<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/dusunce" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 21 May 2026 19:46:22 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/dusunce"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Şeytan Taşlama ve Tarihçesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şeytan taşlamak, İslam’dan önce de biliniyor, uygulanıyor ve Hz. İbrahim’in (a.s) miras bıraktığı menâsik kapsamında ele alınıyordu..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeytan Taşlama</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bitkiler, hayvanlar, insanlar ve diğer bütün varlıklar doğal olarak kendileriyle uyumlu olmayan her şeyi def edip iterken kendileri için münasip buldukları her şeyi cezb eder ve çekerler. İtme ve çekme, doğal âlemde ve normal insanî hayatta bazen şehvet ve gazap, bazen düşmanlık ve sevgi ve bazı durumlarda da arzulamak ve nefret etmek ikilemleri arasında cereyan eder. Ancak müminler için bu ikilem, bütün bu ikilemlerin en saf hali; yani tevelli ve teberri şeklinde tecelli bulur. Mina’da gecelediği saatler daha ziyade cezb ve tevellinin zuhuruna şahit olurken, gündüz vaktine girildiğinde hac ibadetinin def ve teberri boyutu ön plana çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Tıpkı Yüce Rabbimizin kurbanlıklarla ilgili: <i>“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat ona sadece sizin takvanız ulaşır”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> buyruğunda da olduğu gibi teberrinin hacdaki mazharı; yani şeytan taşlamanın asıl mahiyeti çakıl taşları ile şeytanı kovup uzaklaştırmak değildir. Bilakis insanî ve cinnî şeytanları bizlerden uzaklaştıran, yüreğimizde beslediğimiz öfkedir. İşte bu duygu, bizleri bütün iç ve dış şeytanlıklardan muhafaza eder ve korur.</p>

<p style="text-align:justify">Şeytan taşlamakla ilgili şu hususa dikkat edilmelidir ki, ne o cemreler şeytandır ne de çakıl taşlarıyla onu hedef almak şeytanı taşlamaktır. Zira şeytan taşlamak, câhiliye döneminde de vardı. Hatta günümüzde dahi kendileri bizzat insanî şeytan olan bazıları da şeytan taşlamaktadırlar. Çok açık olsa gerektir ki, şeytan asla yedi adet taş atmakla kovulamaz. Onu kovmanın ve onun kötülüklerinden güvende kalmanın yegâne yolu, Allah’ın dergâhına istiaze etmek ve Allah’a sığınmaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet mucibince, her daim iç, dış, insanî ve cinnî şeytanların saldırısına maruz kalan insanoğlu, bu saldırılar esnasında Allah’a sığınmak zorundadır. Tabi ki sırf<i> “Euzu billahi mine’ş şeytani’r recim” </i>demek yeterli değildir. Dil ile ifade olunan istiaze, her ne kadar bizzat ibadet sayılsa da, semere ve sonucu yine lafız ve söz düzeyinde kalır. Bu, tıpkı dış düşmanlar saldırıya geçtiklerinde, birisinin tehlike alarmını çalması ve bu alarmı duyanların meydanın ortasında<i> “evet, biz sığınağa girmeliyiz!”</i> diye durup kalmalarına benzer. Sırf bu cümleyi dile getirmiş olmak, güvenli bir sığınağa girildiği anlamına gelmez. Zira bu durumda yapılması gereken tek iş sığınağın içine girmektir. Günaha heveslenmek ve meyletmek, bir tehlike alarmıdır. Bu tehlikenin zararlarından korunmak için Allah’tan başka sığınacak hiçbir yeri bulunmayanlar ona koşup sığınmalıdırlar.</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ondan gayri sığınak bulman da mümkün değildir.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşin hakikati şu ki, insanoğlu melekleşmeden, şeytan onun yaşam alanından çıkıp gitmez ve o, onun şeytanlıklarından güvende kalamaz. Hac, melek ahlakına bürünebilmek için en uygun zemindir. Özellikle de şeytan taşlamak ki bütünüyle her tür şeytanlık ve kötülükten teberri ve uzak olmayı sembolize etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Sözün özü, cemreleri taşlamak, hem içimizdeki şeytanı taşlamak hem de dışımızdaki insanî ve cinnî şeytanları kovma girişiminin temsili bir ifadesidir. Demek ki kendisi bizzat insanî şeytanlar zümresinden sayılan bir insan, asla gerçek anlamıyla teberri ve şeytan taşlama liyakatine erişecek bir güce erişemez. Aynı şekilde şeytan eğer bir insanın yol arkadaşı olmuşsa, bu insanın şeytanı yani her daim beraber olduğu yoldaşını kovması düşünülemez bile.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Her kim Rahman’ın zikrinden körlük edip görmemezlikten gelirse biz ona bir şeytan musallat ederiz ve artık o ona arkadaş olur.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık o arkadaşların en kötüsüne düşmüş demektir.”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Allah’ın yâdı ve zikrinden gâfil kalan bir kimsenin cezası, Allah’ın onu, şeytana arkadaş kılmasıdır. Şeytan ile arkadaş ve yoldaş olan biri ise, çok kötü bir arkadaşa müptela olmuş demektir. Böyle birinin aynı zamanda arkadaşını taşlayabileceği düşünülebilir mi? Şeytan taşlamanın esrarına vakıf olamamış birinin bu ameli abes ve yaptığı hac da nakıstır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeytan Taşlamanın Tarihçesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Şeytan taşlamak, İslam’dan önce de biliniyor, uygulanıyor ve Hz. İbrahim’in (a.s) miras bıraktığı menâsik kapsamında ele alınıyordu. Denildiğine göre, Hz. Mesih (a.s) bir gün bir incir yemek istedi ve incir ağacının yanına gitti. Ağacı meyvesiz bulunca da ona lanet etti. O günden sonra Hıristiyanlar, o lanetli ağacın bulunduğu mekânı taşlarlar. Matta İncilinin Ishah Babı 19. ayet bu konuya işaret eder.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Arap geleneğinde, bir insan özel bir suç dolayısıyla gazaba uğradığında diri ya da ölü recmedilirdi. Bu doğrultuda, Ebrehe’nin ordusuna komutanlık eden ve Mekke’ye varmadan önce ölen Ebu Regal’in kabrini taşlarlardı. Yine bu anlamda Farazdak’ın meşhur rakibi Cerir’den şu kıta nakledilir:</p>

<p style="text-align:center"><i>Farazdak ölürse eğer, onu recmedin<br />
Tıpkı Ebu Regal’in kabrini taşladığınız gibi</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Hac: 37</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> A’raf: 200</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Kehf: 27</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Zuhruf: 36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Nisa: 38</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. Dairetu’l Maarif-i El Karni’l İşrin, c.9, s.464-465</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 17:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/seytantaslama-1.jpg" type="image/jpeg" length="69211"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanların Tövbe Hakkında Farklı Tutumları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İçinizdeki en iyi insanlar, günah yaptıktan sonra tövbe edenlerdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İnsanların Tövbe Hakkında Farklı Tutumları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Tövbe kapısını aralayan insanları birkaç bölüme ayırabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci bölüm: </strong>Tövbe ettikten sonra hayatının sonuna kadar güzel bir hayat benimseyen, geçmişte yapmış oldukları hataları telafi eden ve bir daha asla aynı hataya düşmeyen, genel olarak bütün insanların yapabileceği ufak hatalar dışında hiç günaha bulaşmayan insanlar. Bu tür bir tövbeye “Nesuh tövbe” denilir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci bölüm:</strong> İbadetlerini yerine getirmek ve büyük günahlardan uzak durmak konusunda oldukça azimli olan insanlar. Her ne kadar isteyerek de olmasa farkında olmadan herhangi bir günaha düşecek olurlarsa fark ettikleri anda bu hatadan dönen ve telafi yolunu tutan kişilerdir. Bu gruptaki insanlar her ne kadar birinci gruptan daha aşağı bir aşamada yer alsalar da yine de çok büyük bir makama sahiptirler. Genel olarak hakiki bir tövbeyle günahından dönen insanlar bu grupta yer alır. Zira kötülükler insanoğlunun varlığıyla bütünleşmiştir ve çok az insan tamamıyla bu yönünün etkisinden kurtulabilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yine Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bir hadiste şöyle yazar: <i>İçinizdeki en iyi insanlar, günah yaptıktan sonra tövbe edenlerdir.</i></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir hadiste de şöyle yazar: <i>Mümin, buğday başağına benzer. Zaman zaman eğilir, ancak tekrar doğrulur.</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü bölüm:</strong> Tövbe ettikten sonra bir süre günahtan uzak durup da daha sonra yeniden nefsine yenik düşen insanlar. Bu gruptaki insanlar genel olarak ibadetlerini yerine getirmek konusunda ve günahlardan uzak durmak konusunda ciddi bir tutum içinde olmalarına rağmen kimi zaman nefislerine yenik düşüp bilerek bir günah işlerler. Yani nefsanî istekleri onları türlü günahlara sürüklemek istemesine rağmen bu isteklerine karşı koyar ve doğru yoldan sapmamaya çalışırlar. Ancak sadece bir veya iki günah konusunda zaman zaman nefislerine yenik düşerler. Buna rağmen bu insanların ana hedefi tamamıyla doğru bir hayat benimsemektir ve “inşallah ileride böyle bir hayat benimseyeceğim” düşüncesiyle tövbe etmeği her gün ertelerler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tövbe ederlerse) umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder.</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu gruptaki insanlar tövbe edecek olurlarsa, Yüce Allah katında bu tövbenin kabul edilmesi ve geçmişteki tüm günahlarının affedilmesi büyük bir olasıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dördüncü bölüm: </strong>Tövbe sonrasında bir süre azimli bir şekilde doğru yolda ilerledikten sonra ansızın hiçbir şey olmamış gibi yeniden eski hayatlarına geri dönen insanlar. Bu tür bir tövbe en değersiz tövbedir ve bu insanların sonunun ne olacağı ise Allah’ın iradesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Necm, 32.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Âl-i İmrân 135.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Tövbe, 102.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/tevbeler-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="20332"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tevekkülün Kaynağı ve Aşamaları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tevekkülün Kaynağı ve Aşamaları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah’tan başka hiçbir fail olmadığına inanıp da ancak onun, güç ve kuvvet sahibi olduğuna, kullarının her halini bildiğine inanıp da onların bütün ihtiyaçlarını gidermeğe kadir olduğuna, bütün kullarına karşı ilgili ve şefkatli olduğuna inanıp da ondan başka hiçbir güç sahibi olmadığına, ondan başka hiçbir ilim sahibi olmadığına inanıp da onun ilgisinin ötesinde bir ilgi ve şefkat olmadığına inanan şahıs ister istemez kalbini yalnızca ve yalnızca Allah’a bağlayacaktır. Açık veya gizli hiçbir şekilde de başka birisine ilgi göstermeyecektir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanda bu hallerin olmaması iki şeyden kaynaklanır. Bu durum bazen yakin zayıflığından bazen de kalp güçsüzlüğünden kaynaklanır.</p>

<p style="text-align:justify">Kalbin hasta olması ve zayıf düşmesi genellikle korkulara yenilmesi ve evhamlara kapılmasından kaynaklanır. İnsan, her ne kadar güçlü bir yakine sahip olsa da korkuların peşinde giderse ve korkularını fazlasıyla önemserse kalbini hasta bir hale getirebilir. Örneğin hiçbir cansız varlıktan korkmayan şahıs, bir cenazeyle beraber aynı kabirde veya aynı evde uyumaktan korku duyabilir. Dolayısıyla tevekkül, ancak güçlü bir kalp ve yakin özelliğine aynı anda sahip olmakla elde edilebilir. Zira ancak bu iki özelliğin bir araya gelmesi kişide itminan ve sükûnet oluşmasına sebep olur. Kalbin sükûnet içinde olması ve yakin özelliğine sahip olması iki farklı şeydir. Nice yakin sahibi kalpler sükûnet içinde değildir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrahim’le ilgili şöyle buyurmuştur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi.”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Buna karşın diğer din ve mezheplere mensup olan insanlarda görüldüğü gibi nice itminan ve sükûnet içindeki insan yakin sahibi değildir. Örneğin Yahudiler, kalplerinde taşıdıkları Yahudilik inancında zerre kadar kuşku duymayabilirler ve bu büyük bir itminanla bu inanca bağlı olabilirler. Hıristiyanlar için de aynı durum geçerlidir. Ancak bu insanlar zerre kadar yakin sahibi olamazlar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu yanlış inançlarına tam bir güvenle bakan bu insanlar, Allah’ın son dinine uymadıkları için yakinden nasipsiz kalmışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların tevekkül oranı, taşıdıkları yakinin azlığı veya çokluğuyla, arzularının uzun veya kısa ve arzularına göre biriktirmiş olduklarının az veya çok olmasıyla, az veya çok olabilir. Kimi insanlar mukarreb kullardandır, kimileri eshâbu’l-yemîn kullardandır ve kimileri hiç tevekkül sahibi değildir. Bu, tamamen kişinin zahiri sebeplere ne kadar güvendiğine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Eksiksiz bir imana sahip olanlar kesinlikle sebeplere hiç güvenmez ve rızık peşinde gitseler de gitmeseler de Yüce Allah onlara hiç ummadıkları yerden rızık ulaştırır. Ancak bu insanlar Yüce Allah’ın rızık konusundaki emirlerine uymak amacıyla rızık peşinde gitmeyi bir kenara bırakmazlar. Buna rağmen onların bütün güveni kazandıklarına değil Allah’adır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: <i>Yüce Allah, müminlerin rızkını, umdukları yerin dışında bırakmayı reddeder.</i></p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s), bu kuralı sadece müminler için söylemiştir. Zira kâmil ve eksiksiz bir iman, sebepleri tamamıyla gözden çıkarmayı gerektirir ve bu tür bir imana sahip olan insan sadece ve sadece Allah’a tevekkül edip onunla itminan bulur. Ancak eksiksiz bir iman sadece Yüce Allah’ın seçip de kendisine ilim vermiş olduğu peygamberler, vasileri ve benzeri insanlarda görülebilir. “Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Zeynel Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur: Hayrın tamamını insanların elindekine tamah etmemekte buldum. Yüce Allah, hiçbir işinde insanlara bel bağlamayıp da bütün işlerinde Allah’a güvenen şahısın dualarını kabul eder.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Ne kötü kuldur tamahının peşinde koşan kul ve ne kötü kuldur kendisini küçük düşürecek bir isteği olan kul.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Mümin kulun şerefi gece ibadetidir, onuru ise insanlara el açmamaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bakara, 260.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Necm, 23.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Maide, 54.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 18:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/tevekkkul-1.jpg" type="image/jpeg" length="53020"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam Ümmetinin Ruhbaniyeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, “Ben senin fermanını işittim ve huzuruna vardım” demeli yani her daim ‘lebbeyk’ nidasını dillendirmelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İslam Ümmetinin Ruhbaniyeti</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Resul-i Ekrem telbiye hakkında şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ruhbaniyete karşılık bize cihad ve tüm yüksekliklerde tekbir getirmek verildi.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>‘Yüksek yerlerde tekbir’</i> tabiri ile<i> ‘telbiye’</i> kastedilmiştir. Zira Beytullah ziyaretçileri, yüksek bir yere her çıktıklarında yüksek sesle ‘lebbeyk’ derler. İşte bu, Allah’ın insanları davet etmiş olduğu makbul ve övgüye değer ruhbaniyettir:</p>

<p style="text-align:center">“Beni, yalnız beni gözetin/ Benden sakının!”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Gerçek bir <i>‘rahip’</i> sadece ve sadece Allah’tan sakınır. Onun Allah korkusu, aklî bir korkudur nefsanî değil. Dolayısıyla hep onu gözeterek yaşar.</p>

<p style="text-align:justify">Hep onu gözeterek yaşamaktan maksat, mekânsal ya da zamansal bir boyut taşımaz. Zira Allah, her durumda herkesle beraberdir ve hiçbir şeyde içkinleşmeksizin her şey ve her yerde bir huzur ve zuhuru vardır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar kendi aralarında örneğin: <i>“Üstadı gözetin; ona karşı saygılı olun”</i> dediklerinde bu, <i>‘üstadın yanı başında ya da ondan daha yüksek bir yerde oturmayın’ </i>anlamına gelir. Lakin bu tarz bir ‘gözetme’ ve ‘saygı ifadesi’ Yüce Rabbimiz için tasavvur dahi edilemez. Dolayısıyla “Beni, yalnız Beni gözetin/ Benden sakının!” ayetinde emrolunan ‘gözetme, sakınma ve korku duyma’ itikâdî anlamda onun harimini korumaktır. Yani insan, Hak Teâlâ’nın huzurunda öylesine bir teslimiyet içerisinde olmalıdır ki, ondan başkasını görmemeli, ondan gayrisine bel bağlamamalı ve ondan gayrisine gönül vermemeli ve her daim: “Ben senin fermanını işittim ve huzuruna vardım” demeli yani her daim ‘lebbeyk’ nidasını dillendirmelidir. İşte bu bilinçte bir hac ziyaretçisi, gerçek anlamda Allah’ın ‘rahib’ bir kuludur. Övgü ve methe şayan ruhbanlık da işte böylesi bir hac eda edebilmektir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tevhidin Telbiye İle Tecelli Bulması</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) telbiye zikriyle ilgili olarak şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Lebbeyk Allahumme lebbeyke, lebbeyk senin yoktur bir şerikin lebbeyk, hamd ve nimet sana aittir, mülk de yoktur senin bir şerikin lebbeyk, lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk, lebbeyk ey selamet diyarının davetçisi lebbeyk, lebbeyk ey günahların bağışlayıcısı lebbeyk, lebbeyk ey telbiye ehli lebbeyk, lebbeyk ey celal ve ikram sahibi lebbeyk, lebbeyk ey sen ki yaratırsın ve dönüş yine sanadır lebbeyk, lebbeyk ey istiğna eden ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu lebbeyk, lebbeyk ey hem korkulan ve hem arzulanan lebbeyk, lebbeyk ey hak ilah lebbeyk, lebbeyk ey nimet ve tüm iyi ve güzel fazl sahibi lebbeyk, lebbeyk ey büyük sıkıntıları gideren lebbeyk, lebbeyk ben senin kulun ve iki kulunun evladıyım lebbeyk, lebbeyk ey kerim lebbeyk!</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bu zikirleri farz ve nafile tüm namazlardan sonra, bir bineğe bineceğin esnada, hareket edeceğin zaman, yüksek bir yere her çıktığında ya da bir düzlük ve ovaya indiğinde, bineğine binmiş birini gördüğünde, uykudan uyandığında ve seher vakitlerinde okuyabildiğin kadar oku! Bu zikirleri yüksek sesle dile getir! …</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Şunu bilmelisin ki zikirlerin ilk kısmındaki dört lebbeyk farzdır. Bu cümleler, tevhidin beyanıdır. Bütün peygamberler bu cümlelerle lebbeyk demişlerdir. Ey miraçlar sahibi (Lebbeyk ey miraçlar sahibi lebbeyk) nidasını çokça dile getir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu zikri daha çok dile getirirdi. İlk kez lebbeyk diyen kişi, Hz. İbrahim (a.s) idi…”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Bakır’a (a.s): <i>“Telbiye niçin ‘telbiye’ diye isimlendirilmiştir?”</i> diye sorulduğunda şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i>“Bu, Hz. Musa’nın (a.s) Rabbinin nidasına verdiği cevaptır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Musa b. İmran beraberinde Benî İsrail’den yetmiş peygamber olduğu halde hac eda etmişti… Onlar ‘lebbeyk’ derken, dağlar onlara karşılık veriyorlardı. Musa Kelim (a.s) şöyle diyordu: “Lebbeyk, ben senin kulunum ve kulunun (iki kulunun) evladıyım!”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) haccın bazı kısımlarında ‘telbiye’ yerine geçen ‘İş’ar-ı Budn’<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> hakkında bir soru üzerine şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“… Sonra de ki: Bismillah, Allahım, her şey sendendir ve yine senin içindir. Allah’ım, ibadetimi kabul eyle…” Bu hadis-i şerif, şu ihram duası ile birlikte, daha önce de izah ettiğimiz üzere tevhidin hacda tecessüm bulduğuna delalet eder: “Allah’ım, benim senden dileğim, beni sana icabet edenlerden, vaadine iman edenlerden, emrine boyun eğenlerden kılmandır! Şüphesiz ben senin kulunum ve sana teslimim! Senin koruman dışında bir korunağım yoktur ve ben senin ita buyurduğundan başkasını alamam!”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Demek ki hacda yegâne maksat, Allah’ın didarına nâil olmak ve ondan başka her şeyden teberri etmektir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Telbiye’ ihlâslı bir şekilde Allah’a icabet etmektir. Dolayısıyla bu amel, bütün çirkinlikleri izale eder ve tüm habis ve asi şeytanları kovar. Bu anlamda İmam Sadık (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) ‘telbiye’ getirdiği ‘Beyda’<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> mevkii ile ilgili şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İşte burada tüm habislikler, Karun ve hazineleri nasıl yere gömülmüşse aynı şekilde gömülür!”</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nükte:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Meşhur Şair Ebu Nuvas, Hasan b. Hani Ahvazî, ‘telbiye’ ile ilgili şöyle der:</p>

<p style="text-align:justify">İlahım, ne adilsin sen!<br />
Meliklerin melikisin<br />
Lebbeyk, icabet ederim sana<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Senden dileyen kul, asla ümitsiz olmaz<br />
Senden ne dilerse icabet edersin<br />
Sen olmazsan ya Rab, o helak olur<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Gece karanlığa büründüğünde<br />
Gezegenler feleklerde yüzerken<br />
Kendilerine tayin olunan yörüngelerde<br />
Her bir nebi her bir melek<br />
Ve sana lebbeyk diyen herkes<br />
Tespih de etse lebbeyk de dese hep sanadır<br />
Ey günahkâr kul, niçin böyle gâfilsin<br />
Acele et, koş eceline<br />
Amelini hayırla sonlandır<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Hamd ve nimet ancak sana aittir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Tehzibu’l Ahkâm, c.5, s.91-92; Vesailu’ş Şia, c.12, s.282-283</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 234-235; Vesailu’ş Şia, c.12,s.375</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.214; Vesailu’ş Şia, c.12, s.386</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Hac üç kısımdır: Temettü, ifrad ve kıran. Umre-i müfrede, temettü umresi, temettü’ haccı ve ifrad haccının ihramı, ‘telbiye’ olmaksızın bağlanamaz. Ancak ‘kıran haccı’nda, hacı adayı ‘lebbeyk’ demekle ‘iş’ar’ ya da ‘taklîd’ arasında muhayyerdir. ‘İş’ar’ kurbanlık develere mahsustur. ‘Taklîd’ ise deve ve diğer kurbanlık hayvanlar arasında müşterektir. ‘İş’ar’, kurbanlık devenin hörgücünün sağ tarafında bir kesik oluşturmak ve akan kanı devenin devenin bedenine sürmektir. ‘Taklîd’ ise kurbanlık hayvanın boynuna bir ayakkabı asmaktır. Daha geniş açıklama için hac menasiki ile ilgili kitaplara bakılabilir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.331; Vesailu’ş Şia, c.12, s.340-341</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Beyda’ Şecere Mescidi yakınlarında bir mevkidir. (bkz. El Kâfi, c.4, s.245, 248, 296, 321 ve 333-334) bazı rivayetlere göre, âhir zamanda Mekke’ye doğru hareket eden küfür orduları burada yere gömüleceklerdir. (bkz. El İhtisas, s.255-256; Bihar, c. 52, s. 119, 186 ve 203-204)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Mir’atu’l Harameyn, c.1, s.46; Ayrıca bkz. Taruh-u Medinet-i Dımeşk, c.13, s.454-455</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bakara: 40</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Hadid: 4</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti</guid>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 15:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/telbiye-1.jpg" type="image/jpeg" length="30216"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbrahim Makamı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah Tealâ’nın Mekke’deki şiar ve apaçık ayetlerinden biri de Makam-ı İbrahim’dir. Bu doğrultuda İmam Sadık’a (a.s) <strong><i>“orada apaçık ayetler vardır”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> ayet-i kerimesinden murat nedir diye sorulduğunda şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“(Kâbe’nin inşası esnasında İbrahim’in) üzerine çıktığı ve ayaklarının iz bıraktığı taş; yani Makam-ı İbrahim, Hacer-i Esved ve İsmail’in indiği yerdir.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu taş ilk zamanlar Kâbe’nin kenarında orta yerde bulunmaktaydı. Sonra onu yeri değiştirilmesin diye ‘Mültezem’in üzerine koydular. Günümüzde ise Makam, belirgin bir konuma sahip olup metal bir mahfaza içerisinde korunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in yerinin değiştirildiğine dair bazı hadisler varit olmuştur. Örneğin İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Başlangıçta Makam Kâbe’nin duvarına yakın bir yerdeydi. İslam’dan önce onu şimdi bulunduğu yere taşıdılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke’nin fethinden sonra onu asıl yerine taşıdı. Lakin Halifeler döneminde yeniden yerini değiştirdiler.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette Makam’ın mevcut konumunun Masum İmamların (a.s) onayına mazhar olması ve Nübüvvet Hanedanı’nın (a.s) bu durumun fıkhî sonuçlarıyla ilgili farklı bir beyanının bulunmaması dolayısıyla mevcut mekânda eda edilen namaz ve tavaf yeterli ve sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify">Tabi, hatırlatmak gerekir ki bu rivayetin ilk bölümünde İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Mescid-i Haram’ın sel baskınına uğradığı yıl ben de İmam Hüseyin’le (a.s) beraber Mekke’deydim.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> Hz. Seyyid-i Şüheda, Makam-ı İbrahim’in yok olmasından endişelenen halka: Hiçbir endişeniz olmasın! Sel asla Makam-ı İbrahim-i götüremez. Zira Yüce Allah onu kendi nişanesi kılmıştır.”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dikkate şayan bir diğer nokta da şu ki, “orada apaçık ayetler vardır” ayetine istinat ederek Mekke ile ilgili nâzil olmuş ve bu ayetin kapsamına giren her şey, mucizevî ve harikulade bir yöne sahiptir denilemez. Zira ‘ayet’ kavramı sadece Salih’in Devesi, Ay’ın Yarılması ve benzeri olağanüstü olgu ve olaylara delalet etmez. Ayet, bazen tekvinî bir nişane bazen teşriî bir alamet ve bazen de hem tekvinî hem de teşriî boyutları olan bir şiar anlamına gelir. Ayet, Hak Teâlâ’yı gösteren ve insanlara onu hatırlatan nişane ve alamet anlamına gelir. Örneğin “Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz?” ve “Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz” ayetlerinde ‘ayet’ alamet ve nişane anlamında kullanılmıştır. Demek ki insana Hakk Teâlâ’yı hatırlatan her şeye, ‘ayet’ denmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün ‘apaçık ayetlerin’ mutlaka harikulade ve tabiatüstü bir boyutunun olması gerekmez iddiasını teyit eden husus, yine söz konusu ayetin devamında yer alır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oraya giren emniyette olur.”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu cümle ‘apaçık ayetler’ tabirinden sonra gelir. Ki icmalden sonra tafsil babından söz konusu ‘emniyet’ apaçık ayetlerin bir örneği olarak gösterilir. Bu husus, hiçbir harikuladelik olmaksızın Hakk’ı hatırlatan alamet ve ilâhî nişanelerden sayılmıştır. Daha zarif bir ifade ve Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla açıklayacak olursak: “İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” cümlesinin ‘apaçık ayetler’ tabiri için bir ‘bedel’ olduğu söylenir. Lakin bu görüşü kabul edecek olsak dahi, burada sadece ‘İbrahim’in makamı’ bedeldir denebilir. Diğer iki cümle, yani ‘Oraya giren emniyette olur’ ve ‘Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır’ cümleleri bağımsız ve tek başına bir mana ifade eden cümleler olup iki hazfedilmiş bedel; yani ‘girenin emniyeti’ ve ‘gücü yetene haccın farz oluşu’na delalet eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sadece ‘İbrahim’in makamı’ ‘apaçık ayetler’ tabirinin ‘beyanıdır’ diyecek olursak, buradan çıkarabileceğimiz nükte şu olur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi” ayetinde söz konusu olan ‘tek başına bir ümmet’ nitelendirmesinde olduğu gibi ‘Makam-ı İbrahim’ de; onun ayak izi ve makamı da mucizevî bir hakikat olarak tek başına ‘apaçık ayetler’ sayılmış ve ‘tek başına bir ümmet’ bilinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Ayetler’ tabirinin çoğul olmasının bir diğer hikmeti de şöyle açıklanabilir: Bir: Sert bir taş tıpkı hamur misali yumuşamıştır. İki: Taşın tamamı değil, belirli bir kısmı hamur gibi yumuşamıştır. Üç: Belirli bir derinliğe kadar ayak izi belirmiş ve taşın geri kalan kısmı olduğu gibi kalmıştır. Dört: Bu izi yok etmek isteyen tuğyancılara karşı korunmuştur. Beş: İslam ülkelerindeki değerli eşya ve değerli ve kutsal bilinen kültür miraslarını çalma peşinde olan sanat eseri ve antik eşya hırsızlarının şerrinden muhafaza edilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">‘Apaçık ayetler’ tabirinin Makam-ı İbrahim dışında diğer birçok şeye; örneğin Harem bölgesi sakinlerinin emniyette oluşu gibi Mekke ve Harem-i İlâhî’de var olan diğer birçok hakikate de şamil geldiğini iddia edenler, çok açık oldukları için ayrıca dile gelmeyen ve Allah Teâlâ’nın tasrih buyurmadığı birçok husus zikrederler. Örneğin: 1. Kuşların Kâbe’nin üzerinden uçmaması ve o bölgeye geldiklerinde yönlerini değiştirmeleri 2. Kuşların Kâbe’yi kirletmemesi 3. Hayvanların Harem bölgesinde barış içerisinde yaşamaları ve yırtıcıların dahi diğer hayvanlara saldırmaması 4. Ashab-ı Fil örneğinde olduğu gibi Kâbe’ye yönelik kötü emeller besleyen zalimlerin helak olması 5. Hacıların ne bedensel ne de ruhsal açıdan yorgunluk ve bitkinlik hissetmemeleri ki ne kadar uzak ve meşakkatli yollardan gelmiş olurlarsa olsunlar defalarca hac ziyaretiyle müşerref olmayı arzularlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıdan bakıldığında Makam-ı İbrahim, Allah’ın Mekke’de zuhur bulan sayısız ayet ve nişanelerinden biridir. Buna göre Yüce Allah en genel çerçevesiyle ilâhî nişanelerden bahsettikten sonra özel olarak ve Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı bu Makam’ın önemi ve değerine binaen ‘genel bir ifadeden sonra özel bir manayı zikretmek’ babından ona atıfta bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Orada apaçık ayetleri; İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira onun ayak izleri sert ve pek bir taşın üzerinde kalmış ve onun mübarek ayak izi, sadece o cansız taşın belirli bir bölgesinde ve belirli bir derinlikte günümüze kadar gelmiştir. Bunu bugün dahi apaçık bir şekilde görebilmekteyiz ki bugün o taşın çevresini kuşatan metal kaplamanın yüzüne Harem sorumlularının yerinde bir seçimiyle şu ayet işlenmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kuşların uçması ile ilgili söylenenlerin ispatı, bu hususa yöneltilen bazı eleştiriler göz önüne alındığında gayet zor olduğundan apaçık ilâhî ayetler kapsamında değerlendirilmesi de problemlidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim Nasıl Şekillenmiştir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in nasıl şekillendiğine dair birkaç görüş ileri sürülmüştür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Kâbe’yi inşa ederken Hz. İbrahim (a.s) bu taşın üzerine çıkıyordu. Bu esnada, ilâhî mucize eseri taş yumuşamış ve onun ayak izleri üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Hz. İbrahim ikinci kez Mekke’ye geldiğinde Hz. İsmail’in (a.s) eşi: “Atlarınızdan ininiz, sizleri yıkayayım” demiş ve o, ayaklarını bu taşın üzerine koymuş sonrada ayak izleri bu şekliyle kalmıştır<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a>.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> “İnsanlar arasında haccı ilân et” emrini icra ederken bu taşın üzerine çıkmış ve insanları, Kâbe’ye gelerek hac farizasını eda etmeye çağırmıştır. İşte bu esnada, ayak izleri bu taşın üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> Hz. İbrahim’in çağrısı ve gelecek zamanlardaki tüm hacıların ‘lebbeyk lebbeyk’ diye cevap vermeleri<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> hadisesiyle –ki bu hadise alelade bir olaydan daha ziyade ilâhî misak hadisesine benzemektedir- ile ilgili rivayetlerden anlaşılan, Kâbe’nin duvarına bitişik duran bu taşın, onun Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu hususudur.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Mamafih, kesin ve herkesçe kabul gören husus, Hz. İbrahim’in ayağını sert bir taşın üzerine koyması, ayaklarının bu taşta iz bırakması ve bu izin günümüze kadar kalmış olmasıdır. İşte bu iz onun mucizesi olarak telakki edilmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Ancak bu olayın hangi durumda vuku bulduğu; bu durumlardan birinde mi yoksa her üçünde mi sorusunun cevabını bu konuya dair rivayetlerde araştırmak gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mucizenin bir benzeri de Hz. Davud (a.s) hakkında gerçekleşmiştir. Buna göre Allah, sert ve soğuk demiri onun ellerinde yumuşatmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“And olsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin dedik. Ona demiri yumuşattık.”</strong></i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu arada dikkate şayan bir diğer nükte, ‘zırh yapmak’ hususunda ‘talim ve öğretmek’ tabirinin kullanılmış olmasıdır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik.”</i></strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira ‘zırh yapma zanaatı’ bütün diğer bilim dalları ve zanaatlar gibi başkalarına öğretilebilir. Ancak sert ve soğuk demiri elle yumuşatmak harikulade bir iştir. Burada söz konusu olan demir çelik entegre fabrikası kurmak –ki bu bir ilim ve sanayidir; mucize değil- değildir. Bu yüzden “Biz ona demiri yumuşatmayı öğrettik” diye buyrulmaz. Bilakis “sert ve soğuk demirin Davud’un (a.s) ellerinde yumuşadığından” söz edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı konu Makam-ı İbrahim için de geçerlidir. Bir iki farkla ki, evvela burada konu “Biz ona taşı yumuşattık” mealinde bir ilâhî müdahaledir. Yani sert bir taş ilâhî bir mucize eseri yumuşamış ve Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayakları onun üzerinde iz bırakacak kadar içine girmiştir. İkincisi, söz konusu mucize Davud (a.s) için sürekli iken Hz. Halil (a.s) için geçici ve sadece bir olaya mahsus idi.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’de Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayaklarının ‘izi’ muhafaza edilmiştir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a>, tıpkı Davud (a.s) kıssasında demirin onun ‘bedenini’ muhafaza ettiği gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki malumat doğrultusunda, bazı müfessirlerin ‘apaçık ayetler’ tabirinin sırf alelade hususlara işaret ettiğine dair iddialarının zayıflığı da anlaşılmış olmalıdır. Şöyle diyorlar:</p>

<p style="text-align:justify">“Makam-ı İbrahim’den murat, Hz. İbrahim’in (a.s) ibadet ettiği yerdir. Kâbe ziyaretçileri de orada namaz kılmakla mükelleftirler: “Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin.” Bundan kasıt, onun ayağını üzerine koyduğu ve ayak izini taşıyan taş değildir. Öyle olacak olsa dahi, bu taş muhtemelen ilkin çamur yığını gibi bir şey iken Hz. Halil’in (a.s) ayak izleri üzerinde kalmış ve bu yığın zamanla yapışkan bir hale gelmiş ve gitgide sertleşerek şimdiki kıvamını bulmuştur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>Söz konusu taşın ‘Makam’ oluşu hakkında, eğer Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu söylenecek olursa, şu iki husus göz önünde bulundurulmalıdır: Bir: bu durumda bu taşın Kâbe’ye bitişik durması gerekir ki üzerine çıkılıp duvar örülebilsin. İki: Bu taşın kesinlikle sabit bir yerde olmayıp Kâbe’nin dört köşesine taşınmış ve bu Beyt-i Şerif’in her dört duvarı örülünceye kadar çevresinde gezdirilmiş olması gerekir. Evet, duvarlar örüldükten sonra Allah tarafından Hz. İbrahim’e gelen bir emir gereğince söz konusu taş, belirli bir yere yerleştirilmiş ve mevcut fıkhî ahkâmın konusu olmuş olabilir. Dolayısıyla söz konusu iki hususa artık istinat edilemez ve şu iki husus da ispatlanmış olur: Bir: Kâbe ile belirli bir mesafede bulunuyor olması; İki: Sabit bir yerde bulunması.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Eğer bu söz konusu taşın Makam oluşunun sebebi, Hz. İbrahim’in (a.s) Mekke’ye yeniden döndüğünde Hz. İsmail’in (a.s) eşi yıkasın diye mübarek ayaklarını onun üzerine koyması ise, yukarıdaki hususlardan hiçbirini gündeme getirmemek gerekir; yani ne Kâbe’ye bitişik olması ne de sabit bir mevkiinin bulunması bir problem teşkil etmez. Ancak mevcut konumunu onaylayacak muteber nakillere ihtiyaç doğar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>c)</strong> Daha önce de değindiğimiz üzere, Makam’ın hâlihazırdaki mevkii, Masum İmamlarca (a.s) da onaylanmış ve bu hususa dair fıkhî ahkâm sorgulanmamıştır. Dolayısıyla bu mevkide yapılan tavaf ve kılınan namazlar sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>d)</strong> Mescid-i Haram’da Makam’ın bulunduğu ve tavaf ve namaz mahalli olan mıntıkaya da Makam-ı İbrahim denir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a> Aynı şekilde Kâbe’nin kendisi de bu isimle anılır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nükte:</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Seccad (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Tüm mekânların en faziletlisi, Rükün (Hacer-i Esved) ile Makam-ı İbrahim arasındaki yerdir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nükteye ‘Huteym’ ile ilgili bölümde İmam Sadık’ın (a.s) nûrânî beyanında da işaret olunmuştu. İmam Bakır’dan (a.s) rivayet olunur ki:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Rükün ile Makam arası enbiya kabirleriyle doludur.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu mekân, İmam-ı Zaman Hz. Bakiyetullah’ın (af) evrensel kıyamının başlangıç noktasıdır. Bu itibarla da çok yüce ve özel bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Hz. Kaim’in (af) bir aşura günü; bir cumartesi günü kıyam ettiğini görür gibiyim. O, Rükûn ve Makam arasındaki mevkide duracak ve Cebrail (a.s) insanları ona Allah için biate çağıracaktır. Sonra yeryüzü nasıl zulüm ve haksızlıkla dolmuşsa aynı şekilde adaletle dolduracaktır.”</i><a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran/97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4, s.223</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Bu rivayet, İmam Bakır’ın mübarek yaşı göz önünde bulundurularak tarihsel açıdan analiz edilmeli ve ciddi bir şekilde araştırılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223; ayrıca bkz. elinizdeki kitap ‘Mekke’nin Tarihi’ konusu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> El Mizan, c.3, s.405</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. El Keşşaf, c.1, s.387-388</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Bakara: 255</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Ravdatu’l Muttakin, c.4, s.114</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Mecma’ul Beyan, c.1-2 s. 384; Bihar, c.12, s.116-117</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83; Bihar, c.12, s.116-117 ve c.96, s.182</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.206-207; ayrıca bkz. elinizdeki kitap Üçüncü Bölüm Üçüncü Ders</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bkz. Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Et Tibyan, c.1, s.452; Et Tefsiru’l Kebir, c.3-4, s. 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Sebe: 10</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Enbiya: 80</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Enes b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre o: “Ben ayak parmakları ve ayak ayasının izini taşın üzerinde gördüm. Lakin zamanla insanların o makama sürekli el sürmeleri sonucu bu izler düzleşti” demiştir. (Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.461-462 ve c.4, s.13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Bihar, c. 96, s. 241 ve 381-382</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Men la Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 245</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.214</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> El Gaybe, Tusî, s. 453; Bihar, c.52, s.290</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 17:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/makam1.jpg" type="image/jpeg" length="10728"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Direniş Kaybederse Tüm Ümmet Kaybeder!]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Sadullah Aydın</strong></h5>

<p style="text-align:right"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam tarihinde Müslümanların yaşadığı en çetin en hayati savaşlardan biri hiç kuşkusuz Uhud Savaşı’dır. Uhud, Müslümanlar için bir varlık savaşıydı. Uhud’ta Müslümanlardan iki grup vardı. Biri bizzat meydanda, sıcak çatışmanın içindeydi. Diğeri ise savaşan grubu arkadan koruyan, kollayan, Okçular Tepesi’ndeki gruptu.</p>

<p style="text-align:justify">Uhud’ta savaşan grup, içlerinde Resulullah gibi biri olmasına rağmen, Hamza, Ali, Musab gibi cengâver yiğitler olmasına rağmen, Okçular Tepesi’ndeki grubun desteğini yitirince büyük bir yara aldı ve yenilginin eşiğinde geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün de Müslümanlar tarihlerinin en çetin en hayati savaşlarından birini veriyorlar. Bir varlık savaşı veriyorlar. Biz bu hayati savaşta da varlık savaşında da İslam ümmetinin bilinçli kesimini iki gruba ayırabiliriz. Bizzat cihat meydanlarında savaşan grup ile cihat eden grubu diliyle, malıyla, duasıyla destekleyen grup…</p>

<p style="text-align:justify">İran İslam Cumhuriyeti, Lübnan Hizbullah’ı, Filistin’deki İslami Direniş Güçleri, HAMAS ile İslami Cihat, Yemen’deki Ensarullah, Irak’taki İslami Direniş Güçleri bizzat savaş meydanında olan, cihat meydanlarında olan grubu oluşturmaktadırlar. Ümmetin diğer bilinçli, uyanık, gayretli kesimleri ise şimdilik destekçi konumundadırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmet, cihat eden kardeşlerine olan desteklerini hiç aksatmamalı, hep canlı tutmalı, bu desteği her geçen gün daha da artırmalı. Amerika ve Siyonist rejimin öncülüğündeki barbar düşmanın saldırı ve istilası karşısında ümmetin ileri karakolu görevini gören, ümmetin özgürlüğü ve kurtuluşu için savaş meydanlarına inmiş olan kardeşlerinin bu cihadına olan ilgisini yitirmemeli. Bu varlık savaşını kanıksamamalı… İlk günkü heyecan sürmeli…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor. Şehitler kervanı her gün yeni İsmaillerin katılımıyla yürüyüşünü sürdürüyor. Ümmet, Okçular Tepesi’ndeki Müslümanların yanlışına düşmemeli, benim desteğimden ne çıkar, ben olmasam da olur gafletine kapılmamalı. Elinden gelen her imkânla direnişi desteklemeli, cihat eden kardeşlerinin yanında durmalı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mücadeleye herkes katkı sunmalı, az veya çok herkes imkânı nispetinde bu safta yer almalı. Bu mücadele bir devletin, bir örgütün, bir hareketin, bir kavmin, bir mezhebin mücadelesi değildir. Bu cihat, bu direniş tüm ümmetin cihadıdır, direnişidir. Ümmetin varlık savaşıdır. Adalet ve özgürlük savaşıdır. İzzet ve namusunu koruyabilme savaşıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Erkeğinden kadınına, yaşlısından gencine, çocuğuna; âliminden avamına, zengininden fakirine, okumuşundan köydeki çobanına herkes ama herkes üzerine düşeni yapmalı, direnişi desteklemelidir. Kültürel olarak, siyasi olarak, ekonomik olarak direnişe güç vermeli, direnişin feryat eden sesi, uyandıran çığlığı olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sosyal medya platformları, iletişim araçları direnişin haklılığını herkese ulaştırmalı, halkların gönülleri, zihinleri direnişle meşgul olmalı; direniş ruhlarda hep canlı ve diri tutulmalı… Direniş ekonomik olarak desteklenmeli…</p>

<p style="text-align:justify">Kardeşlerimizle omuz omuza cihat etme imkânına sahip değilsek malımızla, paramızla, infaklarımızla cihatlarına katkı sunmalı, direnişi güçlendirmeliyiz. Aynı şekilde boykot silahına dört elle sarılarak düşmanı ekonomik olarak çökertme gayreti içinde olmayı sürdürmeliyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Direnişi zafere götürecek mücadeleye olan katkımızı asla küçümsememeliyiz. Afgan Cihadı, Bosna Cihadı, Çeçenya Cihadı ümmetin maddi ve manevi katkıları sayesinde büyük destanlara imza atıp düşmana ölümcül darbeler vurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün kardeşlerimiz ümmetin en büyük en azgın en küstah en alçak düşmanlarıyla savaşmaktadırlar. Hiçbir düşman, ümmete, Amerika ve Siyonist rejim kadar zarar verebilmiş değildir. Ümmetin ayaklarındaki esaret prangalarının en büyük müsebbipleri Büyük Şeytan Amerika ve Siyonist rejimdir. Kardeşlerimizin savaşımının kendi savaşımımız olduğunun farkına varmalı, kazanılacak zaferin ümmetin zaferi olduğunun bilincinde olmalı, onları zafere götürecek her türlü katkıyı kardeşlerimizden esirgeme gafletine düşülmemeli…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong><a href="http://dogruhaber.com.tr" rel="nofollow">http://dogruhaber.com.tr</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 14:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/saaadullah-1.jpg" type="image/jpeg" length="36139"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hacer-i Esved'e Dair Nakiller]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Resulullah’a Benzetilmesinin Hikmeti</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe-i Muazzam’ın dört rüknü vardır. Tavaf esnasındaki konumları itibariyle bu rükünler şunlardır: Hacer-i Esved Rüknü, Irak Rüknü, Şam Rüknü ya da Rükn-i Garbi ve Rükn-i Yemanî. Bu son rükünle ilgili Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Rükn-i Yemanî’ye her ulaştığımda, Cebrail’in benden önce ona vardığını ve ona sarıldığını görürdüm.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) da bu hususta şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Rükn-i Yemanî, cennet kapılarından bir kapıdır. Bu kapı her daim açıktır. Bu bizim cennete açılan kapımızdır. Biz bu kapıdan gireriz. Bu kapı sadece Âl-i Muhammed taraftarları için açılır ve onlardan başkasına kapalıdır. Bir mümin, Rükn-i Yemanî’nin yanı başında her dua ettiğinde, duası yücelere yükselir. Öylesine yükselir ki arşa dokunur ve Allah ile o dua arasında hiçbir hicap kalmaz.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin kapısıyla Hacer-i Esved arasındaki mesafe ‘Mültezem’ diye anılır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bu mekân, Allah’ın Âdem’in (a.s) tövbesini kabul ettiği mekândır.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Rükn-i Yemanî’nin yanı başında ve ‘Mültezem’ hizasındaki bölüme ‘Müstecar’ denir. O noktada bulunan bir hac ziyaretçisi tıpkı Allah’ın lütfuna sığınmış ve o lütfun eteklerine tutunmuş biri gibi görülür. Bu itibarla ‘sığınak’ anlamına gelen bu isimle anılır. İmam Ali (a.s) Kâbe’nin perdesine tutunup sarılmak ve ona asılmanın hikmetini şöyle beyan buyurur:</p>

<p><i>“Bu amel, tıpkı bir başkasına karşı bir cinayet işleyip de sonra gidip onun eteklerine tutunup yalvarıp yakaran, karşısında boynu bükük durup da işlediği günah için af dileyen birinin ameline benzer.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe’nin kapısının karşısında duran bir insanın solunda, Makam-ı İbrahim ise sağında bulunur. Tabi günümüzde, Makam-ı İbrahim söz konusu insanın tam arkasına düşer. Kâbe’ye kıyasla baktığımızda, eğer Kâbe’nin kapısının bulunduğu duvarı onun insanlara dönük yüzü farz edecek olursak; Hacer-i Esved bu duvarın sağına ve Makam-ı İbrahim soluna düşer. Kâbe’nin, daha önce ele aldığımız hadis mucibince arşın bir timsali olduğu ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) makamının az sonra aktaracağımız hadis mucibince arşın sağ kolu ve İbrahim’in (a.s) makamının onun sol kolu olduğunu göz önüne alacak olursak, bu konumun hikmeti açıklanmış olur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu doğrultuda İmam Sadık: (a.s) “İnsanlar niçin sadece Rükn-i Yemani ve Hacer-i Esved’e yüz sürerler?” diye sorulan bir soruya cevaben şöyle buyurur: “Zira bu ikisi, arşın sağ tarafı mesabesindedirler. Yüce Allah kendi arşının sağ tarafında bulunan şeylere yüz sürülmesini emir buyurmuştur.” Sonra “Makam-ı İbrahim niçin sol tarafta bulunmaktadır?” diye sorulunca da şöyle buyurur: “Zira Kıyamet gününde Hz. İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (s.a.a) için her birine özel bir makam vardır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) makamı arşın sağında ve Hz. İbrahim’in (a.s) makamı Rabbimizin arşının solunda bulunacaktır. Kıyamet gününde İbrahim’in makamı yerli yerinde olacak ve Rabbimizin arşının arkası değil, yüzü ona dönük olacaktır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Hz. Mehdi’nin (af) evrensel kıyamı ve adalet güneşinin doğuşu esnasında insanlarla biatleşirken sırtını dayayacağı makamdır. Bu hususta İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kaim, işte bu makama sırtını dayayacaktır. Bu makam, Hz. Kaim’in hücceti ve delilidir. O, kendisine vefalı olanlara bu makamda şahitlik edecektir. O, Allah Tealâ’nın kullarından aldığı ahit ve sözleşmeye bağlı kalanlara şahitlik edecektir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe defalarca yeniden inşa ve restore edilmiştir. Ancak bu binanın bünyesinde hiç değişmeden kalan, çok kadim zamanlardan günümüze kadar gelen, bütün bu zamanlar boyunca hacılar, umreciler ve ziyaretçilerin saygısına mazhar olan ve el-yüz sürülüp teberrük olunan yegâne taş, Hacer-i Esvet’tir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Cennetten İnişi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved’in mucizevî bir taş olduğuna dair; aslı itibarıyla cennette Âdem’in (a.s) elinde bir mücevher olduğunu ifade eden rivayetlerden tutun enbiya ve evliya (a.s) için nice harikulade vakıaya kaynaklık teşkil ettiğini anlatan rivayetlere kadar birçok hadis varit olmuştur. Bu cümleden Hacer-i Esved’in İmam Seccad’la (a.s) konuştuğunu aktaran rivayetlere işaret edebiliriz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı rivayetlere göre Hacer-i Esved cennetten gelmiştir. İlk geldiği zamanlar beyaz bir renge sahipken günahkârların el sürmesi sonucu git gide kararmaya başlamış ve en nihayet bugünkü renge bürünmüştür.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi… Sütten daha beyaz bir beyazlıktaydı. Fakat sonra Âdemoğlu’nun günahları sonucu kararmıştır. Eğer câhiliye kiri ona bulaşmamış olsaydı, ona dokunan her hastalık sahibi mutlaka şifa bulurdu…”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tür rivayetler bazı tefsirlerde İsrailiyyat<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a>, senet bakımından zayıf, Kur’an’a ve akla aykırı, birbirleriyle çelişen ve sonuç itibarıyla reddedilmesi gereken rivayetler zümresinden sayılmışlardır. Hatta sahih bile sayılacak olsalar bir taşın cennetten gelmiş olması makul sayılamayacağı için bu rivayetlere güvenilemeyeceği savunulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla, rivayetler karşısındaki bu tutum, ya Peygamberlerin manevî hakikatlerini kabullenemeyen bazı mezhebî taassupların ürünüdür ya da bütün olay ve olguları maddî sebeplere bağlayan modern bilimin gelişmişliği karşısında aşağılık duygusuna kapılmanın bir sonucudur. Üstat, Bakara Suresi 127. Ayetin tefsirinde bu tutuma yönelik dikkate şayan eleştiri ve açıklamalar ileri sürer.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Söz konusu eleştirilerin ışığında bu konuya dair dikkate şayan bulduğumuz bazı nüktelerin izahını gerekli buluyoruz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İtikadî konular ve dinî maarifle ilgili problemlerin ispatı için ya kesin aklî delil ve burhan ikame olunmalı ya da Kur’an-Kerim’de açık bir nassa istinat edilmeli veya Mütevatir yahut ‘haber-i vahid’ olmakla birlikte kesin bilginin husulüne kanıt olacak karineler içeren bir hadise dayanılmalıdır. Zira bu tür maarif hususunda zan ve ihtimal hüccet sayılmaz. Bu itibarla bu tür konuların ispatı ya da reddi için sahih bir senede dayansa ve muteber bilinse de ‘haber-i vahid’, zannî bir emare olduğu cihetiyle muteber görülmez.</p>

<p style="text-align:justify">Fıkhî ayrıntılar hususunda, muteber bir senede dayanan ve delaleti tam olan bir ‘haber-i vahid’e istinat edilebilir ve ona mutabık fetva verilebilir. Lakin itikadî meselelerde, ilim ve itminan (kesin kanaat) gereklidir. Bu itibarla aklımızı, gözü kapalı ve ta’abüden özel bir hususu kabullenmeye zorlayamayız. Zira inanç ve itikat, aklın ve kalbin sahasında bulunan bir olgu olup hem tasavvur hem de tasdik düzeyinde kendine özgü temeller üzerinde şekillenir. Dolayısıyla insanın elinde olmayan ve gayri ihtiyari bir gerçekliktir. Bu yüzden bir hususta her ne kadar muteber bir ‘haber-i vahid’ dahi varit olsa, eğer henüz şek ve şüphe varsa, kalbin itminan bulması mümkün değildir. Nitekim bir konuda burhan ikame olunup nazarî ve varsayım düzeyinde bulunan bir iddia, bedihî ve zarurî bir açıklık kazandığında kaçınılmaz olarak anlaşılmaya müsait bir kıvama gelir. Bu durumda “ben anlamadım “demek hiç kimse için bir bahane teşkil etmez ve kabul ya da inkâr dışında başka bir seçenek söz konusu olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Maksat şu ki, yukarıdaki hadisler içerisinde sahih ve muteber olanları da vardır. Hepsinin kusurlu olup ve muteber sayılamayacağı iddiası kabul edilemez. Lakin itikadi konular ve bu tür dinî maarifin ispatı hususunda bu tür hadislere istinat edilemez. Tabi aynı şekilde kesin bir dille reddetmek de makul sayılamaz. Demek ki haber-i vahide ne söz konusu öğretilerin ispatı ne de reddi doğrultusunda istinat edilemez. Elbette muteber sayılan zannî bir delil, kesin olmasa da nispi bir kanaatin hâsıl olmasını sağlayabilir ve bu düzeyiyle bir bilgi, Masum’a isnat edilebilir. Burada önemli olan, bir hususta sırf şüphe etmiş olmayı, kesin bir ret ve inkâra dayanak kılmamaktır. Zira kâinata dair birçok problem bizler için meçhul ve bilinmezdir. Dolayısıyla bir konuyu ret ve inkâr etmek için kesin bir delil ve kanıt ortaya konmadıkça hiç kimse hiçbir şeyi inkâr etme hakkına sahip olamaz. Evet, dinin usulünden olup imanın şartlarından sayılan bir konuda mutlaka muteber bir delil arayışı içerisinde olunmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Haber-i vahid vasfı taşıyan hadisler arasında çakışma sık rastlanan bir husustur. Elbette çoğu durumlarda bu hadisler arasında delalet ettikleri anlam gözetilerek ortak bir zemin bulunmaktadır. Nitekim bu, fıkhî teferruatla ilgili herkesin kabulü olan bir yöntemdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Söz konusu rivayetlerin içerik olarak akıl, Kur’an ya da kat’i sünnetle çeliştiğine dair iddia, tamamen mesnetsiz ve kuru bir iddiadır. Zira bu konuların reddine dair aklî, Kur’anî ya da sünnete dayalı hiçbir delil ileri sürülemez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> İlâhî nimetlerin gayp hazinelerinden nâzil olduğunu ifade eden aşağıdaki ayetler, söz konusu eleştirilere konu olan rivayetlerin doğruluğunu teyit etmektedirler:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> “Allah sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş nazil kıldı.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> “Biz demiri de nazil kıldık ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”</strong><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">‘İnzal’ kavramı, ‘yaratmak’ anlamına gelmez. Bu kelimenin anlamı, yücelerden indirmek ve tabiat ötesinden tabiat âlemine gerçek anlamıyla nâzil kılmaktır, tıpkı Kur’an’ın Kadir Gecesi nâzil kılınması gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayetlerden yola çıkarak, tüm varlıkların Yüce Allah nezdinde hazine ve köklerinin olduğu ve tüm varlıkların Allah’ın maslahat gördüğü belirli bir ölçü içerisinde yüce âlemlerden nüzul ettiği ve insanların faydalanabileceği bir kıvama geldiği sonucuna varılabilir. Başka bir ifadeyle bu tür hususlarda gerçek anlamıyla bir nâzil kılma ve indirme söz konusudur. Elbette bu olay, tecelli şeklinde cereyan eder; ‘tecafi’ yani bir şeyden kopup ayrılma şeklinde; örneğin yağmur ve kar gibi bulundukları yerden ayrılarak yeryüzüne inmeleri gibi değil. Yani tüm varlıkların yüce âlemlerden tabiat âlemine nâzil kılınması neticesinde ilâhî hazinelerde bir eksilme ve boşalma söz konusu olmaz. Zira bazen ‘Ümmü’l Kitab’<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> bazen de ‘Levh-i Mahfuz’<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> diye tabir olunan bu ilâhî hazineler, eksilme ve yok olma gibi bir akıbete maruz kalmazlar. Bilakis her daim korunmuş ve zeval bulmaktan beri bir hakikate sahiptirler:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sizin yanınızdaki tükenir, Allahın yanındaki ise bakidir.”</i></strong><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu eşyanın tabiat ötesi varlıkları nûrânîdir ve onları gerçek özleriyle görebilme takati herkeste bulunmaz. Bu yüzden de varlık düzeyi itibarıyla tenezzül ederek bu âlemde algılanabilir bir düzeye indirilirler.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki hususu, bir örnekle açıklayacak olursak, “yazdığım bütün kitapların hazinesi benim göğsümdedir” diyen bilge bir yazar düşünün; acaba bu söz, onun yazdığı her kitapla birlikte bilgi hazinesinden bir şeyler eksildiği ve zihninde bulunan konuları kelime ve kavramlar kalıbında kitaplara aktarmakla zihninin boşaldığı anlamına gelir mi?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>İlâhî hazineler, derece bakımından farklı farklı olduğu için, bu hazinelerden nâzil kılınan varlıkların saygınlık ve değerleri de farklılık arz eder. Örneğin Hacer-i Esved özel bir saygınlık ve değere sahiptir. Bazı rivayetlerin, bu taşın cennetten nâzil olduğunu ve özel bir saygınlığının bulunduğunu ifade ediyor olması, Kur’an’ın ana hatlarıyla mutabıktır. Tabi her ne kadar yukarıda da değindiğimiz üzere bu tür konuları haber-i vahide istinat ederek ispatlamak mümkün olmasa da aynı şekilde sırf bilimsel açıdan uzak bir ihtimal gözüyle bakarak reddetmek de hiçbir anlam ifade etmez. Zira pozitif bilimlerde varlıkların geçmiş, gelecek ve mevcut konumları afakî (ontik/yatay/doğal) düzlemde ele alınıp incelenir. Lakin bu varlıkların dikey (ontolojik) düzlemde incelenip varoluş sebep ve gayesinin mütalaası, her ne kadar birçok alanda çok ileri bir düzeyde bulunsa da pozitif bilimlerin sahasını aşar. Bu tür konular, hikmet ve felsefenin sahasına girerler. Hatta varlıkların varoluş sebep ve gayesi üzerine konuşan fizik bilginleri dahi, aslında bir filozof olarak bu hususları ele alabilirler, fizikçi olarak değil.</p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, ‘beyaz inci’ oluşuyla, cennetlik bir renk taşır, değerli madenler zümresinin rengini değil. Dolayısıyla “bu uyduruk sözleri kurgulayan İsrailî zihniyet, eğer elmasın değerinden haberdar olsaydı kesinlikle bu taş elmastır derdi”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> minvalinde yorumlar bu hususta anlamsızdır. Tabiat âleminin sınırları içerisinde bulunan tüm her şey aslında ne bir fayda ne de bir zarar sağlamaktan aciz taşlarla aynı değerdedir. Müminlerin Emiri (a.s) da zaten öyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify">“Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s) döneminden dünyanın son gününe kadar ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilen taşlarla kullarını hep sınayadurur. Eğer Kâbe’nin temelleri ve dış duvarlarındaki taşlar kızıl yakut ve yeşil zümrütten yapılmış olsaydı Allah’ın bu husustaki emrine uymak daha kolay olurdu…”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved ve Kâbe’nin taşlarının kıymeti, madensel bir değer miyarıyla ölçülemez. Dolayısıyla taşın türü bu hususta hiçbir değer taşımaz. Gümüş ve altının hiçbir manevî değeri yoktur. Bu doğrultuda Yüce Rabbimiz, Firavun’un Hz. Musa’nın sade ve kanaatkâr yaşamına bakarak “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> diye onu aşağıladığını ve bu sözleriyle aslında kendi tebaasını aptal yerine koyup beyinsiz addettiğini beyan buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Firavun kavmini küçümsedi ve aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler.”</i></strong><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yine bu anlamı pekiştiren şu beyanda bulunur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”</strong></i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nüktelerin ışığında şu sonuçlara ulaşabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify">Evvela çok sayıda muteber rivayet, Hacer-i Esved’in semavî ve bir cennet taşı olduğunu ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">İkincisi, kat’i ve yakînî bilgiye dayanması gereken itikadî konuların ispatı hususunda haber-i vahid her ne kadar muteber sayılmasa da, aklî ya da naklî hiçbir delil de bu rivayetlerin içeriğinin bâtıl olduğunu ispatlamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncüsü, zanna dayalı bir delile istinat ederek o delilin delalet ettiği manayı kat’î bir ifadeyle değil de yine zannî ve muhtemel bir isnat ile İslam’a nispet edebiliriz. Tabi bu husus, rasyonel ya da tecrübî temelleri olan muteber bir aklî delille çelişme durumu söz konusu olmadığında geçerlilik arz eder. Delillerin eşit seviyede bulunduğu durumlarda ise yapılabilecek tek şey tevakkuf etmek, yani görüş belirtmekten kaçınmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Dördüncüsü, rical ilmine dair mütalaalarla dirayet ilminin verilerini birbirinden ayırmak gerekir. Zira bazı durumlarda bir hadisin senedi güvenilir râvilere dayanmakla birlikte ‘dirayet’ açısından aklın ve naklîn verileriyle çelişir. Bazı durumlarda ise bunun tersi söz konusudur; yani ‘dirayet’ açısından akıl ve nakille uyumluyken senedin râvileri bakımından problemli olabilmektedir. Bazı durumlarda ise hadisin içeriğinin sağlam bir temele dayanması ve dinin ana hatlarıyla uyumlu görünümü bu problemin telafisini mümkün kılar. Dolayısıyla şu üç tutum; yani kabul, ret ve tevakkuf arasına fark koymak gerekir. Tevakkufun gerekli olduğu durumlarda en iyisi sükûttur; yalanlamak ve reddetmek değil. Zira yalanlama ve reddetme de tıpkı ispat ve kabul hususunda olduğu gibi bir delil ve kanıtın varlığını gerektirir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kıyamet Gününde Hacer-i Esved’in Şahitliği</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe ile birlikte Allah’ın apaçık ayetlerindendir<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a>. O Rabbimizin yeryüzüne uzanan sağ elidir ve ona el sürmek Allah’la biatleşmek payesindedir:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“O Allah’ın, arzındaki sağ elidir ve O, onun vesilesiyle kullarıyla biatleşir.”</i></strong><a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved de tıpkı ‘mescit’ gibi yarın kıyamet günü bir grup insan lehine şahitlik edecektir. Bu doğrultuda Emiru’l Müminin Ali (a.s), Hacer-i Esved’e el-yüz sürerken bir yandan da “ben senin ne bir fayda ne de bir zarar taşıyamayacağını biliyorum; ama sırf Resul-i Ekrem seviyordu diye seni seviyorum” diyen birine cevaben şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’a and olsun, kıyamet gününde Allah, onu diriltecektir ve onun bir dili bir de dudakları olacak ve o ona vefalı olanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde İmam Sadık (a.s) bu söz konusu evham karşısında üstelik üstüne basa basa şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yalan söylemiştir, yalan söylemiştir, yalan söylemiştir! Zira kıyamet günü Hacer’in akıcı bir dili olacak ve kendisine hakkıyla vefalı kalanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rivayet mecmualarında Hacer-i Esved’in ve benzeri makamların faydalarını sarih bir dille ifade eden bu tür hadisler, bu makamların bir vesile babından ve Allah’ın inayet ve bereketinin bir sonucu olarak söz konusu etkiye sahip olduklarını beyan ederler. Yoksa örneğin Kâbe’nin taşlarından hiçbirinin kendisi bizzat ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilir. Nitekim Emiru’l Müminin (a.s) da bu taşların zâtî bir tesirinin olmadığını şu sözlerle ifade buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bunlar, ne bir zarar verebilen ne de bir fayda sağlayabilen; ne işiten ne de gören taşlardır…”</i></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu nûrânî buyrukta yer alan “taşlar” tabiri, Kâbe’nin normal taşlarıyla ilgili olup zâhirî itibarıyla Hacer-i Esved-i kapsamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.408</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.342-343</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Age. c.5, s.275</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Age. c.11, s.225</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Men La Yahduru’l Fakih, c.2, s.192-193; Bihar, c.7, s.339-340</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. El Kâfi, c.4, s.184-186; El Heraic ve El Ceraih, c.2, s.585; Bihar, c.45, s.346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.317-322</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> ‘İsrailiyye’ kavramının çoğulu olan ‘İsrailiyyat’ köken itibarıyla Yahudi kitaplarına dayanan hikâyelere denir. Lakin git gide ‘galebe’ babından hadis, tarih, tefsir ve sair kalıplar içerisinde İslam düşmanları vasıtasıyla İslami düşünce ve kültür havzasına giren her tür hurafe ve bâtıl inanç için kullanılmaya başlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El Mizan, c.1, s.290-295</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Hicr: 21</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Zümer: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadid: 25</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Ra’d: 39</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Buruc: 22</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Nahl: 96</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.467</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 192. Hutbe</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Zuhruf: 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Zuhruf: 54</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Zuhruf: 33</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.239</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Age. s.316-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Age. s.320-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Age.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/haceriz-1.jpg" type="image/jpeg" length="77452"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Zilhicce ayının ilk on gününün şeref ve azametiyle ilgili Resulullah efendimizden (s.a.a) iki rivayet varit olmuştur. Birincisinde şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yüce Allah nezdinde hac ayının ilk on gününden daha bereketli ve hayır işlere verilen ecir bakımından daha büyük hiçbir gün yoktur.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci rivayete göre ise şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Değerli ârif, merhum Mirza Cevad Ağa Melikî Tebrizî (r.a) bu hadisi, birincisinden daha önemli görürdü.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Bu hadisin öneminin sırrı, ikinci hadiste ‘muhabbet’ ve sevgiden söz edilmesidir; ‘azamet’ ve büyüklükten değil. İkinci rivayetteki <i>“en sevgili/en mahbup”</i> tabiri, <i>“daha bereketli ve daha büyük”</i> tabirlerinden daha derinliklidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her iki rivayette de Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu soru yöneltilir: <i>“Acaba Allah yolunda cihat gibi ameller dahi ilk on günün amelleri kadar değerli ve sevgili değil midir?”</i> Hz. Peygamber, muhataplarının <i>‘cihad’</i> ve <i>‘şehadet’</i> arasındaki farkı kavrayabilmesi için şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her cihad ve her savaş meydanında yer almak, zilhiccenin on gününün faziletine sahip olamaz. Ancak malını ortaya koyarak ve canını feda ederek gidip de dönmeyen mücahitler müstesna. Çünkü onlar, çok özel bir makama ve daha yüce bir mükâfata nâil olurlar.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Son cümledeki nüktenin sırrına gelince; şehid, şahadeti gerçekleştiği zaman ve tarihe, değer ve iftihar katar. Şehid, yattığı her toprak parçasına şeref bahşeder. Bu itibarla, Kerbela Şehitleri Ziyaretnamesi’nde, şahadet coğrafyasının pak ve tertemiz olduğundan bahsedilir: “Sizler tertemiz idiniz ve içinde defnolunduğunuz topraklar da temiz kılındı!” dolayısıyla bir cihad hareketi, eğer şehadetle sonuçlanıyorsa, hiçbir amel ona denk gelemez. Zira şehid, içinde yaşadığı zamanı da mekânı da kendi kanına borçlu kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Söz konusu Ziyaretname’deki <i>“Şehitlerin, şehit düştükleri yer ve defnolundukları mekânlar, pak ve temizdir”</i> cümlesini bir kıyasın (mantıksal anlamda kıyas, tasım, dedüksiyon) küçük önermesi olarak ele alacak olursak; bu kıyasın büyük önermesinin Kur’an-ı Kerim’de şu ayette yer aldığını görürüz:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbinin izniyle pak ve temiz bir beldenin bitkisi meyveye durur…”</i></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Evet, tertemiz bir beldenin meyveleri Rabbimizin izniyle tomurcuklanır ve verimi başkalarına da erişir.</p>

<p style="text-align:justify">Anladığımız kadarıyla hac ve ona özgü günlerin cihattan –tabi şahadetle sonuçlanmayan cihattan- dahi üstün ve faziletli sayılması, sadece ibadî açıdan değildir. Haccın diğer birçok boyutu da bu üstünlükte pay sahibidir.</p>

<p style="text-align:justify">Hac aylarından sayılan zilkadenin yirmi beşinci gününde vuku bulmuş en önemli hadise, ‘Dahvu’l- Arz’ hadisesidir. ‘Dahvu’l- Arz’ bazı rivayetlerde yer aldığına göre, Kâbe’nin zemini ve harem mıntıkasının ortaya çıkıp genişlemeye başladığı günün adıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin onarılması, hac ahkâmının açıklanması ve İbrahimî (a.s) ezanın; yani insanlığı hacca davet ilanının gerçekleştiği ay yine zilhicce ayıdır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zilhiccenin ilk on gününde gerçekleşen en önemli tarihi hadise, Beraat suresinin nüzulü ve bu surenin teberri Emiri Ali b. Ebi Talip (a.s) aracılığıyla iletilmesi hadisesidir. İlkin ‘Sakife Ashabı’ndan birileri, bu görevin ifasının ve bu sureyi okuma vazifesinin kendilerine verileceği ümidini taşıyorlardı. Ancak ‘teberri’ ayetini nâzil eden Allah, onun nasıl iletileceğinin kuralını da nazil etti. Zira bu ‘teberri’ ilanı, bizzat ‘tevelli’ ve ‘teberri’ mazharı olan biri tarafından gerçekleştirmeliydi. Ey peygamber! Sen veya senin canın hükmünde olan birisi dışında hiç kimse bu mesuliyeti yerine getirme liyakatine sahip değildir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Sen yahut senden olan biri dışında kimse eda etmesin!”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla Resulullah’ın ‘canı ve ruhu’ olan Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> şu ayeti tebliğ vazifesiyle görevlendirildi.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzak ve beridir...”</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri hadiseler, haccın zamanının dahi söz konusu özelliklerinden dolayı ayrıca bir fazileti vardır. Zira daha öncede değindiğimiz üzere, her bir zaman dilimine, o zamanda yaşayanlar ve yaşananlar ve her bir mekâna orada bulunanlar ‘iftihar’ ve ‘şeref’ bahşeder. Yoksa zamanın özü ve parçaları arasında ya da mekânın özü ve onu şekillendiren geometrik boyutları; yani uzunluk, genişlik, derinlik ve yüksekliği arasında hiçbir fark gözetilemez. Elbette eğer bir şeyin gayp hazinelerinde belirgin bir taayyünü varsa, bazı özel niteliklere sahip olması mümkündür. Bu özellikler o hazinelerden nâzil olduktan sonra zuhur bulur. Ancak eğer bir şey gayp mertebesinde hiçbir taayyün taşımıyorsa ve nâzil olduktan sonra bir taayyün buluyorsa, söz konusu özellikler bu taayyün mertebesinde meydana gelir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinde ve Hac Esas Alınarak Alınan Kararlar ve Yapılan Sözleşmeler</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Bir İbrahimî gelenek olan haccın ve adının yaşaması adına, bütün İbrahimî Peygamberler (a.s) en basitinden en önemlisine kadar bütün sözleşme ve antlaşmalarını hac döneminde yahut haccın adını anarak gerçekleştirirlerdi. Daha önce de değinildiği üzere Hz. Musa ve Hz. Şuayb (a.s) arasındaki sözleşmede ‘sekiz yıl’ yerine ‘sekiz hac’ tabiri kullanılmıştır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Hz. Şuayb (a.s) Musa-yı Kelim’e şöyle der:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sekiz hac dönemi bana ücretli olarak çalışman şartıyla…”</i></strong><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yılda sadece bir kez hac merasimi düzenlendiğine göre demek ki burada, her bir hac bir yıl olarak değerlendirilmiştir. Bu, hac esas alınarak gerçekleştirilen sözleşmelerin en basitidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayın ‘zilhicce’ diye anılıp şöhret bulması, cahiliye döneminde dahi ‘Beyt’i haccetmenin’ bu ayda gerçekleşmesinden dolayıdır. Bu isimlendirme ve şöhret, hac merasiminin önemini yansıtmanın yanı sıra haccın köklü bir tarihi olduğunu da göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Musa-yı Kelim (a.s) yüce nübüvvet makamına eriştiğinde, Yüce Allah en önemli buluşma için zaman olarak hac aylarını tayin buyurdu. Buluşma süresini belirlemek doğal olarak Kelim’in (Musa’nın) değil. Mütekellim’in (Allah’ın) uhdesinde olacağından Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Kırk gece benim misafirim olacaksın!</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşte bu ‘erbain’ yani kırk gece, zilkadenin başından başlayıp zilhiccenin onuncu gününe kadar olan süredir. Hac merasiminin ve Beytullah ziyaretinin zirvesi de işte bu ‘erbain’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Zilkade ayı ve zilhiccenin ilk on günü, çile (erbain) için en münasip zamandır. Manevi makamlara erişmek, en az art arda gelen ve kırk gün sürecek ihlâslı bir mücahede ve çaba gerektirir. Öyle ki, her kim kırk gün boyunca her açıdan ihlâslı bir niyetle Allah için adım atarsa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir kul, kırk gün Allah için ihlâslı olursa, hiç kuşkusuz hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.”</i><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Birileri eğer bir kemallere erişebilmişse aynen bu şekilde amel ettikleri içindir. Çilleye çekilmek, tabi ki yılın belirli gün veya aylarına münhasır değildir. Ancak zilkade ve zilhiccenin ilk on günü ilahî bir miattır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca<strong><i> “Fecre and olsun. On geceye de!”</i></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> Ayetlerinin en bariz karşılıklarından biri de zilhiccenin ilk on günüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Bazıları, uzlet ve inzivaya çekilmeyi çilenin şartlarından bilirler. Lakin dikkat edilmesi gereken nokta şudur: dünyadan arınıp inzivaya çekilmek elbette övgüye şayan ve arzulanan bir amel olmakla birlikte bu, dünyadaki halktan, toplumdan ve toplumsal sorumluluklardan uzak durma anlamında ele alınmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Musa-yı Kelim, o kırk gün kırk gece hep oruçluydu.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> Zira bu çilede onu doyurup susuzluğunu gideren ilahî buluşma ve ona kavuşmaydı.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Bu çilenin mahsulü hakkın tecellisini şuhûd edebilmekti:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü…”</i></strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Fakat yalnızca bu değildi, ayrıca Tevrat’ı almaya hak kazanmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut…”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sözün özü şu ki, bütün bu ilahî mevhibeler hac merasiminin düzenlendiği günlerde Hz. Musa’ya (a.s) verilmişti. Bu sözleşme ve ahitleşme, halk (Musa) ve Hâlık (Allah) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en önemlisidir. O söz konusu ücretle adam tutma ve hizmet sözleşmesi ise iki mahlûk (Şuayb ve Musa a.s) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en basitlerindendir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.14, s. 273</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El Murakabat, 12. bölüm, s. 346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> İkbalu’l A’mal, s. 335; Mefatihu’l Cinan, Ziyarat-ı Mutlaka-yı İmam Huseyn (a.s) 7. ziyaret</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> A’raf: 58</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.7, s. 331-332 ve c.9, s. 347-348</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Keşfu’l Esrar, c.1, s. 361</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Biharu’l Envar, c.35, s. 303</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. Al-i İmran: 61 “de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımız ve kadınlarınızı kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Tövbe: 3</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 5, s. 414; Biharu’l- Envar, c.96, s. 64</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Kasas: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> A’raf: 142</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Uyun-u Ahbar-i Rıza (a.s) c.2, s. 69, Hadis 321; Biharu’l- Envar, c. 67, s. 242-243</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Fecr: 1-2</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Durru’l- Mensur, c.3, s. 535-536</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Hz. İmam Sadık (a.s) “Rabbim! Hoşnut olasın diye sana acele geldim…» (Taha: 84) Ayetinin tefsirinde şöyle buyurur: Hz. Peygamber Musa’nın durumunu şöyle açıklar: O, kırk gün boyunca ne giderken ne de dönerken Rabbine olan iştiyakından dolayı ne yedi, ne içti, ne uyudu ne de başka bir şey arzuladı.” (Misbahu’ş Şeria, bab 94, s. 196</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> A’raf: 143</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> A’raf: 145</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/hac-gunleri-1.jpg" type="image/jpeg" length="36638"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Evrensel ve Ölümsüz Din]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Evrensel ve Ölümsüz Din</strong></p>

<p style="text-align:justify">İslam, Allah tarafından nâzil olunmuş yegâne cihanşümul din ve bütün insanî erdemleri içeren en eşsiz mekteptir. İslam, bütün bâtıl dinleri gölgede bırakan ve bütün hepsine gâlip gelen tek dindir. Dolayısıyla dünyanın her yerinde ve yeryüzünün bütün coğrafyalarında hayata aktarılabilir ve uygulanabilir bir içeriğe sahiptir. Binaenaleyh bu içerik, tarihin bütün evrelerinde faydalanılabilecek ve insanî yücelik doğrultusunda işlev görebilecek şekilde ortaya konulabilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın en yüce ve en önemli özelliği şu iki nitelikle açıklanabilir: Biri, kuşatıcılık; ikincisi, süreklilik. Bunun anlamı şudur: İslam, siyah, beyaz, sarı ve sair bütün insanları tek tek kuşatır. Zira bütün insanlar; dolayısıyla bütün kabile, millet ve ırklar bu dine göre bir tarağın dişleri misali eşittirler. Hepsi tek bir dinin kuşatıcılığı altında ve onun şemsiyesinin gölgesindedirler. İslam’a göre hiçbir kavim, görmezlikten gelinemez. Aynı şekilde geçmişten geleceğe; kıyamet gününe kadar bütün zamanları kuşatır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul niteliğinin hikmeti, öncelikle onun insan fıtratını olgunlaştırmak için nâzil oluşunda yatar. Zira insan fıtratı hiçbir coğrafyaya hiçbir tarihsel evre ve zaman sürecine özgü olmayıp her tür ırksal faktör ve coğrafi olgunun etkisinden tamamen uzaktır. İşte bu itibarla değişmez bir eğitimsel altyapı ve sarsılmaz bir öğretim ve irşat zeminine sahiptir. İkicisi, İslam’a göre insanın asıl öğretmeni, eğitmeni ve yetiştiricisi, Allah’tır. Ki O’nun her şeyi kuşatan ilim deryasına ne herhangi bir cehalet yol bulur ne de sonsuz huzur ve şuhûd dergâhına bir an olsun yanılgı ve unutkanlık arız olur. Dolayısıyla O’nun razı olduğu bir dinin, bütün insan topluluklarının hidayeti doğrultusunda sarsılmaz bir zemin ve zeval bulmaz bir yapı üzere inşa olunduğunu kabul etmek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Buradan alınacak sonuç şudur: İnsan fıtratı ve beşerin özgün yaratılışı, hidayet kabiliyetine sahip ve her tür değişim ve dönüşümden beri olduğuna göre ve bütün insanların hidayet edicisi olarak âlemlerin rabbi ‘ilim’, ‘cehalet’, ‘şuhûd’, ‘yanılgı’, ‘hatırlama’, ‘unutma’ gibi her tür değişimden münezzeh olduğuna göre, O’nun insanların hidayeti için vazedeceği bütün kanunlar kaçınılmaz olarak her tür zeval ve zaaftan uzak olacak, bütün zamanlar boyunca ve bütün yeryüzü sathında geçerli ve ebedi kalacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> <i><strong>“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> <strong><i>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: «Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir…”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yani, insanların kurtarıcısı olan yegâne din, Allah tarafından nâzil kılınmış tek din, insanın değişmez fıtratı ile uyumlu gerçek din ve aynı şekilde bütün büyük peygamberlere (a.s) gönderilmiş olan ve onların insanları davet ettikleri biricik din, İslam’dır. Dolayısıyla peygamberler arasında hiçbir ihtilaf ve getirdikleri din hakkında hiçbir farklılık söz konusu değildir. Bütün ihtilaf ve ayrılıklar çıkarcı zalimler ve din taciri âlimler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ancak eğer semavî dinler arasında özellikle bazı ayrıntılarla ilgili bir farklılık gözleniyorsa bu, önceki dinlerin bâtıl olduğu ya da aslında fâsit olduklarını göstermez. Zira bütün o söz konusu ayrıntılar dahi hak ile mutabık, kendi yer ve zamanında gerekli ve kaçınılmaz bir rol oynamışlardır. Ancak bugün için bu zorunluluk kalktığından ve geçerlilik süresi dolduğundan dolayı yürürlükten kaldırılmışlardır. Yoksa ‘bir programın iptali ve aslında fâsit olduğunun beyanı’ anlamında ‘nesih’ semavâ ahkâm için asla söz konusu edilemez. Zira bütün bu programları tanzim eden bizzat Rabbimiz olup o ise, haktan gayri bir söz söylemez.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola o eriştirir.”</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Başka bir açıklamayla; İslam bütün milletleri çatısı altında bulundurur. Bütün zamanlarda ve zamanın hem aktığı yatak hem de varoluş sebebi yani gökler ve yerler dürülüp ortadan kaldırılıncaya kadar<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> İslam süreklilik arz eder ve bâki kalır. Bu demektir ki zamanın ve gece ve gündüzlerin akışı onu eskitemez; onu işlevsiz kılamaz. Aksine günbegün daha bir canlılık ve zindelik katar. Dolayısıyla İslam açısından geçmişin, gelecekle hiçbir farkı yoktur. Zira İslam, ilahî bir olgudur; zamanı aşkın, hareket ötesi ve madde üstü. Bu itibarla asla zeval bulmaz; zaman var oldukça bâkidir, bâki kalacaktır. Tarih boyunca, yani insanoğlu yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren hep var olagelmiştir. Zira evvela her insan ilahî bir dine sahip olmak zorundadır ve dahi ilahî din olarak İslam’dan gayri hiçbir din yoktur. Çünkü ‘din’ Allah nezdinde sadece ve sadece İslam’dır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam dışında hiçbir din kabul görmez.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecek­tir...”</i></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira İslam, insanların özgün yaratılışlarının kaynağı ilahî fıtrat üzeredir ve Allah’ın yaratışı için bir değişim ve dönüşüm düşünülemez. İşte budur kıvama erişmiş en sabit en metin din:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“…Allah’ın fıtratı ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte yegâne sabit din budur…”</i></strong><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul ve ebedi niteliğinin başlıca şahidi Kur’an-ı Kerim’dir. Zira o, âlemlerde yaşayan herkes için bir uyarıcıdır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Ne mübarektir, Furkan’ı (Hakla bâtılı ayıran Kur’an’ı) âlemler için uyarıcı-korkutucu olsun diye kuluna parça parça indiren!”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, bütün âlemler için bir öğüt bir hatırlatmadır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“O, âlemler için yalnızca bir öğüt ve hatırlatmadır.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, apaçık bir dille Allah’tan gayri bir hidayet kaynağının olamayacağını bildirir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”</strong></i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Senin Rabbin sana hidayet kaynağı olarak yeter vurgusuyla birlikte yine şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“De ki: Allah’ın hidayeti, asıl hidayetin kendisidir.”</strong></i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki her iki ilkeye, yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerine Kur’an’ın nüzulünün başlangıcında ve ilk surelerde dahi açıktan vurguda bulunulmuştur. Şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”</strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayet Peygamber’in dâvetinin bütün ‘âlemler’ için bir ‘zikir/öğüt/hatırlatma’ ve ‘hidayet’ kaynağı olduğunu izah etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Bkz. Enbiya: 104 ve Zümer: 67</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Al-i İmran: 85</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Furkan: 1</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Yusuf: 104; Sad: 87; Tekvir: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Furkan: 31</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> En’am: 71</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Kalem: 52</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/evrensel-din-1.jpg" type="image/jpeg" length="66083"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Seyr u Sülûk Aşamaları (II)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak (II)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Varlık âlemi üzerinde irade ve özgürlük sahibi varlıkların tedbir ve yönetimine, daha üst bir irade hâkimdir. Bu irade, bir atom çekirdeğini içine almış olan bir elektronun hareketinden tutun da en büyük gezegen ve galaksilerin hareketine kadar bütün hareketlere yön veriyor. İrfânî makamlara ulaşmamış olan sıradan insanlar bile zaman zaman bu üstün iradeyi açık bir şekilde görebiliyorlar. Hayatımız boyunca birçok defa işlerimizin planladığımızdan çok daha farklı geliştiğini ve hiç ummadığımız büyük sonuçlar elde ettiğimiz olmuştur. Sekiz yıllık kutsal savunma dönemi boyunca savaş meydanlarını dolduran askerlerimiz bunun birçok örneğini bu zaman içinde yaşamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Fiilde tevhit makamına varmış olanlar bütün varlık dünyasını, içerdiği bunca çeşitliliğe rağmen bir bütün olarak görüyorlar. Arifin gözünde her şey tam olarak olması gereken yerdedir ve bütün varlıkların hareketleri, bir elektronun yörüngesinden çıkmasından tutun da yeni bir kuyruklu yıldızın doğuşuna kadar ve galaksilerdeki büyük patlamalar, bütün hareketlilikler, tamamen bir üstün iradeye tabidir. Arifler bütün bunları eşsiz bir ressamın resmetmiş olduğu farklı çizgiler olarak görüyorlar. Gerçek anlamda fiilde tevhit makamına varmış olan birisi bu resimdeki renklerin ne denli büyük bir özenle seçilmiş olduğunu kolaylıkla görebilir. Bu resimdeki bütünlük içinde cebir yoktur ve bütün varlıklar kendi alanları dâhilinde kendi özgürlüklerini kullanıyorlar. Ancak aynı zamanda üstün bir irade bu fiiller ve hareketleri birbirine bağlıyor ve bir düzen oluşmasını sağlıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim ve hadislerde gelmiş olan kaza kader inancı, ilahî meşiyet ve benzeri konularla ilgili öğretiler insanı bu makama ulaştırmak yönünde iyi bir yardımcıdır. Bu öğretiler insana bütün varlıkların zerre kadar ilahi irade dışına çıkamadığını ve aynı zamanda cebir içinde olmadığını öğretiyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tür konulara açıklama getirmek çok zordur; ancak bu gerçekleri yakından hissedenler en zevkli ressamların en güzel tabloları seyretmekten aldığı hazzın kat kat fazlasını alıyorlar. Bir resim tablosu her ne kadar güzel ve çekici olursa olsun nihayetinde bir ressamın sınırlı bakış açısının sınırlı bir alana yansımasından öteye gidemez. Ancak fiilde tevhid makamına varmış olanlar varlık âlemi büyüklüğünde, büyüklüğüne rağmen tek bir parça olan ve bütün renklerin olması gereken yerde olduğu eşsiz benzersiz bir tabloyu seyrediyorlar. Âriflerin bu resim tablosunu seyrederken yaşadığı haz karşısında bütün hazlar değerini yitiriyor.</p>

<p style="text-align:justify">İnce ruhlu insanlar tabiatın güzellikleriyle karşılaştıklarında büyük bir haz yaşıyorlar ve birkaç dakikalığına bile olsa diğer her şeyi unutuyorlar. Bu tür insanlar örneğin güzel bir resim tablosuyla karşılaştıklarında veya bir kanaryanın güzel ötüşünü duyduklarında kendilerinden geçercesine büyük bir haz yaşayabiliyorlar ve dakikalarca etraflarındaki her şeyi unutabilirler. Şimdi bunca ince ruhlu bir insanın sevgilisinin ona hatırlatan herhangi bir şeyle karşılaştığını düşünün. Günlerdir, aylardır veya yıllardır sevgilisinin ayrılığı ile yanıp tutuşan birisine sevgilisinden bir mektup ulaşırsa, sevgilisinin el yazısı veya fotoğrafı ulaşırsa sizce nasıl bir haz yaşar? Bu haz, yemek içmek hazzıyla karşılaştırılabilir mi? Bütün varlık âlemi ârifin sevgilisinin bir eseri iken ârif kullar bu eseri seyrederken vücutlarından ayrılacakmışçasına büyük bir şevk ve haz yaşıyorlar.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>لَوْلاَ الاَْجَلُ الَّذي كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ لَمْ تَسْتَقِرَّ اَرْواحُهُمْ في اَجْسادِهِمْ</strong></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Allah’ın onlar için belirlemiş olduğu ecel vakti olmasaydı ruhları vücutlarında durmazdı.”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu aşamaya varmış olanlar seyr u sülûkun sadece bir aşamasını geride bırakmışlardır ve varlık âleminin tek bir idareciye sahip olduğunu görerek fiilde tevhid makamını elde etmişlerdir. Bu aşamadaki irfân yolcusu her ne kadar varlık âlemindeki tüm hareketlilikler ve hareketsizlikleri Yüce Allah’tan bilse de yine de varlıkların güzelliklerini, bilgilerini, güç, cesurluk, zekâ ve benzeri özelliklerini onların kendisine isnat ediyor. Bu nedenle sâlikin önünde sıfatta tevhid aşaması yer alıyor. İrfan yolunda ilerleyen sâlik, bütün fiilleri yüce Allah’a isnat ettiği gibi varlıkların taşıdığı tüm cemal ve kemal sıfatları da yüce Allah’tan bilmelidir ve bu sıfatların hiçbirisini hiçbir varlık için bağımsız bir şekilde düşünmemelidir. Bu aşamadaki irfân yolcusu hiçbir bilgi sahibini yüce Allah’tan bağımsız bir şekilde bilgi sahibi olarak görmüyor, hiçbir güç sahibini bağımsız olarak güç sahibi görmüyor ve insanların sahip olduğu tüm bilgi ve güçleri yüce Allah’ın sınırsız bilgi ve gücünün bir yansıması olarak görüyor. Bu aşamadaki sâlik tüm güzellikleri yüce Allah’tan görüyor ve gördüğü tüm güzelliklerle beraber o güzelliğin yaratıcısı, hakiki sahibi ve menşeini yani yüce Allah’ı görüyor. Sâlik, bu bakış açısına sahip olduğu vakit sıfatta tevhid makamına varmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak fiilde tevhid ve sıfatta tevhid aşamalarından sonra sâliki bekleyen üçüncü bir aşama var. Bu aşama zatta tevhid aşamasıdır. Bu aşamadaki irfân yolcusu bütün fiiller ve sıfatları yüce Allah’tan bilmekle kalmayıp bütün varlıkların kendisini bile bağımsız tek varlık olan yüce Allah’ın bir yansıması olarak görüyor.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>به دريا بنگرم دريا تو بينم به صحرا بنگرم صحرا تو بينم<br />
به هرجا بنگرم كوه و در و دشت نشان از قامت رعنا تو بينم</strong></p>

<p style="text-align:center"><i>Denize baktığımda denizi sen görürüm<br />
Sahraya baktığımda sahrayı sen görürüm<br />
Nereye bakarsam, dağlara bayırlara<br />
Hepsini senin güzel duruşunun belirtisi görürüm.</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı büyüklerimiz bu konuyu deniz ve ıslaklığına, deniz ve dalgalarına veya gölge ve gölge sahibine benzeterek anlaşılır hale getirmeğe çalışmıştır. Ancak bütün bu benzetmeler makulü mahsusa benzetmenin bir örneğidir ve çok kısır olduğu gibi konuyu gerçek anlamda da anlatamaz. Dalga, ıslaklık ve benzeri şeyler bir cismin farklı halleridir ve bir cevher ve özün arazlarından ibarettir. Bu nedenle yaratıcı ve yaratılan arasındaki ilişkiyi anlatamazlar ve bu yönde çok yetersizdirler. Bu yönde söylenen her şey, benzetme, istiare ve mecazdan öteye gidemez. Hiçbir ârif hiçbir dille bu ilişkiyi anlatamaz. Ârifler bir yana, hiçbir peygamber (a.s) veya masum imamlar (a.s) bu gerçeği kelimelere sığdıramazlar. Zira bu hakikat kelimeler ve kavramların üstünde bir hakikattir. Bu makam ancak yaşanarak algılanır ve hiç kimse bu makama varmadan bu hakikati algılayamaz.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu makamda birçok kişinin ayağı kayıyor ve diğer varlıkları yokmuş gibi silik gördükleri için <i>“Allah'tan başka hiçbir şey yoktur”</i> ve benzeri tabirler kullanılıyor. Bazıları daha aşırı tabirler kullanarak bazen edep kurallarını bile aşacak kadar ileri gidiyorlar. Örneğin bir ârifin <i>“cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur”</i> dediği nakledilmiştir veya bazı âriflerin <i>“enel hak”</i> yani <i>“hak benim”</i> dediği nakledilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Biz bu âriflerin birçoğunu tam olarak tanımıyoruz. Bu nedenle söylemiş oldukları bu sözleri varmış oldukları yüce hakikatlerin kısır yansımaları olarak mı yoksa yanlış ve eğri anlayışları olarak mı görmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Ancak bu bağlamda birisinden yararlanılacaksa en doğrusu masum zatlardan (a.s) yararlanmaktır. Zira bu zatların hatasız insanlar olduğu kesindir ve aynı zamanda bu makamlara varmış oldukları da şüpheli değildir. Gerçekten hakikat peşinde olan birisi masum zatlar (a.s) gibi kesin ve kusursuz kaynaklar durduğu yerde kuşkulu kaynakların peşine gitmez.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak kısaca seyr u sülûk aşamalarını fiilde tevhitle başlayıp zatta tevhitte bitmek üzere üç ana aşamada özetleyebiliriz. Daha önce açıklandığı gibi bu üç aşamanın ruhu insanın kul olmasından başka bir şey değildir. İnsanoğlu bütün varlıkların varlığını asli kaynağı yani Yüce Allah’a isnat etmelidir ve hiçbir şeyi kendisine veya yüce Allah dışındaki herhangi bir varlığa ait görmemelidir. Ancak bunun anlamı kötü yönlerimizi başka birisine isnat etmek ve bu sorumluluğu üzerimizden atmak değildir elbet. Esasen fiilde tevhid aşamasına varmış olan birisi kötü bir iş yapmıyor ve bu nedenle bu tür bir isnat için mahal kalmıyor. Bu makama varmış olan birisi Allah’a karşı gelecek olursa cezası da büyük olacaktır elbet ve cehennemin korkulu uçurumlarında asılı bırakılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan, seyr u sülûk, fiilde tevhid ve benzeri konuları ağzından düşmeyen insanların tamamını bu makamlara varmış olan insanlar olarak görmek de yanlıştır. Bu konularla ilgili kelimeleri iyi bilip de konu üzerinde kitaplar yazmış olan birisinin yeri aynı zamanda cehennem de olabilir. Bu makamlar kolaylıkla elde edilen makamlar değildir. Bir şey ne kadar değerli olursa ona varmak da o kadar çetindir. Yüksek bir dağın zirvesine çıkabilmiş olmanın insana verdiği his çok hoş olabilir; ancak bu hissi tatmak ancak büyük sıkıntılara katlanıp da zirveye kadar çıkabilenler içindir. Manevî konular için de aynı kural geçerlidir. Daha yüksek bir manevî makamı hedefleyenlerin işi bir o kadar zordur. Fiilde tevhid makamı, sıfatta tevhid makamı ve zatta tevhid makamı manevî makamlar içinde en yüksek üç makamdır ve bu makamlara varmak ancak çok büyük ve çok uzun zorluklardan sonra gerçekleşebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Burada yine seyr u sülûk ve irfân yolunun kulluktan ibaret olduğunu vurgulamak isterim. Bu kulluğu fiilde kul olmak, sıfatta kul olmak ve zatta kul olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz ve her bölüm için kendine özgü amel ve kurallar sıralayabiliriz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Muşarete, Murakabe ve Muhasebeyle Takva Sahibi Olmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Bu sorunun cevabına geçmeden önce kul ve köle bir insanın, efendisine tâbi ve onun emrinden çıkmayan bir insan olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla yüce Allah’a kul olmak, ancak kayıtsız şartsız ona tâbi olmakla ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmekle gerçekleşebilir. İşte insanı bu yolda tutan faktör takvadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle kulluk aşamaları içinde ilk aşama takvalı olmak ve takvalı olmayı meleke edinmektir. Takvanın anlamı yüce Allah’ın belirlemiş olduğu tüm zorunlu görevlerin gereğini yani farzlar ve haramların gereğini yerine getirmektir. Sâlik, takvalı olmayı meleke haline getirmek istiyorsa birkaç konuyu göz önünde bulundurmalıdır. Yani ‘muşarete’, ‘murakabe’ ve ‘muhasebe’ yapmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sabahleyin gözünü açan her insan önündeki yeni günü yüce Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu yeni bir fırsat olarak görmelidir ve bu günü yeni bir sermaye olarak değerlendirmelidir. Yatağa gidip de bir daha uyanamayan ne çok insan geldi geçti. Bu, hepimizin başına gelebilecek bir olaydır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> اللّٰهُ يَتَوَفَّى الأَْنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الأُْخْرى إِلى أَجَل مُسَمًّى إِنَّ فِي ذلِكَ لآَيات لِقَوْم يَتَفَكَّرُونَ </strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle uykudan uyanabilmeyi yüce Allah’ın bize bahşetmiş olduğu yeni bir nimet olarak görmeliyiz ve yeni bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Uykudan uyanan insan önündeki bu fırsatı dünya ve âhiret saadetini kazanmak için kullanabileceği gibi bu fırsat içinde dünyasını ve âhiretini kararta da bilir.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerleyen sâlik bu hakikati göz önünde bulundurarak kendisini, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek üzere şartlamalıdır. Burada kendimizi bir ortak gibi düşünüp ortağımızın eline vermiş olduğumuz sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmesini bir ön şart olarak koşuyoruz. İnsanın kendisiyle yapmış olduğu bu anlaşma insanda büyük bir ruhî etki yaratıyor ve insanın gün boyunca yapması gerekenlere yönelik duyarlı olmasını ve gaflete düşmemesini sağlıyor. Bu nedenle günün başında sâlikin ilk yapması gereken iş ‘muşarete’dir. Yani kendisiyle oturup bir anlaşma yapmak, gün içinde bütün günahlardan uzak durmak üzere ve bütün farzları yerine getirmek üzere anlaşmak.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete sonrasında sıra ‘murakabe’ye geliyor. Sâlik, günün başında günahlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmek üzere kendisini şartladıktan sonra gün içinde bu anlaşma ve şartlamayı sürekli aklında tutmalıdır ve kendisini gözetip anlaşmaya aykırı davranışlardan uzak durmalıdır. “murakabe” sözcüğü bazı hadis ve dualarda da kullanılmıştır. Örneğin Münacat-ı Şabaniye’nin bir bölümü şöyledir:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>اِلهِي وَاَلْحِقْني بِنُورِ عِزِّكَ الاَْبْهَجِ فَاَكُونَ لَكَ عارِفاً وَعَنْ سِواكَ مُنْحَرِفاً وَمِنْكَ خائِفاً مُراقِباً</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’ım beni izzetinin nuruna kavuşturarak bana hazların en üstününü tattır da böylelikle seni tanıyayım, senin dışındakilere sırt çevireyim, yalnız senden korkayım ve sana karşı murakabe halinde olayım.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşini düzgün yapsın diye sürekli işçisinin başında duran bir patron gibi sâlik de gün boyunca nefsini gözetlemelidir ve anlaşma doğrultusunda hareket edip etmediğini denetlemelidir. Bu tür bir nezaret insanın doğru yoldan ayrılmaması yönünde oldukça etkilidir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe sonrasında son aşama olarak sıra ‘muhasebe’ye geliyor. Muhasebe, insanın uyumadan önce gün boyunca yapmış olduklarını birer birer gözden geçirerek kendisini sorgulamasıdır. Ortağının yaptıklarını denetleyen bir sermaye ortağı gibi insan kendisini, gözünü, kulağını ve diğer tüm organlarını denetlemeden geçirip gün boyunca yapmaları gereken işleri yapıp yapmadıklarını, herhangi bir hata ve yanlışlık yapıp yapmadıklarını denetlemelidir. İnsan, bu denetleme sonrasında kulluk gereği yapmış olduğu işler için yüce Allah’a bu başarıdan ötürü şükretmelidir ve herhangi bir kusur gördüğü durumlarda ise vakit kaybetmeksizin yüce Allah’tan af dileyip hatasını düzeltme yoluna gitmelidir. Hadislerde bahsedildiği üzere günahları kaydetmekle yükümlü melekler kulun herhangi bir yanlışını gördüklerinde yedi vakte kadar bekliyorlar ve bu süre içinde kul, yanlışından dönüp tövbe etmemişse yedi vakit sonrasında günahını kayda geçiyorlar. Bu nedenle insan, her gün yaptıklarını gözden geçirmelidir ve herhangi bir hatası varsa af dileyip tövbe etmelidir, kaza gerektiren bir yanlışlık yapmışsa, mâli yükümlülük gerektiren bir hata yapmışsa veya herhangi bir şekilde telafi edebileceği bir yanlışlık yapmışsa vakit kaybetmeden gereğini yapmalıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Günün başlangıcındaki muşarete, gün boyunca devam eden murakabe ve gün sonundaki muhasebe, seyr u sülûkun tüm aşamalarında devam etmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ancak sâlikin makamına göre bu aşamalar da yoğunluk bakımından farklılık kazanabilir...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong> - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nehcü’l- Belağa 184’üncü hutbe.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Baba Tahir Hemedani’ye ait bir rubaidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Zumer, 42.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Mefatihu’l- Cinan, Şaban ayının ortak amelleri, sekizinci amel.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> İmam Humeyni ‘Kırk hadis’ kitabında konuyla ilgili şöyle yazıyor: Cihat halindeki insan için kaçınılmaz olan işlerden birisi muşarete, murakebe ve muhasebedir.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete, günün başlangıcında “bugün Allah’ın buyurduğunun dışına çıkmayacağım” şeklinde karar almaktır. Sadece bir gün buna uymak çok kolaydır elbet ve herkes bunu yapabilir. Yeter ki sen karar al, bunu dene ve ne kadar kolay olduğunu gör. Melun şeytan ve askerleri bunu senin gözünde büyütebilir; ancak buna kanma, bu, o melunun kandırma şekillerinden birisidir. Şeytanı bütün kalbinle lanetle, onun boş vesveselerini gönlünden sök at ve bir gün bunu dene. İşte bu durumda bunun aslında ne kadar kolay olduğunu göreceksin.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete ve bu karar sonrasında murakebe aşamasına başlamalısın. Murakebe ise karar süresi boyunca bu kararı göz önünde bulundurmak ve gereğine uymaktır. Bu süre içinde yüce Allah’ın rızasına uymayan bir işi yapmak isteği içinde doğarsa bil ki bu, melun şeytandandır ve seni aldığın karardan alıkoymak istiyor. Melun şeytan ve askerlerine lanet et ve onların şerrinden Allah’a sığın. Bu yanlış düşünceyi aklından çıkar ve şeytana sadece bugün yüce Allah’ın emrine tâbi olacağını söyle. Yıllardır bana türlü nimetler vermiş olan yüce Allah, yıllardır sağlık, sıhhat ve güvenlik nimetlerini benden esirgemeyen yüce Allah, ona vermiş olduğum küçük bir sözü yerine getirmemi hak etmiyor mu? Bu kadarcık ufak bir söze uymamak çok büyük haksızlıktır. Bunları şeytana söylersen defolup gidecektir ve rahmanın askerleri galip gelecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakebe, gün boyunca yaptığın hiçbir işle, ticaretinle, yolculuğunla, eğitiminle ve diğer işlerinle uyumsuz değildir. Akşam vakti muhasebeye sıra gelene dek bu halini korumalısın. Muhasebe ise bu kararını yerine getirip getirmediğini denetlemek üzere nefsini hesaba çekmendir. Elindeki bütün nimetlerin sahibiyle yapmış olduğun bu küçük anlaşmaya sâdık kalıp kalmadığını denetlemendir. Ahdine vefa edebildiysen bu başarıyı sana bahşetmiş olan yüce Allah’a şükretmelisin ve bir adım ileriye gittiğini, bu başarıdan ötürü yüce Allah’ın seni ödüllendireceğini, elinden tutacağını, dünya ve âhiret işlerinde ilerleyeceğini ve bir sonraki günde işinin daha da kolay olacağını bilmelisin. Bunu başarabilirsen, bu dünya mükafat ve ceza dünyası olmamasına rağmen bu dünyada başarının hazzını yüce Allah sana yaşatacaktır. Şunu bil ki yüce Allah sana çok çetin bir iş yüklememiştir ve yapamayacağın bir işi senden istememiştir ancak şeytan ve askerleri bunu senin gözünde ağır bir iş olarak gösteriyorlar. Muhasebe yaparken gün içinde herhangi bir kusur işlediğini fark edersen bundan dolayı yüce Allah’tan özür dilemelisin ve yarın yiğitçe sözünde duracağına, anlaşma gereğini harfiyen yapacağına karar vermelisin. Yüce Allah başarı ve saadet kapılarını sana açıp da seni sırat-ı müstakime götürene dek bu düzeni korumalısın ve buna devam etmelisin. (Kırk Hadis, sayfa: 9 ve 10)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Üstadın “doğru yolu arayanlara İmam Sadık’tan öyküler” adlı eserinde de değindiği gibi burada dördüncü bir aşama da söylenmiştir. Bu aşamaya ‘muatebe’ deniliyor. Muatebe aşamasında sâlik gün içinde yapmış olduğu hatalardan ötürü kendisini cezalandırıyor ve örneğin bir sonraki gün oruç tutmak şeklinde, infakta bulunmak şeklinde veya herhangi başka bir hayır iş yapmak suretiyle yapmış olduğu hatayı telafi etmeğe çalışıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 22:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/bolum-iki1.jpg" type="image/jpeg" length="88522"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Seyr u Sülûk Aşamaları (I)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, hayvanî isteklerinin ipini elinde tutabilirse ve bu istekler istedikleri gibi insanı yönlendiremezlerse işte ancak bu durumda insanın gerçek güçleri kendini gösterecektir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar bir anlamda Allah’a giden yol bir adımla sınırlı olsa da, yalnızca bir kelimeden ibaret olsa da, yalnızca bir kavram ve bir anlam içerse de, yani kulluktan ibaret olsa da, yine de bu yola giren insanın Allah’a olan uzaklığına göre bu yol için birkaç aşama düşünülebiliyor. Bazı değerli irfân büyükleri Allah’a giden bu yola adım atan insanların yolun başından sonuna kadar hangi menzillerden geçeceğini aşamalar halinde anlatmışlardır. Belki de bu alanda yazılmış olan en gözde eser <i>‘Menazilu’s- Sâirîn’</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> kitabıdır. Bu kitapta yüz aşama açıklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İlk aşama ‘yakza’ aşamasıdır. <i>‘Yakza’</i> uyanık olma anlamındadır ve gafletin karşısında yer alır. İnsan, her şeyden önce gaflet uykusundan uyanmalıdır. Eksikliklerini ve kusurlarını bilmeyen birisi kesinlikle bu kusurları gidermek yönünde çaba sarf edemez. Gaflet uykusundan uyanan insan adım adım ilerlemeye başlar ve ilerledikçe birtakım yeni haller yaşar. Bu haller zamanla kişide sabit bir özellik haline gelir ve makama dönüşür. Birinci makam sonrasında kişide yeni haller meydana gelir ve bir önceki halde olduğu gibi zamanla ve tekrarla meleke haline geldikten sonra yeni bir makama dönüşür ve bu düzen bu şekilde devam eder.</p>

<p style="text-align:justify">Büyük ârifler bu yol için birtakım aşamalar söylemişlerdir, ancak bunun anlamı bu aşamaların kesinlikle değişmez aşamalar olduğu değildir. Bir büyük, yüz aşamadan bahsetmişse diğer bir büyük kırk aşamadan bahsetmiştir veya diğer bir büyük sadece yedi aşama söylemiştir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Buradaki amaç insanın, manevî ve insanî makamlara varabilmek için neyi geride bırakıp neyi kazanması gerektiğini ve bu yolda hangi çabaları göstermesi gerektiğini anlatmaktır. Ancak buradaki bütün makamlar da kendi içinde birtakım aşamalara sahiptir ve bu yolda ilerleyen kişi kendi çabası oranında bu makamların yüksek veya düşük aşamalarına varacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada bu aşamaların tamamını bütün özellikleriyle birlikte söylemeyi düşünmüyoruz; ancak aynı zamanda büyüklerin bu uğurda gösterdiği çabayı saygıyla anıyoruz. Büyüklerimiz konuyla ilgili saatlerce, günlerce ve belki yıllarca düşünüp fikir yürütmüşlerdir. Umarım yüce Allah bu çabaların karşılığını en güzel şekilde ihsan eder. Bu zatların söylemiş oldukları şeyler bu yolda ilerlemek isteyenler için yol göstericidir; ancak yine tekrarlamak isterim ki söylenenlerin tamamına <i>“mutlak doğru ve masum imamların (a.s) söylediklerine uygun”</i> gözüyle bakmak yanlıştır. Bu bölümlendirmeler, söylenen aşamalar ve menziller kesinlikle itibaridir ve Peygamber efendimiz (s.a.a) ve imamların (a.s) lisanında bu bölümlendirmelere yer verilmemiştir. Kişinin kullandığı ölçü ve öngördüğü mesafeye göre, seyr u sülûk menzilleri farklı şekillerde şekillendirilebilir. Örneğin bir yolun uzunluğunu söylemek için üç fersah, on sekiz kilometre veya on mil diyebiliriz. Hangi rakamı söyleyeceğimiz kullandığımız ölçü türüne bağlıdır. Bu sebeple irfân büyüklerinin söylemiş olduğu menzillerle ilgili rakamlar arasında uyumsuzluk söz konusu değildir ve menzil bölümlendirmesi için kullanılan ölçüler farklıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada bu menzillerin birer birer anlatılması bir yana, sadece adlarını bile liste halinde söylemek konuyu fazlasıyla uzatacaktır. Bu sebeple en kısa bölümlendirmelerden birisini kısa bir açıklamayla sunmaya çalışacağız.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Daha önce söylediğimiz gibi kendine tapmaktan kurtulup hakiki mabut ve maşuka varmak için genel yol; kul olmak, bütün bağımsızlıklardan kurtulmak ve diğer tüm varlıklarla beraber kendini de Allah’tan görmektir. Bunun gerçekleşmesi için kişinin ilk yapması gereken iş, kendi iradesini tamamıyla yüce Allah’ın iradesine tabi kılmaktır. Bu aşama çok uzun ve meşakkatli bir aşamadır. Bu aşama sonrasında kulun ikinci aşamada yapması gereken iş, taşıdığı bütün iyi sıfatlar ve üstünlükleri kendisinden nefyedip yaratıcıya isnat etmektir. Bunu söylerken bunu diliyle söylemesini kastetmiyoruz. Aksine gerçekte bağımsız bir şekilde bütün üstünlükler ve faziletlerin yegâne sahibi olarak yüce Allah’ı görmesi gerekiyor. Üçüncü aşamada kul, kendi varlığını ve diğer tüm varlıkların varlığını yüce Allah’tan görüyor. Burada da bu gerçeği müşahede etmesini kastediyoruz, aklıyla ve delillerle buna inanmasını değil. Buna göre seyr u sülûk için üç genel aşama söyleyebiliriz ve yine büyüklerin onayıyla bu aşamaları fiilde tevhit, sıfatta tevhit ve zatta tevhit olarak adlandırabiliriz. Ancak burada söylenen fiilde, sıfatta ve zatta tevhit konusu felsefe ve kelamda söylenenle aynı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Felsefe ve kelamda<i> “zatta tevhit”</i> dendiğinde Allah’ın bir olduğu, iki olmadığı ve ortağı olmadığı kastediliyor. Sıfatta tevhit dendiğinde ise kastedilen şey yüce Allah’ın sıfatlarının, onun zatının aynı olduğu ve insan veya diğer varlıklardaki gibi zatına ilaveten bir varlık olmadığıdır. Fiilde tevhit dendiğinde ise söylenmek istenen şey yüce Allah’ın yardımcıya ihtiyaç duymaması ve bütün işleri kimseden yardım almadan yapmasıdır. Felsefe ve kelamcıların bu bölümlendirmesi anlam ve aşama açısından irfânda söylenenden farklıdır. Anlam yönüyle taşıdıkları fark yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor. Aşama yönüyle farka gelince felsefe ve kelamda ilk olarak zatta tevhitle başlanır ardından sıfatta tevhit ve son olarak fiilde tevhit söyleniyor. Oysa irfânda, sâlik, ilk olarak fiilde tevhitle başlıyor, ikinci aşamada sıfatta tevhide ulaşıyor ve son olarak zatta tevhide varıyor.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan ve seyr u sülûk açısından fiilde tevhit aşamasına varmanın hedefi insanın, bütün işlerin var olmak ve gerçekleşmek açısından Allah’a dayandığını müşahede etmesidir. Yani gerçekte bütün işleri, insan da bir sebep olmak üzere, kendi sebepleri aracılığıyla yapan kişinin yüce Allah olduğunu müşahede etmek. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıklarken şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> للّٰهِِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ يَخْلُقُ ما يَشاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ إِناثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ الذُّكُورَ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah’ın birisine erkek çocuğu veya kız çocuğu bahşetmesi o insanın herhangi bir teşebbüsü olmaksızın değildir elbet ve evlilik ve tabii sebeplerledir. Ancak aynı zamanda bir üst aşamada bu iş yüce Allah’a mensuptur. Bu ayetin benzerlerine Kur’an’da sıklıkla rastlıyoruz. Her ne kadar gerçekleşen olaylar tabii sebepler aracılığıyla gerçekleşse de yüce Allah bu olayları kendisine isnat ediyor. Örneğin yağmur yağması, bitkilerin yeşermesi ve insanlara rızık vermek gibi.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً بِقَدَر فَأَسْكَنّاهُ فِي الأَْرْضِ وَإِنّا عَلى ذَهاب بِهِ لَقادِرُونَ ! فَأَنْشَأْنا لَكُمْ بِهِ جَنّات مِنْ نَخِيل وَأَعْناب لَكُمْ فِيها فَواكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْها تَأْكُلُونَ </strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. Onunla da size hurmalıklar ve üzüm bağları meydana getirdik, oralarda sizin için birçok meyveler var, onlardan yemektesiniz.”</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ قُلِ اللّٰهُ </strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“(Resûlüm!) De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allah!”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> هَلْ مِنْ خالِق غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماءِ وَالأَْرْضِ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bütün her şeyin yüce Allah tarafından idare edildiği gerçeği, bulutların hareketlerinden tutun da yağmurun yağmasına kadar; bitkilerin filizlenmesinden tutun da insan ve diğer tüm varlıklara rızık verilmesine kadar; yeni canlıların doğmasından tutun da canlı varlıkların ölümüne kadar bütün bunları aklımızla yüce Allah’a isnat edebiliriz ve “yüce Allah bütün bunları yapıyor” diyebiliriz. Ancak bu gerçeği akılla değil, kalp ile algılamak önemlidir. Bizim hal ve hareketlerimiz, yüce Allah’ın yanı sıra diğer varlıkların faaliyetine ve etkenliğine inandığımızı gösteriyor. “Diğer varlıklar yüce Allah gibi bağımsız bir şekilde etkindirler” düşüncesini farkında olmadan taşıyoruz. Malî bir sıkıntı yaşadığımız sırada arkadaşlarımızdan birisi elimizden tutar da bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa bu durumda bu arkadaşımızı sıkıntımızı gideren kişi olarak görüyoruz. Dindar bir kişiliğe sahip olduğumuzu var sayarsak yüce Allah’ın bu arkadaş aracılığıyla sorunumuzu çözdüğünü düşüneceğiz. Dilimizle “Allah bu sorunumuzu çözdü” demek bir şeydir, bu gerçeğe kalben inanmak başka bir şeydir.</p>

<p style="text-align:justify">Hastalandığımızda hekime başvurup ilaç kullandıktan sonra iyileşiyoruz; ancak aklımızdan geçen şey bu hekim veya bu ilacın bizi iyileştirdiğidir ve iyileşmemizi şu hekime veya bu ilaca bağlıyoruz. Evet, iyileşmeyi hekim veya ilaca bağlamak doğruluk payına sahiptir ve bu nedenle hekime ve iyileşmemiz için çaba harcayan bütün insanlara teşekkür etmeliyiz. Ancak bir üst aşamada bizi iyileştiren kişinin yüce Allah olduğuna inanmalıyız. Allah’ın veli kulları işte böyle bir düşünce yapısına sahiptirler ve evrendeki bütün olaylarda yüce Allah’ın etkinliğini görüyorlar. Bu bağlamda örneğin Hz. İbrahim’in davranışını örnek gösterebiliriz. Hz. İbrahim (a.s), Nemrut ve etrafındakilere yüce Allah’ı şöyle tanıtıyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ ! وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ ! وَإِذا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ! وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ ! وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”</strong></i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu sözler hayatının büyük çoğunluğunu bir mağarada insanlardan uzak geçiren ve kimsenin eğitimi altına girmemiş olan on beş-on altı yaşlarında bir gence aittir. Bu genç, insanların ekmek ve yemek hazırladığını görüyor; ancak bu insanları rızık veren olarak görmüyor. Gerçekte şifa veren kişinin yüce Allah olduğunu Hz. İbrahim (a.s) çok iyi biliyor. Hz. İbrahim (a.s) bizi yaratan, hayatımıza son veren ve kıyamette hatalarımızı affedecek olan kişinin bize bu dünyada rızık verdiğine ve hastalıklardan kurtardığına bütün kalbiyle inanıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri sözler bizim ağzımızdan da çıkabilir; ancak gerçekte bu sözlere inanmadığımızı ve kalben buna yakîn etmediğimizi iyi biliyoruz. Fiilde tevhit makamının anlamı Hz. İbrahim (a.s) gibi gerçekten rızık ve şifa veren kişinin Allah olduğuna inanmaktır. Ulaşılması zor bu makama ulaşabilen kişi daha tevhidin ilk basamağına çıkabilmiştir ve önünde iki basamak daha var.</p>

<p style="text-align:justify">Tevhidin bu aşamasına varmak için enaniyetimizin uyandığını hissettiğimiz her yerde, birtakım işleri kendimize isnat etmek istediğimiz her yerde, benliğimizi çiğneyip yüce Allah’ın iradesini kendi irademizin üzerinde görmeliyiz. Bizi Allah’tan uzaklaştıran şey işte bu enaniyet ve benliğimizden kaynaklanan işlerdir. “Ben istiyorum” ve benzeri hastalıklarımız bütün işlerin Allah’a ait olduğunu görmemizi engelliyor. Sürekli “ben” diyoruz; ben çalışıyorum, ben para kazanıyorum, ben şu buluşu yaptım, ben eğitim verdim ve benzeri benler. Şu benleri pratikte bir kenara bırakıp da irademizi yüce Allah’ın iradesine tabi hale getirebilirsek ve ‘ben’ “şu işi yap” dediği vakit, benin sırtını yere getirip “Allah, bunu yapmamı istemiyor” diyebilirsek işte bu durumda fiilde tevhit makamına doğru ilerleyebiliriz.</p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayında ‘ben’ kalkıp da “yemek ye” dediği vakit, “Allah bunu istemediği için bunu yapamam” dersek işte burada “ben” sarsılıyor ve insanın ruhu üzerindeki etkinliği kırılıyor. “Ben” başkasının namusuna bakmak isterse, önünü alıp “bunu yüce Allah yasaklamıştır” demeliyiz. Bunu yapabilirsek “ben” ve enaniyet putu ilahlık koltuğundan kalkıp oturması gereken yerde oturacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada değindiğimiz istekler ayakaltına alınıp güçlendirilmesi gereken ve egemen kılınması gereken irade güçlendirilmelidir. O yüce ve değerli irade ancak bu düşük isteklerin kırılmasıyla güçlendirilebilir. Kırılması ve yok edilmesi gereken istekler, şeytanî ve nefsanî istekler yani şeytan ve nefsin irade edip diledikleridir. Güçlendirilmesi gereken irade ise yüce Allah’ın rızası doğrultusundaki irade ve isteklerdir. İşte bu rabbanî ve yüce iradenin insana hâkim olması için hayvanî ve nasutî irade ve isteklerin kırılması kaçınılmazdır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, hayvanî isteklerinin ipini elinde tutabilirse ve bu istekler istedikleri gibi insanı yönlendiremezlerse işte ancak bu durumda insanın gerçek güçleri kendini gösterecektir. Örneğin insan, gözünü kontrol edebilirse ve göz, dilediği gibi dilediği şeyleri seyredemezse bu durumda insan, hayatında büyük değişiklikler fark edecektir. Bunu birçok büyük insan bizzat yaşamıştır ve diğer insanlara anlatmıştır. Bu değişikliklerden birisi gelecekle ilgili olacakların habercisi olan sadık rüyalardır. Diğer bir etkisi ise diğer insanların sadık rüyalarını yorumlayabilme gücüne sahip olmaktır. Benim şahsıma yarın olacak olan olaylardan haberi olduğunu söyleyen kişilerin sayısı az değil. Çoğu kez bu sâlih kulların önceden bildiği olayların gerçekleştiğine şahit oldum. Ancak bütün bunlar, bu amelin dünyevî etkisidir. Uhrevî etkileri ise dünyevî etkileriyle kıyaslanmayacak kadar daha değerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Sözün kısası bu tür kontrollerin insanın hayatında olması, başkasının malına izinsiz el uzatmaması, helal rızık peşinde olması, göz, kulak dil ve diğer organlarını haramdan sakınması ve benzeri işler insanı Allah’a yaklaştıracaktır ve zamanla insanı fiilde tevhit aşamasına ulaştıracaktır. İnsan, iradesini bu yönde hâkim kıldığı ölçüde, Allah’a tabi olduğu ölçüde yani nefsini ayağı altına alabildiği ölçüde fiilde tevhit aşamasına yaklaşacaktır. İnsan, bütün işlerini ilahî irade doğrultusunda şekillendirebilirse bunun bir sonucu olarak bâtınî bir basirete sahip olacaktır ve yüce Allah’ın bütün her şey üzerindeki etkinliğini görecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Burada fiilde tevhidin, insanın özgür olmasıyla ve olayların oluşmasındaki diğer etkenlerin etkinliğiyle çakışmadığını söylemek istiyorum. Fiilde tevhit makamına ulaşan arifler yüce Allah’ın bütün işlerdeki elini görüyorlar; ancak bu, tabii sebepleri yok saydıkları veya cebire inandıkları anlamında değildir. Bu gerçek, aklî ve felsefi olarak açıklanabilir.</p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Birinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bu kitap, Hace Abdullah el-Ensari’nin önde gelen eserlerinden birisidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İrfan alanında dile getirilen en belirgin yedi aşama şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">1- Tevbe makamı: Günahın farkına varmak, pişmanlık duymak ve günahtan uzaklaşmak yönünde büyük azim göstermek.</p>

<p style="text-align:justify">2- Vera makamı: İnsanlara haksızlık yapmamak. Yani hiçbir insanın dava veya herhangi bir hak iddiasını üzerinde taşımamak.</p>

<p style="text-align:justify">3- Züht makamı: Dünya malına gönül bağlamamak ve dünya ehline karşı itinasız ve korkusuz olmak.</p>

<p style="text-align:justify">4- Fakr makamı: Dünyevî en düşük nimetlerle yetinmek ve farz ibadetlerin yanı sıra sünnet ibadetlere vakit ayırmak.</p>

<p style="text-align:justify">5- Sabır makamı: Sıkıntılar, belalar ve olumsuz olaylara göğüs germek ve Allah’a karşı şikâyet etmeden bu sıkıntıları geride bırakabilmek.</p>

<p style="text-align:justify">6- Tevekkül makamı: Bütün işleri Allah’a bırakmak ve kendi güç ve kuvvetini görmemek.</p>

<p style="text-align:justify">7- Rıza makamı: Allah’ın hüküm ve emirlerine gönülden boyun eğmek ve onun takdir ettiklerine gönülden rıza göstermek.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerleyen sâlikin bu yolda uğradığı menziller bazı âriflerin dilinde ‘hal’ olarak anlatılır. En çok bilinen yedi hal ise şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">1- Kurb hali: Sâlikin açık ve gizli hallerde Allah’ı anarak, ona kulluk ederek Allah’a yakınlık kazanmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">2- Muhabbet hali: Mahbup ve gerçek sevgilinin sıfatları muhip ve sâlikin sıfatları haline gelirse, yani mahbubun hali muhibbe galip olursa, bu hale muhabbet hali denir.</p>

<p style="text-align:justify">3- Havf hali: Dünyevî ve uhrevî azaplardan korkma halidir. Bu ise bütün varlıklardan kaçmakla başlayıp Allah’ın rahmetine sığınmakla sonlanır.</p>

<p style="text-align:justify">4- Reca hali: Sâlikin ileride varacağını umduğu mahbubuna gönül bağlaması ve onun geniş rahmetine güvenmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">5- Şevk hali: Mahbubun anılmasıyla birlikte muhibbin yaşadığı şevk ve iştiyak halidir. Bu halin yoğunluğu ise muhibbin sahip olduğu muhabbet derecesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">6- Müşahede hali: Yaklaşmak ve varmak halidir. Gözle görülenin kalple görülenle birleştiği haldir. Yani mahbubu gözüyle görüyormuş gibi kalbiyle görmesi.</p>

<p style="text-align:justify">7- Yakîn hali: Mukaşefe halidir. Kulun, Allah’ın kendisine verdiğine sevinmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerlemek ve seyr u sülûk içinde olmak bazı âriflerin dilinde ‘sefer’ olarak anılmıştır. İbn Arabî sefer konusunu tanımlarken şöyle buyuruyor: “Sefer, kalbin, zikir ile Allah’a yönelmesidir.” Curcanî konuyla ilgili şöyle yazıyor: “Seferin kelime anlamı yol almaktır ve hakikat ehli insanların nezdinde kalbin, zikir ile Allah’a doğru ilerlemesi anlamındadır.”</p>

<p style="text-align:justify">Bu sefer ve yolculuk âriflerin lisanında genellikle dört sefer olarak anılmıştır:</p>

<p style="text-align:justify">1- Halktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk tövbe ile başlar, yani hayvaniyete sırt dönüp hakiki ve ilahî insaniyete doğru yol almak. Bu yolculuğun sonu ise melekuta bağlanmak ve huzura kavuşmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">2- Haktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk melekut ile başlar ve ilahî vasıflar ile vasıflanmakla son bulur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">3- Hakta yol almak: Bu sefer ve yolculukta sâlik, Allah’tan başkasını görmüyor ve her şeyi ondan görüyor. Sâlik bu yolculukta cemal sıfatlarına ve Esmau’l- Hüsna’ya ulaşıyor ve bu sıfatlara sahip oluyor.</p>

<p style="text-align:justify">4- Hak ile halkta yol almak: Bu yolculuk bir nevi birinci yolculuğun devamı ve sonudur. Şöyle ki sâlik, ilahi sıfatlara büründüğü vakit birinci yolculuğa ve toplumu düzeltebilmek için insanlara dönüyor. Bu hal, peygamberlerin haline benziyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sefer ve yolculuk daha farklı şekillerde de söylenmiştir, ancak bütün bu söylenenlerin ruhu ve anlatmak istediği şey yaklaşık olarak aynıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Konuyla ilgili en çok bilinen bölümlendirmelerle ilgili Attar Nişaburi’nin söylediği yedi aşamadır. Mevlana’nın bilinen şiiri buna işarettir: “Attar aşkın yedi şehrini gezdi de … biz hala ilk sokağın dönemecindeyiz.”</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Şura, 49.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Muminun, 18 ve 19.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Sebe, 24.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Fatır, 3.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Şuara, 78 – 82.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 22:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/bolum-bir1.jpg" type="image/jpeg" length="35321"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Münazara Sanatı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehlibeyt Mektebi İmamları (a.s), gayrimüslim olan şahıslarla yapılan münazaralarda, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil getirmeyi sakındırmış, akıl ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu husustaki sünnetinden yardım alınması gerektiğini tavsiye etmişlerdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Bülent Özbaş</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<h1 style="text-align:justify"></h1>

<p style="text-align:justify">Münazara sanatı, ilmî şahsiyet ve ortamları yakından ilgilendiren bir kavramdır. Bu makaledeki hedefimiz münazara sanatını tanımlamak ve ideal münazaranın özelliklerini açıklamaktır. Râgib el-İsfahânî münazarayı şöyle tanımlıyor: <i>“Görüş ve düşüncede mübahase ve rekabet ederek kendi kanısını ortaya koymaya münazara denir.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Rivayetlerde ve farklı kaynaklarda bu sanat için mana açısından birbirine benzeyen; ihticac (delil getirme), cedel (tartışma), mücadele (karşılıklı çekişip tartışma) ve mirâ (münakaşa edip tartışma) gibi terimler de kullanılmıştır. Münazara, beğenilen ve beğenilmeyen olarak ikiye ayrılmaktadır. Beğenilen ve ideal münazaranın özellikleri ve adap erkânına aşağıda değinilecek, böylece beğenilmeyen münazara da açıklık kazanacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beğenilen ve İdeal Münazara</strong></p>

<p style="text-align:justify">Beğenilen ve ideal münazara Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’inin (a.s) beğendiği ve onayladığı münazara türüdür. Fazilet sahibi, bilge ve münazara yöntemini bilen ilmî şahsiyetler, gerektiğinde beğenilen münazarayı uygulayarak İslam dinine yöneltilen soruları cevaplamakla yükümlüdür. Aynı şekilde Ehlibeyt Mektebi’nde yetişen ilmî şahsiyetler bu mektebe yöneltilen sorulara kimi zaman münazara sanatını kullanarak cevap vermelidir. Elbette arz ettiğimiz gibi münazara beğenilen ve ideal türden olmalıdır. İdeal münazarada bulunması gereken özellikler genelde münazara edenlere dönmektedir. Öncelikle münazara eden şahıs, âlim ve konuya vâkıf olmalıdır. İkinci olarak münazara eden şahıs, güzel ahlak kurallarını eksiksiz bir şekilde yerine getirmelidir. Üçüncü olarak ise münazara sanatını bilmeli ve ilkelerini adım adım uygulamalıdır. Eğer münazara eden şahıs âlim olmaz, güzel ahlaka riayet etmez ve münazara sanatını yeterince bilmez veya saydığımız bu üç şarttan herhangi birinde yetersiz olursa, yapacağı münazaranın faydalı sonuçlar vermesi imkânsız bir hâl alır. Bu söylediğimiz temel kurallar dışında münazara edenlerin mutlaka riayet etmesi gereken diğer bazı şartlar şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara üstünlük taslamak ve kendi benliğini tatmin etmek için yapılmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara edenlerin hedefi hakikate ulaşmak olmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara; düşmanlık, toplumdan uzaklaşma, kin gütme ve kalplerin katılaşmasına yol açmamalıdır. Münazara edenlerde veya toplumda bu olumsuzluklardan herhangi birine sebebiyet verdiği gözlemlenirse münazaraya devam edilmemelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara haram fiile sebebiyet vermemelidir. Çünkü münazara bir hakkı sabit kılmak veya batılı ortadan kaldırmak için gerçekleştirilmelidir. Bu hedefin ise haram fiille sağlanması mümkün değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Cahil ve sefih insanlar münazaraya dâhil edilmemelidir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beğenilen ve İdeal Münazaranın Adap ve Erkânı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Beğenilen münazaraya dair yukarıda zikredilen özellik, ilke ve şartlara ilave olarak, uyulması gereken bazı adap ve erkân da bulunmaktadır ki münazara edenin bunları riayet etmesi kaçınılmazdır. Bu adap ve erkâna uymak münazara taraflarının makul ve mantıklı neticeyi kabul etmelerine veya en azından birbirlerinin görüş ve delilini kabul etmeseler de düşmanlığa, kine, gönüllerin kırgınlık ve pas tutmasına izin vermez. Beğenilen ve ideal münazaranın bazı adap ve erkânını şöyle sıralayabiliriz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Karşılıklı İhtiram ve Saygı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara edenlerin dikkat etmesi gereken en önemli adap, erkândan biri, karşı tarafa ihtiram etmek, saygınlığını yok edecek tavır, davranış ve sözlerden kaçınmaktır. Münazara edenler kendi düşüncesinin doğru ve karşı tarafın düşüncesinin yanlış olduğu kanısına varsa dahi birbirlerinin saygınlığını korumak, düşüncesine saygı duymak ve aksini içeren söz ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür. Aksi takdirde münazara beğenilir olmaktan çıkar ve olumsuz sonuçları toplumu etkisi altına alır. Mufaddal ile İbn Ebi’l-Avcâ arasında geçen konuşmada, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) münazara sırasında karşı tarafa ne kadar ihtiram ettiği ve saygınlığını özenle koruduğuna dair şöyle okumaktayız:</p>

<p style="text-align:justify">Muhammed b. Sinân, Mufaddal b. Ömer’den şöyle rivayet ediyor: “Bir gün ikindi vaktinden sonra (Resulullah’ın -s.a.a-) kabri ve minberi arasındaki ravzada oturmuş, Allah Teâlâ’nın efendimiz Muhammed’e (s.a.a) mahsus kıldığı şerefi ve faziletleri; ona bağışladığı, verdiği, onurlandırdığı ve hediye ettiği şeyleri düşünüyordum. Bunlar, ümmetin genelinin bilmediği ve bihaber kaldığı (Resulullah’ın -s.a.a-) fazileti, makamının yüceliği ve mertebesinin üstünlükleridir. Ben bu hâldeyken İbn Ebi’l-Avca<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> çıkageldi ve sözlerini işitebileceğim bir yere oturdu. Yerine geçince ashabından biri geldi ve yanına oturdu. Bu sırada İbn Ebi’l-Avcâ konuşmaya başladı ve şöyle dedi: Şüphesiz bu kabirdeki (Resulullah -s.a.a-) kemaliyle izzete ulaştı, hasletleriyle şeref ve saygınlık kazandı, her hâliyle makam ve mevki elde etti. Arkadaşı ona şöyle dedi: O, yüce mertebe ve büyük makam iddiasında bulunan bir filozoftu ve bunu ispatlamak için mucizeler getirdi de böylece akıllara galip geldi, fikirler saptı, akıllar onları derk etmek için düşünce denizlerine daldılar da çaresiz ve ümitsiz geri döndüler. Akıllılar, fasihler ve hatipler onun davetini kabul edince, insanlar grup grup onun dinine girdiler. Kendi ismini Allah’ın adına yaklaştırdı ve camilerde, davetinin ulaştığı, sözünün yüceldiği, delilinin zahir olduğu her yerde; karada ve denizde, dağda ve çölde, her gece ve gündüz ezan ve kametlerde beş defa tekrarlanarak okunmaya başlandı ki her zaman hatırlansın ve nübüvveti unutulmasın. İbn Ebi’l-Avcâ şöyle dedi: Muhammed’i (s.a.a) anmayı bırak! Aklım onun hakkında hayrete düşmüş ve fikrim işinde şaşakalmıştır. Üzerinde konuşmak için geldiğimiz konu hakkında sohbet et. Sonra başlangıçta bazı şeyleri zikrederek; bunlarda herhangi bir düzenin ve takdirin, yaratıcı ve yöneticinin olmadığını, varlıkların kendiliğinden ve müdebbirsiz oluştuğunu, dünyanın hep böyle olduğunu ve böyle olacağını zannetti. Mufaddal şöyle diyor: Nefsimin öfke, hışım ve sinirine hâkim olamadım ve dedim ki: Ey Allah’ın düşmanı! Allah’ın dinine kâfir oldun. Seni en güzel şekilde yaratan, en kâmil surette şekillendiren ve bu hâle gelene kadar seni muhtelif durumlardan geçiren yüce Rabbini inkâr ettin. Eğer kendi nefsinde düşünürsen ve hissinin inceliği seni doğrularsa; şüphesiz Allah’ın delillerini, kendindeki eserlerini, yaradılışındaki nişanelerinin açıklığını ve kanıtlarının sende aşikâr olduğunu görürsün.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ebi’l-Avcâ şöyle dedi: Ey filan! Eğer sen kelâm ilmi ehliysen, seninle bu ilim üzere konuşuruz. Eğer senin delilin sabitse biz sana tabi oluruz. Eğer onlardan biri değilsen, seninle konuşulacak bir söz de yoktur. Yok, eğer Cafer b. Muhammed es-Sadık’ın (a.s) ashabından biriysen, o bizimle böyle konuşmaz ve senin getirdiğin delillere benzer delillerle tartışmaz. Senin işittiğinden daha fazlasını bizden işitmesine rağmen, sohbet esnasında çirkin söz söylememiş ve cevabımızda aşırıya gitmemiştir. Şüphesiz o, halim, vakarlı, akıllı ve metanetlidir. Cahillik, yanılgı ve öfke hâletindeki hafiflik onu etkisi altına alamaz. Sözlerimizi dinler, bize yönelir ve delilimizi anlayana kadar araştırır. Biz ise elimizde olan her şeyi ortaya koyup onu ikna ettiğimizi sanınca, delilimizi basit sözlerle ve kısa bir konuşmayla batıl ederek, delilini kabullenmeye mecbur bırakır. Mazerete yer bırakmaz ve cevabını vermeye gücümüz yetmez. Eğer sen onun ashabından biriysen, bizimle onun gibi konuş.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sabır ve Tahammül</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara esnasında tarafların uyması ve sahip olmaları gereken ahlak kurallarından bir diğeri, sabır ve tahammül göstermektir. Kimi zaman münazaranın bir tarafı, algılayamama veya bilgisizlik dolayısıyla yersiz sözler söyleyebilir. Bazen de mugalata ve yanıltmacadan faydalanarak karşı tarafı sinirlendirmek isteyebilir. Bu gibi durumlarda münazaranın olumlu neticeye ulaşması için sabırlı olmak ve tahammül göstermek gerekir. Ayrıca münazaranın yapıcı sonuca ulaşması ve kötü etki bırakmaması da münazara esnasında her an sabırlı ve tahammüllü olmaya bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer Sadık’ın (a.s) yârenlerinden biri olan Tayyâr şöyle diyor: Ebû Abdullah’a (İmam Cafer Sadık’a) şöyle arz ettim: “İnsanlarla münazara ederek tartışmamızdan ve husumetten hoşlanmadığınızı öğrendim! Buyurdu ki: Ancak hoşlanmamamız, senin gibi birinin kelamından değildir. Yükseldiği zaman rahatlıkla inişe geçebilen, indiği zaman rahatlıkla yükselebilen birisinin kelamından (ve münazarasından) hoşnutsuzluğumuz yoktur.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisten, münazaranın bir sanat ve yetenek olduğu, dolayısıyla sadece ehil insanların yapabileceği ve münazara eden şahsiyetin mutlaka sabır ziynetiyle kendisini süslemiş olması gerektiği, ayrıca nerede ve nasıl tavır takınacağını iyi bilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Tayyâr, münazara kurallarını iyi bildiği ve sabır göstererek ilerleyip netice elde edebileceği için İmam Cafer Sadık (a.s) onu münazaradan sakındırmamıştır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Söylem Özgürlüğü</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara esnasında riayet edilmesi gereken adap, erkân kurallarından bir diğeri, tarafların karşılıklı olarak düşüncelerini beyan edebilmeleri için gereken fırsatı birbirlerine vermeleri, baskıcı tavır ve davranıştan mutlaka uzak durmalarıdır. Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s), gerek hükûmet ellerinde olduğu ve gerekse olmadığı dönemde, kendi muhaliflerine, görüşlerini rahatça söyleyip konuşabilecekleri bir ortam sağlıyorlardı. Söylem özgürlüğü, farklı görüşlerin rahatlıkla konuşulup fikir alışverişi yapılmasına ve yanlış düşünce sahiplerinin fikirlerini düzeltmesi için gereken ortamın sağlanmasına sebep olmaktadır. Doğal olarak insanı doğru düşünceye yönlendiren en önemli etkenlerden biri, söylem özgürlüğünün hâkim olduğu bir ortamda düşünceleri özgürce beyan etmek ve gerekli yanıtları verip cevapları işitmektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Karşılıklı Anlayış</strong></p>

<p style="text-align:justify">Karşılıklı anlayıştan kasıt, münazara edenlerin dikkatle karşı tarafı dinleyip idrak etmeye çalışması, farklı düşüncelerinin ana sebebini bulmak için araştırma yapması, taassubu kenara bırakarak neticeye odaklanması ve karşı tarafta da haklılık payı olabileceğine ihtimal vermesidir. Bu noktalar dikkate alınarak gerçekleştirilecek münazara, ihtilafların kökenine inmeye ve temel konular üzerinde yoğunlaşmaya neden olacak; sorunlara köklü çözümler getirme imkânı sağlarken teferruatlardaki karmaşıklıklardan uzaklaşma olanağını da sunacaktır. Karşılıklı anlayış üzere gerçekleştirilen münazaranın temel gereksinimlerinden birisi, özünde ihtilaf olmayan bir konuyu ele alarak onun üzerinde konuşmaktır. Münazaraya olumlu başlamak, konu üzerinde konuşulup ayrıntılar ortaya konulduğunda bazı sorunlar ortaya çıksa ve her ayrıntıda fikir birliği sağlanamasa dahi ana konu üzerindeki ortak görüş, olumsuzluk ve istenmeyen etkilerin önünü alacak, her hâlükârda din kardeşliğine zarar veremeyecektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kur’ân-ı Kerim, Kati Sünnet ve Akla Dayalı Deliller Getirmek</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazarada uyulması gereken kurallardan bir diğeri Kur’ân-ı Kerim, kati sünnet ve akla dayalı delil ve kanıtlar sunmaktır. Ehlibeyt Mektebi İmamları (a.s), gayrimüslim olan şahıslarla yapılan münazaralarda, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil getirmeyi sakındırmış, akıl ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu husustaki sünnetinden yardım alınması gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Müslümanlar arasında gerçekleşen münazaralarda ise her üç kaynağa başvurmayı önerseler de Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil sunma hususunda, manaları açık ve net olan, Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmayan ayetleri seçmeleri gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bunun sebebi ise; Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil edilip muhafaza edilmesi, her harfinin dahi kutsal olması, Müslümanlar arasındaki manevi değer ve saygınlığının korunması içindir. Kur’ân-ı Kerim, münazara edenlerin elinde kendi arzularına ulaşmak için istedikleri şekilde faydalanacakları bir kaynak olmaktan çıkarılmalı, Allah’ın kelamı olan bu yüce kitabın kutsallık ve saygınlığı mutlaka korunmalıdır. Dolayısıyla Ehlibeyt Mektebi İmamları’nın (a.s) tavsiye ettiği gibi, sadece üzerinde ihtilaf olmayan ayetler münazarada söz konusu edilmelidir. Bu bağlamda Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikrediyoruz:</p>

<p style="text-align:justify">Vehb b. Vehb el-Kureşî diyor ki Cafer b. Muhammed es-Sadık, babası Bâkır’dan (a.s) ve o da babasından bana şöyle hadis rivayet etti: “Basra halkı İmam Hüseyin b. Ali’ye mektup yazarak ‘samed/<i>الصمد</i>’(kelimesinin manası) hakkında sordular. Hüseyin (a.s) onlara şöyle yazdı: Bismillahirrahmanirrahim. Kur’ân’a dalıp gitmeyin, onda tartışıp çekişmeyin ve bilgisizce onun hakkında konuşmayın. Ceddim Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: Kur’ân hakkında bilgisizce konuşan, cehennemde yerini hazırlamıştır.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s), Abdullah b. Abbas’ı Hariciler’e delil sunması için gönderirken yazdığı mektupta şöyle buyuruyor: “Onlarla Kur’ân’a dayanarak tartışma; çünkü Kur’ân, pek çok anlam taşıyan bir kitaptır. Sen bir şey söylersin, onlar da bir şey söylerler. Fakat onlara sünnetten delil getir; çünkü onlar, ondan kaçmaya hiçbir yol bulamaz­lar.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu:<i> “Allah’ın kitabında tartışıp çekişmek kâfirliktir.”</i><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Râgib İsfahânî, <i>Mufredâtu Elfâzi’l-Kur’ân</i>, s.814.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Vâsiî ve Deyyânî, <i>Der Âmedî Ber Reveşhây-i Teblîğiy-i Eimme</i>, s.121-122.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> İbn Ebi’l-Avcâ (ö.155/772) batıl fikirleriyle İslâm’a zarar veren zındıklardan biriydi.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Mufaddal b. Ömer, <i>Tevhidu’l-Mufaddal</i>, s.39-42.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Keşî, <i>Ricâlu’l-Keşî</i>, s.348-349.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Şeyh Sadûk, <i>et-Tevhid</i>, s.90-91.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Seyyid Razî, <i>Nehcü’l-Belâğa</i>, 77. mektup, s. 465.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Ayyâşî, <i>Tefsîru’l-Ayyâşî</i>, c.1, s.18; Atârudî, <i>Müsnedu’l-İmami’r-Riza</i>, c.1, s.307.</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 18:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/sanatz-2.jpg" type="image/jpeg" length="58308"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Meslek Eğitimi</strong></p>

<p style="text-align:justify">En eski arkeolojik buluşlar, belki de insanın kendi bekasını sağlamak için mekân, giysi ve yiyecek bulmak amacıyla gösterdiği davranışsal tepkilerle ilgilidir. Bu çabaların sonucu, insanın araç üretme kabiliyetinin yeşermeye başlaması ve ilk aletleri keşfetmesidir. Bunların ilk örnekleri taş devrinin (Eolithic age)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> başlarından kalma taştan yapılmış av aletleridir. Bununla beraber eğer bu hususa eğitimsel açıdan bakacak olursak, çocuklarına nasıl alet yapmaları gerektiğini öğreten ilk insanları, bulanık da olsa zihnimizde tasavvur edebiliriz.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan yaşamının değişimi, insanlar arasındaki irtibatın genişlemesi ve insan isteklerinde ortaya çıkan çeşitlilik, günden güne yeni araç ve aletlerin keşfedilmesine sebep oldu. Toplumsal yaşamın ilerlemesi, karmaşıklaşması ve cemiyetin çoğalmasıyla iş, meslek ve ustalık alanları birbirinden ayrıldı. Sonunda iş, mesleklerde ve ustalıklarda uzmanlaşmaya ve maharete dönüştü. Ustalık eğitimleri ortaya çıktı ve öğretim sisteminin bir parçası oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Geçmişten günümüze kadar eğitim sistemlerinin meslek eğitimine yaklaşımı aynı ve sabit olmamıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri, mesleklerin ahlâkî yönüne inayet etmiş ve diğer bazılarının çabası, meslekî maharetlere yönelik olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde meslek ve ustalık eğitimi yeni bir çehreye bürünmüş, bazen eğitim-öğretimin temel mihveri telakki edilmiştir. Şimdilerde meslek eğitiminde uzmanlaşmaya karşı birbirine zıt iki görüş ortaya çıkmıştır:</p>

<p style="text-align:justify">İlk görüşte meslek eğitiminin ustalık ve yenilikçilik mahiyeti üzerinde durulur. Devlet adamlarının, iktisatçıların ve sermaye sahiplerinin desteklediği bu görüşte, ilmin araçsal özelliği esastır. Eğitim-öğretime aşırı biçimde zanaat ve ustalık açısından bakılır ve eğitim-öğretimin hedefi maharet kazanmak ve nihayetinde mütehassıs ve yenilikçi kişiler yetiştirmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşü savunanlar, uzmanlık ve yenilikçiliğe o kadar odaklanmışlardır ki bu özelliği taşıyanlara "beşeri sermaye (human capital)" demişlerdir. Bu sermayeyi eğitmek ve artırmak için büyük yatırımlar yaparlar ve eğitim-öğretimi, beşeri sermaye üretim sistemine çevirmeye çalışırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüş esasına göre öğrencilerin ders programı zanaata yönelik olmalıdır. Farklı konular ders programına koyulacak olsa bile bunlar, daha iyi işçi yetiştirmeye yönelik olmalıdır. İlmin araçsal özelliği, zâtî özelliğine ağır basmalıdır. Diğer bir deyişle bu görüşte öğrenilen ilmin iktisadî, araçsal ve teknolojik bir açıklaması olmalıdır. Bu görüşe göre ilimlerin değeri, sanki teknolojik değerleriyle ölçülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Daha çok eğitim filozoflarının ve eğitim-öğretim teorisyenlerinin yöneldiği ikinci görüş ise ilk görüşün aksine eğitim-öğretimde aşırı uzmanlaşmayı onaylamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte eğitim-öğretimin genel kavramı üzerinde durulmaktadır. Eğitim-öğretimi ustalık ve uzmanlaşmayla sınırlamak reva değildir. Bu görüşe göre ilim ilim olduğu için değerlidir. Sahip olduğu araçsal değer hiçbir şekilde ilmin zâti değerini düşüremez ve düşürmemelidir de. Çünkü ilim, kendiliğinden insan için saygındır. İlimlerin değerini maharetlerine ve teknolojilerine bakarak ölçmemek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte eğitim ve öğretimin hedefi ustalaşmaya ve teknolojiye aşırı yönelme değildir. Zira bu, öğrencilerin kabiliyetlerinin sadece bir kısmını geliştirir. İnsanın bütün ihtiyaçlarına ve yeteneklerine cevap vermez. Bu görüş daha çok öğrencilerin bağımsızlığı ve özgürlüğü üzerinde durur. Böylece istedikleri meslekte uzmanlaşırlar, eğitim-öğretim sisteminin kendilerine dayattığı önceden belirlenmiş belli alanlarda değil.</p>

<p style="text-align:justify">Görülüyor ki bu bakış, meslek edinimine dayalı aşırı eğitime ve de ilme ve eğitim-öğretime araçsal bakışa kesinlikle karşıdır. İnsanı ilmin ve teknolojinin kölesi görmez. Eğitim-öğretim sürecinde insanın tabiata ve teknolojik olgulara odaklanmasından çok, insanların karşılıklı ilişkilerini ve anlayışlarını dikkate alır. Öğrencilerin isteklerinin ve kabiliyetlerinin görmezden gelinmesini ve onları teknoloji ve uzmanlığa kurban vermeyi eleştirir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü: </strong></p>

<p style="text-align:justify">Gayrimüslim biri "İslam, insan boyunda ve ölçüsünde bir kültürdür" dese yerinde bir itiraf olur. Bu, dine dışardan bir bakıştır ve İslam’ın ne kadar kapsayıcı olduğunu gösterir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Bize İslam’ın "insanî ahval ile uyumlu" bir din olduğunu anlatır. Bununla beraber İslam’da meslekî eğitimden genel manasıyla bahsedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’da eğitim-öğretim usullerinden biri geçimle meadın bir araya getirilmesidir. Bu görüşe göre kim dünyada işsiz-güçsüz, tembel ve cahil yaşayıp gider, ilim öğrenme zorluğuna katlanmaz, bir meslek edinmezse hem dünyada zarar eder, hem de ahirette. Böyle bir kimse <strong>"O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de."<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><strong><sup>[4]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinin açık mısdaklarındandır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın bu zararın önlenmesi ve insanın geçimini sağlayabilmesi için bazı emirleri vardır. Bunların uygulanması, geçinebilmek için şarttır. Bunlardan bazıları işe ve işçiye teveccüh, işe teşvik, işte düzen, işte uzmanlaşma, iş ve işyeri seçiminde özgürlük, işle kişisel kabiliyetlerin uyumu, gençlerin meslekî geleceklerine teveccüh, fakirlik ve toplumsal suçların işsizlikle arasındaki irtibatın anlatılması, işsizliğin ortadan kaldırılması, işin gerekliliği, işte denge, tarımcılık, ticaret, denizle ilgili işler, ustalık ve zanaat, özel maharetler, meslekî âdâp ve ahlâk, zanaat öğrenme, peygamberler ve iş hususu ve diğer onlarca konu.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Meslekî Eğitim ve Müslüman Âlimler:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Müslüman mütefekkirler ve eğitimciler İslam’a uyarak meslekî eğitime gereken ilgiyi göstermişlerdir. Örneğin Sebkî şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align:justify">Çiftçiler ciddiyetle ve çaba göstererek ziraat işleriyle uğraşmalıdırlar. Bu işi boşlamamalıdırlar çünkü bu, mekruhtur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Kayyum Cevziye de çocukların kabiliyetlerine uygun eğitim almaya yönlendirilmelerini tavsiye ediyor. Çocuğun bir zanaata eğilimi ve bu yönde bir kabiliyeti olduğu hissedilirse, o zanaat halkın gözünde de mübah ve faydalıysa, bu alanda eğitim alması için gerekli şartlar oluşturulmalıdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Sînâ’ya göre çocuk, başlangıç konularını mektepte öğrendikten sonra gelecekte uzmanlaşacağı dal konusuna teveccüh edilmelidir. Bu dal seçildikten sonra öğrenci, gerekli öğretimi alacağı yola yönlendirilmelidir. Elbette herkesin her iş için yaratılmadığının ve kişinin yapısına uygun işlerin seçilmesi gerektiğinin farkında olunmalıdır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Meslekî eğitimden bahseden Müslüman âlimlerden biri de Ragıb İsfahanî’dir. <i>Zaria </i>adlı kitabının yedi bölümünden birini bu konuya ayırmıştır. O, insanların toplumsal yaşam ihtiyaçlarından ve iş ve zanaatın toplumsal ve fıtrî altyapısının varlığından bahsetmiştir. Kişilerin, birbirlerinin ihtiyaçlarını giderebilmek için işbirliği yapmalarının lüzumunu anlatmış, zanaat usulünü sayarak bazı mesleklerin vahiydeki kökünü işlemiştir. İnsanların bedenleriyle meslekleri arasında uyumun lüzumuna işaret etmiş ve herkesin her işi yapamayacağını ve yapmaması gerektiğini hatırlatmıştır. Ragıb devamında mesleklerin iktisadî ve içtimaî kaynaklarından bahsetmiş ve bunları fakirlik ve zenginlik diye ayırmıştır. İnsanları geçimlerini sağlamak için çalışmaya davet etmiş, işsizlik ve fakirliğe düşmekten alıkoymuştur. Ayrıca mesleklerin birbirlerine göre rütbelerinin ve değerlerini konumunu zikretmiştir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gazzâlî’nin Meslekî Eğitimle İlgili Görüşü</strong></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin eserlerini incelediğimizde meslekî eğitime en az dört açıdan baktığını görüyoruz. Diğer bir deyişle Ebu Hamid, meslekî eğitim için dört temel saymıştır. İlk görüşte meslekî eğitimin marifete dayalı esasını işlemiş; ikinci görüşte iş ahlâkı ve psikolojisi açısından yaklaşmış;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> üçüncü görüşte işin insanbilimle ilişkisine değinmiş;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> dördüncü görüşte işe sosyolojik açıdan yaklaşmıştır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Burada sadece ilk görüşü inceleyebilme imkânım var:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gazzâlî’nin meslekî eğitime marifete dayalı yaklaşımı: </strong>Bu bakışın amacı öğrencilerin işe, zanaata ve geçime dair genel ve özel bilgilerle aşina olmalarıdır. Gazzâlî bu yolda, işe ve zanaata dair görüşleri ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Gazzâlî, İslamî düzende işin hangi konuma ve değere sahip olduğunu göstermek istemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin bu açıdan baktığı konulardan bazıları şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Geçim ve mead ilişkisi: </strong>Gazzâlî’ye göre insan yaşamında her şey ilahi yöne sahip olmalıdır ki nihayetinde insanın rabbanî boyutunun faydasına olabilmelidir. Bu görüşe göre insanın en dünyevî davranışı bile kulluk alanında yer alacak ve yaratılış felsefesiyle uyumlu olacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."</i></strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><sup><strong><sup>[13]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bu görüşü şerh ederken şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify">Aslında dünyevî olan şeyler ilahi değildir ve ilahi olan şeyler de dünyevî değildir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Ancak biz dünyevî işlerden bazılarını Allah için yapacak olursak "Ameller niyetlere göredir" esası uyarınca ilahi bir renge bürünecek<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> ve davranışlarımız rabbanî içerik kazanacaktır. Ebu Hamid konunun daha fazla aydınlanması için şöyle ekler:<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> İnsanın dünyayla irtibatı ya zarurete (değersel kavramıyla, felsefî, mantıksal veya varlıkbilimsel kavramıyla değil) dayalıdır, ya nimet ve refah içinde olma isteğinden kaynaklanır ya da ihtiyaç sebebiyledir. İnsan için zarurî olan ve kendisinden kaçış olmayan şey, Allah için yapılacak olursa O’ndan başkası için yapılmış olmayacaktır. Gerçek müminler –enbiya ve evliya gibi- sadece zaruret miktarıyla yetinirler, her şeyleri O’nun içindir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."</strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><sup><strong><sup>[17]</sup></strong></sup></a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İnsanın nimetlere, refaha ve daha fazlasını istemeye olan eğilimlerinden kaynaklanan ilişkileri rabbanî olamaz. Zaruret ve refah arasında ihtiyaçlara dayalı orta bir düzey vardır. İlahi veya dünyevî olması mümkündür. Açıklamak gerekirse ihtiyacın iki yönü vardır. Biri refaha yakındır ve diğeri zarurete. İlki ilahi olamaz; ama ikincisi olabilir. Zira ilki refah alanına dâhil olur, ikincisi zaruret sınırına girer.</p>

<p style="text-align:justify">Görülüyor ki Gazzâlî ikna edici delilleriyle, öğrencilerinin geçim ve meada bakışlarını marifet boyutunda ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Bu yolla onları fazlasını istemekten ve refaha düşmekten alıkoymak ister. Dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu anlatmaya çalışır. Yani Müslüman salt dünyevî veya salt uhrevî olmamalıdır. Dünyayı ahiretle irtibatlı görmeli, dünyaya yarın için ekilen bir tarla gözüyle bakmalıdır. Geçimin usul, meadın füru olmasına izin vermemelidir. Çünkü aslolan geçimin, meadın temini için vesile ve uhrevî saadete ulaşmak için bir yol olmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Ebu Hamid geçimin meadla olan irtibatı ve bu irtibata yaklaşımlarının türü itibariyle insanları üçe ayırıyor:<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Bu irtibatın gevşek olduğunu düşünenler, sadece geçimle ilgilenenler, meadı ya kabul etmeyen veya geçime feda edenler. Bunlar kaybedenler ve helâk olanlardır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Geçim ve mead arasında irtibat olduğunu kabul eden ama meadı alıp geçimi bir kenara bırakan kimseler. Bunlar kurtuluşa erenlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>c)</strong> Davranışları itidale yakın olanlar, makul biçimde orta yolu izleyenler, hem meadı, hem de geçimi dikkate alanlar. Bunlar diğer iki gurubun ifrat ve tefritinden uzaktırlar ve aynı zamanda geçimi, mead için isterler. Geçim ve mead arasındaki irtibattan, yarınları için fayda sağlarlar.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî itidalin ve orta yolun korunması için gerekli şartın geçim sağlanırken doğru olunması; ticaretle, zanaatla veya yapılan diğer işlerle ilgili şer’î âdâbın öğrenilmesi olduğunu söylüyor.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Fakirlikten sakınmak: </strong>Gazzâlî’nin fakirliğe yaklaşımı iki türlüdür: Yani bazen fakirliği över, bazen de fakirlikle savaşılması gerektiğini söyler. <i>İhya</i> ve <i>Kimya-yı Saadet</i>’in fakirlik ve züht bölümünde fakirliği güzelce inceliyor, sınıflandırıyor ve sonunda da övüyor. Gazzâlî’nin fakirliğe bu bakışı, tasavvufî eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Bunun için şer’î deliller dahi sunmaya çalışmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin eserlerinden anladığımız kadarıyla ne her fakirlik övgüye şayandır, ne de beğenilen fakirlik herkese revadır. Gazzâlî bu öğretilerinde dünyaya karşı bakış açısını ortaya koymaya çalışmaktadır. O asla işsizliği ve başıboşluğu hoş gösterme ve rayiç kılma peşinde değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî insanın kalbinin dünyevî alakalara bulanmasını doğru bulmaz. Gazzâlî’nin açısından dünyadan bîzar olan da, sürekli dünyanın peşinden giden de Allah’tan gafildir. Zira kalplerinde Allah’tan gayrısıyla uğraşmışlardır. Biri dünyayı bırakma düşüncesiyle, diğeri dünyayı elde etme düşüncesiyle. Bu bir kalpte iki sevgiliye yer vermek manasındadır ki bu, aşkta ve tevhitte noksanlık anlamına gelir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Kemâl, kalpte başkasına buğza dahi yer vermemek demektir. Bir kalpte iki aşka yer olmayacağı gibi, sevginin ve buğzun aynı kalpte olması da mümkün değildir. Yine, dünyayı isteyen kimse Allah’tan gafildir. Dünyadan bîzar olan kimse de Allah’tan gafildir. İkisi de tek olan sevgiliden gaflet noktasında ortak ve kusurludur. Elbette bu ikisinin arasında bir fark vardır ve o da dünyadan bîzar olanın yolu Allah’a doğrudur ama dünyayı talep edenin gafleti, onu Allah’tan uzaklaştırır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin fakirliğe ikinci yaklaşımı işe, çalışmaya ve bunların değerine bakışı şeklindedir. Şimdi bunlara değineceğiz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. İş ve zanaatin değeri ve konumu: </strong>Konunun esasını işlemeden önce Gazzâlî’ye göre dünyanın anlamına ve insanın dünyayla mesleksel irtibatına işaret etmemiz yerinde olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">O şöyle diyor: Dünya, esasını ve maddesini madenlerin, bitkilerin ve hayvanların oluşturduğu yeryüzünde mevcut varlıklardan ibarettir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan bu varlıklarla iki tür irtibat halindedir: Biri hazza ve istifadeye dayalı irtibat, diğeri ıslah etmeye dayalı irtibattır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Hazza ve istifadeye dayalı irtibattan kasıt açıktır ve o da insanın maddi ihtiyaçlarını temin için bu varlıklardan faydalanmasıdır. Islah etmeye dayalı irtibatın anlamına gelince, bu konuda Gazzâlî’nin görüşü şu şekildedir: Varlıklar doğal ve yaratılışsal şekilleriyle, genellikle insanın yiyecek, giyecek ve mesken temini için münasip değillerdir. İnsan, ihtiyaçları doğrultusunda onları ıslah ederek kullanıma hazır hale getirmeye mecburdur. Bu, insanın işle meşgul olmasının doğal başlangıcıdır ve bundan kaçış yoktur; tabiatı beslenme ve barınma için doğrudan kullanabilen diğer canlıların aksine.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî, insan yaşamında işin ve zanaatın değerini ve konumunu gösterebilmek için –<i> İhya</i>’da ve Kimya’da- genelde kullandığı yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’den, sünnetten ve sahabelerin yaptıklarından deliller sunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık."</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title=""><sup><strong><sup>[23]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinde geçimin zikredilmesini, minnet beyanı ve izharı bâbında görüyor ki bunun kendisi, geçimin ehemmiyetini göstermektedir. <strong><i>"Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title=""><sup><strong><sup>[24]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinde de Allah, dünya geçimini nimet saymış ve kullarından bu nimete şükretmelerini istemiştir. Ayrıca şunu eklemiştir: Allah hac günlerinde bile çalışmayı ve ticaret yapmayı reva görmüş ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong>لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur."</i></strong><a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title=""><sup><strong><sup>[25]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah başka bir ayette de çalışmak ve geçimi sağlamak için yolculuğa çıkılmasına işaret etmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰى وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>"Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir."</strong></i><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title=""><sup><strong><sup>[26]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim başka bir yerde, çalışmak için yeryüzüne dağılmamızı ve ilahi fazlı aramamızı buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong>فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِى الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın."</i></strong><a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title=""><sup><strong><sup>[27]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin bu konuda dayandığı rivayetlerden bazıları ise şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."</strong><a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden helal rızık peşinden gitmeyi Müslümanlara vacip kılmış<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a> ve ibadetin onda birinin helal rızık peşinden gitmek olduğunu buyurmuştur.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a> İlaveten Resulullah (s.a.a) bazı günahların kefaretinin sadece geçimi sağlamayı düşünmek olduğunu buyurmuştur.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a> En helal rızkın dikkatle yapılan iş ve zanaat sonucu elde edilen olduğunu söylemiş<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a> ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><i>"Allah, zanaatlarıyla halka muhtaç olmadan yaşayan kullarını sever."</i><a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Menkıbelerde de bununla ilgili örnekler vardır. Lokman Hekim oğluna şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Oğlum! Helal kazançla fakirlikten kurtul. Çünkü kim fakir olsa üç özelliğe giriftar olur. Dinde gevşeklik, akılda eksiklik ve mürüvvetsizlik. Bu üçünden daha nahoş olanı ise halk arasında tahkir edilmek ve aşağılanmaktır."</i><a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Buraya kadar söylenenlerden, Gazzâlî’ye göre işin ve zanaatın değerinin ve konumunun ne olduğunu, ayrıca fakirlik hakkında ne düşündüğünü anlamış olduk.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. İş ve zanaat öğretiminin lüzumu: </strong>Gazzâlî şer’î olmayan ilimleri övülmüş (mahmud), mübah ve yerilmiş (mezmum) şeklinde sınıflandırıyor. Övülmüş gayrı şer’î ilimden kastı, dünyevî işleri ve insanların maddî ihtiyaçlarını ıslaha yarayan ilimlerdir. Bir veya birkaç kişi bu işlerde uzmanlaşmazsa insanların ihtiyaçları karşılanamaz ve hayat çarkı durur. Bu ilmin sınırları, şer’î ilimlerden çok daha geniştir. Gazzâlî bunlara örnek olarak aklî ilimlerden olan matematiği ve deneysel ilimlerden olan tıbbı verir. Bu ilimlerin öğrenilmesini vacib-i kifaî kabul eder. Olması gerektiği kadar bu ilimler ve ustalıklara yönelen olmazsa öğrenilmesi ve öğretilmesi herkese vacip olur.</p>

<p style="text-align:justify">Ebu Hamid ustalık ve zanaatkârlığı ilimler arasında sayar ve onları övülmüş gayrı şer’î ilimler sınıfına koyar. Bunların öğrenilmesini ve öğretilmesini de vacib-i kifaî kabul eder. Her alan ve ustalıkta, toplumun ihtiyaç duyduğu kadar eğitim-öğretim yapılması gerektiğini söyler.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Yine Gazzâlî’ye göre meslekî eğitimin lüzumu hakkında söz söylemek istersek bu konuyla ilgili çok önemli üç noktadan bahsetmemiz gerekir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Gazzâlî, bir işin temeli sağlam ve dayanıklı olursa, o iş neticeye ulaşır ve tam tersi bir işin altyapısı gevşek ve sorunlu olursa sonunda viran ve yok olacaktır, der.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Bu görüş üzere Gazzâlî, çocuğun gelişimi ve şahsiyetinin şekillenmesi başlarken kendi haline bırakılacak olursa ve eğitimiyle ilgilenilmezse genellikle ahlâkının ve davranışının bozulacağı üzerinde durur.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Bu yüzden Gazzâlî, meslekî eğitim-öğretimin çocukluktan itibaren başlamasını ve kesinlikle bu konuda gaflet edilmemesini gerekli görür. Zira böyle yapılmazsa çocuk ve toplum için çok nahoş bireysel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Gazzâlî’ye göre bir çocuk, daha başından bir iş ve zanaat öğrenmeyle uğraşmaz ve başıboş olursa veya bir şey onu öğrenmekten ve işten alıkoyarsa, sonunda geçimini sağlamak için yanlış işlere yönelecektir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bunu önlemek için ve çocuğun işsizliği, yan gelip yatmayı, işten ve sorumluluktan kaçmayı huy edinmesini önlemek için, onların refaha alışmış, şımarık çocuklarla arkadaşlığının engellenmesini öneriyor.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Resulullah’ın (s.a.a) en önemli ahlâkî özelliği, resul olmadan önce emaneti koruyan bir kimse olması idi. Bu özelliği sayesinde halk arasında "Muhammed-i Emin (güvenilir, emin Muhammed)" diye nam salmıştı. Emin ve güvenilir olmak, bireysellik ötesi, diğerlerinin yaşamında da etkili olan seçkin ahlâkî özelliklerdendir.</p>

<p style="text-align:justify">Emaneti korumanın yüce tecellilerinden birini, Hz. Şuayb ve Hz. Musa arasında geçen olayda görüyoruz. O, civanmert davranışıyla iki özelliğini gösterdi. Bedensel gücünün ne kadar fazla olduğunu ve ruhunun ne kadar yüce olduğunu ki bundan güvenilir olmak diye bahsedilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>قَالَتْ اِحْدٰیهُمَا يَا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِىُّ الْاَمٖينُ</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kızlardan biri, "Babacığım, onu ücretle tut. Herhalde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır" dedi."</i><a href="#_ftn40" name="_ftnref40" title=""><sup><strong><sup>[40]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İşte, ustalıkta ve alışverişte güvenilir olmak, şerefli tüccarların ve zanaatkârların imtiyazlarından ve beğenilen ahlâkî özelliklerdendir. Bunlar –Gazzâlî’nin deyimiyle- kendileri için beğenmediklerini, başkasına da reva görmezler. İşte, ustalıkta ve alım-satımda yemin etmezler. Başkalarının zararından memnun ve hoşnut olmazlar. Eksik satmazlar. İşlerinin, mallarının ve zanaatlarının ayıbını örtmezler. Kendi pazarlarını sıcak tutmak için yalan söylemezler. Kendi mallarını, işlerini ve zanaatlarını yersiz şekilde övmezler. İşlerini doğru, dakik ve sağlam yaparlar… Bütün bunların hepsini, ahiret faydasının, dünya faydasından daha tatlı olduğuna derinden inandıkları için yaparlar; çünkü gerçek kâr, ahiret sermayesinde zarar etmemektir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bütün bu iyilikleri bir şeyde özetler. O da ustalıkta, zanaatta ve ticarette emin olmaktır. Bana göre Gazzâlî’nin meslekî eğitimle ilgili görüşlerinin can damarı ve atıf noktası söylediği şu sözdür: Annenin, babanın ve sonra da öğretmenin görevi, çocuğa yapacağı meslekte emin olmayı öğretmektir. Evet, Ebu Hamid çocuğa mesleğinde emin olmayı öğretmek gerektiğini açıkça söylemiştir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Ustalıkta, zanaatta ve ticarette emanet, çok geniş bir kavramdır ama burada bunu inceleme şansına sahip değiliz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>son olarak değinmek istediğim konu, Gazzâlî’nin ustalığa ve zanaata araç gözüyle baktığıdır. Bu işlerle uğraşmayı bireysel ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesi ölçüsünde beğenir. Maharet edinmek için aşırıya kaçmayı reva görmemektedir. Daha önce söylediğimiz gibi Gazzâlî insanları geçim ve meada göre üçe ayırıyordu: Geçime yönelenler, meada yönelenler ve ikisini de düşünenler. Üçüncü gurubu itidal ve orta yol ehli kabul ediyordu. Gazzâlî’ye göre işlerde orta yolu izlemenin göstergelerinden biri, ustalık, zanaat veya iş öğrenmede ifrata düşülmemesidir. Çünkü bu meselelerde ifrat, insanda bir nevi makam arzusu içgüdüsünün tatmin edilmesidir ve yerilmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a> Bu konularda ifrat, onları meslek ve ustalık alanından çıkarır ve salt maharet yığma alanına sokar. Bu da makam sevgisinin göstergelerinden biridir. Gazzâlî, insanın kıymetli ömrünü bu maharetleri elde etme yolunda harcamasını istemez. Zira bu tür ifratçılık, genelde insanın uhrevî meselelerden geri kalması ve sonunda Allah’tan uzaklaşmasıyla son buluyor.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Bu, insan için tasavvur edilebilecek en kötü haldir.</p>

<p style="text-align:justify">Kendi maharetine gark olup mahvolan kimse başkalaşır. Yani zanaatı yaşamı, kulluk psikolojisinin gelişimi ve vacib-i kifaî vazifesini yerine getirmek için isteyeceğine, yaşamı zanaat öğrenmek için isteyecek ve işi öyle bir hale gelecektir ki yemek ve uyumak için çalışacaktır. Çalışmak için yiyecek ve uyuyacaktır. Bu kişiler ilerlediklerinde davranışsal yaklaşımlara yönelirler. Bu da aşırı ustalaşmanın (uzmanlaşmanın) sonucudur.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Mümin Müslüman bir kimsenin hayatı böyle olmamalıdır. Hayatın yeme, uyuma, çalışma çarkına dönmesine izin verilmemelidir. Eğer böyle olursa da sonucu, salt geçime yönelmek ve meadın marifet ve davranış alanlarından kaçmaktır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46" title=""><sup><sup>[46]</sup></sup></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Elbette bu anlatılanlar, ustalıkta ve zanaatkârlıkta derinleşilmemesi veya ilmin ve zanaatın gelişiminin önlenmesi ve bunlara karşı çıkılması anlamında değildir. Gazzâlî kesinlikle bunu kastetmemektedir. Gazzâlî kesinlikle ilmin ve zanaatın ve bunların inceliklerinin öğrenilmesinin, gelişime zemin hazırladığına ve faziletler arasında sayıldığına inanır. Ancak bu alanda da zaruret, lezzet alma ve ihtiyaç hallerinin dikkate alınması gerektiğini söyler.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47" title=""><sup><sup>[47]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Bu işlerle zaruret haddinde ilgilenmenin, kifaî vaciplerden olduğuna dair bir şüphe yoktur. Hoş olmayan ve yapılmaması gereken, ustalıkta ve meslekte fazlasını istemek ve zanaatta aşırı süslemelerle uğraşmaktır. İhtiyacı cevaplama konusunda ise –söylediğimiz gibi- zaruretle alakalı olan yarısıyla yetinmeli ve zevk almayla ilgili olan yarısına kapılmaktan sakınılmalıdır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48" title=""><sup><sup>[48]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Söylenmesi gereken diğer bir nokta da Gazzâlî’nin bu yaklaşımda ilmî ve zanaatsal dalları sınırlamak istemeyişidir. O usulen mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine inanır. Bunu insan hayatının gereği ve toplumun bekasının şartı kabul eder.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49" title=""><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Hatta <i>"Ümmetimin ihtilafı nimettir" </i>hadisinin, mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine delalet ettiğine ihtimal verir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50" title=""><sup><sup>[50]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bkz. <i>Tarih-i Temeddün</i>, Henry Lucas, Farsçaya çev. Abdulhüseyin Azrenk, 1/ 19-22.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu mukaddimeyi yazarken “Terbiyet-i Herfeî der Bester-i Didgah-ı İslam” adlı Hüsrev Bâkırî’nin makalesinden faydalandık. Faslname-i Havza ve Danışgah, no. 14, 15, 1377 Bahar-Kış, s. 56-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Grunebaume, Von, L’Islam, Medieval, 1962, s. 313. (Karname-i İslam, Abdulhüseyin Zerrinkûb, s. 166-167, 189’dan alıntıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Hac: 11.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Bkz. <i>el-Hayat</i>, Muhammed Rıza Hekimî, c. 5.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> <i>Muidu’n-Naam ve Mubidu’n-Nakam</i>, Taceddin Sebkî, Muhammed Ali Neccar baskısı, s. 127.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> <i>Tuhfetu’l-Vedûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd</i>, İbn Kayyum Cevziye, Bassam Abdulvahhab Elcabî, s. 197.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> <i>Tedabiru’l-Menazil</i>, İbn Sînâ, s. 39-40.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> <i>Ez-Zaria ila Mekarimu’ş-Şeria</i>, Ragıb Isfahanî, s. 198-205.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-230; 2/ 60-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Zariyat: 56.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> <i>İhya</i>, 3/ 226.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> A.g.e., s. 222-223.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> A.g.e., s. 223.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> En’am: 162.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> <i>İhya</i>, 2/ 60-61; <i>Kimya</i>, 1/ 344.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a> A.g.e., 1/ 50.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a> A.g.e., 2/ 191-192. Daha fazla bilgi için bkz. <i>Mekâtib</i>, s. 18; <i>Cevâhir</i>, s. 35.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title="">[21]</a> A.g.e., 3/ 224.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title="">[22]</a> A.g.e., s. 225.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title="">[23]</a> Nebe: 11.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title="">[24]</a> A’raf: 10.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title="">[25]</a> Bakar: 198.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title="">[26]</a> Müzzemmil: 20.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title="">[27]</a> Cuma: 10.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title="">[28]</a> <i>İhya</i>, 3/ 187.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title="">[29]</a> A.g.e., 2/ 88-89.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title="">[30]</a> A.g.e., s. 90.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title="">[31]</a> A.g.e., s. 61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title="">[32]</a> A.g.e., s. 62.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title="">[33]</a> A.g.e., s. 60.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title="">[34]</a> A.g.e., s. 62.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title="">[35]</a> A.g.e., 1/ 16.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title="">[36]</a> A.g.e., 2/ 90; 3/ 743.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title="">[37]</a> A.g.e., 3/ 72.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref38" name="_ftn38" title="">[38]</a> A.g.e., s. 228.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref39" name="_ftn39" title="">[39]</a> A.g.e., s. 72.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref40" name="_ftn40" title="">[40]</a> Kasas: 26.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref41" name="_ftn41" title="">[41]</a> <i>İhya</i>, 2/ 75-77.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref42" name="_ftn42" title="">[42]</a> A.g.e., 1/ 58.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref43" name="_ftn43" title="">[43]</a> A.g.e., 3/ 279.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref44" name="_ftn44" title="">[44]</a> A.g.e., 2/ 60-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref45" name="_ftn45" title="">[45]</a> A.g.e., 3/ 228-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref46" name="_ftn46" title="">[46]</a> A.g.e., 2/ 3.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref47" name="_ftn47" title="">[47]</a> A.g.e., 1/ 16.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref48" name="_ftn48" title="">[48]</a> A.g.e., 3/ 221-222.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref49" name="_ftn49" title="">[49]</a> A.g.e., s. 225-228.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref50" name="_ftn50" title="">[50]</a> A.g.e., 2/ 83.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 21:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/1mayis-1.jpg" type="image/jpeg" length="54226"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Velayet-i Fakihin Delilleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah bizi özel bir şahıs ve gruba itaat etmeye davet ederse, elbette biz de itaat ederiz. Eğer yönetici için bir takım şartlar ortaya koyar, bu şahsın tayinini ve bu şartlara sahip olanlar arasından seçmeyi bizim sorumluluğumuza bırakırsa yine O’nun emrine itaat ederiz...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Üstat Hadevi Tehrani</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet-i Fakihin Kavramsal Tanımı</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Arapça dilinde velayet,<i> “veliye”</i> kökünden türemiş olup büyük Arap lügat bilginlerinin de itiraf ettiği üzere bu kök bir tek anlama gelmektedir. <i>“veliye”</i> kelimesinin anlamı yakınlıktır.[1] Arapça dilinde <i>“veliyy” </i>kelimesi için ise üç anlam tespit edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Dost</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 -</strong> Seven</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3 -</strong> Yardımcı</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Velayet kelimesi için de bütün bunların yanı sıra[2] iki anlam daha verilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Saltanat ve galibiyet.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 -</strong> Önderlik ve hükümet[3]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Veliyy”</i> kelimesi hakkında dost, yar, sahip, koruyucu ve birisi adına bir işi yöneten kimse anlamları gibi çeşitli anlamlar zikredilmiştir. Velayet için ise hükümet etmek anlamı beyan edilmiştir.[4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Velayet kelimesi fakih hakkında kullanılınca maksat hükümet ve toplum yöneticiliğidir. Bazıları bu anlamda efendilik, riyaset ve saltanat anlamının olduğunu da iddia etmişlerdir. Bu anlam da velayet sahibi olan velinin, velayet sahibi olduğu kimse üzerindeki üstünlüğünü ifade etmektedir.[5] Oysa bundan (velayetten) maksat, üzerinde velayeti üstlenilen kimsenin işlerinin idaresi ve yöneticiliğidir ve <i>“Bir kavmin efendisi onların hizmetçisidir.”</i>[6] mesabesinde yönetilen kimseye bir tür hizmettir; onun boynunda bir yük değildir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Öte yandan velayet; fıkhi terminolojide iki yerde kullanılmaktadır:</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Kendi işlerini yönetmeye gücünün olmadığı, örneğin meyyit, sefih, mecnun ve küçük çocuklar hususunda. Bu gibi hususlarda velayet kayyumiyet ve yöneticilik anlamındadır. Ölçüsü ise idare edilen kimsenin kendi şahsi işlerini idare etmekten acizliğidir. Bu yüzden idare edilen kimse fıkıhta <i>“kasır”</i> olarak adlandırılan zayıf kimsedir ve bu velayet, idare edilen kimsenin zayıflığı var olduğu müddetçe geçerlidir. Zayıflığı ortadan kalktığı taktirde bu velayet sona ermektedir. Bu yüzden eğer bir deli akıllı olur veya bir çocuk buluğ çağına erişirse, kayyumiyet anlamını ifade eden velayeti sona erer.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 - </strong>Yönetilen kimsenin kendisini idare etmeye gücü yettiği, ama buna rağmen başka birinin velayet ve yöneticiliğinin gerektiği hususlardır. Velayet burada toplumun işlerini idare etme anlamında olan siyasi velayettir. Her ne kadar fakih her iki anlamda velayet sahibi olsa da bu konuda velayet-i fakihten maksat ikinci anlamdır. Zira toplum üzerinde velayet hakkı olan velayet-i fakih toplumdaki tüm bireylerin hatta diğer fakihlerin ve kendi şahsının idaresini üstlenmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu, toplumun toplum olarak kusuru ve zayıflığı sebebiyle değildir. Nitekim bazıları velayet-i fakihi meyyit veya küçük çocuğun velayeti ile mukayese etmekte ısrar etmektedirler.[7] Aksine her toplum kendi işlerini idare etmek için bir yöneticiye ihtiyaç duymaktadır: Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: <i>“Her kavmin iyi veya kötü emiri olmalıdır.”</i>[8] Bu toplumsal bir ihtiyaçtır. Her nerede bir topluluk vücuda gelirse bir takım toplumsal görevler ortaya çıkmaktadır ve bu toplumsal görevlerin düzenlenmesi ise bir riyaset ve yöneticilik gerektirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşe göre, fakihin ümmet üzerinde toplumun tüm hareketini İslami ideallere doğru sevk eden bir yönetici olarak velayet hakkı vardır ve gerçekte velayet dini müdüriyetin tecellisinden ibarettir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Masumların Velayeti, Velayet-i Fakih</strong></p>

<p style="text-align:justify">Şimdiye kadar söylenilenlerden de anlaşıldığı üzere İslami kültürde toplum için bir yöneticinin varlığının zaruretine dikkate alındığında insan varlığının tüm egemenliğini elinde bulunduran Allah-u Teâla dışında hiç kimse kendiliğinden bu hakka sahip değildir. Bu da insanın Allah’ın emir ve yasaklarına uymasını gerektirmektedir.[9] Bu esas üzere Allah bizi özel bir şahıs ve gruba itaat etmeye davet ederse, elbette biz de itaat ederiz. Eğer yönetici için bir takım şartlar ortaya koyar, bu şahsın tayinini ve bu şartlara sahip olanlar arasından seçmeyi bizim sorumluluğumuza bırakırsa yine O’nun emrine itaat ederiz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar eskiden günümüze sürekli olarak Allah-u Teâla’nın İslam ümmetinin yöneticiliğini Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şahsına ve sonra da Ehl-i Beyt mektebinin takipçilerinin inandığı üzere bu işi Masum İmamlar’a (a.s) intikal ettirdiğine inanmışlardır. Bu konuyu kitap, sünnet, akıl ve icma diye bilinen dört delil vesilesiyle de ispat etmek mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şii âlimlerin bu konudaki icması, sözlerine müracaat bile etmeden o kadar açıktır ki diğer mezhep âlimleri bile bu konuda hiçbir şüpheye düşmemişlerdir. Genel olarak Şia mezhebinin temel ilkelerinden olan imamet ilkesinin en önemli özelliği, bu işi kendi döneminde bizzat üstlenen Resul-i Ekrem’den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin idareciliğinin Ehl-i Beyt’e bırakıldığı konusudur. Bu yüzden Şia değerli İslam Peygamberinin, nübüvvet ve risalet makamının yanı sıra, imamet[10] makamına da sahip olduğuna inanmaktadır. Nübüvvet makamı tekvin (yaratışsal) ve teşri (yasama) âlemindeki ilahi sırlardan haberdar olma makamıdır. Risalet makamı ise bildiklerini insanlara ulaştırmak ve onları hidayete eriştirmekle görevli olan peygamber için söz konusudur. İmamet makamı ise toplumu idare etmek ve yönetmek makamıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Akli delil hususunda bazıları “lütuf” kaidesine sarılmış ve bu delili peygamberin bizzat kendisinin veya masum imamın toplumun yöneticisi olduğu hususunu ispat etmekte yeterli saymışlardır. Âlimlerden bir grubu ise bu delili yeterli görmemiş ve “hikmet” deliline sarılmışlardır.[11]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hikmet delilini kısaca şöyle izah etmek mümkündür: Akıl Allah-u Teâla’yı, maddi olmayan âlemi ve insan için ahireti ispat ettikten sonra bu dünyada insandan vücuda gelen her şeyin uhrevi hayatı üzerinde kalıcı etkiler yapabileceği sonucuna varmaktadır. Akıl kendisini bu etkileri keşfetmek ve etki alanlarını birbirinden ayırt etmek hususunda aciz görmektedir. Bu yüzden bu âlemi ve âdemoğlunu yaratan Allah’ın hikmeti bir şekilde insanlara saadet yolunu göstermeyi ve onlara bir takım elçiler göndermeyi gerektirmektedir. Öte yandan insanları hidayet etmekten ibaret olan elçilerin gönderiliş hedefini temin etmek için bu peygamberler masum ve onları insanlara ulaştırma hususunda her türlü hatadan münezzeh olmalıdırlar. Daha sonra akıl masumiyet meselesini tahlil ederek vahyi algılama ve ulaştırmadaki masumluğun bütün alanlarda, hata ve isyan hususunda bile geçerli olması gerektiği sonucuna varmaktadır.[12] O halde resul bütün işlerde masum olmalıdır. Ardından yine akıl ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin masum olan bir şahsa verilmesine hükmetmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Öyleyse bizzat resulün kendisi din adına toplumun idarecisi olarak algılanmaktadır. O halde eğer akıl imamet makamına teveccüh eder ve imamı nebevi ve ilahi mesajın müfessiri olarak görürse benzeri bir metotla aynı neticeye ulaşır. [13] O halde akıl peygamber ve imamın ismet sahibi olması gerektiğini ispat ettikten sonra ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin onlara verilmesine hükmetmekte ve bu yolla toplumu idare anlamında olan velayet makamını da onlar için ispat etmiş olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nebevi velayeti ispat eden birçok ayet mevcuttur.[14] Bu ayetlerin en açığı ise şudur: <strong><i>“</i></strong><strong><i>Peygamber müminlere kendi nefsinden daha evladır”</i></strong>[15] Bu ayetin anlamından da anlaşıldığı üzere İslam’ın değerli peygamberi (s.a.a) müminlere kendi nefislerinden daha evladır. Yani eğer onlar kendileri adına bir karar alabiliyor ve bir iş yapabiliyorlarsa Peygamber (s.a.a) bu konuda onlardan daha evladır. Eğer onlar hakkında bir karar alacak olursa onların muhalefet etme hakkı yoktur; onlar mutlaka itaat etmelidirler. Bu karar ister müminlerin ferdi işleri hususunda olsun ve isterse de onların toplumsal işleri hususunda olsun hiç fark etmez.[16] Bu ayet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şer’i mubah konular alanındaki mutlak velayetini ispat etmektedir. Zira insanların kendi işleri hakkında karar alabildikleri alan budur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberi Ekrem (s.a.a) mütevatir rivayetler esasınca Gadir olayında da bu ayete işaret etmiş ve insanlara hitaben şöyle buyurmuştur: <i>“Ben sizlere kendi nefsinizden daha evla değil miyim?”</i> İnsanlar Peygamberin evla olduğunu itiraf ettikten sonra Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurmuştur: <i>“O halde ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.”</i>[17] Dolayısıyla da Peygamber (s.a.a) için olan bu velayet, Ali (a.s) ve diğer masum imamlar hakkında da geçerlidir. [18]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nebevi ve alevi velayete delalet eden bir başka ayet ise şudur: “Şüphesiz ki sizin veliniz Allah, Resulü ve namaz kılıp rükû halinde zekât veren müminlerdir.”[19] Bu ayet-i şerife Şia inancının velayet hakkındaki belgesidir. Allah-u Teâla ilk önce velayeti kendisine sonra resulüne ve ardından da iman edip namaz kılan ve rükû halinde zekât veren kimselere isnat etmektedir. Her ne kadar iman eden, namaz kılan ve rükû halinde zekât veren ifadesi çok farklı şahıslara uyarlanabilse de, Sünni ve Şia yoluyla nakledilen rivayetlerde de yer aldığı üzere bundan maksat sadece Ali bin Ebi Talib’in şahsıdır.[20] Bu ayet-i kerimede velayet makamı, hiçbir özel alana sınırlamaksızın mutlak olarak Peygamber ve masum imamlar hakkında ispat edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Masumların (a.s) velayeti hakkında birçok rivayet vardır. Onlardan bazısına konular arasında işaret edildi ve edilecektir. Biz burada örnek olarak İmam Sadık’ın, (a.s) Allah-u Teâla’nın; <i>“Şüphesiz sizin veliniz Allah, Resulü ve iman edenlerdir...”</i> ayeti kerimesi hakkındaki şu sözüne yer veriyoruz:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz bu ayetin maksadı şudur ki, size; kendiniz, işleriniz, nefsiniz ve mallarınız hususunda en evla ve hak sahibi olan Allah’tır, Resulüdür ve iman eden kimselerdir. Yani Ali ve kıyamet gününe kadar olan evlatlarıdır.”</i></strong>[21]</p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şia’ya Göre Velayet-i Fakih</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Gaybet çağında Masum imamların (a.s) velayetinin devamı konumundadır. Nitekim Masum İmamlar’ın velayeti de Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) velayetinin devamı konumundadır. Velhasıl Velayet-i Fakih’ten, İslam camiasının başında en üst düzey yöneticisi olarak İslam’ı bilen bir kimsenin yer alması kastedilmektedir. Eğer Masum (a.s) toplumda hazır ise bizzat kendisi, eğer hazır değil ise fakihler bu görevi üstlenmelidir. Bu bakış açısı, İslami hükümetin asil görevinin toplumda ilahi hükümleri ve değerleri yaymak ve uygulamak olduğu nüktesini kabul etmenin neticesidir. Böyle bir ülkünün gerçekleştirilmesi için ise toplumda karar alma mekanizmasının en üstünde dini bilen bir kimsenin yer almasına ihtiyaç vardır. Şüphesiz bu şahıs dış ilişkiler hususunda bilgili ve toplumu idare etmek hususunda da muktedir olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet-i Fakih’in Delilleri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Velayet-i fakih konusunu birçok şekilde ispat etmek mümkündür.[22] Biz burada sadece en açık ve sade metoduna işaret etmeye çalışacağız.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu konuyu ele almadan önce icmanın sürekli bir delil olarak dikkate alındığına teveccüh etmek gerekir. Biz Şia âlimlerinin velayet-i fakih konusundaki menkul ve muhassal icmasını hatırlattık. İcma edenlerin kendilerine ulaşıp bizlere ulaşmayan istinad ettikleri şey muteber bir delil olduğu takdirde, o icma tek başına muteberdir. Bu meselede icma edenlerin delili, bizlere ulaşan şeyden başka bir şey değildir. Bu yüzden onların görüş birliği her ne kadar delillerin delaletine iyi bir şahit ve teyit olsa da, ne yazık ki bizzat, kendisi bağımsız bir delil sayılmamaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Biz velayet-i fakih meselesinde akli ve nakli delil ile yetiniyoruz.</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Akli Delil</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hiç şüphesiz her toplum bir yönetici ve öndere muhtaçtır. Öte yandan hükümetle ilgili meseleler din sahasının dışında kalan meseleler değildir. Hatta dinin evrensel unsurları bu alanda kâmil bir sistem olarak son dinde takdim edilmiş ve akıl da bu konuda dinin müdahalesine engel teşkil etmemiş ve hatta hikmet gereği onun zarureti hususunda ısrar göstermiştir. Eğer devlete din açısından bakacak ve devletin asıl görevinin ilahi değerleri korumak, İslami ülkülere sahip çıkmak ve şer’i hükümleri uygulamak diye kabul edecek olursak, akıl da böyle bir devletin başında ilahi hükümleri ve dini görevleri en iyi bilen ve insanları idare edebilen bir kimsenin olması gerektiğine hükmeder. Eğer masum, halk arasında olursa akıl onu bu makama layık görmektedir. Ama şu anda masum aramızda olmadığı için, toplumu idare etmeye kadir olan adil fakihleri bu makama layık görmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir ifade ile akıl, itikadi ve ideal bir devletin başında bu ideallerden haberdar olan bir şahsın yer alması gerektiğine hükmeder. İlahi hüküm ve kanunların bir bütünü olan İslam şeriatında bu sıfatlara sahip olan kimseler şüphesiz ki fakihlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nakli Delil</strong></p>

<p style="text-align:justify">Velayet-i fakihi ispat etmek için birçok rivayetlere istinat edilmiştir; onlardan bazıları şunlardır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 - </strong>Merhum Saduk Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (a.s) naklettiği üzere Allah Resulü şöyle buyurmuştur: <i>“Allahım! Halifelerime merhamet et.”</i> Kendisine,</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Halifelerin kimlerdir?”</i> diye sorulunca Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: <i>“Benden sonra gelip de hadis ve sünnetimi nakleden kimselerdir.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Her hadis iki tür inceleme zaruret arz etmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İtibarının elde edilmesi için senetle ilgili inceleme.</p>

<p style="text-align:justify">Konuya delalet tarzının değerlendirilmesini yapmak için delaleti ile ilgili inceleme.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mezkûr hadis muteber senetlerle ve çeşitli kitaplarda nakledildiği için[23] bu hadisin suduruna itminan etmekteyiz ve itibarı hususunda hiçbir şekke yer yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisin velayet-i fakih meselesine delalet niteliğini açıklamak için şu iki nükteye teveccüh etmek gerekir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a -</strong> Peygamber (s.a.a) başlıca şu üç makama sahipti:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Risalet: </strong>İlahi ayetleri tebliği etmek, şer’i hükümleri iletmek ve insanlara kılavuzluk etmek makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yargı: </strong>İhtilaf olan hususlarda hakemlik etmek ve düşmanlıkları gidermek makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet:</strong> İslam toplumunun yöneticiliği ve tedbiri makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b -</strong> Peygamberden (s.a.a) sonra gelip hadis ve sünnetini nakleden kimselerden maksat fakihlerdir; raviler ve muhaddisler değil. Zira sadece hadis nakleden bir ravi naklettiği şeyin Peygamber’in (s.a.a) sünneti olduğunu teşhis edemez. O sadece duyduğu sözleri veya gördüğü ameli nakleder. Bu sözlerin veya amellerin ortaya çıkış sebebini bilemez; bununla çelişen veya onu kayıt altına alan hususları bilemez. Zahirde birbiriyle çelişen böyle rivayetleri bir araya getirip uzlaştıramaz. Bunların hakkında bilgisi olan kimse; içtihat ve fetva makamına ulaşmış ve fekahatin yüce derecesine nail olmuş birisidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu iki nükteye teveccühen mezkûr hadisin anlamı şöyledir: Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) halifeleri şüphesiz fakihlerdir. Çünkü Peygamber’in (s.a.a) çok çeşitli makamları vardı ve burada Peygamber’in (s.a.a) halifesi için özel bir makam zikredilmemiştir. Dolayısıyla fakihler bütün makamlarda Peygamber’in (s.a.a) halifeleridirler.[24]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı kimseler halife kavramının yer aldığı bu tür hadisleri velayet-i fakihe delil gösterme hususunu eleştirerek şöyle iddiada bulunmuşlardır[25]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Halife”</i> kavramının iki anlamı vardır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a - </strong>Lügavi ve asli anlamı ki Kur’an’da bu mana göz önünde bulundurulmuştur: Örneğin: “Şüphesiz ki ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”[26]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Veya şu ayet: “Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet.”[27] Birinci ayette hilafet tekvini bir iş olup yasama ve teşri ile ilgisi yoktur. İkinci ayette ise her ne kadar yasama ile ilgili bir husus olsa da sadece hakemlik ve yargı ile ilgilidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b -</strong> Siyasi ve tarihi anlamı ki İslam’da Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatınsan sonra bu anlam zuhur etmiştir. Bu anlam ilahi değil dünyevi bir makamı açıklar.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar tarafından haklı veya haksız bir şahıs hakkında da kullanılmakta ve bu ilahi bir makam olan risalet ve imametin yüce makamından tamamen ayrı bir makamdır.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ancak bu eleştiri doğru değildir; çünkü eğer halifenin lügavi anlamına, yani <i>“birinin yerine geçen”</i> anlamına dikkat edecek olursak; Kur’an ve rivayetlerde hatta tarihte bile bu anlamın göz önünde bulundurulduğu açık bir şekilde anlaşılır. Eğer bir farklılık varsa da sadece hilafet hususundadır. Bu hilafet bazen tekvini ve reel makamlar ve bazen de teşrii işler ve kanuni makamlar hakkındadır. Hatta İslam tarihinde eğer halife kavramı Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ortaya çıkmışsa da, halifenin toplumu idare ve yöneticilik hususunda Peygamber’in (s.a.a) yerine geçen kimse olduğu göz önünde bulundurulmuştur. O halde bu esas üzere halife, çeşitli anlamlar ifade etmemektedir. Kullanımda her ne kadar hilafet hususları farklılık arz etse de bir tek anlam ifade etmektedir. Mezkûr rivayette de halife birinin yerine geçen anlamında kullanılmıştır. Bu rivayette hilafet için belli bir husus zikredilmediğinden bu itlak[28] şümul ve genelliği gerektirmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere fakihler, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tüm işlerinde onun yerine geçen kimselerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 - </strong>Merhum Saduk’un Kemal’ud Din (İkmal’ud Din) kitabında İshak b. Ya’kub’dan naklettiği tevki-i şerifte Veli-i Asr (a.f) onun sorularına cevap olarak bizzat kendi eliyle kaleme aldığı mektubunda şöyle buyurmuştur: <i>“Meydana gelen olaylarda hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz; </i><i>şüphesiz onlar benim sizler üzerinizdeki hüccetimdir ve ben de onlar üzerinde Allah’ın hüccetiyim.”</i>[29]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayeti merhum Şeyh Tusi de <i>“el-Gaybet”</i> adlı kitabında nakletmektedir; şu farklılıkla ki rivayetin sonunda <i>“ben onlar üzeride Allah’ın hüccetiyim”</i> yerine <i>“ben sizin üzerinizde Allah’ın hüccetiyim” </i>ifadesi yer almıştır.[30] Merhum</p>

<p style="text-align:justify">Tebersi’nin el-İhticac adlı kitabındaki nakilde ise <i>“ben Allah’ın hüccetiyim”</i> ifadesi yer almıştır.[31]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu nakillerdeki farklılık bu rivayetin delaleti hususunda hiçbir tesiri yoktur. İleride bunun açıklaması yapılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Senet açısından da bu hadis İshak bin Ya’kuba kadar yaklaşıp kesinlik arz etmektedir. Zira ravilerden bir grup diğer bir gruptan, onlar da merhum</p>

<p style="text-align:justify">Kuleyni’den da İshak bin Ya’kub’dan nakletmektedirler. İshak b. Ya’kub’un şahsı hakkında ise rical kitaplarında hiçbir tevsik[32] yer almamıştır. Bazıları onu, Merhum Kuleyni’nin kardeşi saymışlardır.[33] Ama bu doğru ve faydalı bir çaba değildir. Doğru olan şu ki İmam-ı Zaman (a.f) gaybet-i suğra döneminde var olan büyük baskı ve zor şartlar altında insanların gözünden gizlenmek zorunda kalmış ve insanlarla sadece özel naipleri vasıtasıyla irtibat kurmuştur. Dolayısıyla İmamın hayatının resmi senedi olan bu tevkiler, şüphesiz sadece itimat edilir insanlara verilmekteydi. O halde İmam (a.s) tarafından gönderilen bu mektuplar, bizzat o dönemde gönderdiği kimselerin güvenilir olduğuna delalet etmektedir.[34]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Eğer, <i>“İshak b. Yakub’un tevkiatı elde ettiği nasıl tesbit edilmiş ve yalan iddiada bulunmadığı nereden bellidir?”</i> diye sorulacak olursa cevap olarak şöyle deriz: Kuleyni onu mutlaka güvenilir bulmuştur. Aksi takdirde ondan bu tevkii nakletmezdi. Bu esas üzere bu hadisin senedinde hiçbir şüpheye yer kalmamaktadır.[35] Bu hadis hususunda önceki bazı fakihlerin sözlerinde de şahit olduğumuz en iyi istidlal metodu şudur: <i>“İmam-ı Zaman (a.s), şüphesiz onlar benim sizin üzerinizdeki hüccetimdir”</i> ve <i>“ben de Allah’ın hüccetiyim”</i> cümleleriyle açık bir şekilde, fakihlerden ibaret olan ve önceki rivayette</p>

<p style="text-align:justify">fakihlere tatbik sebebini izah ettiğimiz hadislerinin ravilerinin hüccet olduğunu ve onların hücciyeti, kendi hücciyetleri gibi olduğunu ifade etmektedir. Yani fakihler insanlar arasında İmam-ı Zaman’ın (a.f) naipleridir. Dolayısıyla bu</p>

<p style="text-align:justify">tevkiatın ortaya çıktığı zamanı, yani gaybeti suğrayı göz önünde bulundurur,</p>

<p style="text-align:justify">İmam-ı Zaman’ın (a.f) bu dönemde Şiileri gaybet-i kübraya hazırladığına teveccüh eder ve onun son vasiyet ve hükümleri beyan ettiğini göz önünde bulundurursak, bu rivayetin gaybet dönemiyle ilgili olduğunu ve -önceki fakihlerin de işaret ettiği gibi- Şii fakihleri tüm işlerde, bu cümleden İslami toplumun yöneticiliği hususunda İmam’ın halifesi olarak tanıttığını açık bir şekilde görürüz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazıları birçok fıkhi nasta şahit olduğumuz bu hadisi delil gösterme hususunda münakaşa etmişler. Gerçi bunlar sadece Neraki’nin sözlerini bilmektedirler ve bu hadisi delil gösteren diğer fakihlerden habersizdirler. Bu münakaşa edenler bu hadise sarılmanın, hüccetin anlamını hakkıyla araştırmamanın ve lügat biliminde uzmanlık sahibi olmamanın neticesi olarak görmüşlerdir! Sonra hüccet kelimesinin mantık, felsefe ve usul-i fıkıh ilminde araştırarak büyük bir şaşkınlığa düşmüşlerdir gerçi bu yoldan kurtuluşları da mümkün değildir.[36]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetteki hüccetten maksat, diğer hususlarda olduğu gibi delil olarak kullanılabilen ve kendisiyle ihticacda bulunulan şey demektedir.[37] O halde İmam (a.s) Allah’ın hüccetidir. Zira eğer o bir şey söyler ve insanlar amel etmezse, Allah Teâla onun söylediğini muhalefet edenlerin aleyhine bir hüccet kılar ve onlar bu muhalefetleri hususunda hiçbir özür ortaya süremezler. Aynı şekilde eğer onun sözüyle amel ederlerse, onlara; Neden böyle yaptınız? Diye sorulacak olursa, onun dediği üzere amel ettiklerini söylemeleri yeterlidir. Bu esas üzere fakih imamın hücceti ise, yani eğer bir şeyi emreder de -ister fetva ve hükmü istinbat babından olsun ve isterse de velayet ve hükmü inşa babından olsun- insanlar muhalefet gösterirse, İmam (a.s) fakihin bu emriyle muhalefet edenlerin aleyhine hüccet ikame eder. Aynı şekilde fakihin emrine itaat edenler de amellerini tevcih etme noktasında bunu delil gösterirler. Velhasıl fakihlerin rivayetin velayet-i fakihe ve Masum İmam’ın (a.s) niyabetine delaleti hususunda hiçbir şüphe yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><!--[if gte vml 1]></o:wrapblock><![endif]--><strong>- - - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<p> 
<p style="text-align:justify">[1] Mekais’ul Lügat, c. 6, s. 141; el-Kamus’ul Muhit, s. 1732; el-Misbah’ul Munir, c. 2, s. 396; es-Sihah, c. 6, s. 2528; Tac’ul Arus, c. 10, s. 398</p>
</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[2] Bazı araştırmacılar velayet kelimesi için hakkında dostluk ve yardım etme anlamını inkâr etmiş, onu sadece saltanat veya önderlik anlamında kabul etmişlerdir. (Bak. El-Muntaziri Deraset’u fi velayet -i fakih ve fıkh-u devlet -i İslamiyye, c. 1, s. 55)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[3] Bak. El-Kamus’ul Muhit, s. 1732; Tacu’l-Arus, c. 10, s. 398; Misbahu’l Munir, c. 2, s. 396</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[4] Bak. Muhammed Muin, Ferheng -i Farisi. C. 4; s. 5054-5058</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[5] Bak. Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 67 ve 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[6] Resul i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Kavmin efendisi onlara yolculukta hizmet edendir.” (Meclisi, el-Bihar, c. 76, s. 273)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[7] Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[8] Subh -i Salih Nehc’ul Belağa, 40. Hutbe s. 82</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[9] Bak. Cevadi Amuli, Velayet -i Fakih (Rehberi der İslam) s. 29</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[10] Burada imametten maksat İslam ümmetinin önderlik ve yöneticiliğidir. Masum imamlar (a.s) hakkında kullanılan imamet kavramı bazen nübüvvet olmamakla birlikte nübüvvet makamına benzeyen ilahi ilimden nasibi olmak anlamında kullanılır.. Bazıları hataya düşerek imametin anlamını bu ikinci</p>

<p style="text-align:justify">anlama özgü kılmışlardır. (bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 171)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[11] Araştırma ve inceleme yapmaksızın tek akli delilin “lütuf” kaidesi olduğunu kabul eden ve yıllar önce yapılan itirazlara –Fahr-u Razi’nin yaptığı itiraz gibi-dikkat etmeyen bazı yazarların iddialarının tam tersi bir durum söz konusudur. Onlar kendilerinin bu kaideyi ilk eleştiren kimse olduklarını ve bunu reddederek akli istidlal kapısını kapadıklarını sanmışlardır.. (bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 73-176)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[12] Bu konuda yeterli bilgi edinmek için çok yakında yayınlanacak olan yazarın “Mebani -i Kelami -i İçtihad” kitabının ikinci cildine müracaat edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[13] Bu konunun izahı da Mebani -i Kelami -i İçtihad kitabında genişçe yer almıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[14] Bak. Muntaziri, velayet -i Fakih, c.1 , s. 37-73</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[15] Ahzab suresi 6. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[16] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asrı’l Gıybet, s. 153; Muntaziri,</p>

<p style="text-align:justify">Velayet -i Fakih, c. 1, s. 37-40</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[17] Bak. Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 37, s. 108; Muntaziri, Velayet -i Fakih, c. 1, s. 41</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[18] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asr’ıl Gaybet, s. 153</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[19] Maide suresi, 55. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[20] Bak. Es-Suyuti, ed Durru’l Mansur, c. 2, s. 193; el-Behrani, Tefsir’ul Buhran, c. 1, s. 479</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[21] Bak. Şeyh Kuleyni, Usul’ul-Kafi, c. 1, s. 288 (Kitab’ul Huccet bab-u ma nassullahu ve resuluhu ala’l-eimme (a.s) 3. Hadis.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[22] Yazar bu konunun araştırma ve detay yollarını “el Hükm’ül İslam -i fi Asr’ıl Gaybet” kitabında yer vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[23] Bak. Saduk “Men la Yehzuruh’ul Fakih”, c. 4, s. 420 (bab’un Nevadir, 5919. Hadis) Saduk, Kitab’ul Emali, s. 109 (34. Oturum, 4. Hadis); Saduk, Uyun-u Ahbari’r Rıza (a.s), c. 2, s. 37 (94. Hadis); Saduk, Meani’l Ahbar, c. 2,</p>

<p style="text-align:justify">s. 374 (423. Bölüm); el-Hurru’l Amili, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 65 ve 66, (Kitab’ul Kaza, ebvab-u sifat-i kazi, 8. Bölüm, 50 ve 53. Hadisler) Merhum Nuri, Mustedrek’ul Vesail, (Kitab’ul Kaza, Ebvab- u sifat’il kazi, 8. Bölüm, 10, 11, 48, 52. Hadisler) Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 2, s. 25 (Kitab’ul İlm, 8. Bölüm,</p>

<p style="text-align:justify">83. Hadis) Hindi, Kenz’ul Ummal, c. 10, s. 229 (Kitab’ul İlm min kısm’ıl Ekval,</p>

<p style="text-align:justify">3. Bölüm, 29209. Hadis)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[24] İstilah olarak bu konuya “Kendisine taalluk eden şeyin zikredilmemsinden kaynaklanan mutlak durum” denmektedir. Daha fazla araştırmak için bak. İmam Humeyni, Kitab’ul Bey’ c. 2, s. 468, Seyyid Kazım Hairi, Esas’ul Hukumet’il İslamiyye, s. 150; Munteziri, Velayet’ul Fakih, c. 1, s. 463</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[25] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 186-187 (özetle)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[26] Bakara Suresi 30. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[27] Sad Suresi 26. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[28] İtlak, belli bir kayıt ve ihtisasın olmadığı anlamındadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[29] Saduk, Kemal’ud Din, (İkmal’üd-Din, c. 2, s. 483, (et-Tevkiat, Tevki'ur Rabi’, 45. Bölüm)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[30] Şeyh Tusi, el-Gaybet, s. 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[31] Şeyh Hurr’ul Amuli, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 101, (Kitab’ul Kaza, Ebvab-u sıfat’ıl Kazı, 11. Bölüm, 9. Hadis)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[32] Ravinin güvenilir olduğunu beyan etmeye, rical ilminde tevsik denmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[33] Tusteri, Kamus’ur Rical, . 1, s. 786,</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[34] Yazar bu konuyu, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm’ir Rical adlı kitabında genelliği olan güven yolarından biri saymıştır. (bak. Mehdi Hadevi Tahrani, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm'ir Rical, s. 109, 111)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[35] Bak. Seyyid Kazım Hairi, Velayet’ul Emr fi Asr’il Gaybet, s. 122-125</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[36] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 207-214</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[37] İhticac, istidlal ve hüccet ikame etmek demektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 12:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/velayeti-1.jpg" type="image/jpeg" length="99616"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şeytanların Taşlanmasının Anlamı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytanlarin-taslanmasinin-anlami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seytanlarin-taslanmasinin-anlami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center">Ehlader Araştırma Bölümü</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim yıldızların yaratılma sebebini belirterek bilgilerimizi artırmakta ve şöyle buyurmaktadır:<i><strong> “Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.”</strong></i> (Mülk Sûresi, 5). <i><strong>“Biz, en yakın göğü ziynetlerle, yıldızlarla donattık. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar.”</strong></i> (Saffat Sûresi, 6-8). Allah, roketler gibi şeytanlara karşı kullanılması için kandilleri yaratmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeytanların taşlanmasının anlamı nedir?</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da değişik âyetlerde gök küreleri, şahaplar ve şeytanlardan söz edilmiştir. Örneğin Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Gerçekten Biz, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için yıldızlarla süsledik. Hem onu kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı edenler olursa, onu da parlak bir ışık (şahap) kovalar.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu âyetlerin içeriğinin aynısı Saffât ve Cin Sûrelerinde de zikredilmiştir. Soru şudur: Şeytanlar şahaplar vesilesiyle gökten nasıl kovulmaktadır?</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ancak kulak hırsızlığı edenler olursa, onu da parlak bir ışık (şahap) kovalar”</i> âyeti müfessirlerin üzerinde çok konuştuğu âyetlerden biridir. Herkes özel bir yol takip etmiş ve belirli bir yorum yapmıştır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Biz burada bu âyetlerin manasının aydınlığa kavuşması için değerli el-Mizan tefsirinde yer alan konulara işaret ediyoruz. Allâme Tabatabâî şöyle demektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Şeytanların kulak hırsızlığı ve onların şahaplar ile kovulması hakkında müfessirlerin yaptıkları açıklamalar, yerkürenin göklerini eksen alan âyet ve rivayetlerin zahirinden akla gelenlere göredir. Bunlara göre orada meleklerden oluşan guruplar mevcuttur, bu göklerin her birinin sadece kendisinden girilen bir kapısı vardır, meleklerden bazılarının elinde şahap bulunmakta ve kulak hırsızlığı yapan şeytanları vurmak ve kovmak için beklemektedir! Oysa bugün bu gibi teorilerin temelsiz olduğu ortaya çıkmıştır. Ne böyle gökler, ne bu kapılar, ne de benzeri şeyler mevcuttur. Burada bir ihtimal söylenecek şey şudur: İlahi kelamdaki bu gibi açıklamalar, duyusal olmayan hakikatlerin aydınlanması için duyusal bir kalıp kullanılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor:</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar.”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bu gibi tabirler Kur’an’da çoktur. Arş, kürsü, levha, kitap bu kabildendir. Buna göre meleklerin yeri olan gök ile kastedilen, bu dünyadan daha üstün ve yüce olan melekût âlemi ve mavera ötesidir. Kulak hırsızlığı için şeytanların göğe yaklaşması ve onlara şahapların fırlatılmasıyla kastedilen de şudur: Onlar yaratılış sırları ve gelecekteki olaylar hakkında bilgi edinmek için meleklerin âlemine yaklaşmak istemektedir, lâkin melekler, şeytanların üstesinden gelemediği melekûta ait manevî nurlar ile onları kovmaktadır.“</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Veya kastedilen şudur: “Şeytanlar hakka yakınlaşarak kamuflaj ve hileleriyle onu bâtıl suretine büründürmeyi veya batıla kamuflaj ve hileyle hak sureti vermeyi istemektedirler. Melekler de onların iplerini pazara çıkarmakta ve herkesin onların kamuflajını anlaması, hakkı hak ve batılı batıl görmesi için apaçık hakkı aşikâr kılmaktadırlar. Yüce Allah’ın, şeytanların kulak hırsızlığı yapması ve şahapların hedefine maruz kalması kıssasının vahiy melekleri ve vahiy koruyucularının şeytanların müdahalelerinden korunacağını anlatan kısımdan sonra zikredilmesi bir yere kadar bizim söylemimizi onaylamaktadır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">Tefsir-i Numûne’de de bu hususta şöyle söylenmektedir:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>Sema (gök) kelimesi birçok âyette görünen maddî gök manasındadır. Oysa bazı âyetlerde de kesinlikle manevî gök ve yüce makam manasındadır. Örneğin:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz.”</strong></i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Burada göklerden kasıt, temsilen Allah’a yakınlık makamı olabilir.</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.”</strong></i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın örnek sıfatıyla zikrettiği bu temiz ağacın kökü Peygamber (s.a.a), dalı (göğe yükselen dal) Ali (a.s) ve küçük dalları da imamlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu gibi âyetlerde gökten maksadın bu görünen gök olmadığı açıktır. Buradan göğün hem maddî ve hem de manevî manada kullanıldığı neticesini almaktayız.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Yıldızlar gökte görünen parlak cisimler anlamıyla maddî bir mefhuma ve toplumları aydınlatan bilgin ve şahsiyetlere işaret olarak kullanılma anlamıyla da manevî bir mefhuma sahiptir. Nitekim insanlar çöl ve okyanusların ortasında gece karanlığında yollarını yıldızlar sayesinde ve toplumda da insanlar yaşam ve saadet yolunu bilginler ve bilinçli ve imanlı önderler aracılığıyla bulmaktadırlar. Birçok âyet ve rivayette yıldızlar, belirtilen ikinci manaya göre kullanılmıştır. Örneğin Ali b. İbrahim’in tefsirinde “O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> âyetinin altında İmam Bâkır’ın (a.s) “Yıldızlardan kasıt Peygamberin ailesidir”, sözü nakledilmiştir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>c) </strong>İlgili âyetlerin tefsiri hakkında zikredilen değişik rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla şeytanların göklere çıkmasının yasak kılınışı ve yıldızlar vesilesiyle kovulmaları Peygamber’in (s.a.a) dünyaya gelmesi sırasında gerçekleşmiştir. Hakeza bazılarının da Hz. İsa’nın (a.s) doğumu sırasında bir ölçüye kadar yasaklandığı ve Peygamber’in (a.s) dünyaya gelişinden sonra ise tamamen yasaklandıkları anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Belirttiklerimizin tümünden hareketle şöyle denilebilir: <i>“Sema” </i>burada manevî mefhuma işaret etmekte ve temsilen hak, iman ve maneviyat göğü ifade edilmektedir. Şeytanlar her zaman bu alana girmek ve türlü vesveseler ile gerçek mümin ve hak destekçilerinin kalbine sızmak için çalışmaktadırlar. Ama peygamberler ve imamlardan, yollarına bağlı bilginlere dek ilahi erler güçlü ilim ve takva nurlarıyla onlara hücum etmekte ve onların bu göğe yakınlaşmasını engellemektedir. Göğe çıkmak ve sırlardan haberdar olmak hususları arasındaki irtibattan, bu âyetlerdeki göğün manevî gök (melekut âlemi) olduğu anlaşılmaktadır; çünkü bu maddî gökte (yeryüzünde de gözlemlenebilen yaratılışın enteresan yönleri dışında) özel bir bilginin olmadığını bilmekteyiz. Şahabın sadece yerküre atmosferinde ortaya çıkması da dikkate değerdir. Zira şahap, taş parçalarının yerküre etrafındaki havaya çarpıp alevlenmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Yerküre atmosferinin dışında başka bir yerde şahap yoktur. Elbette yerküre atmosferinin dışında hareket halinde olan taşlar vardır ama onlara şahap denmemektedir. Sadece yerküre atmosferine girip sıcak olmaları ve alevlenmeleri durumunda ve de insanın gözleri önünde bir ateş çizgisi şeklinde görünmeleri halinde onlara şahap denmektedir. Onlar hareket halinde olan yıldızlar gibi tasavvur edilirler. Bugünkü insanın defalarca bu yerküre atmosferinden dışarı çıktığını, ondan çok ötelere gittiğini ve aya ulaştığını da bilmekteyiz. Bundan dolayı eğer Kur’an-ı Kerim’de şahaptan kasıt, görünen bu maddî şahap ve maddî gök ise, bu bölgenin bilim adamları tarafından keşfedildiğini ve burada esrarengiz bir hususun olmadığını söylemek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla gökten kasıt, hak ve hakikat göğüdür. Şeytanlar bu göklere ulaşmak, kulak hırsızlığı yapmak ve insanları yoldan çıkarmak isteyen vesvesecilerdir. Yıldız ve şahaplar ise kalemlerinin güçlü dalgalarıyla şeytanları geriye püskürten ve kovan ilahî önderler ve bilginlerdir. Elbette Kur’an sonsuz bir denizdir ve gelecekteki bilim adamlarının bu âyetler hakkında bugün ulaşamadığımız bir takım hakikatlere ulaşması da muhtemeldir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tefsire şöyle bir eleştiri yapılabilir: Bu âyetlerde <i>“es-semau’d-dünya”</i> (dünya göğü) kelimesi kullanılmıştır ve bu tefsirler gökten kastedilenin yıldızlarla dolu bize yakın maddî gök olduğunu açıkça belirtmişlerdir. O halde <i>“es-semau’d-dünya”</i> ile derin bir irtibatı olan âyetin sonunu nasıl manevî gök olarak tefsir edebiliriz? Bu, tefsirde çelişki değil midir?</p>

<p style="text-align:justify">Cevap: Bu eleştiri, bizim Allah’a da insanî ve maddî gözle bakmamız ve bu yüzden insanî kısıtlılıkları gaflette bulunarak O’na da isnat etmemizden kaynaklanmaktadır. Oysaki insanın görme dairesi sınırlı olduğundan ve tüm âlemleri göremediğinden mülk ve melekût âlemleri iki ayrı ve farklı âlem olarak ona yansımaktadır. Hâlbuki Allah için mülk ve melekût birdir. Bu yüzden Kur’an âyetleri hem mülk âlemi ve hem de melekût âlemi hakkında söz söylemektedir. <i>“Andolsun ki biz, Dünya semasını (veya en yakın semaı) kandillerle süsledik”</i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> diye buyurduğunda dünya semasından kasıt bize yakın olan maddî gök ve mülk âlemidir. Ancak devamında “onları şeytanlara atılan taşlar yaptık”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> diye buyurduğunda müfessirlerin görüşüne göre melekût âlemini kastetmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Hicr, 16-18. وَ حَفِظْناها مِنْ کُلِّ شَیْطانٍ رَجِیمٍ. إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهابٌ مُبِینٌ</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c. 11, s. 43.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Ankebut, 43, وَ تِلْکَ الْأَمْثالُ نَضْرِبُها لِلنَّاسِ وَ ما یَعْقِلُها إِلَّا الْعالِمُونَ</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan, c. 17, s. 130 (Saffat Sûresi âyetlerinin altında).</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Tabatabâî, Seyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 17, s. 124 ve 125, Defter-i İntişarat-ı İslamî Camia-i Müderrisin-i Havza-i İlmiye-i Kum, Kum, 5. baskı, h.k. 1417, Tercüme-i el-Mizan, c. 17, s. 187.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> A’raf, 40, إِنَّ الَّذِینَ کَذَّبُوا بِآیاتِنا وَ اسْتَکْبَرُوا عَنْها لا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوابُ السَّماءِ</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> İbrahim, 24,</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify">أَ لَمْ تَرَ کَیفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا کَلِمَةً طَیبَةً کَشَجَرَةٍ طَیبَةٍ أَصْلُها ثابِتٌ وَ فَرْعُها فِی السَّماءِ</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> En’am, 97.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 24, s. 77.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c. 11, s. 41-51, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, 1. baskı, h.ş. 1374 (özetle).</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Mülk, 5.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Mülk, 5.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytanlarin-taslanmasinin-anlami</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 12:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/geminid-meteor-yagmur-1.jpg" type="image/jpeg" length="62174"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD'nin İran'a Karşı Yaptığı 6 Stratejik Hata]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/abdnin-irana-karsi-yaptigi-6-stratejik-hata</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/abdnin-irana-karsi-yaptigi-6-stratejik-hata" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD'nin İran'la olan savaşta daha ağır bir yük üstlenmesi, İran misillemelerine karşı daha savunmasız olmasının bir nedeni olarak kabul görür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Tevekkül Erol</strong></h5>

<p style="text-align:justify">Eurasian Times, bir analizinde Amerika'nın İran'a karşı yaptığı stratejik hataları inceledi.</p>

<p style="text-align:justify">Yayınlanan habere göre, İran, ABD ve İsrail ile savaşın ilk dört gününde Basra Körfezi bölgesindeki ABD askeri üslerinin neredeyse tamamına saldırdı ve radar ve iletişim sistemlerine ağır darbeler indirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Uydu görüntüleri ve yayınlanan videoların incelenmesine dayanan bu analiz, İran'ın saldırılarının özellikle ABD uydu iletişim sistemlerini ve gelişmiş balistik füze savunma radarlarını hedef aldığını göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte Bahreyn'den Katar'a kadar saldırıların detayları;</p>

<p style="text-align:justify">Eurasian Times'a göre;</p>

<p style="text-align:justify"><u>Bahreyn</u>'deki el-Cafar üssünde, AN/GSC-52B SATCOM uydu iletişim sistemlerini içeren iki radar kubbesi Shahed-2 insansız hava araçları tarafından imha edildi.</p>

<p style="text-align:justify"><u>Birleşik Arap Emirlikleri</u>'nde, daha önce çeşitli uydu antenlerinin bulunduğu el-Dhafra hava üssünün bir bölümü vuruldu. Ancak, El Ruwais bölgesindeki AN/TPY-2 radarının (THAAD füze savunma sisteminin bir parçası) da hasar görüp görmediği henüz belli değil.</p>

<p style="text-align:justify"><u>Kuveyt</u>'te, Ali el-Salem üssündeki uydu iletişim sistemleriyle ilgili olduğu düşünülen bazı yapıların yıkılmasının yanı sıra, Arijan kampındaki en az üç radar kubbesi de tamamen imha edildi.</p>

<p style="text-align:justify"><u>Suudi Arabistan</u>'daki Prens Sultan üssüne de en az bir saldırı düzenlendiği kaydedildi; bu saldırı da yine uydu iletişimi için kullanılan ve daha önce AN/TPY-2 radarının bulunduğu bir bölgeyi hedef aldı.</p>

<p style="text-align:justify"><u>Katar</u>'daki ABD el-Udeid hava üssünde bulunan büyük AN/FPS-132 radarı, uzun menzilli sabit dizili erken uyarı ve füze savunma sistemi, görünüşe göre vurulmuş.</p>

<p style="text-align:justify">Eurasian Times, internette yayınlanan bazı uydu görüntülerinin o kadar çelişkili olduğunu ve kesin bir yorum yapmanın imkânsız olduğunu yazıyor. İran kaynakları ayrıca <u>Ürdün</u>'deki Mofaqq Salati üssünde bulunan bir başka AN/TPY-2 radarının da hasar gördüğünü bildirdi, ancak şu anda bu iddiayı doğrulayacak bir kanıt yok.</p>

<p style="text-align:justify">İlginç bir şekilde, değerli radarlara, yakıt ikmal ve erken uyarı uçaklarına yönelik bu saldırıların çoğu balistik füzeler veya ucuz gözetleme dronları (50.000 dolara mal olan) ile gerçekleştirildi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peki, Amerika'nın Hava Stratejisinde Ne Ters Gitti?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Analiz daha sonra Amerika'nın hava stratejisinin başarısızlıklarını inceliyor. Eurasian Times'a göre, hızlı bir zafer öngörülerine rağmen, Amerika'nın İran'a karşı hava stratejisi ciddi zorluklarla karşılaştı. Bu zorlukların yapılan analizlerde şu hatalardan kaynaklandığını görebiliyoruz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci Hata: İran'ın Savunma Kapasitesini Hafife Almak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Amerika'nın ilk hatası, İran'ın savunma yeteneklerini ve taktiklerini hafife almaktı. İlk resmi raporlarda İran'ın tüm hava savunmasının imha edildiği iddia edilse de, bu iddia tamamen uluslararası kamuoyunu aldatmaya yönelik olup kendi mağlubiyetlerinin üstünü örtmeğe çalışmaktan başka bir şey olmadığı ve söylemler asla doğru değildi.</p>

<p style="text-align:justify">Dahası, İran kuvvetleri mobil savunma sistemlerini yer altı tünellerine ve sığınaklara gizlemişti; bu da Amerikan uçaklarına pusu kurmalarına olanak sağladı. Bu durum, savaşın hiçbir şekilde tek taraflı olmadığını kanıtlıyor.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Hata: Savaşın çabuk ve Hızlı Bir Şekilde İran Devletinin Çöküşünü Öngörmek</strong></p>

<p style="text-align:justify">Açıkça görülüyor ki, <i>“hızlı savaş”</i> hipotezi başarısız oldu. Bu strateji, hızlı ve büyük bir hava harekâtının İran rejimini çöküşe veya derhal teslim olmaya zorlayabileceği inancına dayanıyordu. Bu hipotez başarısız oldu çünkü İran'ın konvansiyonel yetenekleri, zayıflamış olsa da, hayatta kalmayı ve misilleme yapmayı başardı ve savaşı uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürdü.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü Hata: Afganistan ve Irak Deneyimini Unutmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Eurasian Times, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan ve Irak'taki önceki savaşlarında yaptığı hataları tekrarladığını, yani net ve pratik bir siyasi plan olmaksızın yalnızca hava saldırılarıyla yıkıma güvenmeleri. Bu İran’ın kadim devlet geleneğini bilmemek ve özellikle İslam devletinin manevi derinliklerinden bihaber olmak.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. Hata: "Bayrak Etrafında Dayanışma" Etkisi</strong></p>

<p style="text-align:justify">İran'da üst düzey liderlerin kaybına rağmen, <i>"bayrak ve İslam Cumhuriyeti etrafında birlik"</i> etkisi görüldü. Sivil altyapıya yönelik saldırıları da içeren büyük çaplı bombalama kampanyası ters tepti ve İran halkını Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı birleştirdi. Bombalamalar, iç muhalefet hareketinin her türlü olasılığını ortadan kaldırdı ve sertlik yanlılarının konumlarını güçlendirdi.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. Hata: Amerika'nın Askeri Kaynaklarının Aşınması</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Çatışma, Tomahawk ve Patriot füzeleri gibi pahalı mühimmatlar da dâhil olmak üzere ABD askeri kaynaklarını ciddi şekilde tüketmiş ve Avrupa ve Asya gibi diğer hayati bölgelerde de kıtlıklara yol açmıştır. NATO üyelerinin çoğu da savaşa katılmayı veya mühimmatın yeniden üretilmesine yardımcı olmayı reddetmiştir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hata 6: Gerginliğin Tırmanması ve Diplomasi riskini Yanlış Hesaplamak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Süpergüç olan ABD kendisini küçük bir devlet İsrail’in yanında kendisinin vekil olarak kullandırması, bu savaşta sanki söz sahibi kendisi değil de İsrail’in direktiflerini uygulayarak, bütün cephelerde en fazla darbeyi kendisi yemesine neden oldu. Amerika neden İsrail'den daha fazla etkilendi? Bu sorunun cevabını kendisi bilmediği gibi bir şey de diyemiyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yayın organı, analizinin bir başka bölümünde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki kayıp ve hasar farkını ele alıyor. Eurasian Times, bu farkın Amerikan teknolojisinin zayıflığından veya pilotlarının beceriksizliğinden kaynaklanmadığını, aksine iki ülkenin üslerindeki, risk maruziyeti düzeyindeki ve stratejik yaklaşımlarındaki farklılıklardan kaynaklandığını yazıyor.</p>

<p style="text-align:justify">ABD, Basra Körfezi genelinde büyük, ileri konuşlandırılmış üslerden oluşan bir ağ üzerinden faaliyet gösteriyor. Erken uyarı uçakları, tankerler, radarlar (THAAD gibi) ve park halindeki uçaklar da dâhil olmak üzere ABD'nin en değerli varlıklarının çoğu başlangıçta açıkta veya yalnızca kısmen tahkim edilmişti. İran, bu fırsatı değerlendirerek sabahın erken saatlerinde bu üslere balistik ve seyir füzeleri ve ucuz insansız hava araçlarıyla saldırarak çok büyük zayiat verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Buna karşılık, İsrail büyük ölçüde kendi ağır şekilde tahkim edilmiş topraklarından faaliyet göstermektedir. Uçakları ve hayati sistemleri, tahkim edilmiş sığınaklarda, dağınık üslerde ve dünyanın en yoğun hava savunma katmanlarından birinin arkasında konuşlandırılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca, ABD'nin İran'la olan savaşta daha ağır bir yük üstlenmesi, İran saldırılarına karşı daha savunmasız olmasının bir başka nedeni olabilir. Basra Körfezi bölgesinde üs kuran ve bazılarının savaş deneyimi az olan ülkelerle yapılan ilk koordinasyon da sorunlarla karşılaştı ve hatta Kuveyt üzerinde üç ABD F-15 uçağının düşürülmesine yol açtı.</p>

<p style="text-align:justify">İsrail ise hassas vuruşlara ve insanlı uçakların yüksek riskli bölgelere maruz kalmasını en aza indirmeye odaklanmıştı. İsrail Hava Kuvvetleri, yüksek riskli görevler için uzun menzilli füzelere, elektronik savaşa ve insansız hava araçlarına büyük ölçüde güvenmektedir. İsrail yıllardır neredeyse sürekli bir çatışma halindedir ve ordusu, yüksek riskli ortamlarda entegre savunmalara karşı operasyon yapma konusunda geniş bir uzmanlığa sahiptir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sonuç Olarak Şu Soruyla Karşılaşılmaktadır: Amerikan stratejisi neden başarısız oldu?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Eurasian Times, ABD stratejisinin başarısız olmasının nedeninin, teknolojik üstünlüğün otomatik olarak hızlı bir siyasi zafere dönüşeceğini varsayması, ancak İran'ın savunma sistemlerinin direncini ve yıkımın jeopolitik sonuçlarını öngörememesi olduğu sonucuna varıyor.</p>

<p style="text-align:justify">İşte her ne kadar 6 hata olarak görünse de gerçek şu ki; İran’ın destansı direnişi ve askeri teknoloji gücünün çok ileri bir seviyede olduğu ve bu gücün tespit edilememesinden dolayı ABD-İsrail, İran savaşında başarısız olarak büyük bir hezimet yaşadılar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Alıntı ve Tercümedir.</strong></h5>

<p></p>

<p><strong>Ehlader HABER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/abdnin-irana-karsi-yaptigi-6-stratejik-hata</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 12:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/6hata-1.jpg" type="image/jpeg" length="83582"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Holokost Yalanı ve Yahudilerin Zorla Filistin'e Getirilişi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/holokost-yalani-ve-yahudilerin-zorla-filistine-getirilisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/holokost-yalani-ve-yahudilerin-zorla-filistine-getirilisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu’na rağmen, Irak yahudileri İsrail’e göç etme konusunda istekli değildi. Irak yahudilerinin isimlerini göçmen listelerine yazdırmada acele etmediklerini gören Mossad ajanları, “tehlikede olduklarını kendilerine anlatmak” maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmaktan çekinmediler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İsrail Devletinin Antisemitizm Politikası</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Siyasi Siyonizm’in önderlerinin İsrail Devleti’ni kurabilmek için 20. yüzyılın başından itibaren uygulamaya koydukları Siyonizm-antisemitizm işbirliği incelenmesi gereken bir konudur. Kuşkusuz bu işbirliğinin en çarpıcı örneği Nazi Almanyası ve Siyonistler arasındaki ilişkilerdi. Bu arada, ikinci bölümde, bu işbirliğine uygun düşecek bir biçimde, tarihte<i> “Yahudi soykırımı” </i>diye bir şey de yaşanmamıştır. Çünkü Nazilerin amacı Yahudileri imha etmek değil, topluca Filistin’e göndererek bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını sağlamaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu politika iki ayrı boyutta başarıya ulaştı. Öncelikle, gerçekten de çok sayıda Yahudi, Naziler’in antisemitizm politikasının bir sonucu olarak Filistin’e göç etti. Başarının ikinci boyutu ise psikolojik yöndeydi: Tüm dünya, II. Dünya Savaşı sırasında tarihin gördüğü en büyük katliama uğrayan (!) Yahudilerin, Filistin’de bir ulusal devlet kurmasını kabullenebilir hale gelmişti. Ünlü Exodus gemisiyle Filistin’e göç eden ve “Naziler ailelerimizi yok etti, siz de umutlarımızı yok etmeyin” yazılı pankartlar taşıyan Yahudilerin vermek istediği mesaj, Yahudi medyası aracılığıyla Batı kamuoyuna ulaştırıldı.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuçta 1947 yılında İsrail Devleti kuruldu. Ama bu küçük devlet, İsrail liderlerinin hayalindeki devlet değildi. Birleşmiş Milletler, Filistin’i yaklaşık % 50 toprağa sahip iki ayrı devlete, bir Yahudi bir de Arap devletine bölmüştü. Ancak İsrail ilan edilir edilmez başlayan Arap-İsrail savaşının ardından Yahudi Devleti topraklarını genişletti ve Batı Şeria ile Gazze şeridi hariç tüm Filistin topraklarını 1948 yılı içinde ele geçirdi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda ise, Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs dâhil olmak üzere tüm Filistin toprakları işgal edildi. Ayrıca Suriye’ye ait olan Golan Tepeleri ve Mısır’a ait olan Sina Yarımadası da İsrail işgali altına girdi. 1982 yılında bu kez Lübnan, Yahudi Devleti tarafından işgal edildi. İşgalin ardından İsrail, Lübnan’ın güneyinde tek taraflı bir <i>“güvenlik kuşağı”</i> ilan ederek toprak işgalini sürdürdü.</p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu işgal politikası, İsrail liderlerinin hayalindeki <i>“Büyük İsrail” </i>hedefinin bir sonucuydu. Bu hedef, Tevrat’ta İsrailoğlularına vadedilen tüm toprakların ele geçirilmesi ve bu toprakların Arap nüfusundan temizlenerek yahudileştirilmesini öngörüyordu. Bu nedenle İsrail, işgal ettiği toprakları mümkün olduğunca elinden bırakmadı. Özellikle de <i>“Vadedilmis Topraklar”</i>ın en önemli parçalarını içeren Batı Şeria’yı -ki İsrailliler buraya Eski Ahit’teki isminden hareketle “Yahuda ve Samiriye” diyorlardı- işgal altında tuttu ve yahudileştirmeye çalıştı. “Yahudileştirme” için işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimciler yerleştirmek gerekiyordu. Bu yerleşimcilerin bir kısmı, bu işi dini bir misyon olarak gören radikal yahudilerdi. Ama bu topraklara asıl yerleştirilecek olan yahudiler, diasporadan İsrail’e göç ettirilen Yahudilerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Kısacası İsrail, kurulduğu tarihten itibaren diaspora Yahudilerinin göç etmesine ihtiyaç duydu. 1948 yılına dek İsrail’e göç ettirilen Yahudiler, hala dünya Yahudilerinin küçük bir bölümüydü. Yahudilerin çoğunluğu diasporada yaşamakta ısrar ediyorlardı. İsrail liderleri, hem Siyonist rüyayı gerçekleştirmek hem de hayallerindeki <i>“Büyük İsrail”</i>i oluşturabilmek için bu Yahudileri İsrail’e göç ettirmeyi hedeflediler. Ancak her geçen yıl biraz daha hayal kırıklığına uğradılar. Her dönemde bir göç miktarı hedef olarak tespit ediliyor, ama her seferinde bu miktara yaklaşılamadığı gibi, ilerleyen yıllarda dahi bu hedefi yakalamanın ancak bir ütopya olacağını Siyonist liderler anlıyorlardı. 1951-1961 dönemi için, Ben Gurion’un koyduğu 4 milyonluk hedefe ulaşılamadı; çağrısına yalnız 800 bin kişi karşılık verdi. Aynı on yılın son döneminde, göçmen miktarı yılda 30 bine kadar düştü. 1975 ve 1976’da İsrail’den göçenlerin toplamı, İsrail’e olan göçü aştı.</p>

<p style="text-align:justify">Jerusalem Post’un 7 Ekim 1978 tarihli sayısında, <i>“The General with a Phantom Army” </i>başlıklı yazıda, Meir Merhav, yahudi halkının İsrail’e göç etme konusundaki isteksizliğini şöyle dile getiriyordu:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Siyonizm ve İsrail Devleti’nin tarihinde hiçbir zaman çok büyük bir göç olmamıştır. Dindar veya Siyonist olan Yahudiler her zaman küçük sayılarda gelmişlerdir. Bunların çoğu idealist olduğu için gerçekler hayallerindekiyle uyuşmayınca İsrail’i terk etti. Tüm Yahudi toplulukları en zor anlarında bile, İsrail’e değil, başka yerlere gitmeyi tercih ettiler. Almanya’daki 300 bin Yahudi’nin en fazla 60 bini 1933-39 döneminde İsrail’e gelebilirdi. Fakat bunların çoğunluğu İsrail’e gitme ihtimalini bile göz önüne almadılar. Bu diğer yahudi toplulukları için de geçerlidir. En fazla baskıya uğrayan Rus yahudilerinin %50-60’ı bile, İsrail dışında bir yere gitmeyi düşünmektedir. Gerçekleri beğenmiyoruz, ama bunları inkâr edemeyiz. Bir şeyi anlamalıyız ki, hiçbir zaman diasporadan büyük bir göç yaşanmayacaktır.”</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Kısacası diaspora Yahudileri, İsrail’in kuruluşunun ardından da, aynı 1920’li, 30’lu yıllarda olduğu gibi göç etmekte direndiler. Peki bu Yahudileri İsrail’e getirmek için ne yapılmalıydı?.. Bu sorunun cevabı basitti: Daha önce ne yapılmışsa, o yapılmalı; yani diaspora Yahudileri antisemitizm tehlikesi körüklenerek İsrail’e göç etmeye ikna edilmeliydiler. Nitekim Siyonistler bunu açık açık söylüyorlardı. Amerikan Yahudi Kongresi’nde, Leo Pfeffer’in sunduğu formüle göre, yahudiliğin devamı için yahudi düşmanlığı gerekiyordu. <i>“Yahudiliğin bekası için antisemitizm gereklidir”</i> demişti.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Nahum Goldman ise, 1958 yılında, Siyonizm’in antisemitizme olan kaçınılmaz ihtiyacını vurgulamış ve şu uyarıyı yapmıştı<i>: “Antisemitizmin gerilemesi Yahudiliğin bekası için yeni bir tehlike oluşturabilir..”</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yahudiliğin bekası”</i> için daha önce Naziler kullanılmıştı. Şimdi de benzeri yerel antisemitlerle bağlantı kurulabilir ya da doğrudan İsrail tarafından düzenlenecek eylemlerle yapay bir antisemitizm oluşturulabilirdi. Öyle de yapıldı. İlerleyen sayfalarda Yahudi Devleti’nin diaspora Yahudilerine karşı giriştiği bu savaşın değişik cephelerini birlikte inceleyeceğiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İsrail Liderlerinden Diaspora Yahudilerine Tehditler</strong></p>

<p style="text-align:justify">İlk İsrail Başbakanı David Ben Gurion, göreve geldiği andan itibaren İsrail’e göçü yoğunlaştırabilmek için her türlü yolu denedi. Bir grup Amerikalının İsrail’e ziyareti nedeniyle 31 Ağustos 1949’da yaptığı bir konuşmada, şöyle diyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir Yahudi Devleti kurma rüyamızı gerçekleştirmiş olmamıza karşın, henüz işin başındayız. Yahudi halkının büyük bir kısmı hala dışarda; bugün İsrail’de yalnız 900 bin Yahudi var. Gelecekte bütün Yahudiler İsrail’de toplanmalıdırlar. Ana babaları, çocuklarını buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği İsrail’e biz getireceğiz. Ancak umarım ki buna gerek kalmaz.”</i></p>

<p style="text-align:justify">1960 Aralık’ında, Kudüs’de yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi’nde, yine Ben Gurion yaptığı konuşmada, İsrail’e göç etmekte direnen Yahudileri aforoz ediyordu. İsrail’in dışında yaşayan yahudileri, <i>“Tanrısız Yahudiler”</i> olarak tanımlıyor, <i>“Amerikalı Yahudilerin, bir Yahudi’nin ne demek olduğundan dahi haberdar olmadıklarını”</i> söylüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">İlerleyen yıllarda, Yahudi halkın her ne şekilde olursa olsun İsrail’e göç ettirilmesi gerektiğini düşünenlerin arasına ünlü bir isim, Mose Dayan da katıldı. Dayan, 1968 yılının Temmuz ayında yaptığı bir konuşmada göç edenlerin sayısını yeterli gören Yahudilere karşı sert bir tavır ortaya koyuyordu: <i>“Her gün daha çok Yahudi’yi buraya getirmeyi amaç edindik. Hiçbir Yahudi’nin yolun sonuna geldiğimizi söylemesine izin vermeyiz.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Yahudi işleri danışmanlarından Simon Rifkind ve Louis Levinthal ile Siyonist lider Haham Philip Bernstein’in ön ayak olmasıyla, 2 Mayıs 1948’de Amerikan Yahudi Konferansı toplandı. İşte bu konferansta Siyonist lider Haham Klausner sunduğu ünlü raporunda, Yahudi halkını açıktan açığa tehdit etti. Yahudi halkını göçe zorlamak için, Siyonist liderlerce yaratılan baskı politikasının dün uygulandığını itiraf eden Klausner, bugün de uygulanmaya devam edilmesini hararetle şöyle savunuyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Halkın Filistin’e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım… ‘Zor’ sözünden bir programı kastediyorum. Bu yeni bir program değil, daha önce ve yakın geçmişte de kullanılmıştı… Böyle bir programda ilk adım, şu ilkenin kabul edilmesidir: Dünyadaki Yahudi toplumu Filistin’e gitmeye ikna edilmelidir. Bu programı gerçekleştirmek için Yahudi toplumunun politikasını değiştirmek ve yersiz kalan Yahudi halkı rahat ettirmek yerine, mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir… ‘Amerikan Ortak Dağıtım Komitesi’nin yardımları kesilmelidir… Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah türünde bir örgüt kurmak gerekebilir.<br />
İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır… Program kabul edilmediği takdirde Amerikan yahudi toplumunu, politikasını gözden geçirmek ve burada önerilmiş olan değişiklikleri yapmak zorunda bırakacak bir kaza meydana gelebilir, o zaman çok daha fazla acı çekilmiş olur.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Klausner’in yukarıda da itiraf ettiği gibi, İsrail’in devlet politikası, İsrail’e göçü sağlamak için Yahudi halkını <i>“zor kullanarak ikna etme”</i>ye dayalıydı. <i>“Zor kullanarak ikna”</i> yönteminin pratikteki uygulanışının nasıl olacağını açıklamakta bir sakınca görmüyordu Klausner: “Yahudi halkını mümkün olduğunca rahatsız ve tedirgin etmek.” Tüm bunlara rağmen, yine de İsrail’e beklenen göçün gerçekleşmemesi durumunda, Klausner tarafından öngörülen son çare, Yahudi halkının başına nelerin geleceğini haber veriyordu: Yahudiler, “çok fazla acı verecek bir kaza” ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Daha önce de, 1940’lara kadar göç etmemekte direnen Yahudi halkına karşı, II. Dünya Savaşı’nda, Siyonistler ile Nazilerin işbirliği neticesinde yaratılan <i>“kaza”</i> gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Siyonist lider Dr. Israel Goldstein de, Yahudi halkının halen İsrail’e göç etme konusunda gösterdiği gevşeklikten ötürü bir yandan yakınıyor, bir yandan da örtülü, imalı, tehditkâr mesajlar savuruyordu: <i>“Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler’in kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Kurtulacaklarını mı sanıyorlar?”</i></p>

<p style="text-align:justify">Ben Gurion, İsrail için, <i>“Yahudileri rehinden kurtarmanın dinsel bir zorunluluk”</i> olduğunu iddia ediyordu. 1949’daki İsrail seçimlerinden sonraki bir konuşmasında ise, İsrail dışında yaşayan Yahudileri birer <i>“süprüntü”</i> olarak gösterecek kadar ileri gidebiliyordu: <i>“Sürgün süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca, onların mülklerini de kurtarmak zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Ben Gurion’un bu sözleri, İsrail Devleti’nin gelecekteki politikasını belirliyordu. İsrail’e zorla göç ettirilecek ilk “sürgün süprüntüleri”, Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudiler oldu.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Savaş Sonrasında Toplama Kamplarında Siyonistlerin Yahudilere Karşı Uyguladığı Terör</strong></p>

<p style="text-align:justify">II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Nazi toplama kamplarındaki Yahudiler serbest bırakılmıştı. Ancak gidecek herhangi bir yerleri olmadığı için kendileri için açılan <i>“Yersiz İnsanlar Kampları”</i>nda (Displaced Persons Camps) kalmaya mecbur oldular. Bu kampların idari yönetiminde Siyonist liderler etkin konumdaydı. II. Dünya Savaşı boyunca, göç etmedikleri için Siyonist liderlerce cezalandırılan Avrupalı Yahudi halkın dramı henüz sona ermemişti. Savaş bitmişti, fakat yaşam şartlarında en ufak bir değişiklik olmamıştı. Nazilerin yerini artık onlardan daha da acımasız olan Siyonist liderler almıştı, o kadar.</p>

<p style="text-align:justify">Haham Klausner’in Yahudilerin Filistin’e göçe zorlanması gerektiğini öne süren az önce değindiğimiz raporu, <i>“Yersiz İnsanlar Kampları”</i>nda, Siyonist örgüt Irgun vasıtasıyla Yahudi halka karşı uygulanan çeşitli terör yöntemlerinin kaynağı oldu. Siyonist liderlerin Yahudi halkına karşı giriştiği bu baskı politikası, daha sonraki yıllarda gün ışığına çıkacaktı. Kısa adı OMGUS olan, (Office of Military Government for Germany / U.S. – Alman/Amerikan Askeri İdaresi Ofisi) raporlarında, Irgun’un para toplamak ve Filistin’de Araplarla savaşmaları için zorla yahudi halktan adam toplamak gibi uyguladığı vahşi taktikler, tekrar tekrar bildiriliyordu. İşte OMGUS’un hazırladığı bu raporların bazıları:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Irgun, bu kamplardaki yönetimi kontrol altında tutuyordu. Örgüt, bu kamplardaki polis gücünü de etkisi altına almıştı. Irgun ve kamp polisi korkutarak, tehdit ederek, eğer gerekirse kan dökerek şiddet yöntemleri kullandılar… … 1948 yılında Polonya’dan Berlin’e yerleşmek için gelen yahudiler, Irgun’un ‘yahudi toplama’ işleminden kurtulmak için Amerika’ya göç etmişti. Duppel Göçmen Kampı’nda, Filistin’de Araplarla savaşmaya gitmek için gönüllü olmayan yahudiler, Irgun üyeleri tarafından dövülmüş, gitmek istemeyenler ise ölümle tehdit edilmişlerdi. Bu tip askere yazılmalara yahudi halkı zorlanırken, kampların ana kapıları kaçışları önlemek için kapatılıyordu.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Belki Irgun’un kendi halkına uyguladığı bu terörün örgütün radikalliğinden kaynaklandığı ve Siyonizmin genelini temsil etmediği düşünebilir. Oysa durum hiç de öyle değildi. Sağcı (Revizyonist) Irgun gibi, Dünya Siyonist Örgütü’ne (WZO) bağlı olan solcu Haganah militanları da yahudilere karşı zor kullanıyordu. Amerikalı yazar Stephen Green de konuyla ilgili şunları yazıyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bazı kamplar, Haganah’ın da Irgun gibi şiddet taktikleri uyguladığını rapor etmekteydi. Haganah’ın içinde ‘Sochnut’ adlı elit ve askerüstü bir grubun tehdit, korkutma ve dövme gibi yöntemler kullandığı sürekli bildirilmekteydi. Bu olay farkedilmesine rağmen, Irgun tarafından çok uzun bir süredir uygulanmaktaydı. Nazi terörünün kurbanları, bu sefer de Siyonist terörden kaçmak için, tekrar ailelerini ve arkadaşlarını terketmek zorunda kalmışlardı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Alman-Amerikan Askeri İdaresi’nde, istihbarat ofisinin şefi olan Peter Rodes, Siyonistlerin Yahudi kamplarında yaptıklarından oldukça rahatsız olmuş ve Siyonistlerin baskılarından şöyle söz etmişti: <i>“300 kişi İsrail’e gitmek için Tilcwah’dan ayrıldı. Bu sayının % 65’i İsrail’e gitmeleri için değişen şiddette baskılara maruz kaldı.” </i></p>

<p style="text-align:justify">1948 yılının ortalarında, Amerikan ve Alman Askeri İdaresi Ofisi (OMGUS)’un raporları, kamplarda yapılanları, “terörist taktikler” olarak tanımladı. Bu <i>“terörist taktiklerin”</i> de, Haganah ve Irgun tarafından kullanılan standart bir toplama prosedürü olduğunu rapor etti. Bavyara’nın Traunstein bölgesindeki <i>“Kriegslazarett Kampı”</i>nda ise çarpıcı bir olay yaşanmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kamp polisi, herhangi birinin giriş çıkışını önlemek için binanın etrafını kordonla sardı. Haziran’daki yahudi bayramında, İsrail’e gitmeyi reddeden yahudilerin sinagoga gelmemeleri istendi ve uyarı yapıldı. Aksi takdirde zorla sinagogdan çıkartılacaklardı…<br />
İsrail’in kuruluşundan beri Kriegslazarett Kampı’ndan yaklaşık bir düzine kişi gönüllü olarak ayrıldı. Bu gönüllülere ‘Ghuis’ deniyordu. Bu adamların altı ya da yedisi birkaç gün sonra geri döndü. Kamplarda kaldıkları süre içinde İsrail’e gitmek istemeyen diğer gençlere terör uyguladılar. İsrail devleti kurulunca, Filistin’de yaşayan yahudi kesim, İsrail’e göçe razı etmek için, kamplarda yaşayanlar arasında terörü organize etti”.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yersiz İnsanlar Kampları”</i>nda, her türlü baskıya maruz bırakılan yahudi halkın tek suçu, Siyonizmi benimsememeleriydi. Bu insanların<i>, “Vadedilmiş Topraklar”</i>a göç etmelerini sağlayabilmek için, Siyonist liderlerin yapmaları gereken işlem, onları zorla da olsa birer Siyoniste dönüştürmekti. Bu nedenle, <i>“Yurtsuzlar Kampları’nda, Siyonist olmayanlara ve anti-Siyonist yahudilere karşı şiddet ve ayırım eylemlerine girişildi.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Siyonist liderlerin, bu kamplarda yaşayan yahudilere yönelik uyguladığı baskı politikasının artık gizlisi saklısı kalmamıştı. Açıktan açığa düzenlenen <i>“şiddet özendirici”</i> kampanyalarla, yahudi halkına yönelik yaratılan bu terör, hummalı bir propagandaya dönüştürüldü. Amerikan The New Leader dergisi, 21 Ağustos 1948 tarihli sayısında şu bilgileri veriyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“‘Uluslararası Kadın Giyim Sendikası Başkan Yardımcısı’ ve ‘Örgütlü Ürünler İsçileri Sendikası Yöneticisi’ Louis Nelson, önemli bir Amerikalı isçi önderidir. Louis Nelson genel bir kampanya yürütmektedir. Yersiz kalmış insanları Siyonizmi kabul etmeye zorlamak, onları yahudi ordusuna katılmaya ‘ikna etmek’, düzenlenen bu kampanyanın amaçlarındandı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Siyonist idareci Louis Nelson’un başlattığı bu kampanya, kamplarda yaşayan yahudilerin hayatlarında, son derece olumsuz değişiklikler yaratacaktı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Günlük tayınlara el koyma, işten çıkartma, yurtsuzların zanaat eğitimi için Amerikalılar’ın gönderdikleri makinaları parçalama, muhalefet edenleri yasal korumadan ve vize haklarından yoksun etme biçiminde oluyor, hatta onları kamplardan atma noktasına kadar varıyordu. Bir keresinde, böyle birisi herkesin önünde kırbaçlandı. Bunlardan başka, ABD’de de yapılan ‘pogrom’lara (pogrom: yahudilere yapılan saldırı) dair hikâyeler anlatılıyor, yurtsuzlar tedirgin ediliyorlardı.” </i></p>

<p style="text-align:justify">Siyonist yöneticilerin yürüttükleri bu çok yönlü baskı politikası, bir dönem sonra meyvelerini verdi. Zaten savaş boyunca psikolojik olarak yıpranmış Yahudi halkın üzerinde, yıldırıcı bir etki yarattı. Siyonistler sayesinde, bu kamplardan kurtulan(!) Yahudi halk, zorunlu olarak, başları önünde, İsrail’in yolunu tuttu. <i>“Yurtsuzların Kampları boşaltıldıktan sonra, bu Yahudilerin çoğunun göçmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, buna zorlandılar.” </i></p>

<p style="text-align:justify">Siyonist idareciler, bir yandan bu kamplardaki Yahudilere göç etmeleri için baskı yapıyorlar, bir yandan da, II. Dünya Savaşı sonrasında yersiz kalan bu Yahudilerin mağduriyetlerini, uluslararası siyasi platformda politik bir malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Şöyle veya böyle, savaş sonrası ortada kalmış, perişan bir Yahudi topluluğu vardı. Dolayısıyla, Siyonist yöneticilerin masalarının üzerinde, her zamanki gibi iki seçenek duruyordu: Ya, bu kamplardaki Yahudi topluluğun kötü yaşam şartlarını düzeltmek için yakından ilgilenmek, ya da, bu insanların mağduriyetlerini suistimal ederek, Yahudi halkın üzerinde göç hesapları yapmak.</p>

<p style="text-align:justify">Ne yapıp edip, en kısa zamanda en fazla yahudiyi İsrail’e göç ettirmekten başka bir şeyi gözleri görmeyen Siyonist liderlerin, yahudi halkını kurtarmaları tabii ki söz konusu dahi olmayacaktı. İsrailli yazar Amos Perlmutter şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Gurion ve diğer Siyonistler, soykırım ile bağımsızlığı birleştirdiler. Bu Siyonistler için, soykırım kurbanlarının durumu, onları pek ilgilendirmiyordu. Yurtlarından edilen yahudiler, hiçbir zaman Siyonistlerin ilgi alanına girmedi. Tarihçiler ne kadar bunda ısrar etseler de böyle bir şey yoktur. Sonra 1946’da, İngiliz kamplarındaki kimselerin kötü durumu bu pragmatik politikalarla çeşitli yönlerden benzeşti. Siyonist ideal için, İsrail’e dönmek en önemli hedefti. Yurtlarından çıkartılan kişiler, böylece pragmatik politikalar için kullanıldı.” 15</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrail’in liderleri, Araplar’a karşı kazandıkları 1948 savaşı ile Birleşmiş Milletler’in kendilerine ülkenin kuruluşunda verdiği toprakları (Filistin’in yaklaşık % 50’si) çok daha büyütmüşlerdi. Bu yayılma, İsrail liderlerine çok daha fazla yahudiyi Vadedilmiş Topraklar’a getirme cesareti verdi. 1949 yılında, tüm dünya yahudileri İsrail’e göç etmeye resmen çağırıldılar. Ertesi yıl ise, bu çağrı bir kanunla desteklendi: Geri Dönüş Kanunu. Kanun, dünyanın neresinde olursa olsun, İsrail’e göç etmek isteyen “gerçek” (yahudi bir anneden doğmuş) bir yahudinin, ülkeye göçe hakkı olduğunu ve ne olursa olsun İsrail’de barındırılacağını ilan ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Geri Dönüş Kanunu, yıllardır İsrail’de tartışma konusudur. Kimi entelektüeller, kanunun açık bir “ırkçılık” örneği olduğunu söylemektedirler. Ancak bu konudaki resmi politika asla değişmez. İsrail resmi ideolojisinin bu konuya bakış açısını, Simon Peres, Davar gazetesinin 25 Ocak 1972 tarihli sayısındaki bir demecinde ortaya koymuştur: <i>“Askeri yönetim temelini teşkil eden 125 sayılı kanunun (Geri Dönüş Kanunu) kullanılışı yahudileri bu topraklara yerleştirmek ve göçe zorlamak için girişilen savaşın bir devamıdır.”</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peres’in ifade ettiği gibi, <i>“yahudilerin toplanması”</i> gerçekte bir savaştır. Çünkü İsrail dünya yahudilerini, bu yahudilerin aksi yöndeki isteklerine rağmen toplamıştır ve toplamaktadır. Bu nedenle İsrail’in savaşı, yalnızca düşman ülkelere ya da düşman örgütlere karşı değil, aynı zamanda ırk bilincini yitirmiş, Siyonizme yüz çevirmiş dünya Yahudilerine de karşıdır. Bu nedenle Kudüs’te yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi’nde, Başbakan Ben Gurion, İsrail’e göç etmekte direnen Yahudileri <i>“Tanrısız Yahudiler” </i>olarak tanımlayarak aforoz etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Siyonizm, <i>“Tanrısız yahudiler”</i>e açtığı bu savaşa, ilk olarak ırk bilincini yitirerek asimile olmaya başlayan Avrupalı yahudilere karşı Naziler’le işbirliği yaparak girişmişti. İsrail devleti kurulduktan sonra ise, ırk bilincini yitiren dünya yahudilerine karşı girişilen savaş, doğrudan İsrail güçleriyle yürütüldü. Mossad’ın <i>“dünya yahudilerini göç ettirmekten”</i> sorumlu kolu Aliyah Bet, bu savaş için kuruldu.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mossad’ın Göç Organizatörü: Aliyah Bet</strong></p>

<p style="text-align:justify">Haham Klausner, 2 Mayıs 1948’de Amerikan Yahudi Konferansı’na sunduğu ünlü raporunda, az önce de değindiğimiz gibi, diaspora Yahudilerinin Filistin’e gitmek için zorlanmaları gerektiğinden söz etmişti. Yahudileri mümkün olduğunca rahatsız etmek gereğinden söz ediyordu. Ve Klausner Siyonist hareket içinde çok önemli bir isimdi, hatta İsrail’in ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterilmişti. Bu nedenle Klausner’in <i>“yahudileri zorlama”</i> yönündeki düşünceleri, kişisel bir görüş değil, Siyonist hareketin ve İsrail devletinin genel politikası olarak anlaşılmalıdır. Nitekim aynı dönemde Israel Goldstein, hatta David Ben Gurion gibi liderlerin de benzer açıklamalarda bulunmuş olmaları önemli bir göstergedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kısacası, İsrail yönetimi ilk yıllarından itibaren diaspora Yahudilerini göçe zorlamak için sofistike bir plan geliştirdi ve uyguladı. Bu programda kastedilen <i>“rahatsız etme yöntemi ”</i> ise öncelikle yapay antisemitizm hareketleridir. Antisemitizm İsrail tarafından teşvik edilecek, hatta üretilecekti. Bunun en etkili yöntemi, Mossad ve özellikle bu iş için kurulmuş olan Mossad’ın alt bölümü yeraltı gizli işler servisi Aliyah Bet tarafından gerçekleştirilen operasyonlarla, sinagoglara ve yahudilerin topluca bulundukları yerlere saldırılar düzenlemekti. Bu şekilde yaşadıkları ülkede tehlike içinde olduklarına inandırılan Yahudilerden, <i>“kurtuluşu göçte bulmaları”</i> bekleniyordu. İsrail’in en güçlü servisi olarak görev yapan Aliyah Bet, birçok kirli operasyonla yüzbinlerce Yahudi’nin İsrail’e dönmesini sağladı.</p>

<p style="text-align:justify">Aliyah Bet, İsrail’e göç etme konusunda istekli olmayan yahudileri, <i>“Vadedilmiş Topraklar”</i>a döndürmeye çalışırken, halkına karşı insancıl yöntemlere rağbet etmeyecekti. Siyonizm ve Irkçılık’ta şöyle deniyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İsrail’e göçenlerin %80’inden fazlası, Doğu Avrupa ülkeleri ile Arap Ortadoğusu ve Kuzey Afrika’dan gelmişti. Bu Yahudilerin çoğunun göçmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, onları buna zorladı. Heyecanlı çağrılar ve aşılanan korkularla, Irak, Yemen, Suriye, Tunus, Cezayir ve Fas’tan çıkarılan 700 bin kişiye katılma konusunda gönülsüz olan Mısırlı Yahudiler ise, artık kendilerini son derece tehlikeli bir durumda görüyorlardı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrail’in en güçlü servisi olarak görev yapan Aliyah Bet, birçok kirli operasyonla İsrail dışında yaşayan binlerce Yahudi’nin <i>“Vadedilmiş Topraklar”</i>a göç etmesini sağladı. İşte, Aliyah Bet örgütünün, Yahudi halklara yönelik yaptığı bu karanlık operasyonların en kirlileri:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>– </strong>1948-1950 yılları arasında, 50 bin Yemen yahudisini, “Mesih İsrail’de yeryüzüne indi” yalanıyla kandıran Aliyah Bet örgütü, bu operasyonuna “Sihirli Halı Operasyonu” adını verdi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>– </strong>1950-1959 yılları arasında, 120 bin Irak yahudisi, Aliyah Bet’in Bağdat’taki sinagoglara yönelik yaptığı bombalı saldırılar neticesinde, kurtuluşu (!) İsrail’e göç etmekte buldu. Aliyah Bet yaptığı bu operasyona “Ali Baba Operasyonu” adını verdi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>–</strong> 1984 yılında, 7 bin Etiyopya yahudisi, Aliyah Bet tarafından hava yolu ile Doğu Sudan’dan İsrail’e “Musa Operasyonu” adı altında kirli bir operasyonla kaçırıldı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>– </strong>1991 yılında, 15 bin Etiyopya yahudisi, ülke liderlerinden adeta köle gibi satın alınarak, “Solomon Operasyonu” ile Aliyah Bet tarafından İsrail’e kaçırıldı.</p>

<p style="text-align:justify">Aliyah Bet örgütü tarafından yönetilen bu kirli operasyonlar, istenen etkiyi sağladı ve geniş bir yahudi kitlesi “kurtuluşu”(!) İsrail’e göç etmekte buldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Aliyah Bet’ten şöyle söz ediyorlar:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Aliyah Bet’in gizli ajanlarına teşekkürler. Kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkardılar… İstihbarat üyeleri, terörist taktikleri kullandıklarını reddediyorlardı. Fakat buldukları yeni ve orjinal metotlarla yahudileri İsrail’e göç ettirecekleri için gurur duyuyorlardı. Herşeye rağmen onlar yeni kurulan yahudi devletinin yaşaması için mücadele veriyorlardı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Evet, Aliyah Bet ajanları kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkartacak bir başarı göstermişlerdi. Ancak Siyonizmin daha önceki göç ettirme operasyonlarında olduğu gibi, kirli yöntemlerle sağlanmış bir başarıydı bu.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Irak Yahudilerine Mossad Bombaları ya da Ali Baba Operasyonu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Batılı yahudileri göçe zorlamak için Siyonist liderler tarafından sistemli bir şekilde uygulanan baskı politikası, her şeye rağmen beklenen yoğunlukta bir “göç transferi” yaratamamıştı. Bu sonuç, Siyonist liderleri Yahudi halka karşı daha da radikal önlemler almaya itti. Siyonizm ve Irkçılık’ta dendiği gibi, <i>“Batılı Yahudilerin beklenen akışı gerçekleşmeyince, İsrail dışındaki yahudilerin başına dertler açarak onları göç ettirmek, Filistinli Arapların terkettiği yerleri işgal ettirmeye ikna etmek ya da hatta zorlamak, İsrail Hükümeti ile Dünya Siyonist Örgütü’nün hesaplı politikası oldu.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Ve böylece, göçe zorlamak için <i>“başına dert açılmasına”</i> karar verilen ilk yahudi cemaati, İsrail liderlerince tespit edildi: Irak yahudileri. Irak yahudileri, Babil’e sürülen ve 2500 yıldan beri orada yaşayan bir topluluktu. Sayıları 150 binlere varan ve 60 kadar havraya sahip olan bu insanlar, müslümanlarla barış içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, ta ki Mossad ajanları Irak’a gelinceye kadar…</p>

<p style="text-align:justify">1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu’na rağmen, Irak yahudileri İsrail’e göç etme konusunda istekli değildi. Irak yahudilerinin isimlerini göçmen listelerine yazdırmada acele etmediklerini gören Mossad ajanları, “tehlikede olduklarını kendilerine anlatmak” maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmaktan çekinmediler. Masauda Shemtou sinagoguna yöneltilen bir bombalı saldırı sonucunda, üç Irak yahudisi öldü, on tanesi de yaralandı. Yahudi halka karşı girişilen bu bombalı saldırının sorumlularının Mossad ajanları olduğu, ilerleyen günlerde ortaya çıkacaktı. Siyonizm ve Irkçılık’ta <i>“Bağdat’taki Masauda Shemtou Sinagogu’nun bombalanma olayında suç failleri olarak İsrail ajanları çıktı ve yargılandı” </i>deniyor.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı konu, İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman’ın yazdığı Mossad’ı konu edinen Every a Prince adlı kitapta da anlatılır.</p>

<p style="text-align:justify">Irak yahudilerinin maruz kaldığı bu olayı bizzat yaşamış olan, canlı bir tanık konumundaki Irak yahudisi David Reuben, Ali Baba Operasyonu’nu daha sonları söyle anlatmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Siyonistler, baskılı bir psikolojik savaş başlattılar… Irak’taki yaşamın belirsizliklerinden doğan doğal korkular kurnazca istismar edildi. ‘Müslümanlardan satın almayın’ başlıklı broşürler havralarda dağıtılıyor ve Müslümanların eline geçerek Yahudi-aleyhtarlığı yaratmaları isteniyordu…<br />
Irak’taki Yahudilerin paniğe kapılması için sürdürülen Siyonist çabalar hem bir itişin, hem de bir çekişin gerekli olduğu teorisine dayanıyordu. İtişin kaynağı, Irak’taki Yahudilerin uğradığı baskı olacaktı ki, bu bir uydurmaydı. Çekişin kaynağı ise, bütün Yahudiler için ‘Anayurt’un, İsrail olduğu konusunda sürekli yapılan Siyonist duyurulardı…<br />
Gazetelerde, bir havra da dâhil olmak üzere, Yahudilerin sık sık gittikleri yerlerin bombalanmasıyla ilgili hikâyeler anlatılıyordu. Bu bombalamalar sonucunda hiç ölü olmaması ve fazla zarar vermemesi kuşku çekiciydi… Bombalamaların altında Siyonistlerin olduğu bence çok açıktı. Yapmak istedikleri, Yahudileri korkutmak ve Müslümanların kendilerine karşı harekete geçtiğine Yahudileri inandırmaktı.<br />
Bombalamaların çok az fiziksel zarar vermesi, kimi zaman da hiç zarar vermemesine karşın, Iraklı Yahudiler üzerinde genel olarak etki yaptı. Siyonistlerin evlerinde ve havralarda büyük miktarlarda silahlar ele geçmeğe başladı. Hükümet, Yahudi mağaza ve kahvelerinde çok az zarara neden olan bombaların, Yahudi konutlarında ve havralarda bulunan cephanelerin aynı kaynaktan olduğuna ve sorumluluğun da aynı kişilerde bulunduğuna karar verdi.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Siyonist liderlerin yahudi halkı hedef aldıkları bu karanlık olay, daha sonra gün ışığına çıkmış ve Siyonist tarihin kirli sırlarından biri olan bu kanlı göç operasyonu İsrail basınında konu edilmiştir. Haftalık İsrail gazetesi Ha’olam Hazeh 20 Nisan ve 1 Haziran 1966 tarihli sayılarında; günlük Yedioth Aharonot ise, 8 Kasım 1977 tarihli sayısında bombalamaların Mossad tarafından gerçekleştirildiğini yazmışlar; yahudi yazar Ilan Halevi de La Question Juive adlı 1981 basımı kitabında konuya değinmiştir. Ali Baba Operasyonu, ayrıca 1972 Ağustos’unda Kokhavi Shemesh tarafından, İsrail’de yayınlanan “Siyah Panterler” gazetesinde de doğrulanmıştır. Ayrıca, 7 Kasım 1977’de, Tel-Aviv Büyük Mahkemesi’nin aracılığıyla, gazeteci Baruch Nadel tarafından Mordekai Ben Porat’a yöneltilen sorulara verilen cevaplarla da açıklık kazanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Mossad’ın bombaları sonucunda kaygıya düşen Irak Yahudileri, <i>“kurtuluşu”</i> (!) İsrail’e göç etmekte bulacaklardı. Iraklı Yahudi halkın İsrail’e zorla göç ettirilmesini konu alan ve adına da <strong><i>“Ali Baba Operasyonu” </i></strong>denilen bu kirli operasyon, işte böylece Siyonist liderlerce başlatılmış oldu. Operasyon sonucunda 1950-59 yılları arasında toplam 120 bin Irak Yahudi’si İsrail’e transfer edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Iraklı Yahudilerin İsrail’e getirilişinde rol oynayan bir diğer faktör ise, İsrailliler ile Irak Hükümeti arasında kurulan bir dizi karanlık diplomatik ilişkilerdi. Aliyah Bet ajanları, Irak Hükümeti Başbakanı’na rüşvet vererek Iraklı Yahudileri satın almışlardı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kendisini, ‘İngiliz işadamı Richard Armstrong’ olarak tanıtan, Sholomo Hillel isimli göçten sorumlu Aliyah Bet ajanı, Amerika’daki Yakın Doğu Hava Taşımacılığı Şirketi adına Irak Hükümeti’yle konuşmalar yapmaya gitti. 1950 yılının Mart ayında, Richard Armstrong’un etkisiyle Irak parlamentosu, isteyen her yahudinin ülkeyi terk edebileceğine dair bir kanun çıkardı. Başbakan Tevfik el-Savidi idi. Bu, İsrail’e savaş açmış ve yüzlerce yahudiyi Siyonist hareketler yüzünden tutuklamış bir hükümet için sürpriz olarak göründü. Bu sürpriz gelişmenin açıklanması, ‘Başbakan’a kapıları açması için sunulan şeylerde’ yatıyordu. Başbakan, aynı zamanda Irak Turları’nın da başkanı idi ve tesadüf eseri olmayarak Yakın Doğu Hava Taşımacılığı İşbirliği’ne vekil olarak seçilmişti. Diğer bir deyişle, Irak Hükümeti’nin başı, İsrail İstihbarat Teşkilatından rüşvet ve komisyon aldı. Bu karanlık Amerikan hava şirketi, İsrail hükümeti ile olan yakın bağlarını gizlemek için gerçek yüzünü itina ile saklıyordu. 1948-1949’da bu şirket aracılığıyla, 50 bin Yemen ve Aden yahudisi İsrail’e uçuruldu.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrail’e göçe zorlanan Iraklı yahudi halka karşı uygulanan baskı politikasını, Naeim Giladi, bugünlerde yazdığı kitaplarda dile getirmekte. Naeim Giladi, gençliğinde aktif bir Siyonistti. O zamanlar, Siyonist liderlerin emrinde olan Naeim Giladi, Irak’ta yahudi halka karşı uygulanan şiddete de bizzat şahit oldu. Dünün Siyonisti Naeim Giladi’nin bugün anlattıklarının hepsi birer itiraf niteliğinde ve o günleri yaşamış canlı bir tanık olması açısında da oldukça önemli. New American View dergisi, Naeim Giladi için yaptığı özel haberde, konu ile ilgili şu bilgileri aktarıyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Naeim Giladi (Khalaschi), 1930’da Irak’ta doğmuş bir yahudidir. İngilizler tarafından, 1941 yılında, Bağdat’ta organize edilen yahudi katliamından sonra yeraltı Siyonist hareketine katıldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, yahudilerin Irak’tan İsrail’e kaçırılmalarıyla uğraştı. Giladi, 1992 yılında Ben Gurion’s Scandals: How the Haganah of the Mossad Eliminated Jews (Ben Gurion’un Skandalları: Mossad’ın Haganah’ı Yahudileri Nasıl Yoketti) isimli bir kitap yazdı. Giladi, yazdığı bu kitabında, Irak’taki yeraltı Siyonist örgütünde yaşadığı tecrübelerini anlattı. Ayrıca Iraklı yahudilerin Bağdat’tan İsrail’e göçünü sağlayan, Siyonist yeraltı ajanı Ben Porat hakkında da bilgiler verdi. Giladi’ye göre, Ben Porat, yahudilerin 2500 yıldır barış ve zenginlik içinde yaşadıkları Irak’ı terketmeleri için teröre başvurup onları korkutmuştu. Giladi, Mossad teröristlerinin yahudilerin gittiği kafeleri ve sinagogları, onları İsrail’e göçe zorlamak için bombaladıklarını ve Ben Porat gibi Siyonistlerin bu olaydan Iraklıları (müslümanları kastediyor) suçladıklarını iddia ediyordu. Plan işlemişti, yahudiler İsrail’e uçmuşlardı. Fakat İsrail’i kontrol eden Avrupalı yahudiler tarafından ezilen, ikinci sınıf vatandaşlar konumunda kendilerini bulmuşlardı Iraklı yahudi halkı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de, binlerce yıldır yaşadıkları vatanları olan Irak’tan zorla kopartılarak İsrail’e göç ettirilen Iraklı yahudi halk -Naeim Giladi’nin yukarıda da belirttiği gibi- Siyonistlerce ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülmüştür. Irak’tan göç etmeye zorlanırken sıkıntıya sokulan Iraklı yahudi halkının dramı, bugün de İsrail’de devam etmekte:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İsrail’de Iraklı yahudiler hayal kırıklığına uğramışlardı. Avrupa doğumlu olan ve İsrail devletini yöneten yahudi liderleri, kendilerini ilkel konutlarda ve kulübelerde, çok az iş ve ev bulma ümidi ile zorla getirdikleri için suçluyorlardı. Böylece yöresel olarak getirilen bu yeni göçmenlerin üstlerine böcek ilacı sıkılması ve kendilerine de başka bir seçim hakkı tanınmaması üzerine, kendilerini aşağılanmış hissettiler.”</i></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Etiyopyalı Yahudilerin Yurtlarından Sökülmesi ya da Musa ve Solomon Operasyonları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Etiyopya’da asırlardır yaşayan siyah derili yahudiler (Falaşalar) da İsrailliler’in “sürgünleri toplama” programından paylarını aldılar. Falaşalar’ın İsrail’e göç ettirilmesi, Aliyah Bet tarafından düzenlenen, 1984 yılındaki “Musa Operasyonu” ile 1991 yılındaki “Solomon Operasyonu” aracılığıyla gerçeklestirildi.</p>

<p style="text-align:justify">1984’teki operasyon için İsrailliler Etiyopya yönetimine yüklü miktarda rüşvet vermişlerdi. İsrail Hükümeti sadece Etiyopya liderine rüşvet vermekle kalmadı, aynı zamanda yahudilerin Sudan üzerinden taşınabilmesi için devrik devlet başkanı ile yakın yardımcılarina da rüşvet sundu. Sudan Başkanı Cafer Nimeyri ile Başkan Yardımcısı Ömer El Tayid ve her türlü yasadışı işleme karışmakla ünlendiği için adı ‘Bay Yüzde 10’a çıkan özel danışman Baha İdris, İsrail Hükümeti’nden Falaşalar’ın Sudan üzerinden nakledilmesine göz yummaları karşılığında 56 milyon dolar aldılar. Kısacası Etiyopya ve Sudan liderleri ile yapılan pazarlıklar sonucu, Falaşalar Siyonist liderlerce satın alınmışlardı; sahibinden satın alınan köleler gibi. Bu pazarlığa oturan taraflar, Etiyopya yahudilerine nerede yaşamak istediklerini dahi sorma gereği duymamışlardı. Etiyopya liderlerine parası ödenen Falaşalar, yurtlarından sökülüp düzenlenen seri uçak seferleri ile İsrail’e götürüldüler. Nokta, uçaktan inen Falaşalar’ın dramatik görünümlerini söyle dile getiriyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Alınlarına yapıştırılmış numaralarıyla uçaktan inen Falaşalar, insanda oldukça genç, yitik ve kolayca incinebilir bir izlenim bırakıyorlar. Sayıları 14 bini bulan bu insanlar, Zion’a ayak basarken, taşıdıkları numaralar, ister istemez yıllar önce bileklerine dövme yapılan Nazi kamplarındaki yahudi tutsakları anımsatıyor.” </i></p>

<p style="text-align:justify">Falaşalar’a yapılan bu uygulama, bir takım uluslararası kuruluşların dikkatinden kaçmadı. Örneğin, Fransız Dayanışma Birliği adlı insan hakları örgütü İsrail hükümetine tepki gösterdi ve Etiyopyalı yahudilerin Vadedilmiş Topraklar’a göç ettirilişinde İsrail Hükümeti’nin insancıl amaçlar gütmediğini ilan etti:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Fransız Dayanışma Birliği, İsrail Hükümeti’nin Etiyopyalı yahudileri insancıl amaçlarla İsrail’e nakletmediğini öne sürerek kurtarma operasyonunun esas amacının işgal altındaki topraklarda yeni yerleşim merkezleri kurmak, böylelikle İsrail’in yayılmacı politikasını sürdürmek olduğunu iddia etti. Bu arada binlerce Falaşanın gizlice İsrail’e kaçırılması olayının yarattığı tepkiler sürüyor. Olayın kopardığı gürültü nedeniyle İsrail Hükümeti göçü durdurmak zorunda kaldı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">1991 yılında ise bu kez <i>“Solomon Operasyonu”</i> ile bir diğer grup Falaşa İsrail’e transfer edildi… Bu göç operasyonunun mimarları, Uri Lubrani başkanlığında İran yahudisi David Alliance ile Irak yahudisi Sami Shamoon’du. Ve yine rüşvet konuşmuştu; operasyon, göçü gerçekleştiren Uri Lubrani ile Etiyopya’nın Başkanı Mengistu Haile Mariam arasındaki para pazarlığı sonucunda gerçekleşmişti. Uri Lubrani, Etiyopyalı Başkan Mengistu Haile ile görüşerek 15 bin yahudinin İsrail’e alınması için izin istedi. Görüşmeler Mengistu’nun 100 milyon dolar teklif etmesiyle başlamıştı. Lubrani, limiti 25 milyon dolar olarak belirtse de Mengistu 57.5 milyon doların altına inmeyeceğini söyledi. En sonunda 30 milyon dolara anlaştılar. Pazarlık sonucunda, 25 Mayıs 1991’de, 36 saat süren hava köprüsü transferi ile gerçekleştirilen <i>“Solomon Operasyonu” </i>ile İsrail’e 14 binden fazla Etiyopya yahudisi İsrail’e transfer edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında, Falaşalar’ın gerçek dramı İsrail’de başlayacaktı. Siyonist liderler, içinde hayvanların dahi güçlükle barınabileceği son derece sağlıksız bir ortamı, Etiyopyalı dindaşlarına yaşamaları için lütfettiler. Binbir parlak vaatle kandırdıkları dindaşları için toplama kamplarını reva gördüler. Etiyopyalı yahudilerin İsrail’e getirildikten sonra kâbusa dönen yaşamlarıyla ilgili olarak Gündem gazetesinin yayınladığı bir yazı son derece ilgi çekiciydi. 10 Ekim 1992 tarihli ve <i>“Vadedilmiş Topraklardaki Etiyopyalı Yahudilerin Getto Kâbusu” </i>başlıklı haberde şunlar yazılıydı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Vadedilmiş Topraklar’da bir trajedidir yaşamak… Okul ve iş olanaklarının çok uzaklarında, çölün kenarındaki topraklar üzerine kurulmuş karavanlarda çile dolduran ve adeta çürümeye terk edilen binlerce Etiyopyalı Yahudi’nin yaşamı bir kâbusa dönüşmüş. Artık onların yaşadığı bu döküntü yerler, birer siyah getto durumunda. Geçen yıl yirmi iki saatlik bir hava harekâtıyla, apar topar uçaklara taşınan ve İsrail topraklarına getirilen 14 bin siyah yahudiden hiçbirisine sürekli yaşayabilecekleri bir konut verilmedi. Bunların bin kadarı yurtlarda, geri kalan 13 bini ise karavanlarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Karavanlar İsrail toplumundan tamamen yalıtılmış durumunda… Topluluğun liderleri sosyal bir felaket olarak dile getirdikleri bu koşulların değişmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyorlar. ‘Karavanlar tıpkı gettolar gibi’ diyen Etiyopyalı siyahların liderlerinden Rahamim Elazar, ‘İsrail, bu siyah yahudileri toplumdan yalıttığı için bütün dünya tarafından ırkçı bir ülke olarak değerlendirilecektir’ yorumunu yapıyor. Kendi karavanlarıyla Güney Afrika’nın siyah yerleşim yerlerini karşılaştıran Elazar, ‘Karavanlar o kadar kirli ve altyapıdan o kadar uzak ki, bunlara modern Soweto demeye dilim varmıyor’ derken, gelecekten pek umutlu olmadığını ifade ediyordu. Beş çocuk annesi Maaritesh Kandia, ‘Yazın bunaltıcı berbat bir sıcak, kışın ise dondurucu berbat bir soğuk yaşanıyor. Keşke kalabileceğimiz normal bir yerimiz olsaydı’ diyor. 1991 yılında, ‘Solomon Operasyonu’ ile getirilen 13 bin Etiyopyalı, kumların karşısına sıra sıra dizilmiş 400 karavanda yaşıyor. Maaritesh Kandia ve diğerleri, böyle tecrit edilmiş bir durumda yaşamaktan ve çocuklarının Kudüs’teki okula gitmek için iki saat yolculuk yapmak zorunda olmasından şikâyet ediyor.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Falaşalar’ın İsrail’e getirilmelerinin ardından yaşadıkları dram o denli açıktı ki, bu durumu ilgili İsrail makamları dahi kabul etmiş, hazırladıkları resmi raporlarla bu dram onaylanmıştı. Şalom bu konuda şunları yazmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İsrail Göç Ve Uyum Bakanlığı’nın araştırmalarına göre, 5 yıl önce Musa Operasyonu ile Etiyopya’dan İsrail’e gelen 8000 yahudinin üçte biri devamlı bir ikametgâha sahip değil. Aynı bakanlık, doğu şeridindeki Kiryat Arba şehrine yerleştirilen göçmenlerin pekiyi durumda olmadıklarını bildiren raporları onayladı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrail’e getirilmelerinin üzerinden 10 sene gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmakla birlikte, kendilerini İsrailli Yahudilerden çok Araplara yakın hisseden Etiyopyalı Yahudilerin dramını konu alan bir haber de Arap Elmecelle dergisinde yayınlandı. Söz konusu haberde Falaşalar’ın İsrail’de karşı karşıya kaldıkları ayırımcı politikalardan şikâyetçi olduklarına söyle dikkat çekiliyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Etiyopya yahudileri İsrail’e geldikleri ilk günden bu yana kendilerinin ‘Falaşa’ olarak adlandırılmasını reddediyorlar. Çünkü ‘Falaşa’ Etiyopya dilinde ‘Diğerleri-Ötekileri’ anlamına geliyor. Ayrıca maruz kaldıkları ayırımcı uygulamaların, sakin ve huzurlu bir hayat sürdükleri Etiyopya’da değil, İsrail’e ulaştıklarında başladığını ifade ediyorlar… İsrail ordusunda teknisyen olarak çalışan Yusuf Minkaşa ‘bir gün muhakkak İsrail’i terkedip Etiyopya’ya geri döneceğini’ belirtiyor… İlk çocuğuna hamile kalan bir Etiyopyalı kadın ise şöyle diyor: İsrailliler her türlü ilişkide, bizi kendilerinden farklı gördüklerini ispatladılar. Kendimi Araplar’a daha yakın hissediyorum ve Arap bir doktorun beni tedavi etmesini tercih ederim; çünkü, o bana saygı duyar ve o şekilde muamele eder.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Yaşadıkları yerleşik kurulu düzenden, kopartılarak zorla İsrail’e kaçırılan Etiyopyalı Yahudiler, ilerleyen günlerin yıpratıcılığıyla psikolojik şoka girmiştir. Şalom, <i>“Musa Harekâtı’nın 5. yılının Etiyopyalı Yahudilerin Yüzü Gülecek mi?”</i> sorusuyla verdiği haberde şöyle yazıyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bu toplumun en önemli sorunu Etiyopya’da kalan ailelerine duydukları özlemdir. Bu özlemin yarattığı mutsuzluk, Etiyopyalılar arasında birçok intihar olayına sık sık rastlanmasına yol açmaktadır. Bugüne kadar intihar eden Etiyopyalıların sayısı 25’tir. Etiyopyalı Yahudiler ‘Mivtsa Moshe’ (Musa Operasyonu) ile büyük bir toplumsal şok geçirmişler, çok farklı bir uygarlıktan bir diğerine geçiş kendilerinde bir bunalıma neden olmuştur.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Falaşalar arasında, karşı karşıya kaldıkları aşağılayıcı muamele sonucunda intihar eylemleri sürdü. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, intihar eden Falaşa sayısının 50’yi bulduğunu yazmıştı. İntihar vakaları, sonra da devam etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İçlerinden intihar edenler çıkacak derecede çaresizlermiş olan Etiyopya Yahudilerinin durumu İsrail’deki Siyonist idarecileri zerrece ilgilendirmiyordu. İşte bu yüzden İsrail’e kaçırılan Falaşalar’ın tutunacak dalları kalmamış, çareyi Amerikalı Yahudilerden yardım istemekte bulmuşlardı. İsrailli liderlere çatan son derece sitemkâr bir mektup yazarak Amerikalı Yahudilere yolladılar. Söz konusu mektup, 16 Eylül 1988 tarihinde The Jerusalem Post’da yayınlanırken, Şalom da aynı haberi kaynak göstererek, <i>“Amerikan Yahudilerine, Etiyopya Yahudilerinin Çektikleri Acıları Anlatan Açık Mektup – Suskunluk Cinayettir”</i> başlığı ile 16 Kasım 1988 tarihinde yayınlamıştı. Söz konusu mektupta şu satırlar yer alıyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Gün geçmiyor ki acı çığlıkları bizlere ulaşmasın. Mektuplar ölümden ve açlıktan bahsetmektedir. Mektuplar yalnız kadınlardan, açlıktan ölen çocuklardan, yok olmakta olan köylerden bahsetmektedir. Fakat dört yılı aşkın zamandır ailelerimiz adeta suskunluğa terkedilmiş, açlık ve yokluktan ölüme mahkûm edilmişlerdir. Buna maruz kalanlar Habeşistan Yahudileridir. Ailelerimizi birleştirmeye yardımcı olmaları için Amerikan Yahudilerine yanaştık. Amacımız, ailelerimizle ilgilenecek daha geniş bir topluma seslenmektir.<br />
Kaderin tuhaf cilvesi olsa gerek, bu suskunluğa sebep, Musa Operasyonu’na son veren hatanın tekrar edilmek istenmemesidir. Demek ki Yahudi liderler, Habeşistan Yahudileri konusunda katı kötü niyeti sürdürmeye kararlıdırlar. Bu çağdışı mantık Etiyopya Yahudilerini ikinci kez ölüme mahkûm etmektedir. Bu sorumsuz davranış liderliğe yakışır mı? Münakaşa konusu, parçalanmış ailelerin birleşmesi için, beynelminel seviyede talepte bulunmayı destekleyip desteklememekti. Talep dilekçesi, aşağıda zikredilenlere şöyle değinmektedir:<br />
‘Yaşamın değişik kesitlerinden olup aşağıda imzası olan bizler Etiyopya Hükümeti’nin, Etiyopya Yahudilerinin en tabii hakları olan, çocukları, babaları, anaları ve diğer yakınları ile birleşmelerini kabul etmemesini hayret ve esefle karşıladığımızı bildiririz.’ En basit bir insani hak, Etiyopyalı Yahudilere tanınmamaktadır. Ailelerimiz bölünmüştür. Duyarlılığı kuvvetlendiren temel fiil olan, dilekçe imzalamak dahi, reddedilmiştir. Bu Yahudi liderlerin hiç vicdanı yok mudur? Halen diaspora yahudi liderlerine hakim olan tavır, ailelerimizi ayrılık ve ölüme mahkum etmektedir.<br />
-Slome Mula (Etiyopyalı Yahudi Öğrencileri Derneği Başkanı)<br />
-Rahim Elazar (İsrail’deki Etiyopyalı Yahudiler Derneği Başkanı)<br />
-Uri Tekele (Beta Israel Derneği Başkanı)<br />
-Yisrael Yitzhak (Etiyopyalı Mülteciler Derneği Başkanı)”</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrailliler, Etiyopyalı yahudilere kötü davranmakla kalmıyor, Falaşalar’ın Etiyopya’da maruz kaldıkları baskıları da ört-bas ediyorlardı. 1987 yılında Etiyopya Hükümeti’nin elinde bir kısım Falaşa tutuklu vardı. Ve bu tutuklu Etiyopyalı yahudiler hapiste işkence görüyordu. İsrailliler Etiyopya’daki dindaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumdan haberdar olmalarına rağmen herhangi bir kurtarma faaliyeti içine girmekten kaçınıyorlardı. Nitekim bu konuyla ilgili olarak, Etiyopyalı Göçmenler Derneği Sekreteri Mesfin Ambaw, <i>“İsrail Devleti bizimle hiç ilgilenmiyor; köylerde insanlar öldürülüyor ve çok kötü şeyler meydana geliyor”</i> demişti.</p>

<p style="text-align:justify">İsrailliler’in gösterdikleri bu vurdumduymazlığın sebebi, ileride İsrail’e düzenleyecekleri bir göç operasyonunu dünya kamuoyunun gözünde meşru bir zemine oturtmak, ayrıca Falaşalar’a kendi rızalarıyla Etiyopya’dan kurtulmayı istetecek kadar yoğun bir sıkıntı ortamının olgunlaşmasını beklemekti. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, olayı şöyle özetliyordu: <i>“O dönemdeki İsrail hükümeti ise Falaşalar’a yönelik Etiyopya hükümetinin tavrı karşısında sessiz kalmayı yeğliyordu. Bunun nedeni de daha fazla Etiyopyalı Yahudi’yi getirmek istemeleriydi.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İsrailliler Falaşalar’ı tam Yahudi saymıyorlardı; göç ettirilmek istenmelerinin nedeni de, işgal altındaki Arap topraklarına yerleştirilecek olmalarıydı. Dolayısıyla İsrail’in Falaşalar’a yönelik politikası hiç bir zaman insancıl olmadı. 1984 yılında, gerçekleştirilen Musa Operasyonu ile 7000 Falaşa, Siyonist liderlerce İsrail’e kaçırılmıştı. Her ne kadar İsrailli yöneticiler bu göç operasyonunu bir <i>“kurtarma”</i> operasyonu olarak tanımlayıp, dünya kamuoyunu ferahlatmaya çalışsalar da, aslında yaşanmış gerçekler hiç de öyle <i>“pembe”</i> değildi. Falaşalar bu göç ile iddia edildiği gibi kurtulamamış, aksine birçoğu bu operasyon sırasında can vermişti. Nitekim Şalom da bu gerçeği itiraf ediyor, Musa Operasyonu’nu, <i>“son yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı” </i>olarak tanımlamak zorunda kalıyordu: <i>“Musa Operasyonu’nun 1000 Etiyopyalı Yahudi’nin ölümüne neden olduğu belirtilirken, bu ölümlerin yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı olduğu vurgulanıyor. Ölümlerin çoğunun Sudan’a geçiş sırasında vukuu bulduğu biliniyor.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Olayın bir diğer ilginç yönü ise, Falaşalar’ın İsrail’e getirilişinin Muharref Tevrat hükümlerine uygun bir biçimde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Görünen o ki, İsrailliler, Musa ve Solomon operasyonlarını M. Tevrat ayetlerine uydurmaya özen göstermişlerdir. M. Tevrat’ta şöyle denir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ve Rab dedi: Mısır için, Habeş ili (Etiyopya) için, alamet ve örnek olarak kulum İşaya, nasıl üç yıl çıplak ve yalınayak yürüdü ise; Asur kralı Mısır’a utanç olsun diye Mısır esirlerini ve Habeş (Etiyopya) sürgünlerini, gençleri ve kocamış adamları, böylece çıplak ve yalın ayak ve oturak yerleri açık olarak sürecek. Ve güvendikleri Habeş ilinden dolayı şaşıracaklar ve utanacaklar.”</i> (İşaya, 45/14)</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de, Falaşalar üstteki ayet uyarınca <i>“çıplak ve yalın ayak olarak”</i>, Siyonist liderlerce <i>“sürülerek”</i>, yani kendilerine dahi sormadan, zorla getirilmişlerdir. Ayrıca, yine Muharref Tevrat ayetinde de belirtildiği gibi, “güvendikleri Habeş (Etiyopya) ilinden dolayı şaşırmışlar ve yurtları Etiyopya’dan utanmışlardır”, çünkü başkanları Mengistu Mariam kendilerini parayla başkalarına satmıştır. Üstelik yeni sahipleri konumundaki İsrail’in kendilerine kötü davranması, Etiyopyalı yahudilerin eskiden <i>“güvendikleri”</i> Etiyopya’dan, daha da fazla <i>“utanmalarına”</i> sebep olmaktadır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/holokost-yalani-ve-yahudilerin-zorla-filistine-getirilisi</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 17:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/zorunlu-yahudi-1.jpg" type="image/jpeg" length="89158"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin'in Önemi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/filistinin-onemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/filistinin-onemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Humeyni ve Hatıralar Kitabı'ndan Filistin notları..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>Allah'a Tevekk</i></strong><strong><i>ül Edin</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">İnkılâbın başarıyla sonuçlanmasının ardından, Yaser Arafat İmam Humeyni'nin huzuruna geldi. Ben de birkaç kişiyle birlikte İmam'ın huzurundaydım. İmam o zaman Arafat'a şöyle dedi:<i> "Filistin halkını kurtarmak istiyorsanız bunun yolu, Sovyetler Birliği’nin veya Amerika'nın peşinden gitmek ve diyar diyar dolaşmak değildir. Allah'a tevekkül edip kılıcınızı elinize almaktır. Allah sizin koruyucunuzdur ve halklar da size yardım edecektir."</i> Eğer İmam'ın bu sözlerine dikkat etmiş olsaydılar, Filistinliler bugün çeşitli Arap ülkelerinde muhacir konumunda perişan ve avare olmazlardı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>Filistin</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Humeyni, Sünni ve Şii İslam fakih ve din büyükleri arasında Filistin konusunu resmen gündeme taşıyan ilk isim olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü ve o toprakların halkını savunmuştur. İmam, Filistinli mücahitler için şer'i gelirin bir kısmının da onlara verilmesini ve bu şekilde de İsrail'e karşı kendilerini ve vatanlarını korumalarını sağlıyordu.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>Ha Arafat</i></strong><i> <strong>Ha Begin</strong></i></p>

<p style="text-align:justify">Yaser Arafat'ın İran'a ikinci gelişinde İmam onu kabul etmedi ve onun hakkında şöyle dedi: <i>"Arafat</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a><i> Begin'den</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a><i> daha hain ve alçak değil ama ondan da aşağı kalır yanı da yok."</i> Daha sonra birçok kişinin aracı olması ve Filistin halk direnişinin önemi nedeniyle, İmam Arafat'ı birkaç dakikalığına kabul etti ama onunla hiçbir şey konuşmadılar ve zaten daha sonra onu hiç kabul etmedi.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Suç Unsurlarını Yok Etmesinler”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Humeyni 21 Ocak 1969 senesinde İslam Hükümeti başlığı altında yaptığı bir konuşmasında Mescid-i Aksa'nın kundaklanması<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> ve bu olayda Siyonist rejimin parmağının olması, ayrıca restore çalışmaları altında İran Şah'ının bağışları çalmasını dile getirerek şöyle buyurmuştur: <i>"Mescid-i Aksa'yı ateşe verdiler ve bizler onun bu yarı yanmış hali ile kalması için haykırıyoruz ki bu suçun izleri ortadan kalkmasın. Ancak Şah, Mescid-i Aksa'ya yardım adı altında banka hesapları açıyor, her yere yardım sandıkları koyuyor ve kendi cebini doldurmanın hesaplarını yapıyor."</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İmam Humeyni ve İslam Ülkelerine Daveti</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ve siz, Ey Dünya Mustaz'afları! Ey İslam Ülkeleri! Ey Dünya Müslümanları! Kalkın! Hakkınızı dişinizle tırnağınızla alın! Süper güçlerden, onların satılmış uşaklarının propaganda yaygaralarından korkmayın; emeğinizi sizin ve aziz İslam'ın düşmanlarına teslim eden cani yöneticileri ülkenizden dirayetli olarak kovun! Yönetimi kendiniz, ahdine sadık hizmet ehlinin eline verin! Hepiniz İslam'ın şanlı bayrağı altında toplanarak, İslam'ın ve dünya mahrumlarının düşmanlarına karşı topyekün müdafaaya girişin! Bağımsız ve hür cumhuriyetleri olan İslâm devletine doğru ilerleyin! Çünkü onun kurulmasıyla, dünyanın bütün müstekbirlerine hadlerini bildirecek ve tüm mustaz'afları yeryüzünün imam ve vârisi olma şanına ulaştıracaksınız. Allah Teâlâ'nın vaat etmiş olduğu o günün ümidiyle...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p><strong><i>Allah Sizinledir</i></strong></p>

<p>Uzun ve orta menzilli füzeler konusunda İmam'ın huzuruna bazı raporlar getirdiğimde şöyle buyurdu:</p>

<blockquote>
<p><strong><i>"Selamımı kardeşlerime iletin ve onlara deyin ki: Her şeyi kendiniz üretmelisiniz. Allah sizinledir ve bu da en büyük dayanaktır."</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>
</blockquote>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>Refik Dust, General Muhsin, Peyam-i İnkilab, sayı. 135, s. 43</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Mahallati, Ayetullah Şehid, Omid-i İnkılab, sayı. 113, s. 21</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Hüccetü'l İslam ve'l Müslimin Mahmud Deayi, Yazarla Röportaj</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> <strong>FKÖ'nün lideri ve Filistin Ulusal Yönetimi'nin ilk başkanı olan Yaser Arafat 1988 yılında BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarını kabul ederek İsrail'i resmen tanımış oldu.</strong></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Menahem Begin 1977 – 1983 yılları arasında İsrail Başbakanlığı'nı yapmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Hüccetü'l İslam ve'l Müslimin Seyyid Ahmed Humeyni (İmam'ın oğlu), Hemşehri Gazetesi, 15.09.1993</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> <strong>21 Ağustos 1969 yılında Avusturalyalı bir Yahudi olan Denis Michael Rohan, Mescid-i Aksa'yı kundaklama girişiminde bulundu. Daha sonra Denis Rohan, akli dengesi yerinde olmadığı iddiası ile yargılanmadan işgal topraklarından sınır dışı edilmiştir. </strong>(Mütercimin Notu)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Hüccetü'l İslam ve'l Müslimin Seyyid Hamid Ruhani, Tahlil-i ez Nehzet-i İmam Humeyni, C.2, S.633</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/filistinin-onemi</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 16:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/filistin-onem1.jpg" type="image/jpeg" length="35833"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kıymetli Olanın Sahtesi Çoktur]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kiymetli-olanin-sahtesi-coktur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kiymetli-olanin-sahtesi-coktur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Belirleyici Özellikleri Bilmenin Önemi Nedir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Pahalı olan ürünlerin sahtesi de çoktur. Pırlanta çok pahalı ve çok değerli bir üründür; ancak çok az ürün bu kadar sahte ürüne sahiptir. Altın çok değerlidir; ancak altına benzer ürünler çok fazladır. Piyasada birçok türde ve renkte değerli taş mevcuttur; ancak bu ürünlere benzer cam ve plastik ürünler de çok fazladır. İşi bilmeyen insanlar farkında olmadan kandırılıp gerçek ürün yerine sahte ürünler alabiliyor. Gerçek ve sahte altın birbirine çok benziyor olabilir ve birçok kişi bu ikisini ayırt edemeyebilir; ancak işi bilen bir insan elindeki mihenk taşıyla kolaylıkla sahte altınları ayırıp bir kenara koyabiliyor.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan da aynı şekilde birçok sahtesi olan çok değerli bir cevherdir. Birçok sahtekâr insan bu cevherin adını kullanarak temiz kalpli insanları kendi amacı doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Birçok kişi benzer amaçlarla türlü dergâhlar açmıştır ve maalesef birçok insan bu tuzaklara düşmüştür. Bu işi bilip de işin uzmanı sayılabilecek insanlar ise maalesef sayıca çok azdır. İrfan iddiasında bulunan insanlar çoktur; ancak irfân cevherine ulaşmış olup da irfânî kemallere sahip olan ve bu yoldaki doğru ve yanlışları birbirinden ayırabilen insanlar çok azdır.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan çok değerli ve yüce bir gerçektir, insanın kemali yönündedir ve hatta insanın kemal halinin ta kendisidir; ancak arif olarak tanınan kişilerin tümü veya bu yolda ilerliyor gibi görünen insanların tamamı irfânın gerçeğine ulaşmış değildir ve bu insanların tamamı bu yüce makama varmış olamaz. Aynen Kur’an gibi. Kur’an-ı Kerim yüce bir hakikatten ibarettir ve tamamen nur ve aydınlıktır. Ancak Kur’an üzerinde çalışan insanların tümü bu hakikatten yararlanmış değildir ve yararlanan insanlar da aynı seviyede yararlanmış değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> قَدْ جاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتابٌ مُبِينٌ ! يَهْدِي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوانَهُ سُبُلَ السَّلامِ </strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayeti kerime gereğince Kur’an’a yönelen bütün insanlar ondan faydalanamaz ve ancak Allah’ın rızasını göz önünde bulundurarak hareket edenler bu nurdan bir pay alabilirler. İşte bu özelliğe sahip olan insanlar Allah’ın rızası yönünde harcadıkları çaba miktarınca Kur’an nurundan yararlanacaklardır. Diğer insanlara menfaat ve yarar sağlayan Kur’an nuru bu özellikten yoksun olan insanlar için herhangi bir yarar taşımadığı gibi aksine zarar veriyor.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ ما هُوَ شِفاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلا يَزِيدُ الظّالِمِينَ إِلاّ خَسارا </strong></p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim tamamıyla nur olmasına rağmen bu grupta yer alan insanlar için karanlıktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Bu gruptaki insanlar, Allah’ın rızasını umursamayan insanlardır ve doğru yolda ilerlemek gibi bir niyet taşımıyorlar. Bu insanlar, Kur’an-ı Kerim’i bir basamak ve bir araç olarak kullanarak kendi karanlık emellerine ulaşmayı amaç edinen insanlardır. Allah’ın dinini maddi menfaatlere ulaşmak için bir araç olarak kullanan bu insanlar kesinlikle Kur’an’ın nurundan faydalanamazlar.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla çok dikkatli olmalıyız ve isimler ve unvanların bizi kandırmasına müsaade etmemeliyiz. İrfan, arif ve seyr u sülûk denilen her yerde bu hakikatler olmayabilir. Temiz niyetli olmasına rağmen gerçek irfânın özelliklerini bilmediği için sahte irfâncıların tuzağına düşen insanlar az değildir. Bu yolun özelliklerinden habersiz olduğu için doğru yolda ilerleyeyim derken kendisini sapkınlıkların ortasında bulan temiz kalpli insanlar az değildir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu gerçekler, gerçek irfânın özelliklerini bilmenin ne denli önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Ayrıca bu özellikleri bilmek bizi sahte irfânların tuzağına düşmek tehlikesinden koruduğu gibi doğru irfân yolunda ilerlemek için içimizde yeni bir şevk yeni bir istek yaratabilir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Maide, 15 ve 16.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İsra, 82.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kiymetli-olanin-sahtesi-coktur</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 15:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/irfani-1.jpg" type="image/jpeg" length="50674"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bush’tan Trump’a Aynı Hikaye: ‘Nükleer Tehdit’ Bahanesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/bushtan-trumpa-ayni-hikaye-nukleer-tehdit-bahanesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/bushtan-trumpa-ayni-hikaye-nukleer-tehdit-bahanesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[20 Mart 2003’te Beyaz Saray’ın Irak’a girişini meşrulaştıran kilit kelime ‘kitle imha silahları’ydı. 23 yıl sonra, aynı kelimenin farklı bir versiyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşın temel dayanağı oldu. ‘Saddam nükleer bomba yapmak üzere’ yalanı, yerini ‘İran’a nükleer silah sahibi olmasına asla izin veremeyiz’ söylemine bıraktı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>20 Mart 2003’te Beyaz Saray’ın Irak’a girişini meşrulaştıran kilit kelime ‘kitle imha silahları’ydı. 23 yıl sonra, aynı kelimenin farklı bir versiyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşın temel dayanağı oldu. ‘Saddam nükleer bomba yapmak üzere’ yalanı, yerini ‘İran’a nükleer silah sahibi olmasına asla izin veremeyiz’ söylemine bıraktı. Coğrafya değişti, aktörler değişti, ancak emperyalist savaşların en kadim bahanesi değişmedi: Düşmanı ‘varoluşsal tehdit’ olarak resmet, ardından ‘meşru müdafaa’ kılıfıyla saldır. Irak’ta kanlı bir yenilgiyle sonuçlanan senaryo, şimdi İran’da çok daha büyük bir hezimetle karşı karşıya.</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu iki başkanlık dönemi arasında çarpıcı bir paralellik var. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak’ın ‘kitle imha silahlarına’ sahip olduğu konusunda o kadar ısrarcıydı ki, BM Güvenlik Konseyi kürsüsünde dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell elinde bir tüp ile ‘kanıt’ sundu. Savaşın ardından yapılan onca aramaya rağmen tek bir kitle imha silahı bulunamadı. Duelfer Raporu, Irak’ın silahları yıllar önce imha ettiğini itiraf ettiğinde, milyonlarca insan çoktan ölmüş, ülke yakılıp yıkılmıştı. Bugün aynı sahne İran için kuruluyor. Trump, Fox News röportajında “Eğer İran’a saldırmasaydık, şu an nükleer silahlı bir İran’la karşı karşıya olacaktık” diyor. Oysa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, savaşın başlamasından hemen önce yaptığı açıklamada, “İran’ın nükleer silah programına dair hiçbir kanıt yok” demişti. Yani Bush’ın Irak için kullandığı yalanın aynısı, Trump tarafından İran için tekrarlanıyor. Üstelik bu kez yalan daha da büyük: Çünkü Irak en azından 1990’larda bazı kimyasal silah programlarına sahipti; oysa İran’ın barışçıl nükleer programının dışında askeri bir hedefi olduğu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Emperyalist güçlerin bu ısrarlı “nükleer tehdit” korkusu, aslında kendi yayılmacı politikalarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir araçtan ibarettir. Zira aynı ABD, dünyanın en büyük nükleer cephaneliğine sahiptir ve Ortadoğu’da nükleer silaha sahip tek ülke olan İsrail’in NPT’ye taraf olmasını bile talep etmemektedir. Bu çifte standart, “nükleer tehdit” söyleminin aslında ne kadar samimiyetsiz olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sahadaki gerçeklik ise her iki senaryoda da emperyalist planları altüst etti.</strong> Bush’ın Irak işgali, “çiçeklerle karşılanma” hayaliyle başladı, ancak kısa sürede kanlı bir gerilla savaşına dönüştü. ABD, Irak’ta on binlerce askerini kaybetti, trilyonlarca dolar harcadı ve ülkeyi istikrara kavuşturamadan çekilmek zorunda kaldı. Trump’ın İran macerası ise çok daha kısa sürede iflas etti. 40 günlük savaşta ABD-İsrail ortak ordusu, İran’ın füze ve İHA fırtınası karşısında ne hava sahasını kontrol edebildi ne de stratejik hedeflerini vurabildi. İran’ın Hürmüz Boğazı’nda kurduğu “akıllı yönetim” ise küresel enerji piyasalarını felç ederek Washington’u ateşkes masasına oturmaya mecbur bıraktı. Her iki örnek de emperyalist güçlerin askeri üstünlük mitinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Irak’ta kitle imha silahı yalanıyla başlatılan savaş, ABD’nin Ortadoğu’daki itibarını yerle bir etmişti. İran’da ise aynı yalan, ABD’yi doğrudan bir askeri yenilgiye ve stratejik bir geri çekilmeye sürüklemiştir. Tarihsel referansla bakıldığında, ABD’nin “nükleer tehdit” kartını her elediğinde kaybettiği açıktır. 2003’te Irak’ta kaybetti, 2026’da İran’da daha büyük bir kayıp yaşadı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Karşıt görüşteki Batılı stratejistler, <i>“Irak ile İran arasında fark var; İran gerçekten nükleer kapasiteye yaklaşmıştı”</i> iddiasında bulunsa da, bu argüman UAEA’nın raporlarıyla çürütülmektedir. Ayrıca, 2015’te imzalanan KOEP anlaşması, İran’ın programını sıkı denetim altına almış ve hiçbir sapma tespit edilmemiştir. Trump’ın 2018’de anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve ardından “maksimum baskı” politikası izlemesi, aslında sorunun İran’ın nükleer programı değil, bölgedeki bağımsız İran duruşu olduğunu göstermiştir. Bugün <i>“nükleer tehdit”</i> bahanesi, tıpkı 2003’te olduğu gibi, emperyalist emelleri gizlemeye yetmemektedir. Ne Irak’ta kitle imha silahı vardı, ne de İran’da nükleer bomba programı. Olan, on binlerce masum insanın hayatını kaybetmesi, ülkelerin harabeye dönmesi ve ABD’nin itibarının yerle bir olması oldu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sonuç olarak,</strong> Bush’ın Irak’ı işgalinden Trump’ın İran’a saldırısına kadar geçen çeyrek asırda, ABD aynı oyunu aynı hatalarla tekrarlamış, ancak sonuç her seferinde daha da ağır olmuştur. Irak’taki yenilgi, en azından bir süre saklanabilmişti. İran’daki yenilgi ise 40 gün gibi kısa bir sürede tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşti. Artık emperyalist güçlerin “nükleer tehdit” yalanına kimse inanmıyor. Sırada hangi ülke var? Kim bilir, belki de aynı bahane ile başka bir coğrafya daha ateşe verilecek. Ancak Ortadoğu halkları bu oyunu çözmüş durumda. Ve tarih göstermiştir ki, yalan üzerine kurulan hiçbir savaş, işgalciye zafer getirmemiştir.</p>

<p></p>

<p></p>

<h5 style="text-align:right"><strong><a href="http://www.on4haber.com" rel="nofollow">http://www.on4haber.com</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/bushtan-trumpa-ayni-hikaye-nukleer-tehdit-bahanesi</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 20:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/bush-1.jpg" type="image/jpeg" length="72415"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
