:justify">-Necis olan yere (toprağa) yağmur yağarsa temiz olur. Eğer yağmur akar ve tavan altındaki necis bir yere ulaşırsa orayı da temizler.</p>

<p style="text-align:justify">-Necis bir toprak, yağmur vasıtasıyla çamur olur ve su onu kaplarsa, temiz olur; ama yalnızca nemlenirse temiz olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">-Yağmur suyu bir yerde toplanırsa, çok su miktarından az bile olsa, yağmur yağdığı zaman, içerisinde necis bir şeyi yıkasalar ve su, necasetin tadını veya kokusunu yahut rengini almazsa, o necis şey temiz olur.</p>

<p style="text-align:justify">-Necis bir yere serili olan pak yaygı üzerine yağmur yağar ve necis yer üzerinden akarsa; yaygı necis olmaz, yer de pak olur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5- Kuyu Suyu</strong></p>

<p style="text-align:justify">-Yerden kaynayan kuyu suyu, çok su miktarından az olsa bile, ona necaset değdiğinde, necaset dolayısıyla tadı veya kokusu yahut rengi değişmezse temizdir. Ne var ki necasetlerden bazısı isabet ettiğinde konuyla ilgili tafsilatlı kitaplarda açıklandığı üzere belirli miktarda su çıkarılması müstehaptır.</p>

<p style="text-align:justify">-Kuyuya düşen necaset vasıtasıyla suyun tadı veya kokusu yahut rengi bozulursa, kuyudaki mevcut su, ancak meydana gelen bozulma yok olduktan ve kuyudan kaynayan suyla karıştıktan sonra temiz olur.</p>

<p style="text-align:justify">-Bir çukurda biriken ve çok su miktarından az olan yağmur suyuna veya başka bir suya, yağmur kesildikten sonra necaset değerse necis olur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>------------------</strong></p>

<p style="text-align:justify">[1]- Taharet bölümünde sık sık sözü geçen temizlikten, tıbbî ve fennî temizlik değil de, dinî yani İslam hukuku açısından ibadetlerin yapılmasına engel olmama kastedilmiştir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Fıkıh | Ahkam</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-hukukunda-su-ve-hukumleri</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 21:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/su-fikih-1.jpg" type="image/jpeg" length="23807"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mekruh Amelin Yıkıcılığı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/mekruh-amelin-yikiciligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/mekruh-amelin-yikiciligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bizler genellikle mekruhu zararsız kabul ederiz; ancak bu bakış açısı, manevi boyut ve fiillerin doğurduğu sonuçlar (vaz‘î etkiler) açısından son derece yıkıcı olabilir. Gelin, birlikte meşhur ve tahrip edici nitelik taşıyan bu mekruhlardan üç önemli örneği gözden geçirelim.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Ebû’l-Kasım Şekûrî</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"></h5>

<p style="text-align:justify">Toplumun genel zihniyetinde, şer‘î hükümlerin beşli tasnifi (farz, haram, müstehap, mekruh, mubah) doğrusal ve basit bir hiyerarşi şeklinde algılanmaktadır. Bu algıya göre haram, tablonun en alt sırasında; mekruh ise onun bir basamak üzerinde yer almakta ve sanki bu ikisi arasında büyük bir mesafe bulunmaktadır. Günah, günah olarak kabul edilir ve cezayı gerektirir; mekruh ise yalnızca bir “terk-i evlâ” olarak görülür ve ona herhangi bir ceza terettüp etmez.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tasavvur, her ne kadar fıkhî açıdan tanım düzeyinde doğru olsa da “ahkâmın felsefesi”, “amellerin vaz‘î etkileri” ve “manevî seyr u sülûk” perspektifinden bakıldığında son derece basitleştirici ve kimi zaman tehlikeli bir yaklaşımı yansıtmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Öncelikle konunun iki anahtar kavramına kısaca açıklık getirelim:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Küçük Günah:</strong><br />
Özü itibarıyla Allah’a karşı bir itaatsizlik sayılan; ancak ilâhî hüküm koyucu bu fiil için cehennem azabıyla tehditte bulunmadığı ve belirli bir had cezası da tayin etmediği ameldir. Bununla birlikte, aynı küçük günah, üzerinde ısrar edilmesi veya hafife alınması (istihfaf) durumunda büyük günaha dönüşür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mekruh:</strong><br />
İşlenmesi halinde ceza ve yaptırım doğurmayan; ancak terk edilmesi sevap ve mükâfat kazandıran fiildir. Başka bir ifadeyle, Yüce Allah o fiili hoş görmez ve kulundan ondan uzak durmasını ister; fakat işlenmesi sebebiyle onu cezalandırmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi asıl soru şudur: Cezayı gerektirmeyen bir “mekruh” fiil, nasıl olur da ilahî emre aykırılık ve cezaya müstahak olma özelliği taşıyan bir “küçük günah”tan daha yıkıcı olabilir?</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevaba gelince:</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Kümülatif ve </strong><strong>sıradanlaştırma</strong> <strong>etkisi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Küçük günah, “günah” vasfını taşıması sebebiyle çoğu zaman bir tür utanç, pişmanlık ve vicdan azabıyla birlikte ortaya çıkar. Mümin, onu işledikten sonra tövbeyi düşünür. Buna karşılık mekruh, “haramlık” niteliğinden yoksun olması nedeniyle günlük hayatımızda kolaylıkla yerleşik hâle gelir. “Bu günah değil, sadece mekruhtur!” şeklindeki etiket, onun tekrar edilmesi ve süreklilik kazanması için bir gerekçeye dönüşür. Bu tekrarın iki yıkıcı sonucu vardır:</p>

<p style="text-align:justify">Birincisi, kalbin katılaşmasına yol açar. İlâhî nefrete ve hoşnutsuzluğa konu olan bir fiil, günlük bir alışkanlık hâline geldiğinde, zamanla kalbin nuraniyetini giderir ve insanı manevî incelikleri idrak etmekten mahrum bırakır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İkincisi, çirkinliği sıradanlaştırır ve ruhun ilâhî emir ve yasaklara karşı hassasiyetini azaltır. Mekruh sınırlarını rahatlıkla ihlâl eden kimse, haram sınırlarına girmeye daha hazır hâle gelir. Mekruhlar, gerçekte haramın etrafındaki koruyucu alan ve ihtiyat bölgesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci </strong><strong>Örnek: Yüksek </strong><strong>Sesle Gülme ve Kahkaha</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) sîretinde gülme, daima tebessüm şeklinde olmuştur. Kahkaha; yani sesli ve yüksek gülme, mekruh kabul edilmiştir. Bu fiil, görünürde bir günah değildir. Ancak doğurduğu sonuçlara dikkat ediniz. İmam Cafer-i Sadık (a.s), sahih bir rivayette şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“</em></strong><strong><em>Kahkaha </em></strong><strong><em>(yüksek sesle gülme) </em></strong><strong><em>şeytandandır</em></strong><strong><em>.”</em></strong> [1]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) Ebû Zer’e yönelik meşhur vasiyetlerinde şu ifadeyi okuyoruz:</p>

<p style="text-align:center"><strong><em>“</em></strong><strong><em>Ey Ebû Zer! Çok gülmekten sakın; zira o, kalbi öldürür</em></strong><em>.”</em> [2]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bir an durup düşününüz! Bu mekruhun etkisi nedir? “Kalbin ölmesi.” Hatalı bir bakış gibi bir küçük günah, kalbi bulandırabilir; ancak gaflet ve hafifliğin göstergesi olan kahkahanın tekrar edilmesi ve alışkanlık hâline gelmesi, insanın manevî hayatının merkezi olan kalbi bütünüyle işlevsiz kılar. Kalp öldüğünde artık Kur’an ayetlerini işitmekten etkilenmez, ölümü hatırlamakla sarsılmaz ve Rab ile münacattan haz almaz.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi siz hüküm veriniz: Hangisi daha yıkıcıdır? Üzerine bir leke düşmüş, fakat istiğfarla arınabilen canlı bir kalp mi, yoksa görünüşte temiz olmakla birlikte manevî hayatını bütünüyle yitirmiş bir kalp mi? Bu mekruh, seyr u sülûkün en temel aracı olan “Kalp-i Selim” (arınmış, sağlıklı ve bozulmamış kalp)in altyapısını tahrip etmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong><strong>Harama götüren bir vasıta (araç) olma</strong><strong>,</strong></p>

<p style="text-align:justify">Birçok mekruh, yumuşak bir eğim (yokuş aşağı bir meyil) gibi, insanı büyük günahlara doğru sürükler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci </strong><strong>Örnek: Aşırı </strong><strong>Yeme ve Haddinden Fazla Tokluk</strong></p>

<p style="text-align:justify">Tam anlamıyla doyma sınırına kadar yemek, mekruhtur. Emîrü’l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><em>“<strong>Aşırı yemekten sakınınız; zira o, kalbin katılaşmasına, namazda gevşekliğe ve bedenin bozulmasına yol açar</strong><strong>.</strong>”</em> [3]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bir namahreme, haz alma kastı olmaksızın atılan geçici bir bakış, istiğfarla anında temizlenebilecek bir küçük günahtır. Ancak mekruh olan aşırı yeme alışkanlığı ne yapar? Kalbi katılaştırır; insanı ibadetin ve gece münacatının lezzetinden mahrum bırakır ve türlü bedensel ve ruhsal hastalıklar için zemin hazırlar. Bu alışkanlık, bireyin maneviyatının altyapısını hedef alır ve onu, şehvetler başta olmak üzere diğer günahlar karşısında daha savunmasız hâle getirir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Doğrudan vaz‘î etkiler</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bazı mekruhlar, insanın rızkı ve ilâhî tevfikleri üzerinde doğrudan vaz‘î etkilere sahiptir; bu etkiler, tekil bir küçük günahın sonuçlarına kıyasla çok daha ağırdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü </strong><strong>Örnek: İki </strong><strong>Doğuş Vakti (fecrin doğuşu </strong><strong>ve güneşin doğuşu</strong><strong>) Arasında Uyumak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Sabah ezanı ile güneşin doğuşu arasındaki vakitte uyumak, meşhur olan mekruhlardandır. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><em>“<strong>Sabah uykusu uğursuzdur; rızkı uzaklaştırır ve yüzün rengini sarartır</strong>.”</em> [4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu mekruh, her ne kadar zahirde doğrudan bir itaatsizlik olmasa da insanın maddî ve manevî rızıklarının dağılım düzenini bozar. Bu alışkanlığa sahip olan kimse, seher vaktinin manevî bereketlerinden ve o saatlere takdir edilmiş rızıklardan kendisini mahrum bırakır. Bu durum, insan hayatında stratejik ve kalıcı bir kayıp oluşturur; hâlbuki geçici bir küçük günah, bazen tek bir salih amelle telafi edilebilir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Din algımız, asgarî düzeyde ve yalnızca “cezadan kaçınma” esasına dayalı bir bakış olmamalıdır. Böyle bir anlayış, insanı mekruh ile haram arasındaki tehlikeli sınırda duraklatır. Oysa irfan sahibi ve kemale talip bir insanın yaklaşımı, azamî, “ilahî sevgi ve rızayı celbetme” temelli olmalıdır. Yüce Allah bir fiili “mekruh” olarak nitelediğinde, yani o fiili “sevmediği” anlamına gelir. Âşık bir kul için ise mâbudun bu “sevmeyişi”, o fiili terk etmenin en güçlü saikidir.</p>

<p style="text-align:justify">Meşhur mekruhların tehlikesi, onların “sıradanlaşması”, “kaygısızca tekrar edilmesi” ve “yıkıcı vaz‘î etkiler” doğurmasında yatmaktadır. Bu tür fiiller, sessizce işleyen bir termit ve güve gibi, iman ve maneviyatın temellerini içten içe oyar. Buna karşılık küçük günah, duvarda beliren bir çatlak gibidir; fark edildiğinde, insanı onarmaya ve tedbir almaya sevk eder.</p>

<p style="text-align:justify">Gelin, dinî basiret ile mekruhların sınırını, haramların sınırı kadar titizlikle koruyalım. Zira kemal zirvelerine ulaşmak, görünüşte sığ ama gerçekte derin vadiler olan mekruhlardan sakınmakla başlar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>-------------</strong></p>

<p style="text-align:justify">[1]- <em>el-Kâfî,</em> c. 2, s. 664.</p>

<p style="text-align:justify">[2]- Şeyh Tûsî, <em>el-Emâlî,</em> s. 528.</p>

<p style="text-align:justify">[3]- <em>Gurerü’l-Hikem,</em> h. 2742.</p>

<p style="text-align:justify">[4]- <em>Bihârü’l-Envâr,</em> c. 83, s. 130.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Fıkıh | Ahkam</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/mekruh-amelin-yikiciligi</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 16:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/01/0b9.jpg" type="image/jpeg" length="66039"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
