<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/dusunce" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 07 Jul 2026 00:56:01 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss/dusunce"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Hüseyin Hatemi Hoca ile Bir Muharrem Sohbeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hoca-ile-bir-muharrem-sohbeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hoca-ile-bir-muharrem-sohbeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hüseyin, bilinçli olarak zillete boyun eğmeme ve asla taviz vermeme örneğidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Çocukluğunuzda Muharrem ayı nasıl karşılanırdı?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Azerbaycan'dan gelen 12 imam mezhebinden bir aileye mensubum. Çocukluğumda çevremde Muharrem ayının hiçbir etkisi görülmezdi. İstanbul'da Kurtuluş'ta, belki paskalyanın, Noel'in etkisinin görülebileceği bir ortamda doğmuşum. Ancak bu etkileri pek fark edemeyecek bir yaşta, 5 yaşlarında Feriköy'e taşındık. Bu sefer de Ermeni vatandaşların çok olduğu bir sokaktaydık. Çobanoğlu Sokağı... <i>"Nene" </i>diye hitap ettiğimiz babaannem, Müslüman mahallede olmamasından şikayetçiydi. O zaman bizim gibi İran Azerbaycan'ından gelmiş ailelerde şöyle bir âdet vardı: Muharrem'in ilk günü radyolar kapatılır (henüz TV yoktu), ancak Safer'in sonunda açılırdı. Çünkü yalnız Muharrem'de matem tutulmakla yetinilmezdi. Safer'in yirmisine kadar her sene 40 gün matem devam ederdi -buna <i>"İmamın kırkı"</i> denirdi-. 28 Safer, Aziz Peygamber'in vefatı, 29 Safer de İmam Hasan'ın vefat tarihi kabul edildiği için bu günler de matem sayılırdı. Onun için matem Muharrem'de başlar, Safer ayının sonuna kadar iki ay sürerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Ama şimdi İran'daki uygulamayı bilmiyorum, belki biraz hafiflemiştir. O zaman yalnız Âşûra günü değil, bütün ay matem tutulurdu ve Valide Hanı Camii'nde mersiye okunurdu. Bilhassa Muharrem'in 7'sinden itibaren matem yoğunlaşırdı. Tasua gecesinde (Âşûra'dan önceki gece, 9. gece) ve Âşûra günü çok şiddetli olurdu. Ve bilhassa o gün güneş battıktan sonraki gece... Kerbela şehitlerinin şehadetinden sonra o gece garip kalan kadınların, kızların, küçük çocukların ve İmam Zeynelabidin'den başka erkeğin kalmadığı o esir edilmiş kafilenin Kerbelâ'da acıyla geçirdikleri geceye <i>"Şâm-ı Garîbân" </i>yani <i>"Garipler Gecesi"</i> denir. Hatta Yahya Kemal'in bir şiirinde de <i>"Şâm-ı Garîbân"</i> ifadesi geçer:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>"Son faslımızın Şâm-ı Garîbân'ında" </strong></i>diye.</p>

<p style="text-align:justify">O gece büyük bir acı yaşanmıştı. Tabii Zeynep ve Ehl-i Beyt'in hanımları Hz. Hüseyin'e çok ağlıyordu. Ama Zeyneb'in de sözlerinde dile getirdiği şu bilinçle ağlıyorlardı:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i><strong>"Siz Hüseyin'in başını kestiğinizi zannediyorsunuz. Halbuki kendi başınızı kestiniz. Yani "İnne şanieke hüvel ebter" gereğince kendinizin ebter olduğunu gösterdiniz. Yoksa Hüseyin'e bir düşmanlık edemediniz."</strong></i></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bizim küçüklüğümüzde ve bilhassa nenem gibi İran'da doğup buraya gelen yaşlı hanımlarda ve erkeklerde Muharrem boyunca matem kuvvetle sezilirdi. Valide Hanı'nda halen böyledir. Sanıyorum şimdi Iğdırlıların camilerinde de aynı şeyler oluyor. O devirde İstanbul'da Şii olgusu olmadığı için yalnızca iki Şii camii vardı. Birisi Valide Hanı'ndaki cami, diğeri de Üsküdar'da Seyyid Ahmet Kabristanı'nın içinde olan küçük camii. O Valide Hanı Camii'nde bütün Muharrem ve Safer ayı boyunca gündüz hanımlara, gece erkeklere mersiye okunurdu. Ve orada kadın-erkek hıçkırarak ağlardı. Babam, radyo çalmazdı, ama çok fazla duygulandığını da göstermek istemezdi çocuklarına ve nedense eve Azerî şivesiyle "malla" denen din adamı çağırtıp mersiye okutmazdı. Nenem ise buna üzülürdü. Kurtuluş'ta uzaktan akraba bir Azerî ailesi vardı. Biz de nenemle birlikte oraya gidip mersiyeleri dinlerdik.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i>Mersiyenin anlamı, Hüseyin sevgisiyle onun başına gelenlerden acı duyarak kendi kalbini sevgiyle yumuşatmak, başkalarına Yezidlik yapmayacak hale gelmektir.</i></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Nenem evde devamlı -kulağımda kalan- mersiyeler okuyarak ağlardı. Mesela;</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>"Nece gâm ağlamasın tâş bugün,</strong></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>Kesilip yetmiş iki bâş bugün,</strong></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>Bu gece âl-i Ali'nin işi efgân olacak,</strong></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>Ki sabah kelb ü beladeşta gızılgâm olacak.</strong></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>Bu gece sohbet eder Leylî </strong>(1) <strong> Ali Ekber ile</strong></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>Ki sabah nâşı onun Ümmetine Kurban olacak." </strong></i>gibi böyle çok duygulu mersiyeler okunurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Şunu da söylemek lazım ki, Sünnî olmak, Ehl-i Beyt sevgisine sahip olmaya elbette mânî değildir. Türkiye'de de tarikat yurdunda Ehl-i Beyt sevgisine sahip olanlar vardı. Seyyidnizam'da, bilhassa Sümbülefendi'de toplanarak onların da ayrı mersiye okuduklarını bilirdim. Ama küçükken beni oraya götüren olmadığı için bunlara pek katılamazdım. Daha sonraları Sümbülefendi'ye, Merkezefendi'ye de uğradım. O zamanlar Sebilci Hüseyin Efendi gibi mersiyehanlar Valide Hanı'na da gelir ve Osmanlı döneminde yazılmış mersiyeleri okurlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Benim düşüncem şudur: 12 imam mezhebi yani Ehl-i Beyt mezhebi dediğimiz mezhep, zaten İslâm'ın üç ortak esasına önem verir: Tevhîd, Nübüvvet ve Mead. Geriye iki şey kalıyor. O da iman-ı kâmil meselesidir. Yoksa zahiren Müslüman kabul edilmek için değil. İman-ı kâmil'e sahip olmak için; öncelikle Ehl-i Beyt sevgisi, yani imamete, Ehl-i Beyt imamlarının önderliğine, "Usve-i hasene"yi de devam ettirdiklerine inanmak ve iman etmek. Ve iman etmekle, inandım demekle kalmayıp bu sevgiyi yaşamak. Bir de Allah'ın adaletine inanmak. Yani Allah'ın bize irade serbestisi verdiğine ve kimseyi kötülüğe zorlamadığına, bunun bir sevgi imtihanı olduğuna inanmak. Bunun dışında mesela "Emr-i bil maruf ve nehy-i ani-l münker" gibi ilkeler, sonra da tevellâ ve teberrâ ( Allah'ın velilerini, Rasul-ü Ekrem'in Ehl-i Beyt'ini sevmek ve onlara düşmanlık edenleri sevmemek anlamındadır). İşte bu bilinçte olan, ama aynı zamanda Sünnî fıkıh mezheplerinden olan çok kişi vardır. Mesela bunlardan biri "Eşref Amca" diye hitap edilen sevdiğim bir zât vardır. Ahmet Yüksel Özemre'nin "Üsküdar'ın Üç Sırlısı" kitabında bazı menkıbeleri anlatılan işte Eşref Amca, Nâfiz Baba, Ali Fâni Dede gibi isimler Hüseyin sevgisinde fani olan kimselerdir. Allah bunların emsalini çoğaltsın diyelim. Ve Hüseyin sevgisi olunca zaten bu Şiî-Sünnî ihtilafı da ortadan kalkar. Zaten fıkhî ihtilaf önemli değildir. Namazı Malikiler de eli açık kılıyor. Şiiler de kılabilir. Önemli olan Ehl-i Beyt sevgisine sahip olmak veya olmamak. İman-ı kâmil bakımından.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<h4 style="text-align:justify"><strong>Aşûra veya Mersiye gibi geleneksel uygulamaların toplumsal etkisi nedir sizce?</strong></h4>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Aşure tatlısı pişirme geleneği İran'da yoktur; hatta pek iyi de bakılmaz. Âşûra geleneğini Emevîler'in uydurduğuna inanılır. Buna göre İmam Hüseyin'in şehadetini unutturmak için, Âşûra'nın Nuh'un gemisinin karaya çıktığı gün olduğu ve gemide kalan yiyeceklerle bir tatlı yapıldığı gibi uydurma rivayetlerle o gün matem değil, sevinç günü haline getirilmiştir. Ancak Aşure pişirme geleneği Türkiye'de Alevîler arasında yayılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İran'da, un helvası gibi bir helva yapılıp Âşûra günü Şâm-ı Garîban'da, İmam Hüseyin'in taziyesinde dağıtılır. Aşure önemli değil bana göre. <i>"İnneme'l â‘mâl-ü bi'n niyyât- ameller niyetlere göredir-".</i></p>

<p style="text-align:justify">Mersiye için gene <i>"İnneme'l â'mâl-ü bi'n niyyât - ameller niyetlere göredir."</i> denebilir. Çok güzel mersiyeler vardır. İnsanı ağlatarak ve o duygulanma yoluyla kendi kurtuluşumuzu sağlar. Ehl-i Beyt'e faydası olsun diye değil, bizim o sevgiye sahip olmamız için. Biz ona ağlamakla Hz. Hüseyin bir şey kazanmayacak. Onun için mersiye geleneğinin kökeninde İmam Hüseyin'in Kerbela'da söylediği şu vasiyeti görüyorum:</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Hüseyin'in küçük kızı Sekîne'nin susuzluğuna çare olsun diye amcası Ebu-l Fazl, kılıcını çekip son bir çıkış yapar şehid olmadan önce. Ama Ömer b. Saad'ın emriyle önce bir kolu sonra diğer kolu kılıçla vurularak kesilince Fırat'a yetişerek doldurduğu deri tulumu dişleriyle tutarak taşımaya çalışır. Bu sefer de ona ok atılınca yere düşer ve çadırlara doğru "<i>ya ehî idrik ehîk</i>" diye bağırır. İmam Hüseyin de <i>"El ân in kesere zahri- şimdi işte belim kırıldı."</i> der. Ve Sekîne'nin sonradan rivayet ettiği şu vasiyeti yapar:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">"<i>Ey beni sevenler! Benden sonra bir yudum tatlı su içerseniz, soğuk içimi hoştur derseniz bir de beni anın; bir garibi bir şehidi işittiğiniz zaman bir de bana yanın</i><strong>.</strong>"</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Mersiyenin anlamı şudur: Hüseyin sevgisiyle onun başına gelenlerden acı duyarak, kendi kalbini sevgiyle yumuşatmak, başkalarına Yezidlik yapmayacak hale gelmek. Onun için eğitici bir görevi vardır ve insanın şahsî kurtuluşu için de bu çok önemlidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<h4 style="text-align:justify"><strong>İslam tarihinde zalim yönetime karşı mücadele örneği sergileyen Hz. Hüseyin'in tutumu bugünün Müslümanlarına nasıl bir mesaj veriyor?</strong></h4>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şiî yönetimler de unutturduğu için şeklen Şiî olmak önemli değil. İran'da da Hüseyin örneğinden hoşlanılmazdı. Saray çevresinde olanlara, hükümdar olanlara da niye ağlandığı, örnek alınması gerektiği unutturulmuştur. Ama ilk defa İslam devriminin İran'da gerçekleşebilmesinin sebebi, İran'da Hz. Hüseyin örneğinin anlaşılma oranının yoğunluğu sayesinde oldu. Kerbelâ devamlıdır, her yerde vardır ve her gün Âşûra'dır. Bu inanç, Hüseyin örneğine dikkat edilmesine yol açtı. Yine de çok mükemmel olduğunu söyleyemem.</p>

<p style="text-align:justify">Eksik bile olsa İran devriminin ilk hareket noktası Hüseyin davasıdır. Şimdi Bush'a karşı duruş da yine Hüseyin'in bereketidir. Hüseyin'in temsilinden mahrum olanlar ümitsiz, anlamsız çıkışlar yapabilirler, ama hayırları olmaz. Kendilerine zarar verirler. Boş yere kan dökülmesine sebep olurlar. Ama Hüseyin'in örneği öyle değil. Hüseyin'in örneği bilinçli olarak zillete boyun eğmemek, asla taviz vermeme örneği olarak görülür. Bir de şunu söylemek lazım. Hüseyin örneğinde Alevî olsun Sünnî olsun, Hüseyin'i sevenlere de şeytanın şu açıdan yaklaşmasına müsaade etmemek lazım. <i>"Hüseyin böyleydi, ama Hasan o karakterde değildi."</i> denemez. Hasan'a Hüseyinlik görevi verilseydi, o Hüseyin olurdu, Hüseyin de Hasan... İmam Hasan'ın tutumunu Hz. Ali de göstermiştir. Ve İmam Hüseyin'den sonra İmam Mehdi'ye kadar bütün İmamlar göstermiştir. İmam Mehdi de kalben göstermektedir. Çünkü Allah'ın izni olmadıkça zuhur yoktur. Ama İmam Hüseyin'in örneğine zaten Mehdî ulaşacak, dünyada İmam Hüseyin'in istediği şekilde adil, sevgiye dayanan idare kurulacak.</p>

<h4 style="text-align:justify">Çok teşekkür ediyoruz.</h4>

<h5 style="text-align:center"><strong><a href="https://www.sonpeygamber.info/huseyin-sevgisi-ortak-paydamiz" rel="nofollow">https://www.sonpeygamber.info/huseyin-sevgisi-ortak-paydamiz</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/huseyin-hatemi-hoca-ile-bir-muharrem-sohbeti</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 22:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/hatemison-1.jpg" type="image/jpeg" length="23044"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1800'lü Yıllarda Hindistan'da Aşura]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/1800lu-yillarda-hindistanda-asura</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/1800lu-yillarda-hindistanda-asura" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mürşidâbâd halen Hindistan’da müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği birkaç bölgeden biridir. Merkezi Baharampûr olan Mürşidâbâd idarî bölgesi üzerinde yaklaşık 67 milyonluk bir nüfus yaşamaktadır..  Kent, o dönemde bölgedeki Şii kültürünün ve yönetimin merkezi haline gelmiştir. Şehir, Şii İslam mirası açısından son derece önemli yapılara ev sahipliği yapar..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="528" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/copyright-9-20212-the-david-collection-photo-pernille-klemp-detalje1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="998" /></p>

<p style="text-align:justify">Bu suluboya resmin konusu, 680 yılında Kerbela’da şehit edilen İmam Hüseyin'in anısına düzenlenen bir yas tören alayıdır. Bu elim vakıa, İslami takvimin ilk ayı olan Muharrem ayında gerçekleşmiş ve Hz. Hüseyin'in şehadeti her yıl bu ay boyunca dünyanın dört bir yanındaki Şiiler tarafından, örneğin tören alayları ve mersiyelerle anılmaya devam etmiştir.<br />
<br />
O dönemin Hint geleneklerine uygun olarak, burada gösterilen Muharrem alayı, İmam Hüseyin'in türbesini temsil eden, kâğıt ve bambudan yapılmış renkli model türbeler grubunun etrafında merkezlenmiştir. Alayın bir parçası olarak at, deve ve Hazretin bindiği Zülcenah adlı at figürü de yer almaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Geçit töreninin yanlarında sancak ve silah taşıyan erkek grupları ile peştamal giymiş sine vuran ve arka tarafta ellerinde kama taşıyıp matem tutan insanlar bulunmaktadır. Alayın en ön kısmında, Doğu Hindistan Şirketi'nin kırmızı üniforma ceketlerini giyen üç Hint askeri yer almaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Topluluk bir nehre doğru ilerlemektedir, çünkü Hindinstan’da Muharrem alayları geleneksel olarak 'türbelerin' suya batırılmasıyla sona ermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Suluboya resim, James Templer Parlby'nin (yaklaşık 1808'de ölen) Doğu Hindistan Şirketi'nde mühendis olarak görev yaptığı Mürşidabad'da, kuzeydoğu Hindistan'da bulunan Louisa Parlby'ye ait bir şirket resimleri albümünden alınmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çalışma bugün Londra'daki V&amp;A Müzesi'nde bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bir diğer çalışma da taşbakı olarak Avrupa mecmuasında yayınlanan aşağıdaki illüstrasyon çalışmasıdır. The Illustrated London News (ILN) mecmuasında yine Mürşidabad'da 1857 senesini resmeden bu çalışma bir Muharrem ayı matem merasiminde sarayda okunan mersiyeyi konu alıyor.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="753" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/mursidabad-185712.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<p style="text-align:center"></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="768" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/015-145-web14.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="958" /></p>

<p style="text-align:center"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/1800lu-yillarda-hindistanda-asura</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 15:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/morshidabad-1.jpg" type="image/jpeg" length="23180"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Anadolu ve Kerbelâ Mersiyesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/anadolu-ve-kerbela-mersiyesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/anadolu-ve-kerbela-mersiyesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kerbelâ mersiyelerinin Türk toplumuna yansıyan bir örneği: Şeyh Gâlib’in bir kıtasına ilave olarak yazılmış bir Kerbelâ mersiyesi]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Mutlu Muhammet Aktaş</strong></h5>

<p style="text-align:justify">Mersiye denilince akla gelen önemli hususlar arasında Kerbelâ ve Kerbelâ mersiyeleri yer almaktadır. Kerbelâ, Türk edebiyatının her alanında, dinî-tasavvufi edebiyattan divan, halk ve âşık edebiyatına kadar, Hz. Hüseyin ve onunla birlikte ailesi ve yakınlarının şehit edildiği bir yer olarak görülmüş ve kutsiyet atfedilmiştir (Esir, 2012, 45). Özellikle Alevi-Bektaşî edebiyatında Hz. Hüseyin’e duyulan sevgiyi ve onun şehadeti dolayısıyla yaşanan ıstırabı anlatan şiirlere de mersiye ya da Kerbelâ mersiyesi denilmiştir. Hatta çoğu zaman mersiye denilince akla ilk gelen ve kastedilen İslam âleminin büyük facialarından biri olarak kabul edilen Hz. Hüseyin’in şehit edilişini konu alan Kerbelâ mersiyeleri olmuştur (Erdoğan, 2009, 54).</p>

<p style="text-align:justify">Klasik Türk edebiyatında Kerbelâ konulu eserler; manzum, mensur ve nazımnesir karışık olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu türde verilmiş eserlerin genel adı “Maktel-i Hüseyin”dir (Şahin, 2011, 240; Arslan ve Aksoyak, 1996, 49-50). Kerbelâ mersiyeleri içinde en tanınmışları arasında Fuzûlî ve Kâzım Paşa gibi şairlerin Kerbelâ olayını ele alarak Hz. Hüseyin için yazdığı mersiyeler (Dilçin, 2016, 259) gösterilebilir. Klasik Türk edebiyatında genel manada yüzyıllara göre mersiyelerde bir düşüş yaşanırken Kerbelâ mersiyelerinde durum farklıdır. XVI, XVII ve XVIII. yüzyıllarda bu mersiyelerin sayıları artarak devam eder. XIX. yüzyılda ise Kerbelâ mersiyelerinin sayısında beklenmedik bir artış görülür (Çakır, 2012, 706; Çiftçi, 2008, 16). Türe duyulan ilgi, 10 Muharrem’in matem günü olarak anılmaya başlaması, bu tarihte yeni bir mersiye yazma geleneğinin yaygınlaşması hatta Bektaşî tekkelerinin kapatılmasıyla oluşan tasavvufi değişimin edebiyatı da etkilemesiyle XIX. yüzyılda da devam etmiş; aralarında Şeref Hanım, Osman Nevres, Yenişehirli Avnî, Mûsâ Kâzım Paşa ve Osman Şems Efendi gibi şairlerin bulunduğu isimler, Kerbelâ mersiyeleriyle tanınmışlardır (Çağlayan, 1997, 270 XIV, 40, 46; Uzun, 2006, 9; Arslan ve Erdoğan, 2009, 50-51; Yılmaz, 2016, 384-385, 389-390, 631; Alp, 2020, 63; Kaya, 2022, 269).</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify">Muharrrem Ayı ve Aşure Gününde Kerbelâ Mersiyesi Okuma Geleneği İslam toplumunda muharrem ayı ibadetin yanında matemi de ifade eder. Bu manada ayın bilhassa matem ve hüzün yönünü ortaya koyması bakımından Kerbelâ mersiyelerinin yazılıp okunması olağan bir durumdur. Üstelik bunun bir gelenek hâline gelerek toplumun her kesimine yayılması kaçınılmazdır. Türk toplumunda özellikle Alevilikte muharrem ayı önemli bir yere sahip olup bir yas ve oruç ayı olarak ele alınır. Tutulan yasın ve orucun merkezinde meşum Kerbelâ hadisesi vardır. Bu oruç, 10 Muharem 680 yılında Kerbelâ’da şehit edilen İmam Hüseyin ve yanındakilerin yasını tutmak içindir (Ünlü, 2020, 39; Alpaslan, 2012, 257; Yaman, 2007, 222). Bu günlerde su içilmez, düğün eğlence yapılmaz, eğlence yerlerine gidilmez, hayvan kesilmez, çamaşır değiştirilmez, saç sakal kesilmez, gönül kırılmaz. Gerçekleşen facia her yıl canlandırılır. Ehlibeyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur (Aytaş, 2010: 2). Bununla birlikte mateme girdikten sonra Fuzûlî’nin Hadîkâtü’s-sü’edâ adlı eserinden “Hz. Hüseyin’in Kerbelâ Olayı” bölümü (azar azar), şehâdet zamanı olan onuncu gün ise Hadîkâ’nın “Şehâdet” bahsi (Özlü, 2011, 200; Noyan, 1984, 87) kısmından okunur. Hatta bugünlerde Kerbelâ Olayı’nı anlatan muharremiyye denilen bestelenmiş mersiyeler de (Yöre, 2011, 230; Uzun, 2006, 8; Aktaş, 2006, 40) seslendirilir. Alevi topluluklar açısından muharrem ayıyla birlikte aşure günün de önemi büyüktür. Kerbelâ’da İmam Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin sağ kurtulduğu için aşure günü aynı zamanda mutluluk günüdür. Bu nedenle çorba tatlı olur. Muharrem ayında Aleviler bir araya gelerek birlikte mersiyeler, şiirler, deyişler söyler ve Alevi önderlerinin kahramanlık öykülerini söyleşirler (Ünlü, 2020, 36). Bu yönden değerlendirildiğinde Alevilikte bilhassa muharrem ayı ve aşure günü içinde birçok önemli ritüelin yanında akşamları Kerbelâ mersiyesi okuma geleneğinin de mutlaka var olduğu görülmektedir. Aleviliğin yanında özellikle Osmanlı döneminde hem devlet yönetimi hem de toplum nezdinde muharrem ayı içinde aşure günü bir bayram havası içerisinde kutlanmıştır. Törenlerde devlet ve padişah için yapılan dualar yanında İmam Hüseyin ve diğer şehitler için mersiyeler okunmuş, aşure pişirilerek zengin-fakir herkese aynı tatlıdan ikram edilmiş ve âdeta sosyal statülerin bir öneminin olmadığı vurgusu yapılmıştır (Özlü, 2011, 204). Bunun yanında muharrem ayı ve aşure gününe ait birçok hususiyet toplumun diğer kesimlerinde olduğu gibi o dönem faaliyet gösteren tekkelere1 de aksetmiştir. Başta Bektaşî olmak üzere tarikatlar birçok geleneği özümsemiştir. Özellikle aşure günü Hz. Hüseyin’i anmak amacıyla dua/mersiye okuma ve matem gününü hatırlatma vesilesiyle yâd edilmiştir (Polat, 2019, 464). Mevlevî tekkelerinde muharrem ayındaki bir mukabele gününde aşure kaynatılmıştır. Aşure gecesi Fuzûlî’nin Hâdîkat-üs-süedâ’sından parçalar, mersiyeler okunmuştur (Özlü, 2011, 201). Öyle ki muharrem ayında icra edilen aşure törenlerinde, bütün tarikatlarda Kerbelâ mersiyesi okuma gelenek (Turan ve Akgül, 2013, 32; And, 2002, 194; Özmen, 1998, 521) hâline gelmiştir. Tarikatlara mensup şairler mensup oldukları tekkeye karşı mersiye yazma zorunluluğunu hissetmişlerdir. Mersiye yazmak, şairlere Hz. Ali’ye ve Ȃl-i abâya olan sevgilerini gösterme imkânı sağlamıştır (Ekici, 2022, 32).</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıda da zikredildiği üzere bilhassa Osmanlı devletinin yönetim kademesinden, toplumun çeşitli kesimlerine, tekkelere kadar muharrem ayı içinde ve aşure gününde Kerbelâ mersiyeleri okunması âdeta elzem hâle gelmiştir. Bu durumla ilişkili olarak birçok şair tarafından Kerbelâ mersiyeleri yazılmıştır. Bu da yüzyıllar boyunca Kerbelâ mersiyesi okuma geleneğini giderek güçlü kılmıştır.</p>

<p style="text-align:center"><strong> * * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeyh Gâlib’e Ait Bir Kıta ve Kerbelâ Mersiyesi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kendisi de bir Mevlevî şeyhi olan Gâlib, Mevlevî şairlerinin hâl tercümelerini kısaca yazmış ve bazı şiirlerinden seçmeler meydana getirmiştir. Müsvedde halindeki bu eserinin tertip, tasnîf ve ikmâli için Esrar Dede’ye verdiği bildirilmektedir. Esrar Dede bu müsvedde üzerinde çalışarak Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye adlı eserini meydana getirmiştir (Okçu, 2018, 8). Mevlevîlik için bu kadar önemli bir esere önayak olup katkı sunan bir şairin -üstelik bir şeyh sıfatıyla- Hz. Ali’ye olan sevgisini Divan’ında ifade etmekten ve Hz. Hüseyin’in şehitliğine duyduğu hüznü anlatmaktan geri kalmayacağı açıktır. Bu bağlamda Divan’ında yer alan “Müseddes-i Ahar-ı Turkî” başlıklı manzumesinde (Okçu, 2018, 141; Kalkışım, 1992, 258-259) geçen “Biz Şâh-ı velâyet kuluyuz hem Aleviyiz”, “Evlâd-ı Hüseyn’in kul kurbânıyız elhak” mısralarında Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’e olan sevgisini açıkça belirtmiştir. Aynı manzumede yer alan “Avân-ı Yezîd’in hele hasmâniyiz el-hak” mısraında olduğu gibi Kerbelâ hadisesinde Hz. Hüseyin’e yapılanlara karşı olduğunu ve Yezîd’e arka çıkanlara öfke duyduğunu bilhassa vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Çalışmaya konu olan Kerbelâ mersiyesinin temelini de Şeyh Gâlib’e ait bir kıta oluşturmaktadır. Kıta, Gâlib Divan’ında “Kıt’alar” başlığı altında yer almaktadır. “Yevm-i Âşûrede Koca Mustafâ Paşa Câmiinde âyîn-i şerîf icrâ olunur iken Bârânın kesretle nüzûli akmasında dışarı hurûclarında söylenen rubâîdir” (Okçu, 2018, 424; Kalkışım, 1992, 530) başlığını taşımaktadır. Mersiye meydana getirilirken kıtanın ilk iki mısraı ve son iki mısraına on birer beyit ilave edilmiştir. Böylece iki bentli, 24 beyitli bir manzume ortaya çıkarılmıştır. Kıtanın beyitler eklenmemiş hâli şu şekildedir:</p>

<p style="text-align:center"><i>Bulandı yevm-i âşûrâda çarhın tab-ı nâ-şâdı </i></p>

<p style="text-align:center"><i>Zemîn ü âsümân bu hüzn ile deryâ-yı Nîl oldu </i></p>

<p style="text-align:center"><i>Semâvât ehlinin gözyaşıdır bârân zann etme </i></p>

<p style="text-align:center"><i>Şehîd-i Kerbelânın rûh-ı pâkiyçün sebîl oldu</i></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Okçu, 2018, 424; Kalkışım, 1992, 530)</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başlıkta da ifade edildiği şekilde kıtanın aşure gününde âyin-i şerîfte söylendiği belirtilmektedir. Âyin-i şerîfin Mevlevîliğe ait bir hususiyet olması ve aşure gününde okunması Kerbelâ hadisesini anma ve matemi yaşama hususunda Şeyh Gâlib ve Mevlevîliğin bakış açısını göstermesi bakımından önemlidir.  <i>“Âyin-i Şerîf, Mevlevî tarikatında “mukâbele” denen semâ‟ töreni sırasında okunup çalınan mûsikî eseridir. Bu eser, Türk mûsikîsinin en büyük formlarından biridir. Âyin-i Şerîf‟lerin güftesi, genellikle Mevlânâ‟nın şiirlerinden seçilir ve dolayısıyla Farsça‟dır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Mersiyenin kime ait olduğu ile ilgili olarak kesin bir hüküm vermek oldukça zordur. Çünkü “Şeyh Gâlib Kuddise Sırrıhu’l-Vâhib Hazretlerinin Kıt‛a-i Ra‛nâsına On Birer Beyt İlâvesiyle Mersiyyedir” şeklindeki başlık kime ait olduğunu ortaya koymamaktadır. Mersiyenin hangi şairin olabileceği ile ilgili manzumedeki tek ipucu ikinci bentte Şeyh Gâlib’in kıtasından alıntılanmış mısralardan önceki beyitte geçen “ey Sâlim” ifadesidir. Çünkü bu ifade tecrit sanatını hatırlatmakta “Sâlim” ifadesinin şairin mahlası olabileceğini düşündürmektedir. Bundan hareketle Şeyh Gâlib’in çağdaşı ve sonrası yaşamış Sâlim mahlaslı bazı şairlerden eserlerine ulaşılabilenler incelenmiştir. Bu şairlerden Mirzâ-zâde Mehmed (Emin) Efendi’nin Divan’ında (Güfta, 1995), Seyyid Mustafa Sâlim Efendi’nin Husrev ü Şîrîn’inde (Ayan, 2010), XIX. yüzyılda yaşamış Mevlevî şairlerden Üsküdarlı Süleymân Sâlim’in Divançe’sinde (Duman, 2020, 207-234) çalışmaya konu olan mersiyeye rastlanmamıştır. Aynı zamanda Sâlim mahlası kullanmamasına rağmen üslup olarak çalışmaya konu olan mersiyeye benzer özelliklere sahip olabileceği düşünülen Muâllim Feyzî’nin Mâtem-nâme ve Vâveylâ (Çiftçi, 2012) adlı eserlerine bakılmış ancak mersiyeye rastlanmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün bunların yanında düşük bir ihtimal de olsa diğer olasılıkların da belirtilmesinde yarar vardır. Bunlardan birincisi yukarıda da zikredilen “Müseddes-i Ahar-ı Turkî” başlıklı Şeyh Gâlib Divan’ında yer alan manzumenin mecmuâda çalışmaya konu olan mersiyeden sonra yer alması, müstensih tarafından Şeyh Gâlib’e ait şiirlerin bir arada verildiği düşüncesini uyandırmaktadır. İkinci olasılık ise kıtanın ayîn-i şerîfte okunduktan sonra bir Mevlevî dervişi olan başka bir şair tarafından kaleme alındığıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mersiyenin Muhtevası</strong></p>

<p style="text-align:justify">Klasik Türk edebiyatında yazılmış mersiyelerin muhtevasına bakıldığında dünyanın geçiciliği, gaddarlığı ve zalimliği, feleğe sitem, yas, övgü, olayın tasviri ve dua, temenni olmak üzere başlıca beş bölümden meydana geldiği görülür (Aydın, 2019, 243; İsen, 1994, 22). Çalışmaya konu olan mersiyede ise muhtevaya göre böyle bir bölüm sınıflandırmasına ve sıralamasına gidilmemiştir. Bu nedenle manzumenin muhteva hususiyetleri için öncelikle bentlerde işlenen konuların genel değerlendirmesi yapılıp sonra beyit sıralaması esas alınarak anlatma yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda mersiyenin ilk bendinde genel manada bir yas ve ondan kaynaklı hüznün hâkim olduğu söylenebilir. Hz. Hüseyin ve ailesine karşı duyulan sevgi, kendisine ve Hz. Peygamber soyundan gelenlere yapılan haksızlıklar, olanlara karşı seyirci kalanlar ile birlikte feleğe ve Yezîd’e karşı sitem işlenir.</p>

<p style="text-align:justify">Manzumenin birinci bendinin ilk üç beytinde bir yas havası hâkimdir. Şair, mersiyeye Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi hadisesine hatırlatmada bulunarak başlamıştır. Bilhassa muharrem ayının gelişi ile gönüllerin matem yerine döndüğünü ifade etmiştir. Böylece bu olayın etkisiyle ayın ibadetle birlikte bir yası da anlattığını vurgulamıştır. Şair bununla birlikte matemi anlatmak için özellikle gam, keder, kerb gibi hüzün ifadelerini sıklıkla kullanmıştır. Aynı zamanda bunları inlemek, zâr u giryân etmek gibi ifadelerle desteklemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İlk bendin dördüncü beytinde feleğe sitem vardır. Şair, Hz. Hüseyin’in vefatını anlatırken onun için “nahl-i şimşâd” ifadesini kullanmıştır. Feleğin sam yelinin eserek dinin rehberi ve yol göstericisini soldurduğu belirtilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Beş ile yedinci beyitler arasında Hz. Hüseyin’e övgünün yanında kendisine yapılan haksızlıklara duyulan öfke hâkimdir. Şair, Hz. Hüseyin için “Hüseyin-i müctebā” tabirini kullanarak onun seçilmiş bir kişi olduğunu bu nedenle Allah’ın emirlerine en mükemmel şekilde uyduğunu belirtmiştir. Hz. Hüseyin’in düşmanlarından dünyada görmediği fesat kalmadığını, sonunda ise ailesi ile birlikte evlatlarının ayaklar altında kaldığını belirtmektedir. Yedinci beyitte ise “iffet mülkünün şahı” olarak tabir ettiği Hz. Hüseyin’in perişan hâline bütün Şam ve Bağdat halkının uzaktan bakarak seyirci kaldığını, yardımına gitmediğini özellikle belirtmektedir. Böylelikle sadece zulmedenlere değil, yapılanlara göz yumanlara, yardımına yetişmeyenlere de sitem etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Sekizinci beyitte Hz. Hüseyin’i destekleyenler için yiğit, cesur anlamına gelen “dilâver” ifadesi kullanılarak methedilmişlerdir. Hz. Hüseyin’in vefatından sonra gidecekleri başka bir yer olmadığı, feryat ve figanlarını artırıp yapılanlara lanet ettikleri belirtilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dokuz ve onuncu beyitlerde ismi doğrudan zikredilmese de Yezîd’e karşı büyük bir sitem vardır. Hz. Hüseyin’in Hz. Peygamber’in torunu olması münasebetiyle olsa gerek ailesi için “hânedân” ifadesi kullanılmış ve Yezîd’in Hz. Peygamber soyundan gelen hanedanına adaletsiz davranıp zulmettiği ifade edilmiştir. Aynı zamanda bu tutumu ve yaptıklarının kendisi için bir alışkanlık olduğu söylenmiştir. Hileleri ile birlikte dinin köşkü ve binasının harap olduğu da vurgulanmıştır. Şair, bütün bu yaptıklarından dolayı Yezîd için köpek, mel’ûn ve kâfir oğlu kâfir gibi ifadeler kullanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">On birinci beyitte muharrem ayı ve aşure günü gibi kutsiyeti olan zamanların hüzün ve ıstıraba dönüşme nedenleri sorgulamakta bu husustaki hoşnutsuzluk ifade edilmektedir. Şaire göre ayın hüzün ve ıstırapla anılmasının başlıca sebebi Yezîd’dir. Ondan dolayı neşe sayfası bozulmuş, sefanın ise adı kalmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İlk bendin son beytinin Şeyh Gâlib’e ait olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Divan’da yer alan başlıkta ifade edildiği şekliyle aşure gününde yağan yağmura nispetle söylenmiştir. Ayrıca Şeyh Gâlib Divan’ında yer alan kıtanın -mecmuâda ifade edildiği şekliyle “kıta-i rana”nın- ilk iki mısraıdır. Şair, aşure gününde feleğin hüzün seven karakterinin bu güne bulandığını, âdeta onun güzelliklerini gölgelediğini anlatmak istemiştir. Bu üzüntü ile yeryüzü ile asumanın derya ve Nil’e döndüğünü belirtmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Şair, ikinci bentte kıtanın son mısraında yer alan “zannetme” ifadesini redif olarak kullanmıştır. Böylece okuyucuyu âdeta bir uyanışa davet etmekle birlikte söylediklerine dikkat kesilmelerini istemektedir. Hüznü yaşarken Kerbelâ hadisesi ile ilgili yapılan adaletsizlikleri unutturmamayı amaçlamıştır. Ayrıca şekilde görünenlerin ardında farklı gerçeklerin bulunduğunu hissettirmeye çalışmıştır. Bununla birlikte bendin genelinde matem ile birlikte felekten, Yezîd ve yolundan gidenlerden şikâyet, Hz. Hüseyin’e övgü ve ilk bentten farklı olarak Sufyânîlere yönelik eleştirisi vardır.</p>

<p style="text-align:justify">İkinci bendin ilk üç beytinde de ayın matem yönü üzerinde durulmuştur. Kerbelâ hadisesinin dermanı mümkün olmayan, iyileşmesi olanaksız bir yara; sönmeyecek bir yangın olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte Nuh Tufanı’ndan bile büyük bir bela olduğu söylenmiştir. Üçüncü beyitte ise felekten şikâyet vardır. Burada şair, adaleti bir bina olarak tasavvur eder ve onun artık yıkıldığını bu nedenle mamur olduğunu sanmamak gerektiğini söyler. Ancak beytin ikinci mısraında feleğin zulmünün sonsuz olmayacağını da özellikle ifade ederek âdeta umutsuz olmamak gerektiğini vurgular.</p>

<p style="text-align:justify">Dört ve beşinci beyitlerde Yezîd’in yolundan gidenlere, destekleyenlere ve aynı sülaleden gelenlere karşı doğrudan eleştiriler yöneltilmektedir. Şair, bilhassa Sufyân diyerek belirttiği bu kişilerin oluşturduğu kavmin yaptıklarının boş inanış olduğunu, imanla alakalarının olmadığını belirtir. Ellerinde tespih bulunmasının onları ümmetin irfan sahibi kişileri yapmayacağını söyleyerek bu hususta onlara bakıp da yanılgıya düşülmemesi gerektiğini ima eder. Beyitlerde bu kişilerin -doğal olarak mersiyede anılmaları itibarıyla Yezîd’in yolundan gidenlerin- temiz bir kişiliğe sahip olmayıp ikiyüzlü oldukları bu nedenle iman sahibi olarak düşünülmemesi gerektiği anlatılır.</p>

<p style="text-align:justify">Altıncı beyitte Süfyanîlerin tenkidinin yerine Hz. Hüseyin’in kendisi, ailesi ve onu destekleyenler için övgüde bulunulmaktadır. Bu bağlamda şair, Hz. Peygamber’in soyundan gelen bu kişiler için cesur, yiğit anlamına gelen “dilâver” tabirini kullanır. Onların cahil kişiler olarak düşünülmemesi gerektiğini de özellikle vurgular. Hz. Peygamber’in yolundan gidip can veren âşıklar oldukları, bundan dolayı sadece kendinden geçercesine seven divaneler olamayacaklarını da özellikle dile getirir.</p>

<p style="text-align:justify">Sekizinci beyitte de “ehl-i garaz” denilerek yine Süfyânîlere yönelik ağır eleştiriler mevcuttur. Şair, onları gönlü boş kişiler şeklinde tarif eder ve karakter yönünden eşek huylu olduklarını söyler. Bunun yanında şair dokuzuncu beyitte Hz. Hüseyin’den bahsetmektedir. Toprak olmakla Hakk’a ulaşmanın farklı olmadığını belirtilerek Hakk’ın makamında yerini vurgulamak istemiştir. Aynı zamanda Hz. Hüseyin’in peygamber soyundan geldiğini başka bir hakan zannetmemek gerektiğini söylemektedir. On ve on birinci beyitlerde Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit olması ile ilgili hüznün Müslümanlar içindeki etkileri üzerinde durulmuştur. Artık bugünde ferahın haram olduğu sanki kıyametin koptuğu ifade edilmiştir. Dünyanın artık mutluluk içinde olabileceğini zannetmemek gerektiği anlatılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İkinci bendin son beyti de ilk bendin son beyti gibi Şeyh Gâlib Divan’ında mevcuttur. Beyitte aşure gününde yağan yağmurun aslında semâvât ehlinin gözyaşları olduğu belirtilmiştir. “Şehîd-i Kerbelâ” diye tabir edilen Hz. Hüseyin’in temiz ruhu için aktığı vurgulanmıştır. Ayrıca beyitte geçen sebîl kelimesinin hayrat, parasız olarak dağıtılan su (Devellioğlu, 2008, 925) anlamı da beyte farklı bir anlam katmıştır. Şair, yağan yağmuru sebîle eşdeğer olarak kullanarak âdeta aşure günü insanlar için hayır amacıyla dağıtılan suya eşdeğer olduğunu belirtilmek istenmiştir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>Şeyḫ Ġālib Ḳuddise Sırrıhu’l-Vāhib Ḥażretleriniñ ḲıṭꜤa-ı RaꜤnāsına On Birer Beyt Ꜥİlāvesiyle Mersiyyedir</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>I. BENT</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1 </strong>Yine yaḳdı Muḥarrem her derūn-ı mātem-ābādı Yine oldı füzūn ehl-i dilānıñ āh-ı ġam-zādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>2 </strong>Yine ġamlarla ṭoldı Ꜥāşıḳānıñ ḫāne-i yādı Yine gerd-i kederle oldı pür-āyīne-i şādī</p>

<p style="text-align:center"><strong>3 </strong>Bu bir gündür ki sīne kerb ider aḳṭāb ü evtādı Bu bir gündür ki eyler zār u giryān cümle efrādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>4</strong> Bu bir gündür ki bād-ı sem esüp bir naḫl-i şimşādı Felek ṣoldurdı āḫir dīne ol ki reh-ber ü hādī</p>

<p style="text-align:center"><strong>5 </strong>Ḥüseyn-i müctebā kim emriniñ şāhān-ı münḳādı Ser ü şān-ı semānıñ nāmı iken ẕikr ü evrādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>6 </strong>Cihānda ḳalmadı bir görmedik aꜤdādan ifsādı Ayaḳ altında ḳaldı eñ nihāye āl ü evlādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>7 </strong>Uzaḳdan baḳdılar bu ḥāle ḫalḳ-ı Şām u Baġdādī O şāh-ı mülk-i Ꜥiffet göremedi bir gün imdādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>8 </strong>Bu mevsimde dilāverāna yoḳdur başḳa bir vādī Yezīde laꜤnet eyler arturup efġān u feryādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>9 </strong>O itdi ḫānedāna bunca ẓulm ü bunca bī-dādı O kāfir oġlı kāfir mā-cerānıñ buydı muꜤtādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>10 </strong>Ḫarāb oldı anıñ mekriyle dīniñ ḳaṣr ü bünyādı Köpek melꜤūn bu yolda yaḳın itdi dīv ü Şeddādı</p>

<p style="text-align:center"><strong>11 </strong>Bu eyyām oldı ḥüzn ü ıżṭırāba bāꜤis ü bādī Bozuldı nüsḥa-i şādī ṣafānıñ ḳaldı bir adı</p>

<p style="text-align:center"><strong>12</strong> Bulandı yevm-i Ꜥāşūrāda çarḫıñ ṭabꜤ-ı nā-şādı Zemīn ü āsumān bu ḥüzn ile deryā vü Nīl oldı</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>II. BENT</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>1 </strong>Bu bir gündür ki dīger-hāl ile yeksān ẓann itme Oñulmaz yāradır bu ḳābil-i dermān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>2 </strong>Bu bir sevdā ki yoḳdur çāresi āsān ẓann itme Belā-yı Kerbelādır vaḳꜤa-i ṭūfān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>3</strong> Yıḳılmışdır binā-yı Ꜥadli ābādān ẓann itme TaꜤaddiyāt-ı çarḫ-ı dūn var pāyān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>4 </strong>Bu bābda Sufiyānı ṣāḥib-i iẕꜤān ẓann itme O ḳavmiñ zuꜤmunı sen dāhil-i īmān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>5</strong> Elinde sübḥa kim var ümmet-i Ꜥirfān ẓann itme Riyāgerdir o nā-pākî ẕevi’l-īmān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>6</strong> Dilāverān-ı āl-i Aḥmedi nā-dān ẓann itme Bu yolda cān virir Ꜥuşşāḳ-ı şeydā-ḫ˘ān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>7 </strong>Dilā ḳavliñde ṣādıḳ ol sözüm nihān ẓann itme Maḥabbetde sebāt it Ꜥahdiñi noḳṣān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>8</strong> Ne dir ise disün ehl-i ġaraż her ān ẓann itme Tehī-dil ḫar-meniş ol kimseyi insān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>9</strong> Olan ġaltīde-ḫāk ü Ḥaḳḳ başḳa cān ẓann itme Peyāmber-zādedir anı dīger ḫāḳān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>10</strong> Bu mevsimde Müselmāna feraḥ şāyān ẓann itme Kelām emīn (?) dāne baḳma ḥaḳ-gūyān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>11</strong> Bugün ḳopdı ḳıyāmet Ꜥālemi şādān ẓann itme Melekler aġladı ey Sālim ins ü cān ẓann itme</p>

<p style="text-align:center"><strong>12</strong> Semāvāt ehliniñ gözyaşıdır bārān ẓann itme Şehīd-i Kerbelānıñ rūh-ı pākiyçün sebīl oldı</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<h5 style="text-align:justify"><strong>İnceleme Makalesi / Künye: AKTAŞ, Mutlu Muhammet. “Kerbelâ Mersiyelerinin Türk Toplumuna Yansıyan Bir Örneği: Şeyh Gâlib’in Bir Kıtasına İlave Olarak Yazılmış Bir Kerbelâ Mersiyesi”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 109 (Mart 2024), 187-200.</strong></h5>

<h5 style="text-align:right"><strong>https://doi.org/10.60163/tkhcbva.1368446.</strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/anadolu-ve-kerbela-mersiyesi</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 14:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/anadolu1.jpg" type="image/jpeg" length="94141"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı'dan Bir Kerbela Mersiyesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/osmanlidan-bir-kerbela-mersiyesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/osmanlidan-bir-kerbela-mersiyesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gelibolulu Âlî'nin Subhatü'l-Abdâl Adlı Kerbelâ Mersiyeleri Mecmuası]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Ertuğrul Ertekin</strong></h5>

<p style="text-align:justify">XVI. yüzyıl müverrih ve şairlerinden Gelibolulu Mustafâ Âlî’nin (öl. 1008) Kerbelâ mersiyelerini muhtevi <i>Subhâtü’l-Abdâl</i> adını taşıyan bir risalesi vardır. 100 beyitlik kısa bir makteli sayılabilecek bu eserde Âlî, Kerbelâ Olayı’ndan duyduğu üzüntüyü samimi bir şekilde dile getirir.<br />
<br />
Âlî ayrıca, Bağdat Defterdârlığı’na atandığı 993 yılında, Kerbelâ’ya gidip İmam Hüseyin’in kabrini ziyaret etmiş ve oraya bir sebil yaptırmıştır. Kerbelâ’da bulunduğu sırada ravza/matem meclislerini yakından müşahede eden Âlî, bu meclislerden ilham alarak kendisinin de mersiyeler ve gazeller yazdığını söyler.<br />
<br />
Subhâtü’l-Abdâl aslında Gelibolulu Âlî’nin muhtelif zamanlarda yazdığı mersiyelerin bir araya getirilmiş şeklidir.<a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftn1" rel="nofollow" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center">* * *</p>

<p><strong>Subhatü’l-Abdâl’dan </strong><strong>Mersiyye-i Mü'essire-i Belâgat-ârâ ki der-ziyâret-i </strong><strong>Sultân-ı Şühedâ güfte şod.</strong></p>

<p style="text-align:center"><br />
<br />
<strong>1 </strong>Gel ey nevk-i kalem mâtem ser-encâmın beyân eyle<br />
Döküp evrâka derdün kara bahtundan figân eyle</p>

<p style="text-align:center"><strong>2 </strong>Midâd-âsâ siyeh kanlar saçılsun yine çeşmünden<br />
Likâ gibi müşevveş kıssalar şerhin beyân eyle</p>

<p style="text-align:center"><strong>3 </strong>Kazâ levhine vâfir serzeniş kıl dest-i kâtibden<br />
Kader mecmûasın yırtup perîşân dâstân eyle</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>4 </strong>Kül eyler mermeri âteş gibi kem harfini yazsan<br />
İnanmazsan bir âhen levha evvel imtihân eyle</p>

<p style="text-align:center"><strong>5 </strong>Huzûr erkâmını hakk eyleyüp levh-i havâtırdan<br />
Meserret-nâmeler zevkin gönüllerde nihân eyle</p>

<p style="text-align:center"><strong>6 </strong>Siyeh gey ehl-i beytün Kabeveş rûz-ı gazâsında<br />
Bu mâtem hıdmetinde sen de dâmen-der-miyân eyle</p>

<p style="text-align:center"><strong>7 </strong>Yazarsan Kerbelâ vâdîsinün müşkil belâsın yaz<br />
Şehâdet şehdin içmiş teşne-lebler mâ-cerâsın yaz</p>

<p style="text-align:center"></p>

<p style="text-align:center">* * *</p>

<p style="text-align:center"><strong>1 </strong>Bu gam bir özge gamdur işbu mâtem turfa mâtemdür<br />
Bu eyyâm içre hurremlik harâm oldı Muharrem'dür</p>

<p style="text-align:center"><strong>2 </strong>Kapansun çıksun ol gözler ki zehr akıtmayup andan<br />
Dem-i mâtemde îsâr itdügi bilsem yahod demdür</p>

<p style="text-align:center"><strong>3 </strong>Bu gam kanın kurutdurmış velî ashâb-ı temkînün<br />
Anunçün ekseriyyâ dem degül dökdükleri nemdür</p>

<p style="text-align:center"><strong>4 </strong>Gazâ vaktinde el karsup gülen etfâli ayb itmen<br />
Bu şöhretler anadur kim yiri çâh-ı cehennemdür</p>

<p style="text-align:center"><strong>5 </strong>Mübârek başlarına nûr urunupdur alem sanma<br />
Degüldür sürh sancaklar birer maktûl-i âlemdür</p>

<p style="text-align:center"><strong>6</strong> Yolundur şerha çeksen yol yol itsen sînen ey abdâl<br />
Libâs-ı cismi cândan soymayan hayrân u sersemdür</p>

<p style="text-align:center"><strong>7 </strong>Bu mâtemden delüp ney gibi bagrun inle ey Âlî<br />
Benüm bu nazm-ı cân-sûzum kulak tut dinle ey Âlî</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=4836862425578632247#_ftnref1" rel="nofollow" name="_ftn1" title="">[1]</a> Arslan-Aksoyak, “Gelibolulu Mustafâ Âlî’nin Kerbelâ Mersîyelerini Muhtevî Bir Risâlesi: Subhâtü’l-Abdâl”, <i>Türklük Bilimi Araştırmaları</i>, II, 1996, s. 49-67.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/osmanlidan-bir-kerbela-mersiyesi</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 23:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/mersiye258-1.jpg" type="image/jpeg" length="25925"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Muharrem Kültüründe Bursa Örneği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/muharrem-kulturunde-bursa-ornegi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/muharrem-kulturunde-bursa-ornegi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Turuk-u Aliyelerinden gelen meşayih ve dervişân, neşr-i tarîkde buluduğu dergâhlarda ve mensûblarının evlerinde ve bilhassa Bursa’mızda, Muharem ayında zaten pek düşkün olunmayan oyun ve eğlence bırakılır, gülmek bile hadisenin vahametine gâfîl olunduğu kanaâtini uyandırmamak için terkine İtina gösterilir..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>Mehmed Safiyüddin Erhan</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bursa Halkının Muharrem Kültürü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Büyük bir murad-ı Sübhanî ile yaratılan bu âlemdeki canlılardan olan Âdemoğlu, istidatı ve insanî mükellefiyetiyle daima ahlâk müessesine ihtiyaç duymuştur. Kendisini mensî ve mühmel (unutulmuş ve boş) bırakmayan büyük yaradılış programı, yine kendisinin huzuru ve selâmeti için ahlâk müessesinin örnek rehberleri olan Peygâmberan (as) Hazerâtını kendi içlerinden seçib göndererek irşâdlarını murad eylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ne hikmettir ki, büyük zıdlıkları iklimi vücudunda cem edip barındıran Âdemoğlunun bazıları, bu büyük ahlâkî programa îtirazla, hevâ ve heveslerine uyub, akıllarına güvenip taparak, yaratırım sevdasıyla ömrünü ve yaradılış gâyesini bu uğruda zayî edip, dağıttıkları menfaatle taraftar toplamaları meyanında edindikleri imkânları kullanarak hemcinslerine zulmedebilmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebediyet inancının meyvesi ve neticesi olan ahlak müessesi, hiçbir zerreyi hor, hakir ve küçük görmeksizin her zerrede Hak tecellisini müşâhade edip, Hallak-ı Zül-Celâl’in yarattıklarından münezzeh, fakat yaratılanların yaratıcısından münezzeh olmadıkları şuuruyla, <i>“Hubb-u gayr”</i>; yani, can için değil canân için yaşanacak, kulluğun idrakinin esas alındığı ilâhî ve imanî bir hayat disiplini olduğu muhakkaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu yüksek ahlakî disiplini insanların içinde kendilerine örnek olarak muktedâbîh, yani kendisine uyulacak, şüphesiz, endişesiz itimâd edilecek mîr’at-ı mücella, yani saf, pürüzsüz Hakk ayînesi olup îstifâ kanunuyla yaratılmış Enbiya tebliğ edegelmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıda bahsi geçen mütegâllibe yani hemcinsleri üzerinde tahakküm ve istibdat kuran, bitmez sandıkları saltanat ve nüfuzlarına hırsla sarılan, firavunlaşmış kimseler, hempalarıyla birlikte gayelerinin devamı ve varislerine intikâli için bu masum elçilere îtirâz, red, tahkir, taşlama, kovma hatta katli reva gördükleri tarih içinde bilinen hazin bir gerçektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün bu muameleleri İman-ı Enbiya (as) Efendimizin asr-ı saadetlerindeki tebliğ müddeti içinde kendilerine de reva görüp, saltanatlarının devamına imkân bırakmayacak İslâmî ahlak müessesinin yayılıb yerleşmemesi ve şayet tahakkuk edip kendilerini, kölerleri ve zûâfa ile aynı safta yan yana, bir huzurda tazimle durmak gibi tahammül edemeyecekleri ahvâle düşmelerine manî olabilmek azmi ile yaptıkları mücâdele ve savaşlarda Hak takdiri, yardım ve tecellisiyle yenik düşmüşlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Feth-i Mekke’de kalplerinin yumuşayıp İslâm’a ısınmaları için kendilerine tanınan emân ile evlerine çekilip Nebiyyi Muhterem Efendimizin asr-ı saadetlerinde ve vûcudları ortada iken gâyelerine erişemeyeceklerini anlayıb, Efendimizin vûcud-u pak-i enverlerinin alemî vûcuddan gayb olmasını beklemişlerdir. İçlerinde tuttukları süregelen yakın zamanın savaşlarında yakınları ve büyüklerini de kaybetmelerinin intikâmı hisleri ile plan ve desiselerini kurub, zamanın idârecilerini ikna ile kendilerini idârî makamlara tayin ettirerek para, nüfus, taraftar ve asker toplamaya başlamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Gayelerinin tahakkuku için akrabalarından olan Hazret-i Osman katline göz yumub, hatta sebebine lakayt kalarak daha sonra da kanı davasına kalkışıb Hazret-i İmam Ali bu katl hadisesiyle ithamla, zamanın meşru Halifesi olduğu halde kendisine isyan ederek savaş açıp siyasî hilelerle bu savaştan sağ çıkarak gayelerine yürümeğe devam etmişlerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Çıkan kargaşalı günlerde Hazret-i İmam Ali, Haricîler tarafından şehid edilmiş, Ehl-i Beyt’in gülgoncalarından İmam Hasan (ra) vefasız ve dönek Kûfe halkı ve diğerleri tarafından yalnız bırakılınca, üzerine yürüyen azgın ve sapkın güruhun idarecileriyle anlaşma cihetine giderek Medine’ye çekilmiş, daha sonra da varlığı tehlikeli ve gayelerine engel olur endişesiyle zehirletilerek şehadetine sebeb olunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Kendilerince bu başarının rahatlığına erenler idareyi kontrolleri altına alıb menfaatlendirib veya hayatıyla tehdid edip tayin ettikleri mercilerin ileri gelenlerinden tarihte ve zamanımızda hilafet olarak addedilen müesseseyi saltanata tahvil için sulbî evlatlarını yerlerine veliahd tayin edip, bölgenin âdeti veçhiyle peşinen biat toplamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün bu haksız hukuksuz faaliyetlerin cereyânında Hazret-i İmam Hüseyin (ra) bir kargaşaya meydan vermeyib, itidalle davrandığı halde, yukarda bahsini etdiğimiz veliaht, babası dünyadan ayrılıp atalarının yanına gidince, yerine geçip bu gün bile gâfil avukatları tarafından da tasdik edenlerinin bulunduğu gibi, kendisini meşru halife zannıyla, kainâtın kendisine tabi’ olduğu İmam-ı Enbiya Efendimizin evlâdı olub ezel ve ebed böyle büyük bir ecdâdın hayattaki ve gerçek halifesi bulunan İmam Hüseyin (ra) Efendimizden de biat alma cüretinde bulunarak idareci kullarıylarıyla emrinde ısrar etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hazret-i İmam Hüseyn (ra) kendisine hiçbir eman verilmeyib başka bir memlekete biat etmemiş tehlikeli bir şahıs olarak hicretine dahi müsaade edilmeyip, hayatı ve bitatı arasında bir tercihe zorlandığından, Kûfe ileri gelenlerinin kendilerini bir halâskâr olarak tanıyıb yaptıkları rica ve davete bigâne kalmayıb, Nebiy-yi Muhterem (as) Efendimizin Medine halkı tarafından kendilerine biat için davetlerine icabetle hicretlerinde olduğu gibi, yakınları ve bağlılarıyla kafile halinde ecdâdının yurdunu terk ederek, Kûfe’ye azimet eylemişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Şer mercii tezgâhını tutub Kûfe halkını önceki mutadlarında olduğu gibi bir şekilde kararlarından vazgeçmelerini türlü desiselerle sağlayıb, biatlarına sadık kalabilmelerine meydan vermeyince, Arsa-ı Kerbela’ya ulaşan Hazret-i İmam Hüseyn (ra) , kendisini bekleyen akıbeti ile karşı karşıya kalmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kullukta bulundukları tağutlarına itaati, var olduğunu sandıkları imanlarının önüne geçiren nefislerine ve kısa dünya menfaatlerine mağlub satılmış güruh, büyük bir ısrarla Ehl-i Beyt kervanına hücumla, İmam Hüseyn de nûmayan olan Nur-u Muhammediyeyi söndürebilecekleri hayaliyle, meşru olduğunu zannettikleri idareye, başkaldıran bir isyankâr muamelesiyle yapıp yanındaki şahsında fâni olmuş muhitiyle birlikte şehid edierek geride kalan İmam-ı Zeynel Abidîn (ra) ve diğer Ehl-i Beyt hanımlarına da esir muamelesi yapabilmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hazreti İmam, biat etmeyerek şehâdetiyle, ecdadının şeriatını bu dünyaperest zalimlerin eline bırakmayıb, hayal ettikleri meşruiyete hiçbir zaman ulaşamamalarının zeminini hazırlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ayat-ı Hakk’ın inzâl olduğu Nebiyy-i Muhterem Efendimize ve tebliğine sahib çıkılması gereğinde olduğu gibi bu tebliği hakkıyla alıb hazmederek iklim-i vûcudlarında tatbikle ümmete numune-i imtisâl olan Ehl-i Beyt’in hukukuna ve vûcudlarının muhafazasına da öylece sahib çıkması gerekenlerin, bu vazifede gösterdikleri zaaf ve hatanın bedelini o günleri yaşayanlar ve ilgili coğrafyada hala süre gelen kargaşalarla ve bir türlü huzura eremeyen kalabalıklar ödemek zorunda kalıb, ıstırab ve ümidsizlikle zorluklara ve zulme maruz kalmaktadırlar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İhmal ve yanlış tercihlerle ortaya çıkan bu tablo karşısında dünya efkârı ümumiyesi İslâm’ı hafife alıb istihza ile karşılayarak karikatürize etmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İçinde yaşadığı coğrafyalarda Türk Milleti içinden Ehl-i Beyt ile karabeti olan büyük kutublar, velîler zuhur etmiş olub onların taht-ı terbiyesinde pek çok Ehl-i Beyt muhibbi yetişmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Turuk-u Aliyelerinden gelen meşayih ve dervişân, neşr-i tarîkde buluduğu dergâhlarda ve mensûblarının evlerinde ve bilhassa Bursa’mızda, Muharem ayında zaten pek düşkün olunmayan oyun ve eğlence bırakılır, gülmek bile hadisenin vahametine gâfîl olunduğu kanaâtini uyandırmamak için terkine İtina gösterilir, evlilik düğün, dernek benzeri süruru davet edici merasim ve toplantılar başka aylara terk edilir, Efendimiz’in (as) devam ettiği Muharrem orucuna başlanır, ilk on gün birlikte Fûzulî Hazretlerinin Hadikatü’s-Sûedası okunub onuncu günde Mersîye ve Maktel-ı Huseyn’ler okunur, bilhassa dergâhlarda Ehl-i Beyt’e dair şiirlerin besteleriyle Muhharem Usûlü hep birlikte icrâ edilib nihâyetinde Kerbelâ toprağından yapılmış testinin içindeki sudan hazır bulunanlara teker teker verilirken; <i>“Selamün ala Huseyn”</i> nidası topluca tekrarlanır. Hatta evlerde Ehl-i Beyt’in susuz kaldığını hatırlamak babında cam bardaklar kaldırılıb çeşitli madenlerden imâl edilmiş kupalar çıkartılarak benzeri hissi bir çeşit yaşayabilmek için bir müddet kullanılır, kıyafetin hariçte serbest olduğu zamanlarda bazı meşayih ve dervişân serpuşlarındaki beyaz destârı çıkarıb siyah sararlar. Ayrıca kıyafetlerde süse ve renge rağbet etmemeğe de tabii bir edeble riayet edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Hâsılı bütün bunlardan murâd, Ehl-i Beyt’in bize ihtiyacı olmadığına göre, ahlâklarıyla donanıb şahsiyetli fertler ve nesiller yetiştirebilmektir. İmam Huseyn (ra) fedâkârane dik durub zulme ve küfre bütün hayatı ve menfaatleri pahasına boyun eğmemesindeki kararlılığına ve şecaatine hayran olup örnek almak gaye edinilir. Emanet ettikleri hukuklarına ve tebliğ ettikleri hakikâtlara sahib çıkarak tahrifine meydan vermemek şiar edinilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisenin canlı tutulub daimî hatırlanmasında bir esas gaye de, girişte andığımız zıtlıkları cem eden Âdemoğlunun vücudu da, bir çeşit Arsa-i Kerbelâ’dır. Zira orada menfaat ve hırsın, hakikâtle mücadelesinde olduğu gibi bir nevi harp alanı olan iç âleminde çeşitli istekler, kaygılar, korkular ve menfaatlerle, gönlünü ve kalbini bağlamağa çalışması lâzım gelen ebediyet âleminden kendisine gelen fısıltılar, uyarılar hali ile çarpışmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Samimi Ehl-i Beyt muhibleri lâfzen bağlılıklarını bildirip, safında yer aldıklarına kanaât getirdikleri İmam Huseyn’in (ra) fedâkârane tercihini hatırlayıp, şahsına benzemeyi, şahsiyet, din, namus meselesi yapmaları ile Nuh’un gemisine benzetilen Ehl-i Beyt’in sefinesine emniyetle kapağı atabildiklerinde, bu dünya denizinin çeşitli dalgalarını emniyet içinde geçip, ebediyet âleminin selamet sahiline çıkabileceklerdir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Bu yazı Fuat Durgun arşivinden alınmıştır</strong></h5>

<p></p>

<p style="text-align:right"><strong>Bir zamanlar Bursa'ydı: Bir pâyitahtın pâyimâli</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbn Battûta Muharrem ayını nasıl not almıştır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Dünyâyı dolaşan meşhûr seyyâh İbn Battûta 1333 senesinde Bursa'ya uğrayıp bir müddet misâfir kaldığında Muharrem ayının 10. gecesi olan Âşûrâ Gecesini orada idrâk eder ve o gece misâfir kaldığı zâviyedeki zikir meclisi için "Türk illerinde yaşadığım en güzel gecelerden biri" tabirini kullanır...İbn Battûtâ, tam adı “Tuhfetu’n-Nuzzâr fî Garâibi’l-Emsâr ve’l-Acâibi’l-Esfâr” olan meşhûr seyahatnâmesinde o geceyi şöyle anlatır :</p>

<blockquote style="text-align:justify"><strong><i>Bursa’da ahîlerin büyüklerinden Ahî Şemseddin’in zâviyesine geldik. Orada misâfir iken Âşûrâ günü gelip çattı. Âhî Şemseddin, bu özel günün şerefine zâviyesinde çeşitli yemekler hazırlatarak, üst düzey komutanları ve şehir halkını büyük bir ziyâfete davet etti. Hep birlikte iftar ettik. Güzel sesli hâfızlar, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettiler. Vâiz Mecdüddîn Konevî de davet edilenler arasında olup çok güzel ve tesirli bir va'z verdi. Sonra semâ' ve raksa (zikrullaha) başladılar. O gece benim Türk illerinde yaşadığım en güzel gecelerden biri oldu...</i></strong></blockquote></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/muharrem-kulturunde-bursa-ornegi</guid>
      <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 15:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/bursaz-muharrem-1.jpg" type="image/jpeg" length="28028"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ayetullah Hamaneî'nin İmam Humeynî Hakkındaki Konuşması]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-hamaneinin-imam-humeyni-hakkindaki-konusmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-hamaneinin-imam-humeyni-hakkindaki-konusmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şehit Ayetullah Seyyid Ali Hamaneî'nin Merhum İmam Humeynî'nin 34. Vefat Yıldönümü Töreninde Yaptığı Konuşması..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p>

<h5 style="text-align:right"></h5>

<h5 style="text-align:right"><strong>Mekân: İmam Humeynî (ra) Türbesi<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></strong></h5>

<h5 style="text-align:right"><strong>Zaman: 04 Haziran 2023</strong></h5>

<p></p>

<p style="text-align:center"><strong>بسم الله الرّحمن الرّحیم</strong></p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın selamı İmamımızın pak ruhu üzerine olsun. Saygıdeğer İmam Humeynî, son asırların silahlı cahiliye devrinde ilâhî risâlet sancağını taşıyan kişiydi.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görkemli ve mübarek anma merasimi 34 yıldır yapılmakta ve bütün bu yıllar boyunca tertiplenen tüm toplantıların ana mihverinde Aziz İmamımız olmuştur; bu anma merasimlerinin çoğu zamanı saygıdeğer İmam hakkında konuşmalarla geçmiştir. Ama yine de bu ülkenin yeni nesilleri ve hatta yaşça büyük olan bizlerin de Merhum İmam Humeynî hakkında daha çok şey bilmemiz gerekiyor. Gelin bu çok yönlü ve büyük karakterin farklı boyutlarını daha yakında tanıyalım çünkü buna hepimizin ihtiyacı var. Bu, ilerlememizde, yolumuza devam etmemizde bizlere çokça yardımcı olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün Merhum İmam hakkında bazı noktaları sizlerle paylaşacağım; kendimiz adına almamız gereken dersler ve yapmamız gereken işler hakkında bir konuşma olacak bu.</p>

<p style="text-align:justify">Kıymettar İmam ile ilgili değinilecek ilk nokta, onun tarihimizin liderlerinden birisi olmasıdır. O yalnızca zamanımızın liderlerinden değildi. Liderler, herhangi bir alanda; insanın yetiştirilmesinde ve eylemsel konularda kendilerini ispatlamış ve büyüklüğünü kanıtlamış kimselerdir. Büyükler ve liderler arasında bazıları da vardır ki; yaptıklarıyla diğer liderlerden çok öndedir ve onlardan bir gömlek üstündür. İşte asıl liderler onlardır. Sözün özü her çağda liderler vardır, ancak bunlardan bazıları bir zamana özgü değil bilakis tüm insanlık tarihinin liderlerindendir.</p>

<p style="text-align:justify">Dikkatimizi çeken önemli nokta şudur; liderler tarihin hafızasından asla silinemezler. Liderleri hasıraltı edemezler, tahrif edip bilerek yanlış aktarmazlar. Bu, muhaliflerin art niyetli propagandaları ile liderlerin çehresini yanlış tanıtamazlar demek değildir; çünkü her geçen gün daha modernleşen, daha gelişen, daha donanımlı hale gelen medya mecraları, geceyi gündüz, gündüzü de gece olarak tanıtabiliyorken pek tabi de önemli ve aydın kişiler hakkında yalanlar söyleyebiliyorlar ama bu yalnızca suyun üzerindeki köpük gibidir; <strong><i>“Köpük, dağılır yok olup gider..”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a><strong><i> </i></strong>Güneş her zaman bulutların ardında kalmaz. İbn Sinâ, Şeyh Tusî, kendi yaşadıkları dönemden bin yıl sonra yani bugün kendilerini yüksek sesle ifade edebiliyorlar; onların şahsiyetlerini asla yok edemezler, tarihin hafızasından hiç bir suretle silemez ve çarpıtamazlar. Merhum İmam'ın şahsiyetinin boyutları İbn Sinâ ve Şeyh Tusî'den katbekat daha geniş ve çok yönlüdür. İmam-ı Râhil’in şahsiyetinde yer alan özellikler, bu gibi ileri gelenlerin ve liderlerin kişiliğinde bulunan özelliklerden şüphesiz kat kat fazladır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Humeynî çok yönlü bir liderdi; hem dinî konularda bir bilgeydi -İslam hukuku/fıkıh, felsefe ve nazarî irfânda- hem iman ve takva konusunda üstündü, hem güçlü karakteri ve sağlam iradesinde diğerlerinden üstündü hem de ilâhî konulardaki kararlık, devrimci siyaset ve beşerî nizâmda dönüşüm yapma azmi konusunda üstündü. Tüm bu özellikler tarihimizin hiçbir liderinde bir arada bulunmadı ama Merhum İmam'da bu özelliklerin hepsi vardı. Sonuç olarak, ne bugün ne de gelecek asırlarda hiç kimse bu aziz İmamımızı tarihin hafızasından silemeyecek ve onun çehresini kirletemeyecektir. Belki bir kaç gün yalan dolanlarla onun şahsiyetini kötüleyecekler; bu mümkün, ama eninde sonunda İmam'ın o nurlu yüzü kendini yüksek bir sesle yine tanıtacak; bu güneşi bulutlar ardında tutamayacaklar. Bu birinci noktaydı.</p>

<p style="text-align:justify">Bir sonraki önemli nokta da, Merhum İmam'ın üç büyük ve tarihî eyleme imza atmasıydı; bunlarda ilki İran toprakları üzerinde, bir diğeri İslam Ümmeti düzeyinde bir diğeri de dünya çapında olmak üzere üç büyük dönüşüm gerçekleştirmesidir. Bu üç azımsanamayacak dönüşümün hiçbirisinin tarih boyunca bir benzeri olmamıştır, hatta belki de insanoğlu gelecekte dahi bunlara benzer eylemlerin bir daha olacağını tahmin edememektedir; işte bu Aziz İmam'a mahsus eylemlerdendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ülke düzeyindeki dönüşüm şuydu: bu topraklarda İslam İnkılabı’nı gerçekleştiren; halkın kendisiydi ama onun önderliğini İmam yaptı. Bu devrim, saltanata dayalı bir siyasî yapıyı yıktı ve onun yerine demokrasiyi getirdi; Bu devrim, güçler nezdinde manipülatif ve aşağılanmış bir sistemi ortadan kaldırmış ve yerine ulusal onura dayanan bağımsız bir sistemi getirmişti. Bu devrim, İslam karşıtı bir hükümeti sahadan uzaklaştırdı ve yerine İslâmî bir hükümet kurdu. Bu devrim, tiranlığı özgürlüğe, bu milletin artan kimliksizliğini ulusal kimliğe ve özgüvene dönüştürdü; Bu devrim, yabancıların gözünü diktiği bir milleti <i>“biz yapabiliriz!”</i> gücüyle donattı. İşte tüm bunlar, İmam-ı Râhil'in memleketimizde gerçekleştirdiği bu büyük devrimin ve bu büyük dönüşümün kerametlerindendi. Az önce söylediğim <i>“Biz yapabiliriz!”</i> cümlesi tüm sorunları çözmenin anahtarıdır. Birçok sorun ve sıkıntılarımız oldu, olacak da ama bu sorunları çözebilecek, geçmişten kalan sorunları bertaraf edecek ve gelecekte vuku bulacak olanları halledecek olan şey, bu topraklarda İmam'ın öncülüğünü yaptığı inkılabın yarattığı devrim ruhu ile vücuda gelen <i>“biz yapabiliriz!”</i> gücüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Ama İslam ümmeti düzeyinde olan ve ümmet içerisinde gerçekleşen dönüşüm; İmam'ın İslâmî uyanış sürecini başlatmasıydı. İslam dünyasındaki pasiflik ve hareketsizlik dönemi, İmam'ın eylemleriyle birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Bugün İslam ümmeti, İslam İnkılabı'nın zaferi öncesine ve İmam öncesi döneme göre daha dinamik, daha aktif, daha hazır, daha canlıdır, ancak bu alanda hala daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Filistin meselesi, Siyonistler ve destekçilerinin artık bitmiş bir mesele olduğunu düşündükleri ve artık Filistin'in gündeme getirilmesi için bir sebep kalmadığı zaman, İmam hareketi ve İslam ümmeti düzeyinde İmam'ın dönüşümü ile İslam dünyasının birinci meselesi haline geldi. Bugün Filistin meselesi İslam âleminin birinci meselesi olarak kabul edilmektedir. Bugün Filistin, Müslüman milletlerin ilgi odağıdır. Devrimin başında Siyonist rejimin Tahran'daki büyükelçiliğinin tepesinden Filistinli liderlerin yankılanan sesleri dünyayı sarstı ve titretti; Filistin konusunda yeni bir dönemin başladığını herkes anladı; O, Filistin ulusunun çökkün bedenine hayat üfledi ve bugün Filistin ulusunun varlığını güç ve kudretle kanıtladığını ve mesajını dünyaya ilettiğini görüyorsunuz. Kudüs Günü'nde sadece İran'da veya Tahran'da değil, gayrimüslim dünyanın başkentlerinde dahi insanlar Filistinlileri destekler ve savunur halde; bu aynı zamanda ümmet düzeyinde bir değişikliktir.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü dönüşüm ise, dünya çapındaki dönüşümdür. İmam, dünyadaki maneviyat ve manevî atmosferi canlandırmayı başardı hatta bunun örneklerini gayrimüslim memleketlerde de çokça müşahede ettik. Maneviyat, materyalist ve maneviyat karşıtı politikaların ayakları altına alınmasıyla yok olmuştu. Siyonist ellerin ve materyalizmin saldırganlığı karşısında toplumun tepkisi oldukça pasifti. Maneviyat unutulup gitmişti. İmam'ın hareketi, dünyadaki maneviyata yeniden diriliş rengini verdi ve onu tekrar yeşertti.</p>

<p style="text-align:justify">Bu değindiğimiz son nokta, aynı güç odaklarından güçlü bir tepkiyle karşılandı ve bugün, daha büyük sinsi bir yaklaşımla, dünyanın neresinde olursa olsun, hatta bazıları o derece rezalet içeren hamlelerle dolu, adını vermeye dahi utanılacak kendi yöntemleriyle maneviyata yönelik saldırıya devam ediyorlar. İşte bu da İmam ile ilgili bir diğer noktaydı. Öyleyse birinci noktayı hatırlayacak olursak; İmam tarihin hafızasından asla silinemez ve o hala yaşıyor. İmam'ın feryadı, İmam'ın konuşmaları susturulacak cinsten değildir. İkinci nokta da İmamın bu üç büyük dönüşümü büyük şahsiyetiyle gerçekleştirmiş olmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bir sonraki nokta ise bir hayli önemlidir; bu noktada kendimize şunu sormamız icap eder: İmam bu büyük işleri hangi donanımın veya enerjinin desteği ve yardımıyla yaptı? İmam’a bu alanda yardım edebilen ve ona rehberlik edebilen faktör neydi ki, o asla kendini yorgun hissetmesin, böylesi büyük işleri yapabilsin ve dağlar kadar engelleri aşabilsin?</p>

<p style="text-align:justify">İmam’ın donanım konusunda herhangi bir yardımcısı yoktu; ne parası vardı, ne propaganda araçları vardı, ne radyosu vardı, ne haber ajansı vardı ve ne de dünyanın hiçbir siyasî otoritesi onu destekleyip yardım etmiyordu. Merhum İmam Humeynî’nin elinde olan donanım araçları; üzerine açıklamalarını yazabileceği bir kâğıt parçası, sesini kaydetmek ve duyulmasını sağlamak için elinin altında bulundurduğu ses bantlarıydı. İşte İmam'ın elinde olan donanın araçları yalnızca bunlardı ama ona yardım eden şey ne elle tutuluyor ve ne de gözle görülüyordu; peki, neydi onlar? İşte bu çok önemli.</p>

<p style="text-align:justify">Bu faktörleri farklı ifadelerle izah edilebiliriz. Ben bugün İmam'a yardımcı olan bu faktörlerin ikisini açıklamak için seçtim ve onları anlatmak istiyorum; Bu iki yardımcı faktör <i>“iman”</i> ve <i>“umut"</i> idi. İmam'ı bu yola sevk eden ve ilerlemesini sağlayan; ülke içerisinde, ümmet düzeyinde, dünya çapında bu büyük ve etkili değişimleri gerçekleştirmesini sağlayıp tarih boyunca anılmasına neden olan şey, inancı ve umuduydu; inanç ve umut.</p>

<p style="text-align:justify">Şehit Mutahharî (ra) İmam ile yurtdışında bir görüşme yapmıştı -Şehid'in kendisi zaten bir inanç dağıydı lakin İmam'ın imanı karşısında şaşkınlığını gizleyememiş ve hayretler içerisinde kalmıştı- sonrasında memlekete döndüğünde şöyle demişti; Ben İmam'da dört imanı birden gördüm: birisi amaca olan iman; amaç ise İslam; İmam'ın hedef ve amacı İslam'dı. Bir diğeri yola olan iman; onun izlediği yol cihâd ve mübâreze yoluydu. Bir diğeri ise insanlara, müminlere olan iman; yani Allah Teâla'nın Hz. Peygamber için buyurduğu şeyin kendisi gibi; <strong><i>"O, Allah'a iman eder, müminlere (sözlerine) inanıp güvenir"</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Birazdan bununla ilgili birkaç cümle de sizlerle paylaşacağım. Dördüncüsü ise, hepsinden daha üstün olan Rabb'e olan iman, Allah'a olan iman ve O'na olan inanç. Bu iman -Allah'a olan iman- hakkında kısa bir izahta bulunmak istiyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Objektif konularda, istikbârla mücadelede Allah'a iman meselesini anlattığımız zaman, bunun kendine has bir anlamı vardır. Bu durumda Allah'a olan iman, esasında Allah'ın vaatlerine iman etmek demektir. Yüce Allah Kur'an'da öyle sözler vermiştir ki; onlar asla ihlal edilemezlerdir. Vaat etmiştir: <strong><i>"Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır."</i></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> ve yine vaat etmiştir: <strong><i>"And olsun ki, Allah'a (dinine) yardım edenlere O da yardım eder."</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> ve söz verip buyurmuştur: <strong><i>"Hiç şüphe yok ki Allah, iman edenleri savunur."</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> vaat etmiştir: <strong><i>"Fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur."</i></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Eğer siz Allah'ı desteklerseniz, Allah da size istikrâr verir ve sizlere yardım eder; toplumun yararına olan ne varsa kalıcıdır ve suyun üzerindeki köpükler yok olur gider; haksızlar ve batıl olanlar işte bu köpükler gibidir ve hak yani İslam'ın hakikati kalıcı olandır; bunlar ilâhî vaatlerdir: <strong><i>“Şüphe yok ki, Allah verdiği sözden dönmez.”</i></strong><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> Allah verdiği sözlerden asla caymaz. Şehit Mutahharî'nin İmam Humeynî'nin sözlerinden aktardığı Allah'a iman, Rabb'e iman şu anlama gelmektedir; yani İlâhî vaatlere iman ettiği manasındadır; işte bu makam nerede ve birilerinin yola koyulup <i>'hadi bakalım şimdi n'olacak!?'</i> demesi nerede? İmam’ın bu yolda emin adımlarla ilerlemesini sağlayan Allah'ın vaadine olan güveniydi.</p>

<p style="text-align:justify">İslam'a iman, İmam Humeynî tarafından nakledilen dört imandan biridir. İmam (ra) birçok farklı açıklamasında bu İslam'dan bahsetmişti. Bu İslam, ne kapitalist bir İslam anlayışıydı, ne de bilgisiz, işin künhüne varamamış entelektüellerin eklektik ve seçmeci İslam'ıydı.</p>

<p style="text-align:justify">İmam, İslam'ı anlamakta ve İslam'ı açıklamakta, ne bu zayıf sözde fikrî görüşleri kabul eder -İslam hukukunu kabul etmeyen, İslam şeriatını görmezden gelen ve İslâmî olduklarını savunan bu kitleyi İmam komple reddeder- ne de İslâmî metinlerden yeni bir çıkarımı anlama, kabul etme ve onu uygulama yeteneğine sahip olmayan; mütehaccir yobazların İslam'ını. İmam bunların hiçbirinden bahsetmez. İmam, Kitap ve Sünnet ile doğru orantıda hareket eden içtihat ve düşünce anlayışını kabul eder; bu, o ulu insanın İslam'ıdır. İslam adını kullanan kemikleşmiş zihin yapısına sahip kimseler her ne kadar İslâmî öğretileri mırıldansalar da, verdikleri hükümlerin çoğu sosyal hayat, devlet ve siyaset ile ilgili olan İslam hükümleri dışında olanlardır. Onlar siyasette ve sosyal işlerde mesuliyet almamayı ilke edindiklerinden toplumsal zayıflığa neden olurlar. İşte İmam bunu asla kabul etmez. Bakın bu da bir İslam anlayışıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlara olan inanç.<strong><i> "O, Allah'a iman eder, müminlere (sözlerine) inanıp güvenir."</i></strong><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a><strong><i> </i></strong>Kur'an-ı Kerim'de geçen bu ayet-i kerimeyi bazıları farklı yorumlayabilirler; Allah'a iman eden ve müminlere inanan manası daha yerindedir. <i>“İman”</i> ve <i>“inanç”</i>, Kur'an-ı Kerim'deki kullanımlarında <i>'lam'</i> harfi ile çeşitlendirilmiştir; <strong><i>“Bunun üzerine Lut, ona (İbrahim’e) iman etti..”</i></strong><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> örneğinde olduğu gibi. Ayette geçen <strong><i>“müminlere inanan”</i></strong> yani halka itimat ve insanlara olan inanç. Bu yıllar içerisinde kimileri İmam'ın yanında, halkın dayanamayıp bu zorlu ve ağır yolu İmam'ın adımlarıyla yürüyemeyebileceği endişesini dile getirmişlerdi; İmam hep <i>'Hayır!'</i> derdi, ben halkı sizlerden daha iyi ve çok tanırım derdi ve haklıydı da; biliyordu ki, insanlar bu yolun Allah'ın yolu olduğunu idrak ederlerse, bu yoldaki tüm sorun ve zorluklara katlanıp tahammül edeceklerdi. Şehit vermiş olan aileler İmam'ın bu anlayışını doğruladı; bu uzun ve meşakkatli yıllar boyunca fedakâr ve sadık gençler, İmam'ın bu görüşünü teyit ettiler; İran halkının dinî ve inkılabî konulardaki büyük gösterilerine iştirakı İmam'ın bu görüşünü doğruladı. İmam halka güvendi; hem insanların eylemlerine hem insanların motivasyonlarına ve hem de insanların sandık başındaki oylarına.</p>

<p style="text-align:justify"><i>'İslam Cumhuriyeti'</i>, İslam Cumhuriyeti'ndeki bu demokrasi, <i>‘Cumhuriyet’</i> kelimesi, saygıdeğer İmam'ın halka olan güveninin sonucuydu. Bazı insanlar kendi yanılgı ve zanlarıyla Merhum İmam'ın bu hareketini farklı anladılar, farklı bir şekilde ifade edip yorumladırlar; İmam'ın <i>'Cumhuriyet' </i>kelimesini insanlar karşısında öylesine kullandığını düşündüler! İmam öylesine konuşacak ve söylediğinin aksini yapacak bir insan değildi. İmam birilerinin hoşuna gidecek diye söz söyleyecek birisi değildi; bu onun inancıydı; bu nedenle demokrasiyi önerdi. Ömürlerinin sonlarına doğru İmam, o ilk cumhurbaşkanına<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> oy vermediğini açıkladı.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> Dediler ki; <i>'İmam ona oy verdi!'</i> ama İmam <i>‘ben falancaya oy vermedim’</i> açıklamasını yaptı, lakin İmam'ın kabul etmediği ve ona oy vermediği o cumhurbaşkanını görevinde tuttu. Peki, neden? Çünkü insanlar oy kullanmıştı; halkın kullandığı oyu muteber sayıyordu; İmam Humeynî'nin temel düşüncesi buydu. Evet, İmam'ın farklı boyutlarıyla iman ve inancının kısaca izahını yaptım.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi ise İmam'ın <i>‘umud’</i>u. Umut, İmam'ın kalbinde değişmez bir unsurdu. Umut, İmam'ın hareket motorunun asıl unsuruydu. Bu umut, her daim İmam'ın davranışlarında ve konuşmalarında açıkça görülmekteydi. İmam 40'lı yıllarda, o meşhur ve bilindik yazısında Allah'ın Kıyamı'ndan<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> bahsediyordu; orada <strong><i>"Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın"</i></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> ayeti yazıyordu. İmam tarafından yazılan ve bugün Merhum Vezirî'nin Yezd şehrindeki kütüphanesinde muhafaza edilen bu yazı 40'lı yıllara aittir. 60'lı yıllarda ise bu kıyamı fiilen kendisi gerçekleştirmiş ve kıyam sahasına inmiştir. 80'li yıllar korkunç askerî ve siyasî fırtınalarla dolu yıllar olmuştu, ama İmam gözünü dahi kırpmadı. 40'lı, 60'lı ve 80'li yıllar boyunca o sonsuz umut ırmağı hep vardı. İmam'ın kalbinden kaynayan bu umut pınarının etkilerini hep onda müşahede ettik. O büyük İmam'ın kendisi, kaleme aldığı ve yayımladığı bir beyanatında, zafere ulaşana kadarki mücadele yıllarında asla yılmadığını ve millet eğer bir şey istiyorsa mutlaka onun yerine geleceğine inandığını yazmıştır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> İmam’ın bu umudu da imanındandı. Asıl kaynağa ve Cenâb-ı Hakk'a doğru açık bir imana sahip olduğunuzda, bu ümit alevi kalbinizde parlayacak ve sönmeyecektir. Umut ve inanç birbirlerine etki ederler. İnanç ve iman umut vericidir. Umuda ulaşmak imanı artırır; Bunlar birbirini etkiler.</p>

<p style="text-align:justify">Elbette umut dediğimizde umut, aldatıcı hayallerle karıştırılmamalıdır. Umut, hareketin eşlik ettiği durum anlamına gelir; tembellik ve durgunlukla bu vuku bulmaz. Eve ulaşmayı uman insan yürür. Bir insanın hem oturup hem de eve ulaşacağını umması imkânsızdır. Bu aldatmaca, hadislerde ve dualarda <i>"Allah'ı aldatmaya çalışmak"</i> olarak yorumlanmış ve kınanmıştır; Kişinin bir amaca hareket etmeden, çaba harcamadan ulaşmayı istemesi imkân dışıdır; Hayır, çaba gereklidir; İmam’ın bu umudu vardı ve çabalıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Buraya kadar, Merhum İmam'la alakalı olarak, bu üç temel noktayı arz ettik. Şimdi biz varız ve ders alacağımız kişi İmam. Peki, bugün bize ne tavsiye ediyor? Sevgili kardeşlerim, değerli bacılarım, büyük İran milleti, ülkenin ruhiyesi yüksek ve çalışkan gençliği! İmam'ın tavsiyeleri mutlaka dinlemeli. İmam büyüktür, güzel bir liderdir, diridir, daha bizimle konuşacakları vardır ve bizimle konuşmaktadır. Ayrıca daha gidecek çok yolumuz var; Önümüzde de büyük işler var; [yani] İmam'ın tavsiyelerine ihtiyacımız var. İmam bize ne öğüt veriyor? Elbette İmam’ın en büyük nasihati yoluna devam etmektir, mirasına sahip çıkmaktır; Bu, muhterem İmamımızın en büyük nasihatidir.</p>

<p style="text-align:justify">İmam'ın ülke içinde, millet düzeyinde ve dünya çapında yarattığı aynı üç dönüşümü takip etmeli ve muhafaza etmeliyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün bu gayenin peşinden koşmanın elbette İmam devrinin gereklerinden farklı gerekleri vardır; Bunu biliyoruz. Elbette yapay zekâ, kuantum, internet ve benzeri bilimsel gelişmelerin yaşandığı bir çağda, bugün o araçlarla, 40 yıl önceki bin bir meşakkatli telefon ve kayıt cihazları çağındaki yöntemlerle çalışmak mümkün değildir. Günümüzde bu hedefi ilerletmek için araçlar zamana göre seçilmeli; Bunda hiç şüphe yok. Aletler değişir ama değişmeyen cephelerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Cepheler değişmedi ve değişmeyecek. Hedefler değişmez; Cepheler değişmez; Düşman cephesi, istikbâr cephesi, despotluk cephesi, Siyonizm cephesi ve dünyanın baskıcı ve saldırgan güçleri dün olduğu gibi bugün de İran milletinin önünde saf tutmaktadır; Elbette bugün bu cephe oluşumunda yaratılan fark şu ki, İran milleti güçlendi ve onlar zayıfladı; Ama cephe yine aynı cephedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hareketimizin önünde tehlikeli bir vadi gibi görünen şey ise; bu husumeti unutmamız ve bu cepheleşmeyi aklımızdan çıkarmamızdır. Ne zaman unutsak, vuruluyoruz. İmam’ın yarattığı ve bugün İran milletinin ihtiyacı olan bu dönüşümlere uymak zorundayız ve İran milletinin hayatı, gücü, şerefi, işlerinin reformu, İmam’ın bu dönüşümlerini takip etmeye bağlıdır, bu dönüşümlerin inatçı düşmanları vardır, kin ve nefret dolu düşmanları vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyanın her yerinde başka ulusları ve ülkeleri işgal etmeyi düşünenler, saldırabildikleri her ülkeye saldırıyor, üs kuruyor, petrolünü alıyor, halkını katlediyor; Yapabildikleri her yerde, ellerinden gelen her türlü suçu işliyor; bizler bunu zaten her zaman görüyoruz. Peki, İran milleti bu eylemlere karşı harekete geçmek istiyorsa neye ihtiyacı vardır? İmam’ın vücudunda bulunan ve insanlara salık verip tavsiye ettiği uygulamalarının aynısına ihtiyacı var diyorum; <i>‘inanç’</i> ve <i>‘umut’</i> diyorum.</p>

<p style="text-align:justify">Bilhassa gençlerimiz şunu iyi bilsinler ki; istikbâr güçlerinin İran halkına olan kini ve düşmanlığı bizim geri çekilmemizle ortadan kalkacak değildir. Birileri hala hata yapıyor, bunu görüyoruz. Bir konuda geri adım atarsak Amerika'nın düşmanlığının, küresel istikbârın ya da Siyonistlerin düşmanlığının bize karşı azaltacağını düşünüyorlar; Hayır, bu büyük bir hatadır. Pek çok durumda, geri çekilmemiz onların öne çıkmasına ve daha saldırgan olmasına neden oldu. Bu birkaç on yılın bazı hükümetlerinde karşı tarafa, karşı cepheye taviz vermemiz ve biraz geri çekilmemiz gerektiğine inananlar vardı. Bu hükümetlerden birinde, kendileri karşısında geri çekildiğimiz ülkeler, cumhurbaşkanımız gıyabında mahkemeler kurdular; Mahkemede İran cumhurbaşkanı hakkında iddianame yayınladılar.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Ne yazık ki Amerikalılara yardım etmiş gibi görünen bu hükümetlerden birinde İran, <i>"şer ekseni"</i> olarak adlandırılıyordu.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a> Onlar hiçbir zaman bu geri adım atmalardan, çekilmelerden memnun olmadılar. İstedikleri, İran'ı devrimden önceki döneme geri döndürmek; bağımlı bir İran, kimliksiz bir İran, başkalarının eline bakan bir İran’dı; bunu istiyorlar. Bu geri çekilmelerle yetinmiyorlar; hata yapmamalıyız.</p>

<p style="text-align:justify">İran halkına ve değerli gençlerimize söylemek istediğim şudur: İran'ı seven, ülkenin ulusal çıkarlarını seven, iktisadî durumun düzelmesinden, ekonomik ve geçim sıkıntısı çekenlerden ve bunları düzeltmek isteyenlerden, İran'ın yeni dünya düzeninde onurlu konumunu isteyen, bunları seven herkes, millete inanç ve umut aşılamak için çalışmalıdır; Bu bir görevdir; Bu hepimizin görevidir; Tüm sözlerim seçkinlere, devrimci çekirdeklere, siyasî gruplara, halkın tüm üyelerine adanmıştır. Hepimiz bu ülkede inancı ve umudu canlı tutmaya çalışmalıyız. Benim tavsiyem, inancı ve umudu güçlendirmenizdir ve unutmamalıyız ki; düşmanın hedefi de aynı inanç ve umuttur.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi birkaç cümleyle anlatacağım şey; düşmanların büyük gayesi, halktaki inancı ve umudu yok etmeye yönelik olmasıdır; halkın imanını zayıflatmak, başta gençler olmak üzere halkın kalbindeki umut alevini söndürmek bu onların en büyük gayesidir. İnancın ve umudun güçlendirilmesini öneriyoruz. Düşman, inancı ve umudu yok etmeye çalışır. Ulusal bağımsızlığı sürdürmek, inanç ve umuda bağlıdır. Ulusal onurun korunması, ulusal çıkarların korunması, inanç ve ümitle olur; Hepsinin düşmanı var. Ulusal çıkarlarımızı korumanın muannit düşmanları, inatçı düşmanları vardır; Bugüne kadar ellerinden geleni yaptılar ve yapmaya da devam edecekler. Bu son birkaç on yılda, her türlü çirkefliğe ve inada başvuran İstikbâr, sömürgeci güçler, kurumlar ve onların güvenlik aygıtları, siyasî aygıtları ve malî destekleri, İran ulusuna karşı ellerinden gelen her şeyi yaptılar; Birkaç durumda ilerleme kaydettiler, ancak çoğu durumda, Allah'ın lütfuyla, İran milleti tarafından yenildiler ve mağlup oldular.</p>

<p style="text-align:justify">Herkes dikkat etsin! Düşmanın son girişimi -elbette şimdiye kadarki son girişimi; gelecekte yine bu gibi işleri olacak- bu geçen sonbaharın sokak ayaklanmalarıydı. Dikkat buyurun lütfen! Geçen sonbaharda bu isyanların tasarımı Batı ülkelerinin düşünce kuruluşlarında yapıldı; bunun planlaması orada yapıldı. Oldukça kapsamlı bir tasarım da yaptılar; Batılı düşünce kuruluşlarından tasarım, finans ve medya desteği ve Batılı güvenlik kurumları tarafından da silahlar ile bunu desteklediler; malî destek, silahlı destek ve kapsamlı medya desteği sağladılar. Ayak işlerini vatanlarına sırtını dönen bir dizi hainler tarafından yürüttüler; kampanyalarını ülkelerine ihanet eden unsurlar tarafından yaptılar; buradan yurtdışına çıkıp paralı askerler oldular ve İran'a karşı düşman siyasetinin neferleri oldular; yalnızca İslam düşmanı ve İslam Cumhuriyeti düşmanı olmadılar, [aynı zamanda] İran'a da düşman kesildiler. Piyadelerinden bazıları içerideydi. Bu piyade birliği, az sayıda önyargılı insan, çok sayıda cahil, duygusal ve sığ insan ve bir grup hayduttan oluşuyordu; Bunlar, bu kargaşanın piyadeleriydi. Batı ülkelerindeki düşmanların düşünce kuruluşlarından Tahran ve diğer bazı şehirlerin caddelerindeki haydutlara ve çeteler; bu hareketin derlemesiydi. Her şeyi düşünmüşlerdi; Yabancı ülkelerin radyo ve televizyonları dikkatsizce ve insafsızca insanlara el bombası yapmayı öğrettiler. Dillerine İran'ın parçalanması sloganını yerleştirdiler; silahlı hareketi sokaklarda kaçak silahlarla desteklediler; Haydutları ve çeteleri genç öğrencileri ve Besici öğrencileri veya kolluk kuvvetlerini sokaklarda, halkın gözü önünde işkence ederek şehit ettiler.</p>

<p style="text-align:justify">İran milletinin büyüklüğüne ve bu aziz millette olan motivasyon ve inancın büyüklüğüne dikkat edin. İçeride haydutlar ve çeteler bu şekilde hareket ediyor, önyargılı insanlar böyle sloganlar atıyor ve dışarıda bazı üst düzey hükümet politikacıları aynı düşmanlarla hatıra fotoğrafları çektiriyor. İş bitti sandılar. Tasarladıkları plan da öyleydi ki, İslam Cumhuriyeti'nin işinin bittiğini düşündüler, İran milletini kendi saflarına katabileceklerini sandılar. Ahmaklar yine hata yaptılar milleti yine tanımadılar. Elbette İran milleti onları görmezden geldi, çağrılarına kulak asmadı. Kendini adamış gençler sokaklarda ve üniversitelerde harika şeyler yapabildiler. Öğrenci seferberliği, memleketin şehirlerinde sınıf seferberliği, kararlı ve dindar insanlar görevlerini yerine getirdiler, düşmanı yendiler. Düşmanın şom planları yine geçersiz kılındı, ancak herkes düşmanın varlığını ihmal etmemesi konusunda uyarıldı; Düşmanın varlığını asla ihmal etmeyin!</p>

<p style="text-align:justify">Düşmanın teşebbüsü, İran gençliğini hayal kırıklığına uğratmaktır. Peki, ülkede sorunlar yok mu? Maalesef var; bu sorunlarla genç İranlılar düzenli olarak karşılaşıyor. Geçim sorunu var, enflasyon sorunu var, pahalılık sorunu var; Bu problemlerin hepsi var; Düşman, bu sorunların hepsini -bu sorunların hepsi çözülebilir ve Allah'ın izniyle inşallah da çözülecektir- gençlerin kalbindeki umut ışığını söndürmek için bir araç olarak kullanmaya çalışmaktalar. Bunlar çözülebilir komplikasyonlar olsa da. Zorluklar ümidi baltalamamalıdır. Sorunlar gördüğümüzde, sorunu çözmenin yollarını bulmak ve bu sorunların önünde duran ve çözmeye çalışanlara yardımcı olmak için motivasyonumuz güçlendirilmelidir. Elbette sorunlarımız var ama bunun aksine hepimize umut olan dolu dolu olgularımız da var. Sevgili gençlerimize söylüyorum, düşman bu ümit verici olayları görmemize izin vermek istemiyor. Umut verici olgular, sorunlardan kat kat fazladır: Ülkenin bilim alanında, teknoloji alanında, endüstriyel ve tarımsal altyapının oluşturulmasında, çok önemli ulaşım yapılarının hayata geçirilmesinde, insan gücü yetiştirmede, inşaat faaliyetlerinin ülkenin ücra ve yoksun bölgelerine getirilmesinde ilerlemesi bunlar oldukça ümit vericidir. Uluslararası siyasette, ulusal onurun korunmasında, ülkenin askerî ve savunma alanında otorite kurması; Bunlar umut verici gerçeklerdir; Düşman bizden bu gerçekleri unutmamızı, aklımızdan çıkarmamızı, gençliğimizin bunlardan haberdar olmamasını istiyor. Bu gerçekler parlak bir geleceğe işaret ediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Umuttan bahsettiğinizde, bazı insanlar yaşanan sorunlardan bahsederek umudunuzu baltalamayı seviyor; Umuttan bahsedersen gerçekleri bilmediğinizi söylerler. Kimsenin gerçekleri bilmemesi nasıl mümkün olabilir? Söyledikleri gerçek; aynı ekonomik gerçeklik, aynı geçim sıkıntısı gibi; bunu herkes bilir, herkes bundan mustariptir; Buna hiç şüphe yok. Bazı kimseler, toplumsal tabakada dine, inanca ve devrime önem vermeyenlerin olduğuna dikkat çekerler; Evet, [ama] bu bugüne mahsus değildir; 1980'lerde cepheler bu kadar dindar gençlerle doluyken, bazıları büyük şehirlerde, Tahran'da umursamazca yürüdüler, kendilerini sorumlu hissetmemekle kalmadılar, hatta yetkililerle alay ettiler! Şehitlerin, savaşçıların yaşam öyküsüne bakıyorsunuz; özellikle büyük şehirlere geldiklerinde bu olaylar yüzünden vatan hasreti çekiyorlardı. Devrimin ilk on yılı olan 80'lerde böyle olaylar yaşanıyordu; Bu hiç şaşırtıcı değil. Bugün elbette devrime, İslam'a hatta İran’a karşı bağlılıkları olmayanlar var; Evet, ama bunlar İran halkını temsil etmiyorlar.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (saa) zamanında bazı kimseler şehadeti sevmişler, cihad için can atmışlar, cepheye gidemezlerse ağlamışlardır. Medine'de <strong><i>“İkiyüzlülüğe iyice alışmış münafıklar vardır.”</i></strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> olan bir kısım kimseler de vardı; Kur'an onlar hakkında <strong><i>“ikiyüzlülüğü huy edinmiş”</i></strong><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a> diyor veya başka bir yerde <strong><i>“Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehirde kötü haberler yayanlar”</i></strong><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a> Hz. Peygamber'in Medine'sinde, Kur’an'ın <i>“murcifûn/ kötü haberler yayanlar”</i> olarak bahsettiği kimseler vardı; Söylenti yayıcılar, korku yayıcılar, şüphe yayıcılar, vesvese yayıcılar; hem de Peygamber döneminde! Peygamber zamanında internet yoktu, sosyal medya yoktu, televizyon yoktu. Bugün, tüm bu cihazlara rağmen, bakın ve İran gençliğinin ne kadar büyük olduğunu görün!</p>

<p style="text-align:justify">Bugün ülke genelinde camilerde, heyetlerde binlerce direniş grubumuz var; Bu direniş gruplarından, gençler kutsal türbelerin savunucuları olarak ayaktadırlar. Gençler güvenlik savunucuları olarak ayaktadırlar, üniversite öğrencileri birer besici olarak ayaktadırlar. Umut verici olan nokta şudur; Düşmanın bu topyekûn hamlesi karşısında gördüğünüz gibi, böyle bir durumda düşman kılıcını çektiğinde bile bazı üniversitelerdeki devrimci öğrenciler ağır hakaretlere maruz kalır, ama buna rağmen meydanı boş bırakmaz; talebeleri işkence altında şehit ederler, ama düşmanın söylemek istediğini söylemeye asla hazır değillerdir. Fedakâr mücahitleri, kutsal türbe savunucuları, her şeye göğüs geren aktivistleri, dini yardım grupları vb. bunların hepsi bu ülkenin gençleridir. İnternete rağmen, sosyal ağlara rağmen, tüm bu kaymalara rağmen gençlerimiz bu yolda ilerliyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen bir köyden aydınlanmış bir kişiliğin yükseldiğini görürsünüz; Şehriyâr civarındaki bir köyden Mustafa Sadrzâde gibi özverili ve zeki bir genç doğar. Bu Mustafa'lardan ülkenin her yerinde çokça var, binlercesi var; Bütün bunlar umut vericidir. Hepimize bir görev düşüyor; nitelikli kitlelerin bir görevi var; devrimci çekirdeklerin bir görevi vardır; akademik aktivistlerin, dinî medrese aktivistlerinin, sosyal konum haiz kimselerin, özellikle sözleri insanların kulağına çokça ulaşan ve sözleri dinlenenlerin, görevleri vardır; Görev, inançları güçlendirmek, umutları güçlendirmek, şüpheleri ortadan kaldırmak, düşmanın şüphe ve umutsuzluk yaratma yöntemlerini etkisiz hale getirmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir de şunu söyleyeyim; düşmanın yollardan biri de gençliği ülkenin yetkililerine, ülke hareketine, ülke siyasî aksiyonuna, ülkenin ekonomik hareketine karşı karamsar hale getirmek ve insanları birbirine bedbin hale getirmektir; Bu, düşmanın kullandığı yollarından biridir; Bununla mutlaka ilgilenin. Düşmanın yöntemlerinden biri de seçimler konusunda karamsarlığa düşürmektir. Yılsonunda yapılacak seçimlere gelince Allah'ın izniyle hayatta olursam bu konuda kapsamlı açıklamalarda bulunacağım. Burada bu seçimin çok önemli bir seçim olduğunu ve düşmanın şimdiden ağır silahlarını bu seçime çevirdiğini ve daha o seçime en az dokuz ay kalmış olmasına rağmen bombalamakla meşgul olduğunu söylemekle yetiniyorum. Allah'ın izniyle İran'ın sevgili gençleri bu uyanışı, bu uyanıklığı, bu motivasyonu, bu inancı ve umudu her geçen gün artırıp düşmanı yeneceklerdir.</p>

<p style="text-align:justify">İlahî! Muhammed'in ve ailesinin yüzü suyu hürmetine rahmetiyle, bereketiyle, hidayetiyle bu ümmete tam bir zafer nasip eyle. İlahî! Merhum İmam’ın pak ruhunu Peygamber Efendimiz ile buluştur. İlahî! Bizi İmam-ı Zaman'ın askerlerinden eyle. İlahî! O asilzadenin mukaddes kalbini bizden razı et; İmam-ı Zaman'ın dualarına bizim hallerimizi, bilhassa gençlerimizin hallerini de kat. İlahî! Muhammed'in ve ailesinin yüzü suyu hürmetine yetkililerin azim ve kararlılığı ile ülkenin sorunlarını çöz.</p>

<p style="text-align:justify">Vesselâmu aleykum; Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun..</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Anma merasiminin açılış konuşmasını İmam Humeynî'nin Türbesi'nden de sorumlu olan Hüccetü'l İslâm ve'l Müslimin Seyyid Hasan Humeynî yapmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Rad suresi 17. ayet-i kerimenin bir bölümü "فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Tevbe suresi 61. ayet-i kerimenin bir bölümü "يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Muhammed suresi 7. ayet-i kerimenin bir bölümü "اِن تَنصُرُوا اللَهَ یَنصُرکُم وَ یُثَبِّت اَقدامَکُم"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Hac suresi 40. ayet-i kerimenin bir bölümü "وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Hac suresi 38. ayet-i kerimenin bir bölümü "اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> R’ad suresi 17. ayet-i kerimenin bir bölümü "وَ اَمّا ما یَنفَعُ النّاسَ فَیَمکُثُ فِی الاَرض‌"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Âl-i İmrân suresi 9. ayet-i kerimenin bir bölümü "اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Tevbe suresi 61. ayet-i kerimenin bir bölümü "يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Ankebut suresi 26. ayet-i kerimenin bir bölümü "فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Ebû'l-Hasan Benî Sadr, 04 Şubat 1980-22 Haziran 1981 tarihleri arası İran İslam Cumhuriyeti cumhurbaşkanı.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> Bakınız: Sahife-yi İmam, cilt 21, sayfa 330; Muntazerî Bey'e Mektup (26 Mart 1989)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Sahife-yi Nur, cilt1, sayfa3, (5 Mayıs 1944) – <i>‘Kıyâmullah’</i></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> Sebe’ suresi 46. ayet-i kerimenin bir bölümü "اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> Sahife-yi İmam, cilt 9, sayfa 181; Avrupalı ​​ve Amerikalı öğrencilere hitaben (21 Temmuz 1979)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> 17 Eylül 1992'de Almanya'nın Berlin kentindeki Mykonos Yunan restoranında gerçekleşen suikastta Alman mahkemeleri, suikastçıların İran istihbaratıyla bağlantılı olduğuna hükmetti. 1981'de yaptığı usulsüzlükler nedeniyle görevden alındıktan sonra ülkeden kaçan ve o zamandan beri geri dönmeyen muhalif eski İran Cumhurbaşkanı Ebû'l-Hasan Benî Sadr, duruşma sırasında tanık olarak ifade vermiş ve mahkemeye cinayetlerin şahsen Ayetullah Ali Hamaneî ve dönemin cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimî Rafsancanî tarafından emredildiğini söylemişti. Alman Hükümeti’ne konuyla alakalı tüm kanıtları sunan ve her türlü işbirliğine açık olduğunu belirten dönemin İran hükümetinin bu teklifi Almanlar tarafından dinlenmemiş ve İran aleyhine mahkemeyi sonuçlandırmışlardı.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> 11 Eylül 2001 olayından sonra İran Hükümeti Terörle Mücadele Koalisyonunun Afganistan merkezli el-Kâide terör grubuyla başa çıkmasına yardım etti, ancak bu durumdan yararlanıp Afganistan'a saldırdıktan sonra Amerikan Başkanı (George Walker Bush) aynı yılın temmuz ayında İran'ı bir şer ekseni olarak nitelendirdi ve askerî saldırı tehdidinde bulundu.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> Tevbe suresi 101. ayet-i kerimenin bir bölümü "مَرَدوا عَلَی النِّفاق"</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a> Meradû: şeytanî bir nitelik olan mârid ile aynı kökten; “İkiyüzlülüğü ileri derecede olan”.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a> Ahzab suresi 60. ayet-i kerimenin bir bölümü "لَئِن لَم یَنتَهِ المُنافِقونَ وَ الَّذینَ فی قُلوبِهِم مَرَضٌ وَ المُرجِفونَ فِی المَدینَة"</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-hamaneinin-imam-humeyni-hakkindaki-konusmasi</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 15:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/06/humeyni-imamz-1.jpg" type="image/jpeg" length="94529"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kurban Kesmek ve Sırları İle İlgili Nükteler]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurban-kesmek-ve-sirlari-ile-ilgili-nukteler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kurban-kesmek-ve-sirlari-ile-ilgili-nukteler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Gelsinler de çeşitli yararlarını gözleri ile görsünler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belirli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar…”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center">Ehlader Araştırma Bölümü</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban Kesmek ve Esrarı İle İlgili Nükteler</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Kurban kesmenin hikmeti, kurban kesen şahıs ve sahip olduğu takvanın Allah’a yakınlaşması ve ona doğru yücelmesidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Demek ki kurban, sadece takva ile kesildiği zaman ve bu amelin ruhu takva olduğu vakit makbul olur. Zira “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> ayet-i şerifesi mucibince, hiçbir amel, takva olmaksızın kabul olunmaz. Ancak, sadece bir hususta takvaya riayet edip de diğer amellerde bunu gözetmeyen bir insanın o mahsus ameli kabul görse de hakkıyla ve müstahakkıyla Hakk’ın dergâhına yükselmez. Zira Yüce Allah, hayatının bütün boyutlarında; hem o mahsus amelde hem de bütün diğer işlerinde takvayı gözeten kimselerin amellerini hakkıyla kabul eder.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulme sapan bir topluluğa hidayet vermez.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Allah’a ulaşan yegâne şey, amellerin iç yüzü ve ruhudur. Kurban kesmenin de bir hakikati vardır: Takva. Bir kurbanın Hakk’ın dergâhına varması, takva vesilesiyledir; kurbanlığın eti ve kanı ile değil. “O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” Aynı şekilde hac menasikinin hiçbiri, özü ve ruhu yani haccın sahip olduğu sırlar olmaksızın Allah’ın katına yükselemez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Allah’a yakınlaşmak kastıyla yapılan her amel, aslında kurbanlıktır. Bir hadiste varit olduğu üzere ‘zekât ve namaz, Müslümanların kurbanlıklarıdır: “Zekât, namazla birlikte her bir Müslüman için kurbanlık kılınmıştır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> Bu demektir ki, Allah’a yakınlaşma kastı taşıyan her amel, kurbanlıktır. Zira Rabbimiz ilk evvela sadece takva ile yapılan bir ameli kabul eder:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder”</strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İkinci olarak, her amelin taşıdığı takva, sadece Allah’a doğru yücelmekle kalmaz, onun kendisine nâil olur: “O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” Üçüncüsü, takva, bu sıfatı taşıyan bir insanın canı ve ruhundan ayrı olmayıp, takva sahiplerinin ruhanî bir melekesidir. Dolayısıyla, eğer takva Allah’a nâil olacak olursa, sülûk ehli olan insan da ölmeden önce ‘ilâhî lika’ya nâil olur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Kurban kesmenin sırrı, İmam Seccad’ın (a.s) nûrânî beyanı mucibince şudur ki: Kurban kesmek isteyen bir hacı, takvanın hakikatine sığınarak, bu ameliyle hırs ve aç gözlülük şeytanını boğazlamalıdır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Dolayısıyla, bir koyun, sığır yahut deveyi kesip kurban kesmenin sırrına vakıf olmaksızın onu bir kenara atmakla haccın vesilesi olduğu terakki elde edilemez. Bu itibarla makulün mahsusa teşbihi babından, bu ameli yerine getirirken, derûnî şeytanı öldürmek kast edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Rivayetlere göre ‘kurban kesmek’ çok önemli bir konuma sahiptir. Örneğin İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Yüce Allah yemek ikramı ve kurban kesmeyi sever.”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu amelin bir hikmeti de yoksullar ve açların kurban etlerinden faydalanmaları da olabilir. Elbette “Allah’ın ayetlerini esir almış olanlar”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> tarih boyunca ne kendileri bu ilâhî geleneği yaşatmış ne de başkalarının, gerektiği veçhiyle ve doğru bir şekilde bu amelin faydalarının umumileşmesine müsaade etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Kurban Kesme’nin önemini açık bir ifadeyle beyan eden bir hadis-i şerifte İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Resul-i Ekrem (s.a.a) Veda Haccı’nda beraberinde yüz deve götürmüştü. Bu develerin 30 adedini Emirülmüminin Ali’ye (a.s) bağışladı. O da bu develeri kurban kesti. Resul-i Ekrem (s.a.a) de geri kalanları kurban etti.”</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir rivayette ise o yıl Resulullah’ın (s.a.a) Medine’den 66 baş deve ve o sıralar Yemen’e gönderilmiş olan Ali (a.s) da Yemen’den 34 baş deve getirdiği nakledilir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong><i>“Gelsinler de çeşitli yararlarını gözleri ile görsünler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belirli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar…” </i>ayeti celilesi, İslam ümmetinin maddî çıkarlarını ve manevî nasiplerini kapsamakla birlikte, Allah’ın adının anılmasını nihâî gaye olarak yâd etmektedir. Bununla ‘kurban kesmekten’ muradın, ‘Allah’ı zikretmek’ olduğu ve sırf hayvan boğazlamak olmadığı anlatılmak istenmiştir. Ayette ‘kurban kessinler’ yerine ‘Allah’ı ansınlar ve onlara bahşettiği bu helal nimetlerin kadrini bilsinler’ anlamında bir ifade tercih edilmiştir. Bu itibarla, kurban kesme esnasında ilkin Allah’ın adı anılmalı ve insanoğlu ömrü boyunca kendisine nimet olarak sunulan bu hayvanları hep Allah’ın adını hatırlatan nimetler olarak görmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>6. </strong>Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (a.s) hicrî 60 yılında temettu haccına niyet etmedi ve Mina’ya gitmedi. Ancak buna mukabil Allah’ın dergâhına, paha biçilmez kurbanlar sundu. Tüm her şeyiyle birlikte o mübarek varlığını da feda etti. Tek gayesi Mekke ve Mina’nın baki kalmasıydı. Bu yüzden, İmam Seccad (a.s) Şam’da kendisini ‘Mekke ve Mina’nın oğlu’ diye tanıttı:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ben Mekke ve Mina’nın oğluyum! Ben Merve ve Safa’nın oğluyum!”</i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla, kendi canını Hakk uğruna feda eden bir insan, aynı zamanda Mina’nın, Arafat’ın ve… Mirasçısı olur. Zira hem yeryüzü Allah’ındır ve onu istediğine miras olarak verebilir ki “şüphesiz yeryüzü Allah’ındır ve istediğine miras olarak verebilir…”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> Hem de kemal yurdu ona aittir ve istediğine bahşedebilir. Bu itibarla bütün şehitler ve İmam’ın yolunda yürüyen herkes, aynı zamanda Arafat, Meş’ar ve Mina’nın varisleridir. Zira bu yolda canını ortaya koymak ve evlatlarını kurban vermek, insanı Mina’daki sırların mirasçısı kılar; sırf fiziksel anlamda orada bulunmak ve koyun ve benzeri hayvanları kurban kesmek değil!</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Hac: 37</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Maide: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Tevbe: 109</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 199. Hutbe</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Maide: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. Elinizdeki kitap, ‘Şiblî Hadisi’</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.51; Vesail, c.24, s.92; İmam Sadık’tan (a.s) aynı anlamda rivayetler vardır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 53. Mektup</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Vesail, c. 11, s.222-223, 231 ve 236</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Age. s.213-215 ve 235-236</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Bkz. El İhticac, s.310- 311, Bihar, c.45, s. 161. Birinci Bölüm, Beşinci Derste “Hac Ve Velayet Arasındaki Bağ” başlığı altında yukarıdaki hadisle alakalı nispeten geniş bir açıklamaya yer vermiştik.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> A’raf: 128</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kurban-kesmek-ve-sirlari-ile-ilgili-nukteler</guid>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 12:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/esari-kurban-1.jpg" type="image/jpeg" length="93749"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Takva Ehli Bir Hacının Allah’ın Dergâhına Nâil Olması]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-ehli-bir-hacinin-allahin-dergahina-nail-olmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-ehli-bir-hacinin-allahin-dergahina-nail-olmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kurban hakkında bir izahat yapmak gerekirse; “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” ayet-i kerimesi yeterli olacaktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hacı adayları, Akabe Cemresi’ni taşladıktan sonra ve ‘halk’ ya da ‘taksir’den önce Mina’da koyun, sığır ya da deve kurban etmelidirler.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin… Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacca özgü bu ilâhî gelenek, diğer ibadetlerle çok az hâsıl olabilecek bir Allah’a yakınlık vesilesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Açıklamak gerekirse, câhiliye döneminde sunulan kurbanlar, şirkten arınmış değillerdi. Bilakis, tıpkı müşriklerin namaz ve telbiye gibi diğer ibadetlerinde de olduğu üzere, şirkle iç içe eda edilirdi. Daha öncede değindiğimiz üzere, müşrikler telbiye esnasında şöyle derlerdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Lebbeyk Allahumme lebbeyk, yoktur senin şerikin lebbeyk! Ancak yine senin olan şerik ve onu sahip oldukları hariç lebbeyk!”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin civarında eda ettikleri namaz ise, el çırpmak ve ıslık çalmaktan ibaretti.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Aynı şekilde kurban hususunda da câhilî töreye göre, kurbanlıkların kanlarını Kâbe’ye sürerlerdi ve etlerin bir kısmını Kâbe’nin bir köşesine asar Allah’ın kabul buyurmasını beklerlerdi!<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> İslam’a gelince, İslam, kurban amelini ilâhî şiarlar arasında görmüş ve bu amelin hürmetinin çiğnenmesini reva görmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Allah’ın şiarlarına, haram olan aya, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram’a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin.”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Rabbimiz bu çirkin câhilî töreyi reddetmek ve kurban vesilesiyle hâsıl olan Allah’a yakınlaşma (takarrub) izahı sadedinde şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Ki zaten bu amelin ‘kurban’ diye anılmasının hikmeti de bu ‘yakınlığın’ husulüdür. Zira bu Ayet-i Kerime, Kâbe-i Şerif’i câhilî törelerden beri bilmenin yanı sıra şu evhamı da izale etmektedir ki “Allah, bütün mahlûkattan müstağni olduğuna göre, hacıların kurban kesmeleri de vacip sayılmamalıdır!” Bu evhama mukabil, kurban kesmenin farz olduğunu ilan eder. Evet, Allah müstağnîdir, lakin bu kurban vesilesiyle Allah’a ulaşan, bu amelin ruhu ve özü; yani takvadır, hayvanların kanı ya da eti değil.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Takva Ehli Bir Hacının Allah’ın Dergâhına Nâil Olması</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayette geçen <i><strong>“…Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır (nâil olur)” </strong></i>cümlesinin açıklamasında şu nükte göz önünde bulundurulmalıdır: “Bu salih ameli Yüce Allah kabul buyurur” ifadesiyle “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> ayetindeki anlam ve “O’na sadece sizin takvanız ulaşır” cümlesinin manası arasında çok fark vardır. Bu tabirler, aynı anlama gelmezler. Zira ‘kabul’ kavramının manası ayrı ‘suud’ (yükselme) kavramındaki derinlik o mânâdan daha yüce ve apayrıdır. ‘Nâil olmak’ tabiriyse bambaşka bir anlam ifade eder ki söz konusu iki kavramın manasının çok fevkindedir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Allah’a doğru yükselmek’ tabiriyle ‘Ona nâil olmak’ tabiri arasında çok büyük fark vardır. Zira ikincisi, ‘Allah’a nâil olmuş takva’ ile Allah arasında hiçbir perdenin kalmadığını açık bir dille ifade etmektedir. Birinci tabir ise; yani ‘Allah’a doğru yükselmek’ tabiri, bu anlamı dışlamasa da açık bir dille beyan etmez. ‘Nâil olmak’ tabiriyle ‘yükselmek’ tabirini aynı anlamda kullanmamız için herhangi bir delil de söz konusu değildir. Zira bunu doğrulayacak hiçbir naklî ya da aklî burhan da mevcut değildir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Nâil olmak’ tabirinin müteali bir anlama geldiği ve Allah’ın münezzeh olduğu her tür maddi anlamdan beri olduğunu ispatlayan hadisler “Allah’ın kendisini perdeleyecek bir perde olmaksızın gizli ve onu hicaplara bürüyecek bir engel olmaksızın gözlerden ırak olduğu ve onunla kulları arasında, yine kulların kendileri dışında bir hicap bulunmadığı”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> hakikatine işaret ederler. Yani bir kul, sırf kendi varlığına odaklandığı müddetçe, bir hicap olmaya ve Rabbinden ırak bulunmaya mahkûmdur. Dolayısıyla burada söz konusu olan perde ve hicap, perdelere bürünen şahsın kendisidir; kendisiyle, hicap içre bulunan varlık arasına girecek üçüncü bir nesne değil. Tıpkı ‘işrakî irtibat’ ve ‘varoluşsal ihtiyaç’ teorisinde olduğu gibi ki buna göre irtibatın ve ihtiyacın kendisi yine bu ilişkiyi taşıyan varlığın aynısıdır. Zira burada da irtibat ve irtibat kurulan arasında üçüncü bir ilişkiden söz edilemez.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuçta mümkün bir varlığın kendisi bizzat, hem hicaptır hem de hicaba bürünen. Bu varlık, kendi zatına teveccühten sıyrılır da kendi şahsını görmez olur ve kendi öznel bekasının idamesini öncelemez, bilakis Rabbimize yakınlaşır, benlik merkebinden iner ve Mevla Teâlâ dışında hiçbir şeyi görmez olur ve Allah Teâlâ’dan gayri hiçbir şeye muhabbet duymaz olursa, söz konusu hicap ortadan kalkar. Neticede hesap defteri dürülür ve göklerin ve yerlerin nuru; yani Yüce Allah tecelli eder. Onun nezdinde artık parıldayıp duran yıldızlar nursuz görünür ve nur halesi taşıyan mehtaplar silinir. İşte bu noktada ancak hassın da hassı olan takva Allah’a erişir; umumî anlamıyla takva bir yana has anlamıyla takva dahi bu makama erişemez.</p>

<p style="text-align:justify">Takva özel bir nitelik ve sıfat olduğu hasebiyle bu sıfatı taşıyan şahısla özdeşleşir. Zira soyut nefis, bu tür yüce sıfatlarla birleşir ve ahlakî melekelere dönüşür. Demek oluyor ki takva ile donanmış bir ruhla takva sıfatı arasında ontolojik anlamda hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla takva, eğer nihâî kemaline ve ulaşabileceği en son zirveye erişirse, mümkün olabildiğince ve makul anlamıyla Allah Teâlâ’ya erişmiş sayılır. Bu durumda takva sıfatını taşıyan şahsın o makama erişmemesi düşünülemez. Zira takva, varoluşsal bir gerçekliği olan somut bir hakikat olup bu hakikatle özdeşleşmiş nefis ve ruhla hiçbir ayrı gayrılığı yoktur ve birbirlerinden ayrıştırılamazlar. Bu demektir ki ihlâslı bir kalple Allah için kurban kesen ve bu ameliyle Allah’tan başkasını gözetmeyen bir hacının takvası nasıl Allah’a ulaşıyorsa aynı şekilde bizzat kendisi de Allah’a erişir. Zira takva, onun varlık sahasının dışında değildir. Ne mutlu ona ve ne güzel bir akıbettir bu!</p>

<p style="text-align:justify">Kurban kesmekle alakalı vaat edilmiş bu çok değerli azık; yani takva sebebiyle olsa gerektir ki kurban kesilen gün ‘Hacc-ı Ekber’ diye isimlendirilmiştir. Bu doğrultuda İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Kurbanlığını satın aldıktan sonra, onu kıbleye doğru çevir ve kurban et. Bu esnada şöyle de: “Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben Müslümanlardanım. Allah’ım, her şey sendendir ve senin içindir. Bismillah ve billah Allah’ım, bu amelimi kabul eyle!”</strong><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Zira kurban kesmek, Allah’tan gayrısının gözetilmediği takva ile birlikte ona nâil olma liyakatine sahiptir. Aynı şekilde ibadetleri, hayatı, ölümü ve kısacası her şeyi âlemlerin Rabbi için olan ve kurban esnasında sırf Allah’ı gözeten bir muttakinin Allah’a nâil olması daha evla ve daha layıktır. İşte bu, haccın bütün ayin ve adabıyla insanlığa göstermek istediği o yüce gayenin ta kendisidir. ‘Haccın esrarı ve semereleri’ başlığı altında bu konuyu daha önce ele almıştık.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bakara: 196</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.542</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Enfal: 35; bkz. Elinizdeki Kitap, ‘Cahili Tavaf’ başlığı</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Bihar, c.67, s.275</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Maide: 2</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Hac: 37</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Fatır: 10</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Et Tevhid, Saduk (ra), s. 279; El Kâfi, c. 1, s. 105; Bihar, c.3, s.327</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s. 498; Vesail, c.14, s.152-153</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-ehli-bir-hacinin-allahin-dergahina-nail-olmasi</guid>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 11:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/takva-ehli-2.jpg" type="image/jpeg" length="95969"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Müminler Arasındaki Derece Farkları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/muminler-arasindaki-derece-farklari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/muminler-arasindaki-derece-farklari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Rabbim benim ilmimi ziyade eyle!” diye yakarmalıdırlar. Durmadan duraksamadan ilerlemeli hiçbir menzil ile yetinmemelidirler. “Oku, yüksel”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Şu hususa dikkat edilmelidir ki, takva türünden olan melekeler, zihinsel kurgular veya ilineksel nitelikler cinsinden değildirler. Bu hususun kanıtı, Allah Teâlâ’nın bazı müminler hakkındaki şu buyruğudur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Onların kendileri derece derecedirler.”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tabir Allah Teâlâ’nın şu buyruğuna göre daha dakiktir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Onların dereceleri vardır.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira birinci cümle, takva ehli içerisindeki seçkinlerle alakalıyken ikinci cümle orta düzeydeki takva sahipleri hakkındadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bir diğer kanıt, ‘mukarreb’ sıfatına sahip bir insanın zatının ‘ferahlık’ canının ‘ıtırlı bir gül bahçesi’ ve kalbinin ‘bir nimetler cenneti’ olduğunu bildiren ayettir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i><strong>“Yakın kılınan (mukarreb olanlardan)kimse ise, işte odur esenlik, ıtırlı çiçekler ve bol nimetli cennet!”</strong></i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ’nın bu beyanı <i>“Altından nehirler akan cennetler”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> tabirine göre daha latif ve zariftir. Zira birinci zümre, ihlâslı kılınmış nadir insanlar iken ikinci zümre, orta düzeydeki ihlâs ehlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu konu, diğer bazı ayetlerde de göze çarpmaktadır. Örneğin:</p>

<p><strong><i>“Rabbine dönüver, sen razı, O da senden razı olarak. Artık kullarımın arasına gir. Gir, cennetime.”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan <i>“Oraya güven içinde, esenlikle girin!”</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ayetine rastlarız ki birinci ayet ikinciye göre çok daha latif ve zarif anlamlar içermektedir. Aynı şekilde “Allah elbette daha hayırlı ve O, daha daim ve bakidir”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> ayeti ile “Allah’ın indinde olan daha hayırlı ve bakidir”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> ayeti arasında da bu tarz bir münasebet vardır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu terakki, tam anlamıyla soyutluk ve tenezzüh makamına erişme ve mukarreb meleklerle aynı mahiyete bürünme anlamında değildir. Zira insan tenezzüh ve teşebbüh vasıflarını bir arada bulunduran bir varoluşa sahiptir. Bu özelliğiyle, aynı anda şu ayetlerin kâmil bir mazharı olabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadırlar. Güç sahibi hükümdar ve Yüce Allah’ın huzurunda hak meclisindedirler.”</i></strong><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla, insanlardan çok az bir kesim, iki cennete sahiptirler: Biri “Cennetime gir” hitabına konu olan ‘Cennet-i Lika’, diğeri “altından ırmaklar akan cennetler” ayetinde sözü edilen cennet. Cennet,<i> “Güçlü bir hükümdarın nezdinde” </i>olan cennetlerden ibaret değildir. Zira Yüce Allah sarih bir dille şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadırlar.”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Evet, orta düzeydeki müminler için yalnızca bir cennet vardır: Altından ırmaklar akan cennetler; ama ‘Cennet-i Lika’ onlar için değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Cennet mertebeleri, Kur’an’daki ayetler adedincedir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> Her bir cennet arasında da nice mesafeler vardır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> Dolayısıyla ‘yüce bir ahlak’ ile donanmak isteyen herkes, ‘yüce bir ahlakın’ mücessem timsali olana; yani Resulullah’a (s.a.a) tabi olup onun izini sürmelidir. O, “Rabbim benim ilmimi ziyade eyle”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> diye buyurmuşsa eğer, onu hakkıyla takip etmek isteyenlerde<i> “Rabbim benim ilmimi ziyade eyle!” diye yakarmalıdırlar. Durmadan duraksamadan ilerlemeli hiçbir menzil ile yetinmemelidirler. <strong>“Oku, yüksel”</strong></i><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> düsturu mucibince her daim hareket halinde olmalı, bütün engelleri aşmalı ve sadece dümdüz zeminde yürümekle kalmamalıdırlar. “Beni yâd edin; ben de sizi yâd edeyim”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> hitabına muhatap olduğuna göre “Benim size bahşettiğim nimetimi yâd edin” düsturuna imtisal etmekle yetinmemelidirler. Gözlerinin önünde “Bu, Allah’ın has kullarının içip, istedikleri yere akıttıkları bir kaynaktır”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> ayeti celilesi dururken sadece “İyi insanlar ise, kâfur suyu ile hazırlanmış içecek kâselerini yudumlarlar”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a> vaadine göz dikmemelidirler. Zira Allah’ın has kullarının içtikleri pınar, saf ve halis iken ‘ebrar’ (iyi insanların) içtikleri pınarlar o halis çeşmelerden taşan feyzin bir miktarına başka şeyler karışmış pınarlardır. O has pınarların kendisi değil! Demek ki ‘ebrar’ için ‘şarab-ı memzuc’ (içinde katkı bulunan içecekler) vaat edilmişken, ‘mukarreb’ kullar için ‘şarab-ı halis’ vaat edilmiştir. Bu nükteyi diğer bazı ayetlerden de anlamak mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Onlara karışımında zencefil bulunan kadehler ikram edilir. Bu içecekler, adı Selsebil olan pınardandır.”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> Ve <i>“Kendilerine rahik-i mahtum (ağzı mühürlü) saf şaraplardan ikram edilir. Hitamı misktir, içildiğinde sonu mis gibi kokar. İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar! Karışımı tesnîmdendir. Bir çeşme ki mukarreb olanlar ondan içerler.”</i><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayetler, ‘ebrar’a ‘tesnim’in kendisi değil onunla karıştırılmış bir içecek ikram edileceğine işaret buyurmaktadır. Zira ‘şarab-ı halis’ yani ‘tesnim’ mukarreb kulların nasibidir. Mukarreb bir kul, ebrara göre bir üst mertebededirler ve hatta onların ‘kitaplarını’ (amel defterlerini) görür ve şahitlik ederler. Aynı şekilde Resulullah’ın (s.a.a) izinden yürüyen bir insan, “Rableri, onlara tertemiz kılınmış bir şarap ikram etti”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a> ayetini gördüğünde, ‘ebrar’ bir yana, artık ‘mukarreb kulların’ yetindikleri mertebe ile dahi yetinmemelidirler. Kur’an-ı Kerim’de sadece bir kez ifade olunan, bir benzeri daha bulunmayan ve Allah’ın ihlâs ehli kullarına lütfunun bir izahı niteliğindeki bu ayetle ilgili birkaç nükteye değinmeye çalışacağız:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Allah’ın saki (ikramda bulunan) konumunda olduğunu gösteren tek yer, bu ayettir: “Rableri onlara ikram eder!” Oysa diğer ayetlerde “İkram olunurlar” tabiri kullanılır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Söz konusu içecek için ayette bir kadeh, piyale ya da herhangi bir kaptan söz edilmemiştir. Zira hiçbir kap onu içine sığdıramaz. Zira sakisinin Allah olduğu bir içecek için hiçbir sınır, miktar ve ölçü öngörülemez. Fakat diğer ayetlerde sözü edilen içecekler için aynı zamanda bir kaptan da bahsedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> Bu içecek için, bir pınar ya da kaynak gösterilmemiştir. Fakat ebrar ve mukarreb kullar için vaat edilen diğer içecekler için bir pınar ve kaynaktan söz edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Bu içecek, diğer içeceklere isnat edilmeyen bir vasıfla nitelendirilmiştir; ‘tahur’ (tertemiz) sıfatı. Kendisi de bizzat bu içeceğin lezzetini tatmış olan İmam Sadık (a.s) bu tabirin tefsirinde şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Yani bu içecek onları, Allah’ın dışındaki her şeyden arındırır!”</i><a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran: 163</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Enfal: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Vakıa: 88-89</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Bakara: 25</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Fecr: 29-30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Hicr: 46</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Taha: 73</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Kasas: 60</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El Futuhatu’l Mekkiyye, c.10, s.194</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Kamer: 54-55</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> El Kâfi, c.2, s. 606, 10. Hadis</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Vesail, c.6, s.460-461; c. 8, s. 288; Bihar, c. 8, s. 89 ve 170-179</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Taha: 114</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> El Kâfi, c.2, s. 606</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bakara: 152</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> İnsan: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> İnsan: 5</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> İnsan: 17-18</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Mutaffifin: 25-28</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> İnsan: 21</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Mecma’ul Beyan, c.9-10, s.623</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/muminler-arasindaki-derece-farklari</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 22:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/mumin-2-1.jpg" type="image/jpeg" length="27238"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şems’in Kimyagerliği]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/semsin-kimyagerligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/semsin-kimyagerligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kim bilir… Belki Kimya’nın içinde kanatlanan o kuşlar da Şems’e değil; ilk kez gerçekten hissedebildiği kendine uçuyordu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Songül Can Ülbeği</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">İnsan, bir insanın varlığıyla kendi kalbinin sesini yeniden duyabilir miydi?</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İnsan, bir insanın varlığıyla kendi kalbinin sesini yeniden duyabilir miydi?</p>

<p style="text-align:justify">Kimya Hatun, Şems’i gördüğü vakit içindeki bütün kuşların aynı anda kanatlanıyormuş gibi oluşunu nasıl açıklayabilirdi? İnsan bazen birine bakınca neden sebepsiz yere içini toparlamak isterdi?</p>

<p style="text-align:justify">Şems’in sesi nasıldı acaba… Bir nehir gibi mi akıyordu, yoksa gece vakti uzaktan gelen bir ney sesi gibi mi dokunuyordu insanın içine? Neden onun konuştuğu yerde zaman biraz yavaşlıyor gibiydi? Neden insanlar onu dinlerken yalnız kulaklarıyla değil, yaralarıyla da dinliyordu?</p>

<p style="text-align:justify">Nasıl bir dilnişin sesti bu? İnsan işittikçe yalnız kulağıyla değil, kalbinin en tenha yeriyle dinliyordu onu.</p>

<p style="text-align:justify">Ama ne gariptir… Bu çözülüş yalnızca hüzün getirmiyordu. İnce, utangaç bir sevinç de bırakıyordu insanın içine. Uzun zamandır unutulmuş bir çocukluk gibi… Sabah erken saatlerde açan bir gül gibi… Kimsenin bilmediği bir iç tebessümü gibi…</p>

<p style="text-align:justify">Şems kimdi ki, bir bakışıyla insanın içindeki yıllanmış hüznü inceltebiliyordu? Kimdi ki, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi koskoca bir gönlü bile yeniden çiçeklendirebiliyordu? Nasıl bir sır taşıyordu ki kalbinde, yanında duran herkes kendi içine daha derin bakmaya başlıyordu?</p>

<p style="text-align:justify">Belki de çaydan yükselen buhar, taş avludan geçen serinlik, akşamüstü kandillerinin mahzun ışığı… onun yanında başka bir dile dönüşüyordu. Her şey daha şiirli, daha açık, daha görünür oluyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Belki onların hikâyesi tam da bu yüzden bu kadar derindi. Birbirine kavuşmaktan çok, birbirinin ruhunda iz bırakmanın hikâyesiydi bu.</p>

<p style="text-align:justify">Şems biraz ateşti. Kimya biraz bahar. Ve ateş bazen baharı yakmaz; onu daha görünür kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Şems kimdi ki, bir insanın içine aynı anda hem kıyamet hem bahar indirebiliyordu?</p>

<p style="text-align:justify">Ve Kimya Hatun… Ah Kimya… Sen kimdin ki, böylesine yakıcı bir hakikatin gölgesinde bile kalbin çiçek açabiliyordu?</p>

<p style="text-align:justify">Bu muhabbete insan hem yanıyor hem diriliyordu; hem eksiliyor hem çoğalıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Kim bilir... Çünkü insan bazen birinin varlığıyla bütün âlemi yeniden görmeye başlar. Şems kimdi gerçekten… Neden bir tek bakışı insanın ömrüne dönüşebiliyordu? Neden onun sesi sustuktan sonra bile insanın içinde yankılanmaya devam ediyordu? O ses ki, gecenin en tenha saatlerinde bile insanın içine umut bırakan bir dilnişinlikti.</p>

<p style="text-align:justify">Ve belki de bütün mesele buydu…</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Kim bilir… Belki Kimya’nın içinde kanatlanan o kuşlar da Şems’e değil; ilk kez gerçekten hissedebildiği kendine uçuyordu. Sîmurg misali..</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu metne sesiyle yoldaşlık eden <i>"Arman Garshasbi - Benshin Tamashayat konam"</i> ezgisine minnetle…</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/semsin-kimyagerligi</guid>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 16:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/basliksiz-1478.jpg" type="image/jpeg" length="18628"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şeytan Taşlama ve Tarihçesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şeytan taşlamak, İslam’dan önce de biliniyor, uygulanıyor ve Hz. İbrahim’in (a.s) miras bıraktığı menâsik kapsamında ele alınıyordu..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeytan Taşlama</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bitkiler, hayvanlar, insanlar ve diğer bütün varlıklar doğal olarak kendileriyle uyumlu olmayan her şeyi def edip iterken kendileri için münasip buldukları her şeyi cezb eder ve çekerler. İtme ve çekme, doğal âlemde ve normal insanî hayatta bazen şehvet ve gazap, bazen düşmanlık ve sevgi ve bazı durumlarda da arzulamak ve nefret etmek ikilemleri arasında cereyan eder. Ancak müminler için bu ikilem, bütün bu ikilemlerin en saf hali; yani tevelli ve teberri şeklinde tecelli bulur. Mina’da gecelediği saatler daha ziyade cezb ve tevellinin zuhuruna şahit olurken, gündüz vaktine girildiğinde hac ibadetinin def ve teberri boyutu ön plana çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Tıpkı Yüce Rabbimizin kurbanlıklarla ilgili: <i>“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat ona sadece sizin takvanız ulaşır”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> buyruğunda da olduğu gibi teberrinin hacdaki mazharı; yani şeytan taşlamanın asıl mahiyeti çakıl taşları ile şeytanı kovup uzaklaştırmak değildir. Bilakis insanî ve cinnî şeytanları bizlerden uzaklaştıran, yüreğimizde beslediğimiz öfkedir. İşte bu duygu, bizleri bütün iç ve dış şeytanlıklardan muhafaza eder ve korur.</p>

<p style="text-align:justify">Şeytan taşlamakla ilgili şu hususa dikkat edilmelidir ki, ne o cemreler şeytandır ne de çakıl taşlarıyla onu hedef almak şeytanı taşlamaktır. Zira şeytan taşlamak, câhiliye döneminde de vardı. Hatta günümüzde dahi kendileri bizzat insanî şeytan olan bazıları da şeytan taşlamaktadırlar. Çok açık olsa gerektir ki, şeytan asla yedi adet taş atmakla kovulamaz. Onu kovmanın ve onun kötülüklerinden güvende kalmanın yegâne yolu, Allah’ın dergâhına istiaze etmek ve Allah’a sığınmaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet mucibince, her daim iç, dış, insanî ve cinnî şeytanların saldırısına maruz kalan insanoğlu, bu saldırılar esnasında Allah’a sığınmak zorundadır. Tabi ki sırf<i> “Euzu billahi mine’ş şeytani’r recim” </i>demek yeterli değildir. Dil ile ifade olunan istiaze, her ne kadar bizzat ibadet sayılsa da, semere ve sonucu yine lafız ve söz düzeyinde kalır. Bu, tıpkı dış düşmanlar saldırıya geçtiklerinde, birisinin tehlike alarmını çalması ve bu alarmı duyanların meydanın ortasında<i> “evet, biz sığınağa girmeliyiz!”</i> diye durup kalmalarına benzer. Sırf bu cümleyi dile getirmiş olmak, güvenli bir sığınağa girildiği anlamına gelmez. Zira bu durumda yapılması gereken tek iş sığınağın içine girmektir. Günaha heveslenmek ve meyletmek, bir tehlike alarmıdır. Bu tehlikenin zararlarından korunmak için Allah’tan başka sığınacak hiçbir yeri bulunmayanlar ona koşup sığınmalıdırlar.</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ondan gayri sığınak bulman da mümkün değildir.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşin hakikati şu ki, insanoğlu melekleşmeden, şeytan onun yaşam alanından çıkıp gitmez ve o, onun şeytanlıklarından güvende kalamaz. Hac, melek ahlakına bürünebilmek için en uygun zemindir. Özellikle de şeytan taşlamak ki bütünüyle her tür şeytanlık ve kötülükten teberri ve uzak olmayı sembolize etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Sözün özü, cemreleri taşlamak, hem içimizdeki şeytanı taşlamak hem de dışımızdaki insanî ve cinnî şeytanları kovma girişiminin temsili bir ifadesidir. Demek ki kendisi bizzat insanî şeytanlar zümresinden sayılan bir insan, asla gerçek anlamıyla teberri ve şeytan taşlama liyakatine erişecek bir güce erişemez. Aynı şekilde şeytan eğer bir insanın yol arkadaşı olmuşsa, bu insanın şeytanı yani her daim beraber olduğu yoldaşını kovması düşünülemez bile.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Her kim Rahman’ın zikrinden körlük edip görmemezlikten gelirse biz ona bir şeytan musallat ederiz ve artık o ona arkadaş olur.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık o arkadaşların en kötüsüne düşmüş demektir.”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Allah’ın yâdı ve zikrinden gâfil kalan bir kimsenin cezası, Allah’ın onu, şeytana arkadaş kılmasıdır. Şeytan ile arkadaş ve yoldaş olan biri ise, çok kötü bir arkadaşa müptela olmuş demektir. Böyle birinin aynı zamanda arkadaşını taşlayabileceği düşünülebilir mi? Şeytan taşlamanın esrarına vakıf olamamış birinin bu ameli abes ve yaptığı hac da nakıstır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Şeytan Taşlamanın Tarihçesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Şeytan taşlamak, İslam’dan önce de biliniyor, uygulanıyor ve Hz. İbrahim’in (a.s) miras bıraktığı menâsik kapsamında ele alınıyordu. Denildiğine göre, Hz. Mesih (a.s) bir gün bir incir yemek istedi ve incir ağacının yanına gitti. Ağacı meyvesiz bulunca da ona lanet etti. O günden sonra Hıristiyanlar, o lanetli ağacın bulunduğu mekânı taşlarlar. Matta İncilinin Ishah Babı 19. ayet bu konuya işaret eder.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Arap geleneğinde, bir insan özel bir suç dolayısıyla gazaba uğradığında diri ya da ölü recmedilirdi. Bu doğrultuda, Ebrehe’nin ordusuna komutanlık eden ve Mekke’ye varmadan önce ölen Ebu Regal’in kabrini taşlarlardı. Yine bu anlamda Farazdak’ın meşhur rakibi Cerir’den şu kıta nakledilir:</p>

<p style="text-align:center"><i>Farazdak ölürse eğer, onu recmedin<br />
Tıpkı Ebu Regal’in kabrini taşladığınız gibi</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Hac: 37</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> A’raf: 200</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Kehf: 27</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Zuhruf: 36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Nisa: 38</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. Dairetu’l Maarif-i El Karni’l İşrin, c.9, s.464-465</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seytan-taslama-v</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 17:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/seytantaslama-1.jpg" type="image/jpeg" length="12062"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanların Tövbe Hakkında Farklı Tutumları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İçinizdeki en iyi insanlar, günah yaptıktan sonra tövbe edenlerdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İnsanların Tövbe Hakkında Farklı Tutumları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Tövbe kapısını aralayan insanları birkaç bölüme ayırabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci bölüm: </strong>Tövbe ettikten sonra hayatının sonuna kadar güzel bir hayat benimseyen, geçmişte yapmış oldukları hataları telafi eden ve bir daha asla aynı hataya düşmeyen, genel olarak bütün insanların yapabileceği ufak hatalar dışında hiç günaha bulaşmayan insanlar. Bu tür bir tövbeye “Nesuh tövbe” denilir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci bölüm:</strong> İbadetlerini yerine getirmek ve büyük günahlardan uzak durmak konusunda oldukça azimli olan insanlar. Her ne kadar isteyerek de olmasa farkında olmadan herhangi bir günaha düşecek olurlarsa fark ettikleri anda bu hatadan dönen ve telafi yolunu tutan kişilerdir. Bu gruptaki insanlar her ne kadar birinci gruptan daha aşağı bir aşamada yer alsalar da yine de çok büyük bir makama sahiptirler. Genel olarak hakiki bir tövbeyle günahından dönen insanlar bu grupta yer alır. Zira kötülükler insanoğlunun varlığıyla bütünleşmiştir ve çok az insan tamamıyla bu yönünün etkisinden kurtulabilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yine Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bir hadiste şöyle yazar: <i>İçinizdeki en iyi insanlar, günah yaptıktan sonra tövbe edenlerdir.</i></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir hadiste de şöyle yazar: <i>Mümin, buğday başağına benzer. Zaman zaman eğilir, ancak tekrar doğrulur.</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü bölüm:</strong> Tövbe ettikten sonra bir süre günahtan uzak durup da daha sonra yeniden nefsine yenik düşen insanlar. Bu gruptaki insanlar genel olarak ibadetlerini yerine getirmek konusunda ve günahlardan uzak durmak konusunda ciddi bir tutum içinde olmalarına rağmen kimi zaman nefislerine yenik düşüp bilerek bir günah işlerler. Yani nefsanî istekleri onları türlü günahlara sürüklemek istemesine rağmen bu isteklerine karşı koyar ve doğru yoldan sapmamaya çalışırlar. Ancak sadece bir veya iki günah konusunda zaman zaman nefislerine yenik düşerler. Buna rağmen bu insanların ana hedefi tamamıyla doğru bir hayat benimsemektir ve “inşallah ileride böyle bir hayat benimseyeceğim” düşüncesiyle tövbe etmeği her gün ertelerler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tövbe ederlerse) umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder.</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu gruptaki insanlar tövbe edecek olurlarsa, Yüce Allah katında bu tövbenin kabul edilmesi ve geçmişteki tüm günahlarının affedilmesi büyük bir olasıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dördüncü bölüm: </strong>Tövbe sonrasında bir süre azimli bir şekilde doğru yolda ilerledikten sonra ansızın hiçbir şey olmamış gibi yeniden eski hayatlarına geri dönen insanlar. Bu tür bir tövbe en değersiz tövbedir ve bu insanların sonunun ne olacağı ise Allah’ın iradesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Necm, 32.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Âl-i İmrân 135.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Tövbe, 102.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlarin-tovbe-hakkinda-farkli-tutumlari</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/tevbeler-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="29270"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tevekkülün Kaynağı ve Aşamaları]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tevekkülün Kaynağı ve Aşamaları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah’tan başka hiçbir fail olmadığına inanıp da ancak onun, güç ve kuvvet sahibi olduğuna, kullarının her halini bildiğine inanıp da onların bütün ihtiyaçlarını gidermeğe kadir olduğuna, bütün kullarına karşı ilgili ve şefkatli olduğuna inanıp da ondan başka hiçbir güç sahibi olmadığına, ondan başka hiçbir ilim sahibi olmadığına inanıp da onun ilgisinin ötesinde bir ilgi ve şefkat olmadığına inanan şahıs ister istemez kalbini yalnızca ve yalnızca Allah’a bağlayacaktır. Açık veya gizli hiçbir şekilde de başka birisine ilgi göstermeyecektir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanda bu hallerin olmaması iki şeyden kaynaklanır. Bu durum bazen yakin zayıflığından bazen de kalp güçsüzlüğünden kaynaklanır.</p>

<p style="text-align:justify">Kalbin hasta olması ve zayıf düşmesi genellikle korkulara yenilmesi ve evhamlara kapılmasından kaynaklanır. İnsan, her ne kadar güçlü bir yakine sahip olsa da korkuların peşinde giderse ve korkularını fazlasıyla önemserse kalbini hasta bir hale getirebilir. Örneğin hiçbir cansız varlıktan korkmayan şahıs, bir cenazeyle beraber aynı kabirde veya aynı evde uyumaktan korku duyabilir. Dolayısıyla tevekkül, ancak güçlü bir kalp ve yakin özelliğine aynı anda sahip olmakla elde edilebilir. Zira ancak bu iki özelliğin bir araya gelmesi kişide itminan ve sükûnet oluşmasına sebep olur. Kalbin sükûnet içinde olması ve yakin özelliğine sahip olması iki farklı şeydir. Nice yakin sahibi kalpler sükûnet içinde değildir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrahim’le ilgili şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi.”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Buna karşın diğer din ve mezheplere mensup olan insanlarda görüldüğü gibi nice itminan ve sükûnet içindeki insan yakin sahibi değildir. Örneğin Yahudiler, kalplerinde taşıdıkları Yahudilik inancında zerre kadar kuşku duymayabilirler ve bu büyük bir itminanla bu inanca bağlı olabilirler. Hıristiyanlar için de aynı durum geçerlidir. Ancak bu insanlar zerre kadar yakin sahibi olamazlar. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu yanlış inançlarına tam bir güvenle bakan bu insanlar, Allah’ın son dinine uymadıkları için yakinden nasipsiz kalmışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların tevekkül oranı, taşıdıkları yakinin azlığı veya çokluğuyla, arzularının uzun veya kısa ve arzularına göre biriktirmiş olduklarının az veya çok olmasıyla, az veya çok olabilir. Kimi insanlar mukarreb kullardandır, kimileri eshâbu’l-yemîn kullardandır ve kimileri hiç tevekkül sahibi değildir. Bu, tamamen kişinin zahiri sebeplere ne kadar güvendiğine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Eksiksiz bir imana sahip olanlar kesinlikle sebeplere hiç güvenmez ve rızık peşinde gitseler de gitmeseler de Yüce Allah onlara hiç ummadıkları yerden rızık ulaştırır. Ancak bu insanlar Yüce Allah’ın rızık konusundaki emirlerine uymak amacıyla rızık peşinde gitmeyi bir kenara bırakmazlar. Buna rağmen onların bütün güveni kazandıklarına değil Allah’adır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: <i>Yüce Allah, müminlerin rızkını, umdukları yerin dışında bırakmayı reddeder.</i></p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s), bu kuralı sadece müminler için söylemiştir. Zira kâmil ve eksiksiz bir iman, sebepleri tamamıyla gözden çıkarmayı gerektirir ve bu tür bir imana sahip olan insan sadece ve sadece Allah’a tevekkül edip onunla itminan bulur. Ancak eksiksiz bir iman sadece Yüce Allah’ın seçip de kendisine ilim vermiş olduğu peygamberler, vasileri ve benzeri insanlarda görülebilir. “Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a>.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Zeynel Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur: Hayrın tamamını insanların elindekine tamah etmemekte buldum. Yüce Allah, hiçbir işinde insanlara bel bağlamayıp da bütün işlerinde Allah’a güvenen şahısın dualarını kabul eder.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Ne kötü kuldur tamahının peşinde koşan kul ve ne kötü kuldur kendisini küçük düşürecek bir isteği olan kul.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Mümin kulun şerefi gece ibadetidir, onuru ise insanlara el açmamaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bakara, 260.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Necm, 23.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Maide, 54.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevekkulun-kaynagi-ve-asamalari</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 18:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/tevekkkul-1.jpg" type="image/jpeg" length="31973"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İslam Ümmetinin Ruhbaniyeti]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, “Ben senin fermanını işittim ve huzuruna vardım” demeli yani her daim ‘lebbeyk’ nidasını dillendirmelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right"></h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İslam Ümmetinin Ruhbaniyeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">Resul-i Ekrem telbiye hakkında şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ruhbaniyete karşılık bize cihad ve tüm yüksekliklerde tekbir getirmek verildi.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>‘Yüksek yerlerde tekbir’</i> tabiri ile<i> ‘telbiye’</i> kastedilmiştir. Zira Beytullah ziyaretçileri, yüksek bir yere her çıktıklarında yüksek sesle ‘lebbeyk’ derler. İşte bu, Allah’ın insanları davet etmiş olduğu makbul ve övgüye değer ruhbaniyettir:</p>

<p style="text-align:center">“Beni, yalnız beni gözetin/ Benden sakının!”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Gerçek bir <i>‘rahip’</i> sadece ve sadece Allah’tan sakınır. Onun Allah korkusu, aklî bir korkudur nefsanî değil. Dolayısıyla hep onu gözeterek yaşar.</p>

<p style="text-align:justify">Hep onu gözeterek yaşamaktan maksat, mekânsal ya da zamansal bir boyut taşımaz. Zira Allah, her durumda herkesle beraberdir ve hiçbir şeyde içkinleşmeksizin her şey ve her yerde bir huzur ve zuhuru vardır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar kendi aralarında örneğin: <i>“Üstadı gözetin; ona karşı saygılı olun”</i> dediklerinde bu, <i>‘üstadın yanı başında ya da ondan daha yüksek bir yerde oturmayın’ </i>anlamına gelir. Lakin bu tarz bir ‘gözetme’ ve ‘saygı ifadesi’ Yüce Rabbimiz için tasavvur dahi edilemez. Dolayısıyla “Beni, yalnız Beni gözetin/ Benden sakının!” ayetinde emrolunan ‘gözetme, sakınma ve korku duyma’ itikâdî anlamda onun harimini korumaktır. Yani insan, Hak Teâlâ’nın huzurunda öylesine bir teslimiyet içerisinde olmalıdır ki, ondan başkasını görmemeli, ondan gayrisine bel bağlamamalı ve ondan gayrisine gönül vermemeli ve her daim: “Ben senin fermanını işittim ve huzuruna vardım” demeli yani her daim ‘lebbeyk’ nidasını dillendirmelidir. İşte bu bilinçte bir hac ziyaretçisi, gerçek anlamda Allah’ın ‘rahib’ bir kuludur. Övgü ve methe şayan ruhbanlık da işte böylesi bir hac eda edebilmektir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Tevhidin Telbiye İle Tecelli Bulması</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) telbiye zikriyle ilgili olarak şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Lebbeyk Allahumme lebbeyke, lebbeyk senin yoktur bir şerikin lebbeyk, hamd ve nimet sana aittir, mülk de yoktur senin bir şerikin lebbeyk, lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk, lebbeyk ey selamet diyarının davetçisi lebbeyk, lebbeyk ey günahların bağışlayıcısı lebbeyk, lebbeyk ey telbiye ehli lebbeyk, lebbeyk ey celal ve ikram sahibi lebbeyk, lebbeyk ey sen ki yaratırsın ve dönüş yine sanadır lebbeyk, lebbeyk ey istiğna eden ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu lebbeyk, lebbeyk ey hem korkulan ve hem arzulanan lebbeyk, lebbeyk ey hak ilah lebbeyk, lebbeyk ey nimet ve tüm iyi ve güzel fazl sahibi lebbeyk, lebbeyk ey büyük sıkıntıları gideren lebbeyk, lebbeyk ben senin kulun ve iki kulunun evladıyım lebbeyk, lebbeyk ey kerim lebbeyk!</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bu zikirleri farz ve nafile tüm namazlardan sonra, bir bineğe bineceğin esnada, hareket edeceğin zaman, yüksek bir yere her çıktığında ya da bir düzlük ve ovaya indiğinde, bineğine binmiş birini gördüğünde, uykudan uyandığında ve seher vakitlerinde okuyabildiğin kadar oku! Bu zikirleri yüksek sesle dile getir! …</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Şunu bilmelisin ki zikirlerin ilk kısmındaki dört lebbeyk farzdır. Bu cümleler, tevhidin beyanıdır. Bütün peygamberler bu cümlelerle lebbeyk demişlerdir. Ey miraçlar sahibi (Lebbeyk ey miraçlar sahibi lebbeyk) nidasını çokça dile getir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu zikri daha çok dile getirirdi. İlk kez lebbeyk diyen kişi, Hz. İbrahim (a.s) idi…”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Bakır’a (a.s): <i>“Telbiye niçin ‘telbiye’ diye isimlendirilmiştir?”</i> diye sorulduğunda şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i>“Bu, Hz. Musa’nın (a.s) Rabbinin nidasına verdiği cevaptır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Musa b. İmran beraberinde Benî İsrail’den yetmiş peygamber olduğu halde hac eda etmişti… Onlar ‘lebbeyk’ derken, dağlar onlara karşılık veriyorlardı. Musa Kelim (a.s) şöyle diyordu: “Lebbeyk, ben senin kulunum ve kulunun (iki kulunun) evladıyım!”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) haccın bazı kısımlarında ‘telbiye’ yerine geçen ‘İş’ar-ı Budn’<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> hakkında bir soru üzerine şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“… Sonra de ki: Bismillah, Allahım, her şey sendendir ve yine senin içindir. Allah’ım, ibadetimi kabul eyle…” Bu hadis-i şerif, şu ihram duası ile birlikte, daha önce de izah ettiğimiz üzere tevhidin hacda tecessüm bulduğuna delalet eder: “Allah’ım, benim senden dileğim, beni sana icabet edenlerden, vaadine iman edenlerden, emrine boyun eğenlerden kılmandır! Şüphesiz ben senin kulunum ve sana teslimim! Senin koruman dışında bir korunağım yoktur ve ben senin ita buyurduğundan başkasını alamam!”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Demek ki hacda yegâne maksat, Allah’ın didarına nâil olmak ve ondan başka her şeyden teberri etmektir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Telbiye’ ihlâslı bir şekilde Allah’a icabet etmektir. Dolayısıyla bu amel, bütün çirkinlikleri izale eder ve tüm habis ve asi şeytanları kovar. Bu anlamda İmam Sadık (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) ‘telbiye’ getirdiği ‘Beyda’<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> mevkii ile ilgili şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İşte burada tüm habislikler, Karun ve hazineleri nasıl yere gömülmüşse aynı şekilde gömülür!”</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nükte:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Meşhur Şair Ebu Nuvas, Hasan b. Hani Ahvazî, ‘telbiye’ ile ilgili şöyle der:</p>

<p style="text-align:justify">İlahım, ne adilsin sen!<br />
Meliklerin melikisin<br />
Lebbeyk, icabet ederim sana<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Senden dileyen kul, asla ümitsiz olmaz<br />
Senden ne dilerse icabet edersin<br />
Sen olmazsan ya Rab, o helak olur<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Gece karanlığa büründüğünde<br />
Gezegenler feleklerde yüzerken<br />
Kendilerine tayin olunan yörüngelerde<br />
Her bir nebi her bir melek<br />
Ve sana lebbeyk diyen herkes<br />
Tespih de etse lebbeyk de dese hep sanadır<br />
Ey günahkâr kul, niçin böyle gâfilsin<br />
Acele et, koş eceline<br />
Amelini hayırla sonlandır<br />
Lebbeyk, hamd ancak sanadır<br />
Mülk de senindir, yoktur şerikin<br />
Hamd ve nimet ancak sana aittir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Tehzibu’l Ahkâm, c.5, s.91-92; Vesailu’ş Şia, c.12, s.282-283</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 234-235; Vesailu’ş Şia, c.12,s.375</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.214; Vesailu’ş Şia, c.12, s.386</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Hac üç kısımdır: Temettü, ifrad ve kıran. Umre-i müfrede, temettü umresi, temettü’ haccı ve ifrad haccının ihramı, ‘telbiye’ olmaksızın bağlanamaz. Ancak ‘kıran haccı’nda, hacı adayı ‘lebbeyk’ demekle ‘iş’ar’ ya da ‘taklîd’ arasında muhayyerdir. ‘İş’ar’ kurbanlık develere mahsustur. ‘Taklîd’ ise deve ve diğer kurbanlık hayvanlar arasında müşterektir. ‘İş’ar’, kurbanlık devenin hörgücünün sağ tarafında bir kesik oluşturmak ve akan kanı devenin devenin bedenine sürmektir. ‘Taklîd’ ise kurbanlık hayvanın boynuna bir ayakkabı asmaktır. Daha geniş açıklama için hac menasiki ile ilgili kitaplara bakılabilir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.331; Vesailu’ş Şia, c.12, s.340-341</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Beyda’ Şecere Mescidi yakınlarında bir mevkidir. (bkz. El Kâfi, c.4, s.245, 248, 296, 321 ve 333-334) bazı rivayetlere göre, âhir zamanda Mekke’ye doğru hareket eden küfür orduları burada yere gömüleceklerdir. (bkz. El İhtisas, s.255-256; Bihar, c. 52, s. 119, 186 ve 203-204)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Mir’atu’l Harameyn, c.1, s.46; Ayrıca bkz. Taruh-u Medinet-i Dımeşk, c.13, s.454-455</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bakara: 40</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Hadid: 4</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/islam-ummetinin-ruhbaniyeti</guid>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 15:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/telbiye-1.jpg" type="image/jpeg" length="82574"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbrahim Makamı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah Tealâ’nın Mekke’deki şiar ve apaçık ayetlerinden biri de Makam-ı İbrahim’dir. Bu doğrultuda İmam Sadık’a (a.s) <strong><i>“orada apaçık ayetler vardır”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> ayet-i kerimesinden murat nedir diye sorulduğunda şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“(Kâbe’nin inşası esnasında İbrahim’in) üzerine çıktığı ve ayaklarının iz bıraktığı taş; yani Makam-ı İbrahim, Hacer-i Esved ve İsmail’in indiği yerdir.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu taş ilk zamanlar Kâbe’nin kenarında orta yerde bulunmaktaydı. Sonra onu yeri değiştirilmesin diye ‘Mültezem’in üzerine koydular. Günümüzde ise Makam, belirgin bir konuma sahip olup metal bir mahfaza içerisinde korunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in yerinin değiştirildiğine dair bazı hadisler varit olmuştur. Örneğin İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Başlangıçta Makam Kâbe’nin duvarına yakın bir yerdeydi. İslam’dan önce onu şimdi bulunduğu yere taşıdılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke’nin fethinden sonra onu asıl yerine taşıdı. Lakin Halifeler döneminde yeniden yerini değiştirdiler.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette Makam’ın mevcut konumunun Masum İmamların (a.s) onayına mazhar olması ve Nübüvvet Hanedanı’nın (a.s) bu durumun fıkhî sonuçlarıyla ilgili farklı bir beyanının bulunmaması dolayısıyla mevcut mekânda eda edilen namaz ve tavaf yeterli ve sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify">Tabi, hatırlatmak gerekir ki bu rivayetin ilk bölümünde İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Mescid-i Haram’ın sel baskınına uğradığı yıl ben de İmam Hüseyin’le (a.s) beraber Mekke’deydim.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> Hz. Seyyid-i Şüheda, Makam-ı İbrahim’in yok olmasından endişelenen halka: Hiçbir endişeniz olmasın! Sel asla Makam-ı İbrahim-i götüremez. Zira Yüce Allah onu kendi nişanesi kılmıştır.”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dikkate şayan bir diğer nokta da şu ki, “orada apaçık ayetler vardır” ayetine istinat ederek Mekke ile ilgili nâzil olmuş ve bu ayetin kapsamına giren her şey, mucizevî ve harikulade bir yöne sahiptir denilemez. Zira ‘ayet’ kavramı sadece Salih’in Devesi, Ay’ın Yarılması ve benzeri olağanüstü olgu ve olaylara delalet etmez. Ayet, bazen tekvinî bir nişane bazen teşriî bir alamet ve bazen de hem tekvinî hem de teşriî boyutları olan bir şiar anlamına gelir. Ayet, Hak Teâlâ’yı gösteren ve insanlara onu hatırlatan nişane ve alamet anlamına gelir. Örneğin “Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz?” ve “Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz” ayetlerinde ‘ayet’ alamet ve nişane anlamında kullanılmıştır. Demek ki insana Hakk Teâlâ’yı hatırlatan her şeye, ‘ayet’ denmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün ‘apaçık ayetlerin’ mutlaka harikulade ve tabiatüstü bir boyutunun olması gerekmez iddiasını teyit eden husus, yine söz konusu ayetin devamında yer alır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oraya giren emniyette olur.”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu cümle ‘apaçık ayetler’ tabirinden sonra gelir. Ki icmalden sonra tafsil babından söz konusu ‘emniyet’ apaçık ayetlerin bir örneği olarak gösterilir. Bu husus, hiçbir harikuladelik olmaksızın Hakk’ı hatırlatan alamet ve ilâhî nişanelerden sayılmıştır. Daha zarif bir ifade ve Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla açıklayacak olursak: “İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” cümlesinin ‘apaçık ayetler’ tabiri için bir ‘bedel’ olduğu söylenir. Lakin bu görüşü kabul edecek olsak dahi, burada sadece ‘İbrahim’in makamı’ bedeldir denebilir. Diğer iki cümle, yani ‘Oraya giren emniyette olur’ ve ‘Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır’ cümleleri bağımsız ve tek başına bir mana ifade eden cümleler olup iki hazfedilmiş bedel; yani ‘girenin emniyeti’ ve ‘gücü yetene haccın farz oluşu’na delalet eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sadece ‘İbrahim’in makamı’ ‘apaçık ayetler’ tabirinin ‘beyanıdır’ diyecek olursak, buradan çıkarabileceğimiz nükte şu olur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi” ayetinde söz konusu olan ‘tek başına bir ümmet’ nitelendirmesinde olduğu gibi ‘Makam-ı İbrahim’ de; onun ayak izi ve makamı da mucizevî bir hakikat olarak tek başına ‘apaçık ayetler’ sayılmış ve ‘tek başına bir ümmet’ bilinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Ayetler’ tabirinin çoğul olmasının bir diğer hikmeti de şöyle açıklanabilir: Bir: Sert bir taş tıpkı hamur misali yumuşamıştır. İki: Taşın tamamı değil, belirli bir kısmı hamur gibi yumuşamıştır. Üç: Belirli bir derinliğe kadar ayak izi belirmiş ve taşın geri kalan kısmı olduğu gibi kalmıştır. Dört: Bu izi yok etmek isteyen tuğyancılara karşı korunmuştur. Beş: İslam ülkelerindeki değerli eşya ve değerli ve kutsal bilinen kültür miraslarını çalma peşinde olan sanat eseri ve antik eşya hırsızlarının şerrinden muhafaza edilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">‘Apaçık ayetler’ tabirinin Makam-ı İbrahim dışında diğer birçok şeye; örneğin Harem bölgesi sakinlerinin emniyette oluşu gibi Mekke ve Harem-i İlâhî’de var olan diğer birçok hakikate de şamil geldiğini iddia edenler, çok açık oldukları için ayrıca dile gelmeyen ve Allah Teâlâ’nın tasrih buyurmadığı birçok husus zikrederler. Örneğin: 1. Kuşların Kâbe’nin üzerinden uçmaması ve o bölgeye geldiklerinde yönlerini değiştirmeleri 2. Kuşların Kâbe’yi kirletmemesi 3. Hayvanların Harem bölgesinde barış içerisinde yaşamaları ve yırtıcıların dahi diğer hayvanlara saldırmaması 4. Ashab-ı Fil örneğinde olduğu gibi Kâbe’ye yönelik kötü emeller besleyen zalimlerin helak olması 5. Hacıların ne bedensel ne de ruhsal açıdan yorgunluk ve bitkinlik hissetmemeleri ki ne kadar uzak ve meşakkatli yollardan gelmiş olurlarsa olsunlar defalarca hac ziyaretiyle müşerref olmayı arzularlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıdan bakıldığında Makam-ı İbrahim, Allah’ın Mekke’de zuhur bulan sayısız ayet ve nişanelerinden biridir. Buna göre Yüce Allah en genel çerçevesiyle ilâhî nişanelerden bahsettikten sonra özel olarak ve Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı bu Makam’ın önemi ve değerine binaen ‘genel bir ifadeden sonra özel bir manayı zikretmek’ babından ona atıfta bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Orada apaçık ayetleri; İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira onun ayak izleri sert ve pek bir taşın üzerinde kalmış ve onun mübarek ayak izi, sadece o cansız taşın belirli bir bölgesinde ve belirli bir derinlikte günümüze kadar gelmiştir. Bunu bugün dahi apaçık bir şekilde görebilmekteyiz ki bugün o taşın çevresini kuşatan metal kaplamanın yüzüne Harem sorumlularının yerinde bir seçimiyle şu ayet işlenmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kuşların uçması ile ilgili söylenenlerin ispatı, bu hususa yöneltilen bazı eleştiriler göz önüne alındığında gayet zor olduğundan apaçık ilâhî ayetler kapsamında değerlendirilmesi de problemlidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim Nasıl Şekillenmiştir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in nasıl şekillendiğine dair birkaç görüş ileri sürülmüştür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Kâbe’yi inşa ederken Hz. İbrahim (a.s) bu taşın üzerine çıkıyordu. Bu esnada, ilâhî mucize eseri taş yumuşamış ve onun ayak izleri üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Hz. İbrahim ikinci kez Mekke’ye geldiğinde Hz. İsmail’in (a.s) eşi: “Atlarınızdan ininiz, sizleri yıkayayım” demiş ve o, ayaklarını bu taşın üzerine koymuş sonrada ayak izleri bu şekliyle kalmıştır<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a>.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> “İnsanlar arasında haccı ilân et” emrini icra ederken bu taşın üzerine çıkmış ve insanları, Kâbe’ye gelerek hac farizasını eda etmeye çağırmıştır. İşte bu esnada, ayak izleri bu taşın üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> Hz. İbrahim’in çağrısı ve gelecek zamanlardaki tüm hacıların ‘lebbeyk lebbeyk’ diye cevap vermeleri<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> hadisesiyle –ki bu hadise alelade bir olaydan daha ziyade ilâhî misak hadisesine benzemektedir- ile ilgili rivayetlerden anlaşılan, Kâbe’nin duvarına bitişik duran bu taşın, onun Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu hususudur.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Mamafih, kesin ve herkesçe kabul gören husus, Hz. İbrahim’in ayağını sert bir taşın üzerine koyması, ayaklarının bu taşta iz bırakması ve bu izin günümüze kadar kalmış olmasıdır. İşte bu iz onun mucizesi olarak telakki edilmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Ancak bu olayın hangi durumda vuku bulduğu; bu durumlardan birinde mi yoksa her üçünde mi sorusunun cevabını bu konuya dair rivayetlerde araştırmak gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mucizenin bir benzeri de Hz. Davud (a.s) hakkında gerçekleşmiştir. Buna göre Allah, sert ve soğuk demiri onun ellerinde yumuşatmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“And olsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin dedik. Ona demiri yumuşattık.”</strong></i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu arada dikkate şayan bir diğer nükte, ‘zırh yapmak’ hususunda ‘talim ve öğretmek’ tabirinin kullanılmış olmasıdır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik.”</i></strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira ‘zırh yapma zanaatı’ bütün diğer bilim dalları ve zanaatlar gibi başkalarına öğretilebilir. Ancak sert ve soğuk demiri elle yumuşatmak harikulade bir iştir. Burada söz konusu olan demir çelik entegre fabrikası kurmak –ki bu bir ilim ve sanayidir; mucize değil- değildir. Bu yüzden “Biz ona demiri yumuşatmayı öğrettik” diye buyrulmaz. Bilakis “sert ve soğuk demirin Davud’un (a.s) ellerinde yumuşadığından” söz edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı konu Makam-ı İbrahim için de geçerlidir. Bir iki farkla ki, evvela burada konu “Biz ona taşı yumuşattık” mealinde bir ilâhî müdahaledir. Yani sert bir taş ilâhî bir mucize eseri yumuşamış ve Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayakları onun üzerinde iz bırakacak kadar içine girmiştir. İkincisi, söz konusu mucize Davud (a.s) için sürekli iken Hz. Halil (a.s) için geçici ve sadece bir olaya mahsus idi.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’de Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayaklarının ‘izi’ muhafaza edilmiştir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a>, tıpkı Davud (a.s) kıssasında demirin onun ‘bedenini’ muhafaza ettiği gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki malumat doğrultusunda, bazı müfessirlerin ‘apaçık ayetler’ tabirinin sırf alelade hususlara işaret ettiğine dair iddialarının zayıflığı da anlaşılmış olmalıdır. Şöyle diyorlar:</p>

<p style="text-align:justify">“Makam-ı İbrahim’den murat, Hz. İbrahim’in (a.s) ibadet ettiği yerdir. Kâbe ziyaretçileri de orada namaz kılmakla mükelleftirler: “Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin.” Bundan kasıt, onun ayağını üzerine koyduğu ve ayak izini taşıyan taş değildir. Öyle olacak olsa dahi, bu taş muhtemelen ilkin çamur yığını gibi bir şey iken Hz. Halil’in (a.s) ayak izleri üzerinde kalmış ve bu yığın zamanla yapışkan bir hale gelmiş ve gitgide sertleşerek şimdiki kıvamını bulmuştur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>Söz konusu taşın ‘Makam’ oluşu hakkında, eğer Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu söylenecek olursa, şu iki husus göz önünde bulundurulmalıdır: Bir: bu durumda bu taşın Kâbe’ye bitişik durması gerekir ki üzerine çıkılıp duvar örülebilsin. İki: Bu taşın kesinlikle sabit bir yerde olmayıp Kâbe’nin dört köşesine taşınmış ve bu Beyt-i Şerif’in her dört duvarı örülünceye kadar çevresinde gezdirilmiş olması gerekir. Evet, duvarlar örüldükten sonra Allah tarafından Hz. İbrahim’e gelen bir emir gereğince söz konusu taş, belirli bir yere yerleştirilmiş ve mevcut fıkhî ahkâmın konusu olmuş olabilir. Dolayısıyla söz konusu iki hususa artık istinat edilemez ve şu iki husus da ispatlanmış olur: Bir: Kâbe ile belirli bir mesafede bulunuyor olması; İki: Sabit bir yerde bulunması.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Eğer bu söz konusu taşın Makam oluşunun sebebi, Hz. İbrahim’in (a.s) Mekke’ye yeniden döndüğünde Hz. İsmail’in (a.s) eşi yıkasın diye mübarek ayaklarını onun üzerine koyması ise, yukarıdaki hususlardan hiçbirini gündeme getirmemek gerekir; yani ne Kâbe’ye bitişik olması ne de sabit bir mevkiinin bulunması bir problem teşkil etmez. Ancak mevcut konumunu onaylayacak muteber nakillere ihtiyaç doğar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>c)</strong> Daha önce de değindiğimiz üzere, Makam’ın hâlihazırdaki mevkii, Masum İmamlarca (a.s) da onaylanmış ve bu hususa dair fıkhî ahkâm sorgulanmamıştır. Dolayısıyla bu mevkide yapılan tavaf ve kılınan namazlar sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>d)</strong> Mescid-i Haram’da Makam’ın bulunduğu ve tavaf ve namaz mahalli olan mıntıkaya da Makam-ı İbrahim denir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a> Aynı şekilde Kâbe’nin kendisi de bu isimle anılır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nükte:</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Seccad (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Tüm mekânların en faziletlisi, Rükün (Hacer-i Esved) ile Makam-ı İbrahim arasındaki yerdir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nükteye ‘Huteym’ ile ilgili bölümde İmam Sadık’ın (a.s) nûrânî beyanında da işaret olunmuştu. İmam Bakır’dan (a.s) rivayet olunur ki:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Rükün ile Makam arası enbiya kabirleriyle doludur.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu mekân, İmam-ı Zaman Hz. Bakiyetullah’ın (af) evrensel kıyamının başlangıç noktasıdır. Bu itibarla da çok yüce ve özel bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Hz. Kaim’in (af) bir aşura günü; bir cumartesi günü kıyam ettiğini görür gibiyim. O, Rükûn ve Makam arasındaki mevkide duracak ve Cebrail (a.s) insanları ona Allah için biate çağıracaktır. Sonra yeryüzü nasıl zulüm ve haksızlıkla dolmuşsa aynı şekilde adaletle dolduracaktır.”</i><a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran/97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4, s.223</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Bu rivayet, İmam Bakır’ın mübarek yaşı göz önünde bulundurularak tarihsel açıdan analiz edilmeli ve ciddi bir şekilde araştırılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223; ayrıca bkz. elinizdeki kitap ‘Mekke’nin Tarihi’ konusu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> El Mizan, c.3, s.405</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. El Keşşaf, c.1, s.387-388</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Bakara: 255</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Ravdatu’l Muttakin, c.4, s.114</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Mecma’ul Beyan, c.1-2 s. 384; Bihar, c.12, s.116-117</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83; Bihar, c.12, s.116-117 ve c.96, s.182</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.206-207; ayrıca bkz. elinizdeki kitap Üçüncü Bölüm Üçüncü Ders</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bkz. Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Et Tibyan, c.1, s.452; Et Tefsiru’l Kebir, c.3-4, s. 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Sebe: 10</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Enbiya: 80</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Enes b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre o: “Ben ayak parmakları ve ayak ayasının izini taşın üzerinde gördüm. Lakin zamanla insanların o makama sürekli el sürmeleri sonucu bu izler düzleşti” demiştir. (Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.461-462 ve c.4, s.13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Bihar, c. 96, s. 241 ve 381-382</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Men la Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 245</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.214</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> El Gaybe, Tusî, s. 453; Bihar, c.52, s.290</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 17:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/makam1.jpg" type="image/jpeg" length="32098"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Direniş Kaybederse Tüm Ümmet Kaybeder!]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor..]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Sadullah Aydın</strong></h5>

<p style="text-align:right"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam tarihinde Müslümanların yaşadığı en çetin en hayati savaşlardan biri hiç kuşkusuz Uhud Savaşı’dır. Uhud, Müslümanlar için bir varlık savaşıydı. Uhud’ta Müslümanlardan iki grup vardı. Biri bizzat meydanda, sıcak çatışmanın içindeydi. Diğeri ise savaşan grubu arkadan koruyan, kollayan, Okçular Tepesi’ndeki gruptu.</p>

<p style="text-align:justify">Uhud’ta savaşan grup, içlerinde Resulullah gibi biri olmasına rağmen, Hamza, Ali, Musab gibi cengâver yiğitler olmasına rağmen, Okçular Tepesi’ndeki grubun desteğini yitirince büyük bir yara aldı ve yenilginin eşiğinde geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün de Müslümanlar tarihlerinin en çetin en hayati savaşlarından birini veriyorlar. Bir varlık savaşı veriyorlar. Biz bu hayati savaşta da varlık savaşında da İslam ümmetinin bilinçli kesimini iki gruba ayırabiliriz. Bizzat cihat meydanlarında savaşan grup ile cihat eden grubu diliyle, malıyla, duasıyla destekleyen grup…</p>

<p style="text-align:justify">İran İslam Cumhuriyeti, Lübnan Hizbullah’ı, Filistin’deki İslami Direniş Güçleri, HAMAS ile İslami Cihat, Yemen’deki Ensarullah, Irak’taki İslami Direniş Güçleri bizzat savaş meydanında olan, cihat meydanlarında olan grubu oluşturmaktadırlar. Ümmetin diğer bilinçli, uyanık, gayretli kesimleri ise şimdilik destekçi konumundadırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmet, cihat eden kardeşlerine olan desteklerini hiç aksatmamalı, hep canlı tutmalı, bu desteği her geçen gün daha da artırmalı. Amerika ve Siyonist rejimin öncülüğündeki barbar düşmanın saldırı ve istilası karşısında ümmetin ileri karakolu görevini gören, ümmetin özgürlüğü ve kurtuluşu için savaş meydanlarına inmiş olan kardeşlerinin bu cihadına olan ilgisini yitirmemeli. Bu varlık savaşını kanıksamamalı… İlk günkü heyecan sürmeli…</p>

<p style="text-align:justify">Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor. Şehitler kervanı her gün yeni İsmaillerin katılımıyla yürüyüşünü sürdürüyor. Ümmet, Okçular Tepesi’ndeki Müslümanların yanlışına düşmemeli, benim desteğimden ne çıkar, ben olmasam da olur gafletine kapılmamalı. Elinden gelen her imkânla direnişi desteklemeli, cihat eden kardeşlerinin yanında durmalı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mücadeleye herkes katkı sunmalı, az veya çok herkes imkânı nispetinde bu safta yer almalı. Bu mücadele bir devletin, bir örgütün, bir hareketin, bir kavmin, bir mezhebin mücadelesi değildir. Bu cihat, bu direniş tüm ümmetin cihadıdır, direnişidir. Ümmetin varlık savaşıdır. Adalet ve özgürlük savaşıdır. İzzet ve namusunu koruyabilme savaşıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Erkeğinden kadınına, yaşlısından gencine, çocuğuna; âliminden avamına, zengininden fakirine, okumuşundan köydeki çobanına herkes ama herkes üzerine düşeni yapmalı, direnişi desteklemelidir. Kültürel olarak, siyasi olarak, ekonomik olarak direnişe güç vermeli, direnişin feryat eden sesi, uyandıran çığlığı olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sosyal medya platformları, iletişim araçları direnişin haklılığını herkese ulaştırmalı, halkların gönülleri, zihinleri direnişle meşgul olmalı; direniş ruhlarda hep canlı ve diri tutulmalı… Direniş ekonomik olarak desteklenmeli…</p>

<p style="text-align:justify">Kardeşlerimizle omuz omuza cihat etme imkânına sahip değilsek malımızla, paramızla, infaklarımızla cihatlarına katkı sunmalı, direnişi güçlendirmeliyiz. Aynı şekilde boykot silahına dört elle sarılarak düşmanı ekonomik olarak çökertme gayreti içinde olmayı sürdürmeliyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Direnişi zafere götürecek mücadeleye olan katkımızı asla küçümsememeliyiz. Afgan Cihadı, Bosna Cihadı, Çeçenya Cihadı ümmetin maddi ve manevi katkıları sayesinde büyük destanlara imza atıp düşmana ölümcül darbeler vurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün kardeşlerimiz ümmetin en büyük en azgın en küstah en alçak düşmanlarıyla savaşmaktadırlar. Hiçbir düşman, ümmete, Amerika ve Siyonist rejim kadar zarar verebilmiş değildir. Ümmetin ayaklarındaki esaret prangalarının en büyük müsebbipleri Büyük Şeytan Amerika ve Siyonist rejimdir. Kardeşlerimizin savaşımının kendi savaşımımız olduğunun farkına varmalı, kazanılacak zaferin ümmetin zaferi olduğunun bilincinde olmalı, onları zafere götürecek her türlü katkıyı kardeşlerimizden esirgeme gafletine düşülmemeli…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong><a href="http://dogruhaber.com.tr" rel="nofollow">http://dogruhaber.com.tr</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 14:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/saaadullah-1.jpg" type="image/jpeg" length="67273"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hacer-i Esved'e Dair Nakiller]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Resulullah’a Benzetilmesinin Hikmeti</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe-i Muazzam’ın dört rüknü vardır. Tavaf esnasındaki konumları itibariyle bu rükünler şunlardır: Hacer-i Esved Rüknü, Irak Rüknü, Şam Rüknü ya da Rükn-i Garbi ve Rükn-i Yemanî. Bu son rükünle ilgili Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Rükn-i Yemanî’ye her ulaştığımda, Cebrail’in benden önce ona vardığını ve ona sarıldığını görürdüm.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) da bu hususta şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Rükn-i Yemanî, cennet kapılarından bir kapıdır. Bu kapı her daim açıktır. Bu bizim cennete açılan kapımızdır. Biz bu kapıdan gireriz. Bu kapı sadece Âl-i Muhammed taraftarları için açılır ve onlardan başkasına kapalıdır. Bir mümin, Rükn-i Yemanî’nin yanı başında her dua ettiğinde, duası yücelere yükselir. Öylesine yükselir ki arşa dokunur ve Allah ile o dua arasında hiçbir hicap kalmaz.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin kapısıyla Hacer-i Esved arasındaki mesafe ‘Mültezem’ diye anılır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bu mekân, Allah’ın Âdem’in (a.s) tövbesini kabul ettiği mekândır.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Rükn-i Yemanî’nin yanı başında ve ‘Mültezem’ hizasındaki bölüme ‘Müstecar’ denir. O noktada bulunan bir hac ziyaretçisi tıpkı Allah’ın lütfuna sığınmış ve o lütfun eteklerine tutunmuş biri gibi görülür. Bu itibarla ‘sığınak’ anlamına gelen bu isimle anılır. İmam Ali (a.s) Kâbe’nin perdesine tutunup sarılmak ve ona asılmanın hikmetini şöyle beyan buyurur:</p>

<p><i>“Bu amel, tıpkı bir başkasına karşı bir cinayet işleyip de sonra gidip onun eteklerine tutunup yalvarıp yakaran, karşısında boynu bükük durup da işlediği günah için af dileyen birinin ameline benzer.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe’nin kapısının karşısında duran bir insanın solunda, Makam-ı İbrahim ise sağında bulunur. Tabi günümüzde, Makam-ı İbrahim söz konusu insanın tam arkasına düşer. Kâbe’ye kıyasla baktığımızda, eğer Kâbe’nin kapısının bulunduğu duvarı onun insanlara dönük yüzü farz edecek olursak; Hacer-i Esved bu duvarın sağına ve Makam-ı İbrahim soluna düşer. Kâbe’nin, daha önce ele aldığımız hadis mucibince arşın bir timsali olduğu ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) makamının az sonra aktaracağımız hadis mucibince arşın sağ kolu ve İbrahim’in (a.s) makamının onun sol kolu olduğunu göz önüne alacak olursak, bu konumun hikmeti açıklanmış olur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu doğrultuda İmam Sadık: (a.s) “İnsanlar niçin sadece Rükn-i Yemani ve Hacer-i Esved’e yüz sürerler?” diye sorulan bir soruya cevaben şöyle buyurur: “Zira bu ikisi, arşın sağ tarafı mesabesindedirler. Yüce Allah kendi arşının sağ tarafında bulunan şeylere yüz sürülmesini emir buyurmuştur.” Sonra “Makam-ı İbrahim niçin sol tarafta bulunmaktadır?” diye sorulunca da şöyle buyurur: “Zira Kıyamet gününde Hz. İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (s.a.a) için her birine özel bir makam vardır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) makamı arşın sağında ve Hz. İbrahim’in (a.s) makamı Rabbimizin arşının solunda bulunacaktır. Kıyamet gününde İbrahim’in makamı yerli yerinde olacak ve Rabbimizin arşının arkası değil, yüzü ona dönük olacaktır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Hz. Mehdi’nin (af) evrensel kıyamı ve adalet güneşinin doğuşu esnasında insanlarla biatleşirken sırtını dayayacağı makamdır. Bu hususta İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kaim, işte bu makama sırtını dayayacaktır. Bu makam, Hz. Kaim’in hücceti ve delilidir. O, kendisine vefalı olanlara bu makamda şahitlik edecektir. O, Allah Tealâ’nın kullarından aldığı ahit ve sözleşmeye bağlı kalanlara şahitlik edecektir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe defalarca yeniden inşa ve restore edilmiştir. Ancak bu binanın bünyesinde hiç değişmeden kalan, çok kadim zamanlardan günümüze kadar gelen, bütün bu zamanlar boyunca hacılar, umreciler ve ziyaretçilerin saygısına mazhar olan ve el-yüz sürülüp teberrük olunan yegâne taş, Hacer-i Esvet’tir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Cennetten İnişi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved’in mucizevî bir taş olduğuna dair; aslı itibarıyla cennette Âdem’in (a.s) elinde bir mücevher olduğunu ifade eden rivayetlerden tutun enbiya ve evliya (a.s) için nice harikulade vakıaya kaynaklık teşkil ettiğini anlatan rivayetlere kadar birçok hadis varit olmuştur. Bu cümleden Hacer-i Esved’in İmam Seccad’la (a.s) konuştuğunu aktaran rivayetlere işaret edebiliriz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı rivayetlere göre Hacer-i Esved cennetten gelmiştir. İlk geldiği zamanlar beyaz bir renge sahipken günahkârların el sürmesi sonucu git gide kararmaya başlamış ve en nihayet bugünkü renge bürünmüştür.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi… Sütten daha beyaz bir beyazlıktaydı. Fakat sonra Âdemoğlu’nun günahları sonucu kararmıştır. Eğer câhiliye kiri ona bulaşmamış olsaydı, ona dokunan her hastalık sahibi mutlaka şifa bulurdu…”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tür rivayetler bazı tefsirlerde İsrailiyyat<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a>, senet bakımından zayıf, Kur’an’a ve akla aykırı, birbirleriyle çelişen ve sonuç itibarıyla reddedilmesi gereken rivayetler zümresinden sayılmışlardır. Hatta sahih bile sayılacak olsalar bir taşın cennetten gelmiş olması makul sayılamayacağı için bu rivayetlere güvenilemeyeceği savunulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla, rivayetler karşısındaki bu tutum, ya Peygamberlerin manevî hakikatlerini kabullenemeyen bazı mezhebî taassupların ürünüdür ya da bütün olay ve olguları maddî sebeplere bağlayan modern bilimin gelişmişliği karşısında aşağılık duygusuna kapılmanın bir sonucudur. Üstat, Bakara Suresi 127. Ayetin tefsirinde bu tutuma yönelik dikkate şayan eleştiri ve açıklamalar ileri sürer.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Söz konusu eleştirilerin ışığında bu konuya dair dikkate şayan bulduğumuz bazı nüktelerin izahını gerekli buluyoruz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İtikadî konular ve dinî maarifle ilgili problemlerin ispatı için ya kesin aklî delil ve burhan ikame olunmalı ya da Kur’an-Kerim’de açık bir nassa istinat edilmeli veya Mütevatir yahut ‘haber-i vahid’ olmakla birlikte kesin bilginin husulüne kanıt olacak karineler içeren bir hadise dayanılmalıdır. Zira bu tür maarif hususunda zan ve ihtimal hüccet sayılmaz. Bu itibarla bu tür konuların ispatı ya da reddi için sahih bir senede dayansa ve muteber bilinse de ‘haber-i vahid’, zannî bir emare olduğu cihetiyle muteber görülmez.</p>

<p style="text-align:justify">Fıkhî ayrıntılar hususunda, muteber bir senede dayanan ve delaleti tam olan bir ‘haber-i vahid’e istinat edilebilir ve ona mutabık fetva verilebilir. Lakin itikadî meselelerde, ilim ve itminan (kesin kanaat) gereklidir. Bu itibarla aklımızı, gözü kapalı ve ta’abüden özel bir hususu kabullenmeye zorlayamayız. Zira inanç ve itikat, aklın ve kalbin sahasında bulunan bir olgu olup hem tasavvur hem de tasdik düzeyinde kendine özgü temeller üzerinde şekillenir. Dolayısıyla insanın elinde olmayan ve gayri ihtiyari bir gerçekliktir. Bu yüzden bir hususta her ne kadar muteber bir ‘haber-i vahid’ dahi varit olsa, eğer henüz şek ve şüphe varsa, kalbin itminan bulması mümkün değildir. Nitekim bir konuda burhan ikame olunup nazarî ve varsayım düzeyinde bulunan bir iddia, bedihî ve zarurî bir açıklık kazandığında kaçınılmaz olarak anlaşılmaya müsait bir kıvama gelir. Bu durumda “ben anlamadım “demek hiç kimse için bir bahane teşkil etmez ve kabul ya da inkâr dışında başka bir seçenek söz konusu olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Maksat şu ki, yukarıdaki hadisler içerisinde sahih ve muteber olanları da vardır. Hepsinin kusurlu olup ve muteber sayılamayacağı iddiası kabul edilemez. Lakin itikadi konular ve bu tür dinî maarifin ispatı hususunda bu tür hadislere istinat edilemez. Tabi aynı şekilde kesin bir dille reddetmek de makul sayılamaz. Demek ki haber-i vahide ne söz konusu öğretilerin ispatı ne de reddi doğrultusunda istinat edilemez. Elbette muteber sayılan zannî bir delil, kesin olmasa da nispi bir kanaatin hâsıl olmasını sağlayabilir ve bu düzeyiyle bir bilgi, Masum’a isnat edilebilir. Burada önemli olan, bir hususta sırf şüphe etmiş olmayı, kesin bir ret ve inkâra dayanak kılmamaktır. Zira kâinata dair birçok problem bizler için meçhul ve bilinmezdir. Dolayısıyla bir konuyu ret ve inkâr etmek için kesin bir delil ve kanıt ortaya konmadıkça hiç kimse hiçbir şeyi inkâr etme hakkına sahip olamaz. Evet, dinin usulünden olup imanın şartlarından sayılan bir konuda mutlaka muteber bir delil arayışı içerisinde olunmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Haber-i vahid vasfı taşıyan hadisler arasında çakışma sık rastlanan bir husustur. Elbette çoğu durumlarda bu hadisler arasında delalet ettikleri anlam gözetilerek ortak bir zemin bulunmaktadır. Nitekim bu, fıkhî teferruatla ilgili herkesin kabulü olan bir yöntemdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Söz konusu rivayetlerin içerik olarak akıl, Kur’an ya da kat’i sünnetle çeliştiğine dair iddia, tamamen mesnetsiz ve kuru bir iddiadır. Zira bu konuların reddine dair aklî, Kur’anî ya da sünnete dayalı hiçbir delil ileri sürülemez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> İlâhî nimetlerin gayp hazinelerinden nâzil olduğunu ifade eden aşağıdaki ayetler, söz konusu eleştirilere konu olan rivayetlerin doğruluğunu teyit etmektedirler:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> “Allah sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş nazil kıldı.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> “Biz demiri de nazil kıldık ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”</strong><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">‘İnzal’ kavramı, ‘yaratmak’ anlamına gelmez. Bu kelimenin anlamı, yücelerden indirmek ve tabiat ötesinden tabiat âlemine gerçek anlamıyla nâzil kılmaktır, tıpkı Kur’an’ın Kadir Gecesi nâzil kılınması gibi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu ayetlerden yola çıkarak, tüm varlıkların Yüce Allah nezdinde hazine ve köklerinin olduğu ve tüm varlıkların Allah’ın maslahat gördüğü belirli bir ölçü içerisinde yüce âlemlerden nüzul ettiği ve insanların faydalanabileceği bir kıvama geldiği sonucuna varılabilir. Başka bir ifadeyle bu tür hususlarda gerçek anlamıyla bir nâzil kılma ve indirme söz konusudur. Elbette bu olay, tecelli şeklinde cereyan eder; ‘tecafi’ yani bir şeyden kopup ayrılma şeklinde; örneğin yağmur ve kar gibi bulundukları yerden ayrılarak yeryüzüne inmeleri gibi değil. Yani tüm varlıkların yüce âlemlerden tabiat âlemine nâzil kılınması neticesinde ilâhî hazinelerde bir eksilme ve boşalma söz konusu olmaz. Zira bazen ‘Ümmü’l Kitab’<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> bazen de ‘Levh-i Mahfuz’<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> diye tabir olunan bu ilâhî hazineler, eksilme ve yok olma gibi bir akıbete maruz kalmazlar. Bilakis her daim korunmuş ve zeval bulmaktan beri bir hakikate sahiptirler:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sizin yanınızdaki tükenir, Allahın yanındaki ise bakidir.”</i></strong><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu eşyanın tabiat ötesi varlıkları nûrânîdir ve onları gerçek özleriyle görebilme takati herkeste bulunmaz. Bu yüzden de varlık düzeyi itibarıyla tenezzül ederek bu âlemde algılanabilir bir düzeye indirilirler.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki hususu, bir örnekle açıklayacak olursak, “yazdığım bütün kitapların hazinesi benim göğsümdedir” diyen bilge bir yazar düşünün; acaba bu söz, onun yazdığı her kitapla birlikte bilgi hazinesinden bir şeyler eksildiği ve zihninde bulunan konuları kelime ve kavramlar kalıbında kitaplara aktarmakla zihninin boşaldığı anlamına gelir mi?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>İlâhî hazineler, derece bakımından farklı farklı olduğu için, bu hazinelerden nâzil kılınan varlıkların saygınlık ve değerleri de farklılık arz eder. Örneğin Hacer-i Esved özel bir saygınlık ve değere sahiptir. Bazı rivayetlerin, bu taşın cennetten nâzil olduğunu ve özel bir saygınlığının bulunduğunu ifade ediyor olması, Kur’an’ın ana hatlarıyla mutabıktır. Tabi her ne kadar yukarıda da değindiğimiz üzere bu tür konuları haber-i vahide istinat ederek ispatlamak mümkün olmasa da aynı şekilde sırf bilimsel açıdan uzak bir ihtimal gözüyle bakarak reddetmek de hiçbir anlam ifade etmez. Zira pozitif bilimlerde varlıkların geçmiş, gelecek ve mevcut konumları afakî (ontik/yatay/doğal) düzlemde ele alınıp incelenir. Lakin bu varlıkların dikey (ontolojik) düzlemde incelenip varoluş sebep ve gayesinin mütalaası, her ne kadar birçok alanda çok ileri bir düzeyde bulunsa da pozitif bilimlerin sahasını aşar. Bu tür konular, hikmet ve felsefenin sahasına girerler. Hatta varlıkların varoluş sebep ve gayesi üzerine konuşan fizik bilginleri dahi, aslında bir filozof olarak bu hususları ele alabilirler, fizikçi olarak değil.</p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, ‘beyaz inci’ oluşuyla, cennetlik bir renk taşır, değerli madenler zümresinin rengini değil. Dolayısıyla “bu uyduruk sözleri kurgulayan İsrailî zihniyet, eğer elmasın değerinden haberdar olsaydı kesinlikle bu taş elmastır derdi”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> minvalinde yorumlar bu hususta anlamsızdır. Tabiat âleminin sınırları içerisinde bulunan tüm her şey aslında ne bir fayda ne de bir zarar sağlamaktan aciz taşlarla aynı değerdedir. Müminlerin Emiri (a.s) da zaten öyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify">“Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s) döneminden dünyanın son gününe kadar ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilen taşlarla kullarını hep sınayadurur. Eğer Kâbe’nin temelleri ve dış duvarlarındaki taşlar kızıl yakut ve yeşil zümrütten yapılmış olsaydı Allah’ın bu husustaki emrine uymak daha kolay olurdu…”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved ve Kâbe’nin taşlarının kıymeti, madensel bir değer miyarıyla ölçülemez. Dolayısıyla taşın türü bu hususta hiçbir değer taşımaz. Gümüş ve altının hiçbir manevî değeri yoktur. Bu doğrultuda Yüce Rabbimiz, Firavun’un Hz. Musa’nın sade ve kanaatkâr yaşamına bakarak “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> diye onu aşağıladığını ve bu sözleriyle aslında kendi tebaasını aptal yerine koyup beyinsiz addettiğini beyan buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Firavun kavmini küçümsedi ve aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler.”</i></strong><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yine bu anlamı pekiştiren şu beyanda bulunur:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”</strong></i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nüktelerin ışığında şu sonuçlara ulaşabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify">Evvela çok sayıda muteber rivayet, Hacer-i Esved’in semavî ve bir cennet taşı olduğunu ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">İkincisi, kat’i ve yakînî bilgiye dayanması gereken itikadî konuların ispatı hususunda haber-i vahid her ne kadar muteber sayılmasa da, aklî ya da naklî hiçbir delil de bu rivayetlerin içeriğinin bâtıl olduğunu ispatlamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncüsü, zanna dayalı bir delile istinat ederek o delilin delalet ettiği manayı kat’î bir ifadeyle değil de yine zannî ve muhtemel bir isnat ile İslam’a nispet edebiliriz. Tabi bu husus, rasyonel ya da tecrübî temelleri olan muteber bir aklî delille çelişme durumu söz konusu olmadığında geçerlilik arz eder. Delillerin eşit seviyede bulunduğu durumlarda ise yapılabilecek tek şey tevakkuf etmek, yani görüş belirtmekten kaçınmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Dördüncüsü, rical ilmine dair mütalaalarla dirayet ilminin verilerini birbirinden ayırmak gerekir. Zira bazı durumlarda bir hadisin senedi güvenilir râvilere dayanmakla birlikte ‘dirayet’ açısından aklın ve naklîn verileriyle çelişir. Bazı durumlarda ise bunun tersi söz konusudur; yani ‘dirayet’ açısından akıl ve nakille uyumluyken senedin râvileri bakımından problemli olabilmektedir. Bazı durumlarda ise hadisin içeriğinin sağlam bir temele dayanması ve dinin ana hatlarıyla uyumlu görünümü bu problemin telafisini mümkün kılar. Dolayısıyla şu üç tutum; yani kabul, ret ve tevakkuf arasına fark koymak gerekir. Tevakkufun gerekli olduğu durumlarda en iyisi sükûttur; yalanlamak ve reddetmek değil. Zira yalanlama ve reddetme de tıpkı ispat ve kabul hususunda olduğu gibi bir delil ve kanıtın varlığını gerektirir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kıyamet Gününde Hacer-i Esved’in Şahitliği</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe ile birlikte Allah’ın apaçık ayetlerindendir<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a>. O Rabbimizin yeryüzüne uzanan sağ elidir ve ona el sürmek Allah’la biatleşmek payesindedir:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“O Allah’ın, arzındaki sağ elidir ve O, onun vesilesiyle kullarıyla biatleşir.”</i></strong><a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved de tıpkı ‘mescit’ gibi yarın kıyamet günü bir grup insan lehine şahitlik edecektir. Bu doğrultuda Emiru’l Müminin Ali (a.s), Hacer-i Esved’e el-yüz sürerken bir yandan da “ben senin ne bir fayda ne de bir zarar taşıyamayacağını biliyorum; ama sırf Resul-i Ekrem seviyordu diye seni seviyorum” diyen birine cevaben şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’a and olsun, kıyamet gününde Allah, onu diriltecektir ve onun bir dili bir de dudakları olacak ve o ona vefalı olanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde İmam Sadık (a.s) bu söz konusu evham karşısında üstelik üstüne basa basa şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yalan söylemiştir, yalan söylemiştir, yalan söylemiştir! Zira kıyamet günü Hacer’in akıcı bir dili olacak ve kendisine hakkıyla vefalı kalanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rivayet mecmualarında Hacer-i Esved’in ve benzeri makamların faydalarını sarih bir dille ifade eden bu tür hadisler, bu makamların bir vesile babından ve Allah’ın inayet ve bereketinin bir sonucu olarak söz konusu etkiye sahip olduklarını beyan ederler. Yoksa örneğin Kâbe’nin taşlarından hiçbirinin kendisi bizzat ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilir. Nitekim Emiru’l Müminin (a.s) da bu taşların zâtî bir tesirinin olmadığını şu sözlerle ifade buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bunlar, ne bir zarar verebilen ne de bir fayda sağlayabilen; ne işiten ne de gören taşlardır…”</i></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu nûrânî buyrukta yer alan “taşlar” tabiri, Kâbe’nin normal taşlarıyla ilgili olup zâhirî itibarıyla Hacer-i Esved-i kapsamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.408</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.342-343</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Age. c.5, s.275</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Age. c.11, s.225</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Men La Yahduru’l Fakih, c.2, s.192-193; Bihar, c.7, s.339-340</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. El Kâfi, c.4, s.184-186; El Heraic ve El Ceraih, c.2, s.585; Bihar, c.45, s.346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.317-322</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> ‘İsrailiyye’ kavramının çoğulu olan ‘İsrailiyyat’ köken itibarıyla Yahudi kitaplarına dayanan hikâyelere denir. Lakin git gide ‘galebe’ babından hadis, tarih, tefsir ve sair kalıplar içerisinde İslam düşmanları vasıtasıyla İslami düşünce ve kültür havzasına giren her tür hurafe ve bâtıl inanç için kullanılmaya başlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El Mizan, c.1, s.290-295</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Hicr: 21</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Zümer: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadid: 25</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Ra’d: 39</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Buruc: 22</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Nahl: 96</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.467</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 192. Hutbe</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Zuhruf: 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Zuhruf: 54</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Zuhruf: 33</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.239</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Age. s.316-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Age. s.320-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Age.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/haceriz-1.jpg" type="image/jpeg" length="46049"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Zilhicce ayının ilk on gününün şeref ve azametiyle ilgili Resulullah efendimizden (s.a.a) iki rivayet varit olmuştur. Birincisinde şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yüce Allah nezdinde hac ayının ilk on gününden daha bereketli ve hayır işlere verilen ecir bakımından daha büyük hiçbir gün yoktur.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci rivayete göre ise şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Değerli ârif, merhum Mirza Cevad Ağa Melikî Tebrizî (r.a) bu hadisi, birincisinden daha önemli görürdü.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Bu hadisin öneminin sırrı, ikinci hadiste ‘muhabbet’ ve sevgiden söz edilmesidir; ‘azamet’ ve büyüklükten değil. İkinci rivayetteki <i>“en sevgili/en mahbup”</i> tabiri, <i>“daha bereketli ve daha büyük”</i> tabirlerinden daha derinliklidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her iki rivayette de Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu soru yöneltilir: <i>“Acaba Allah yolunda cihat gibi ameller dahi ilk on günün amelleri kadar değerli ve sevgili değil midir?”</i> Hz. Peygamber, muhataplarının <i>‘cihad’</i> ve <i>‘şehadet’</i> arasındaki farkı kavrayabilmesi için şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her cihad ve her savaş meydanında yer almak, zilhiccenin on gününün faziletine sahip olamaz. Ancak malını ortaya koyarak ve canını feda ederek gidip de dönmeyen mücahitler müstesna. Çünkü onlar, çok özel bir makama ve daha yüce bir mükâfata nâil olurlar.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Son cümledeki nüktenin sırrına gelince; şehid, şahadeti gerçekleştiği zaman ve tarihe, değer ve iftihar katar. Şehid, yattığı her toprak parçasına şeref bahşeder. Bu itibarla, Kerbela Şehitleri Ziyaretnamesi’nde, şahadet coğrafyasının pak ve tertemiz olduğundan bahsedilir: “Sizler tertemiz idiniz ve içinde defnolunduğunuz topraklar da temiz kılındı!” dolayısıyla bir cihad hareketi, eğer şehadetle sonuçlanıyorsa, hiçbir amel ona denk gelemez. Zira şehid, içinde yaşadığı zamanı da mekânı da kendi kanına borçlu kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Söz konusu Ziyaretname’deki <i>“Şehitlerin, şehit düştükleri yer ve defnolundukları mekânlar, pak ve temizdir”</i> cümlesini bir kıyasın (mantıksal anlamda kıyas, tasım, dedüksiyon) küçük önermesi olarak ele alacak olursak; bu kıyasın büyük önermesinin Kur’an-ı Kerim’de şu ayette yer aldığını görürüz:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbinin izniyle pak ve temiz bir beldenin bitkisi meyveye durur…”</i></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Evet, tertemiz bir beldenin meyveleri Rabbimizin izniyle tomurcuklanır ve verimi başkalarına da erişir.</p>

<p style="text-align:justify">Anladığımız kadarıyla hac ve ona özgü günlerin cihattan –tabi şahadetle sonuçlanmayan cihattan- dahi üstün ve faziletli sayılması, sadece ibadî açıdan değildir. Haccın diğer birçok boyutu da bu üstünlükte pay sahibidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hac aylarından sayılan zilkadenin yirmi beşinci gününde vuku bulmuş en önemli hadise, ‘Dahvu’l- Arz’ hadisesidir. ‘Dahvu’l- Arz’ bazı rivayetlerde yer aldığına göre, Kâbe’nin zemini ve harem mıntıkasının ortaya çıkıp genişlemeye başladığı günün adıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin onarılması, hac ahkâmının açıklanması ve İbrahimî (a.s) ezanın; yani insanlığı hacca davet ilanının gerçekleştiği ay yine zilhicce ayıdır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zilhiccenin ilk on gününde gerçekleşen en önemli tarihi hadise, Beraat suresinin nüzulü ve bu surenin teberri Emiri Ali b. Ebi Talip (a.s) aracılığıyla iletilmesi hadisesidir. İlkin ‘Sakife Ashabı’ndan birileri, bu görevin ifasının ve bu sureyi okuma vazifesinin kendilerine verileceği ümidini taşıyorlardı. Ancak ‘teberri’ ayetini nâzil eden Allah, onun nasıl iletileceğinin kuralını da nazil etti. Zira bu ‘teberri’ ilanı, bizzat ‘tevelli’ ve ‘teberri’ mazharı olan biri tarafından gerçekleştirmeliydi. Ey peygamber! Sen veya senin canın hükmünde olan birisi dışında hiç kimse bu mesuliyeti yerine getirme liyakatine sahip değildir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Sen yahut senden olan biri dışında kimse eda etmesin!”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla Resulullah’ın ‘canı ve ruhu’ olan Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> şu ayeti tebliğ vazifesiyle görevlendirildi.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzak ve beridir...”</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri hadiseler, haccın zamanının dahi söz konusu özelliklerinden dolayı ayrıca bir fazileti vardır. Zira daha öncede değindiğimiz üzere, her bir zaman dilimine, o zamanda yaşayanlar ve yaşananlar ve her bir mekâna orada bulunanlar ‘iftihar’ ve ‘şeref’ bahşeder. Yoksa zamanın özü ve parçaları arasında ya da mekânın özü ve onu şekillendiren geometrik boyutları; yani uzunluk, genişlik, derinlik ve yüksekliği arasında hiçbir fark gözetilemez. Elbette eğer bir şeyin gayp hazinelerinde belirgin bir taayyünü varsa, bazı özel niteliklere sahip olması mümkündür. Bu özellikler o hazinelerden nâzil olduktan sonra zuhur bulur. Ancak eğer bir şey gayp mertebesinde hiçbir taayyün taşımıyorsa ve nâzil olduktan sonra bir taayyün buluyorsa, söz konusu özellikler bu taayyün mertebesinde meydana gelir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinde ve Hac Esas Alınarak Alınan Kararlar ve Yapılan Sözleşmeler</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Bir İbrahimî gelenek olan haccın ve adının yaşaması adına, bütün İbrahimî Peygamberler (a.s) en basitinden en önemlisine kadar bütün sözleşme ve antlaşmalarını hac döneminde yahut haccın adını anarak gerçekleştirirlerdi. Daha önce de değinildiği üzere Hz. Musa ve Hz. Şuayb (a.s) arasındaki sözleşmede ‘sekiz yıl’ yerine ‘sekiz hac’ tabiri kullanılmıştır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Hz. Şuayb (a.s) Musa-yı Kelim’e şöyle der:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sekiz hac dönemi bana ücretli olarak çalışman şartıyla…”</i></strong><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yılda sadece bir kez hac merasimi düzenlendiğine göre demek ki burada, her bir hac bir yıl olarak değerlendirilmiştir. Bu, hac esas alınarak gerçekleştirilen sözleşmelerin en basitidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayın ‘zilhicce’ diye anılıp şöhret bulması, cahiliye döneminde dahi ‘Beyt’i haccetmenin’ bu ayda gerçekleşmesinden dolayıdır. Bu isimlendirme ve şöhret, hac merasiminin önemini yansıtmanın yanı sıra haccın köklü bir tarihi olduğunu da göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Musa-yı Kelim (a.s) yüce nübüvvet makamına eriştiğinde, Yüce Allah en önemli buluşma için zaman olarak hac aylarını tayin buyurdu. Buluşma süresini belirlemek doğal olarak Kelim’in (Musa’nın) değil. Mütekellim’in (Allah’ın) uhdesinde olacağından Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Kırk gece benim misafirim olacaksın!</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşte bu ‘erbain’ yani kırk gece, zilkadenin başından başlayıp zilhiccenin onuncu gününe kadar olan süredir. Hac merasiminin ve Beytullah ziyaretinin zirvesi de işte bu ‘erbain’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Zilkade ayı ve zilhiccenin ilk on günü, çile (erbain) için en münasip zamandır. Manevi makamlara erişmek, en az art arda gelen ve kırk gün sürecek ihlâslı bir mücahede ve çaba gerektirir. Öyle ki, her kim kırk gün boyunca her açıdan ihlâslı bir niyetle Allah için adım atarsa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir kul, kırk gün Allah için ihlâslı olursa, hiç kuşkusuz hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.”</i><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Birileri eğer bir kemallere erişebilmişse aynen bu şekilde amel ettikleri içindir. Çilleye çekilmek, tabi ki yılın belirli gün veya aylarına münhasır değildir. Ancak zilkade ve zilhiccenin ilk on günü ilahî bir miattır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca<strong><i> “Fecre and olsun. On geceye de!”</i></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> Ayetlerinin en bariz karşılıklarından biri de zilhiccenin ilk on günüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Bazıları, uzlet ve inzivaya çekilmeyi çilenin şartlarından bilirler. Lakin dikkat edilmesi gereken nokta şudur: dünyadan arınıp inzivaya çekilmek elbette övgüye şayan ve arzulanan bir amel olmakla birlikte bu, dünyadaki halktan, toplumdan ve toplumsal sorumluluklardan uzak durma anlamında ele alınmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Musa-yı Kelim, o kırk gün kırk gece hep oruçluydu.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> Zira bu çilede onu doyurup susuzluğunu gideren ilahî buluşma ve ona kavuşmaydı.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Bu çilenin mahsulü hakkın tecellisini şuhûd edebilmekti:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü…”</i></strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Fakat yalnızca bu değildi, ayrıca Tevrat’ı almaya hak kazanmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut…”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sözün özü şu ki, bütün bu ilahî mevhibeler hac merasiminin düzenlendiği günlerde Hz. Musa’ya (a.s) verilmişti. Bu sözleşme ve ahitleşme, halk (Musa) ve Hâlık (Allah) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en önemlisidir. O söz konusu ücretle adam tutma ve hizmet sözleşmesi ise iki mahlûk (Şuayb ve Musa a.s) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en basitlerindendir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.14, s. 273</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El Murakabat, 12. bölüm, s. 346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> İkbalu’l A’mal, s. 335; Mefatihu’l Cinan, Ziyarat-ı Mutlaka-yı İmam Huseyn (a.s) 7. ziyaret</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> A’raf: 58</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.7, s. 331-332 ve c.9, s. 347-348</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Keşfu’l Esrar, c.1, s. 361</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Biharu’l Envar, c.35, s. 303</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. Al-i İmran: 61 “de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımız ve kadınlarınızı kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Tövbe: 3</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 5, s. 414; Biharu’l- Envar, c.96, s. 64</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Kasas: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> A’raf: 142</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Uyun-u Ahbar-i Rıza (a.s) c.2, s. 69, Hadis 321; Biharu’l- Envar, c. 67, s. 242-243</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Fecr: 1-2</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Durru’l- Mensur, c.3, s. 535-536</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Hz. İmam Sadık (a.s) “Rabbim! Hoşnut olasın diye sana acele geldim…» (Taha: 84) Ayetinin tefsirinde şöyle buyurur: Hz. Peygamber Musa’nın durumunu şöyle açıklar: O, kırk gün boyunca ne giderken ne de dönerken Rabbine olan iştiyakından dolayı ne yedi, ne içti, ne uyudu ne de başka bir şey arzuladı.” (Misbahu’ş Şeria, bab 94, s. 196</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> A’raf: 143</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> A’raf: 145</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/hac-gunleri-1.jpg" type="image/jpeg" length="40935"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Evrensel ve Ölümsüz Din]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Evrensel ve Ölümsüz Din</strong></p>

<p style="text-align:justify">İslam, Allah tarafından nâzil olunmuş yegâne cihanşümul din ve bütün insanî erdemleri içeren en eşsiz mekteptir. İslam, bütün bâtıl dinleri gölgede bırakan ve bütün hepsine gâlip gelen tek dindir. Dolayısıyla dünyanın her yerinde ve yeryüzünün bütün coğrafyalarında hayata aktarılabilir ve uygulanabilir bir içeriğe sahiptir. Binaenaleyh bu içerik, tarihin bütün evrelerinde faydalanılabilecek ve insanî yücelik doğrultusunda işlev görebilecek şekilde ortaya konulabilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın en yüce ve en önemli özelliği şu iki nitelikle açıklanabilir: Biri, kuşatıcılık; ikincisi, süreklilik. Bunun anlamı şudur: İslam, siyah, beyaz, sarı ve sair bütün insanları tek tek kuşatır. Zira bütün insanlar; dolayısıyla bütün kabile, millet ve ırklar bu dine göre bir tarağın dişleri misali eşittirler. Hepsi tek bir dinin kuşatıcılığı altında ve onun şemsiyesinin gölgesindedirler. İslam’a göre hiçbir kavim, görmezlikten gelinemez. Aynı şekilde geçmişten geleceğe; kıyamet gününe kadar bütün zamanları kuşatır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul niteliğinin hikmeti, öncelikle onun insan fıtratını olgunlaştırmak için nâzil oluşunda yatar. Zira insan fıtratı hiçbir coğrafyaya hiçbir tarihsel evre ve zaman sürecine özgü olmayıp her tür ırksal faktör ve coğrafi olgunun etkisinden tamamen uzaktır. İşte bu itibarla değişmez bir eğitimsel altyapı ve sarsılmaz bir öğretim ve irşat zeminine sahiptir. İkicisi, İslam’a göre insanın asıl öğretmeni, eğitmeni ve yetiştiricisi, Allah’tır. Ki O’nun her şeyi kuşatan ilim deryasına ne herhangi bir cehalet yol bulur ne de sonsuz huzur ve şuhûd dergâhına bir an olsun yanılgı ve unutkanlık arız olur. Dolayısıyla O’nun razı olduğu bir dinin, bütün insan topluluklarının hidayeti doğrultusunda sarsılmaz bir zemin ve zeval bulmaz bir yapı üzere inşa olunduğunu kabul etmek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Buradan alınacak sonuç şudur: İnsan fıtratı ve beşerin özgün yaratılışı, hidayet kabiliyetine sahip ve her tür değişim ve dönüşümden beri olduğuna göre ve bütün insanların hidayet edicisi olarak âlemlerin rabbi ‘ilim’, ‘cehalet’, ‘şuhûd’, ‘yanılgı’, ‘hatırlama’, ‘unutma’ gibi her tür değişimden münezzeh olduğuna göre, O’nun insanların hidayeti için vazedeceği bütün kanunlar kaçınılmaz olarak her tür zeval ve zaaftan uzak olacak, bütün zamanlar boyunca ve bütün yeryüzü sathında geçerli ve ebedi kalacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> <i><strong>“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> <strong><i>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: «Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir…”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yani, insanların kurtarıcısı olan yegâne din, Allah tarafından nâzil kılınmış tek din, insanın değişmez fıtratı ile uyumlu gerçek din ve aynı şekilde bütün büyük peygamberlere (a.s) gönderilmiş olan ve onların insanları davet ettikleri biricik din, İslam’dır. Dolayısıyla peygamberler arasında hiçbir ihtilaf ve getirdikleri din hakkında hiçbir farklılık söz konusu değildir. Bütün ihtilaf ve ayrılıklar çıkarcı zalimler ve din taciri âlimler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ancak eğer semavî dinler arasında özellikle bazı ayrıntılarla ilgili bir farklılık gözleniyorsa bu, önceki dinlerin bâtıl olduğu ya da aslında fâsit olduklarını göstermez. Zira bütün o söz konusu ayrıntılar dahi hak ile mutabık, kendi yer ve zamanında gerekli ve kaçınılmaz bir rol oynamışlardır. Ancak bugün için bu zorunluluk kalktığından ve geçerlilik süresi dolduğundan dolayı yürürlükten kaldırılmışlardır. Yoksa ‘bir programın iptali ve aslında fâsit olduğunun beyanı’ anlamında ‘nesih’ semavâ ahkâm için asla söz konusu edilemez. Zira bütün bu programları tanzim eden bizzat Rabbimiz olup o ise, haktan gayri bir söz söylemez.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola o eriştirir.”</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Başka bir açıklamayla; İslam bütün milletleri çatısı altında bulundurur. Bütün zamanlarda ve zamanın hem aktığı yatak hem de varoluş sebebi yani gökler ve yerler dürülüp ortadan kaldırılıncaya kadar<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> İslam süreklilik arz eder ve bâki kalır. Bu demektir ki zamanın ve gece ve gündüzlerin akışı onu eskitemez; onu işlevsiz kılamaz. Aksine günbegün daha bir canlılık ve zindelik katar. Dolayısıyla İslam açısından geçmişin, gelecekle hiçbir farkı yoktur. Zira İslam, ilahî bir olgudur; zamanı aşkın, hareket ötesi ve madde üstü. Bu itibarla asla zeval bulmaz; zaman var oldukça bâkidir, bâki kalacaktır. Tarih boyunca, yani insanoğlu yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren hep var olagelmiştir. Zira evvela her insan ilahî bir dine sahip olmak zorundadır ve dahi ilahî din olarak İslam’dan gayri hiçbir din yoktur. Çünkü ‘din’ Allah nezdinde sadece ve sadece İslam’dır.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam dışında hiçbir din kabul görmez.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecek­tir...”</i></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Zira İslam, insanların özgün yaratılışlarının kaynağı ilahî fıtrat üzeredir ve Allah’ın yaratışı için bir değişim ve dönüşüm düşünülemez. İşte budur kıvama erişmiş en sabit en metin din:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“…Allah’ın fıtratı ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte yegâne sabit din budur…”</i></strong><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul ve ebedi niteliğinin başlıca şahidi Kur’an-ı Kerim’dir. Zira o, âlemlerde yaşayan herkes için bir uyarıcıdır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Ne mübarektir, Furkan’ı (Hakla bâtılı ayıran Kur’an’ı) âlemler için uyarıcı-korkutucu olsun diye kuluna parça parça indiren!”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, bütün âlemler için bir öğüt bir hatırlatmadır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“O, âlemler için yalnızca bir öğüt ve hatırlatmadır.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, apaçık bir dille Allah’tan gayri bir hidayet kaynağının olamayacağını bildirir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”</strong></i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Senin Rabbin sana hidayet kaynağı olarak yeter vurgusuyla birlikte yine şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“De ki: Allah’ın hidayeti, asıl hidayetin kendisidir.”</strong></i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki her iki ilkeye, yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerine Kur’an’ın nüzulünün başlangıcında ve ilk surelerde dahi açıktan vurguda bulunulmuştur. Şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”</strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayet Peygamber’in dâvetinin bütün ‘âlemler’ için bir ‘zikir/öğüt/hatırlatma’ ve ‘hidayet’ kaynağı olduğunu izah etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Bkz. Enbiya: 104 ve Zümer: 67</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Al-i İmran: 85</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Furkan: 1</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Yusuf: 104; Sad: 87; Tekvir: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Furkan: 31</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> En’am: 71</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Kalem: 52</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/evrensel-din-1.jpg" type="image/jpeg" length="70698"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Seyr u Sülûk Aşamaları (II)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak (II)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Varlık âlemi üzerinde irade ve özgürlük sahibi varlıkların tedbir ve yönetimine, daha üst bir irade hâkimdir. Bu irade, bir atom çekirdeğini içine almış olan bir elektronun hareketinden tutun da en büyük gezegen ve galaksilerin hareketine kadar bütün hareketlere yön veriyor. İrfânî makamlara ulaşmamış olan sıradan insanlar bile zaman zaman bu üstün iradeyi açık bir şekilde görebiliyorlar. Hayatımız boyunca birçok defa işlerimizin planladığımızdan çok daha farklı geliştiğini ve hiç ummadığımız büyük sonuçlar elde ettiğimiz olmuştur. Sekiz yıllık kutsal savunma dönemi boyunca savaş meydanlarını dolduran askerlerimiz bunun birçok örneğini bu zaman içinde yaşamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Fiilde tevhit makamına varmış olanlar bütün varlık dünyasını, içerdiği bunca çeşitliliğe rağmen bir bütün olarak görüyorlar. Arifin gözünde her şey tam olarak olması gereken yerdedir ve bütün varlıkların hareketleri, bir elektronun yörüngesinden çıkmasından tutun da yeni bir kuyruklu yıldızın doğuşuna kadar ve galaksilerdeki büyük patlamalar, bütün hareketlilikler, tamamen bir üstün iradeye tabidir. Arifler bütün bunları eşsiz bir ressamın resmetmiş olduğu farklı çizgiler olarak görüyorlar. Gerçek anlamda fiilde tevhit makamına varmış olan birisi bu resimdeki renklerin ne denli büyük bir özenle seçilmiş olduğunu kolaylıkla görebilir. Bu resimdeki bütünlük içinde cebir yoktur ve bütün varlıklar kendi alanları dâhilinde kendi özgürlüklerini kullanıyorlar. Ancak aynı zamanda üstün bir irade bu fiiller ve hareketleri birbirine bağlıyor ve bir düzen oluşmasını sağlıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim ve hadislerde gelmiş olan kaza kader inancı, ilahî meşiyet ve benzeri konularla ilgili öğretiler insanı bu makama ulaştırmak yönünde iyi bir yardımcıdır. Bu öğretiler insana bütün varlıkların zerre kadar ilahi irade dışına çıkamadığını ve aynı zamanda cebir içinde olmadığını öğretiyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tür konulara açıklama getirmek çok zordur; ancak bu gerçekleri yakından hissedenler en zevkli ressamların en güzel tabloları seyretmekten aldığı hazzın kat kat fazlasını alıyorlar. Bir resim tablosu her ne kadar güzel ve çekici olursa olsun nihayetinde bir ressamın sınırlı bakış açısının sınırlı bir alana yansımasından öteye gidemez. Ancak fiilde tevhid makamına varmış olanlar varlık âlemi büyüklüğünde, büyüklüğüne rağmen tek bir parça olan ve bütün renklerin olması gereken yerde olduğu eşsiz benzersiz bir tabloyu seyrediyorlar. Âriflerin bu resim tablosunu seyrederken yaşadığı haz karşısında bütün hazlar değerini yitiriyor.</p>

<p style="text-align:justify">İnce ruhlu insanlar tabiatın güzellikleriyle karşılaştıklarında büyük bir haz yaşıyorlar ve birkaç dakikalığına bile olsa diğer her şeyi unutuyorlar. Bu tür insanlar örneğin güzel bir resim tablosuyla karşılaştıklarında veya bir kanaryanın güzel ötüşünü duyduklarında kendilerinden geçercesine büyük bir haz yaşayabiliyorlar ve dakikalarca etraflarındaki her şeyi unutabilirler. Şimdi bunca ince ruhlu bir insanın sevgilisinin ona hatırlatan herhangi bir şeyle karşılaştığını düşünün. Günlerdir, aylardır veya yıllardır sevgilisinin ayrılığı ile yanıp tutuşan birisine sevgilisinden bir mektup ulaşırsa, sevgilisinin el yazısı veya fotoğrafı ulaşırsa sizce nasıl bir haz yaşar? Bu haz, yemek içmek hazzıyla karşılaştırılabilir mi? Bütün varlık âlemi ârifin sevgilisinin bir eseri iken ârif kullar bu eseri seyrederken vücutlarından ayrılacakmışçasına büyük bir şevk ve haz yaşıyorlar.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>لَوْلاَ الاَْجَلُ الَّذي كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ لَمْ تَسْتَقِرَّ اَرْواحُهُمْ في اَجْسادِهِمْ</strong></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Allah’ın onlar için belirlemiş olduğu ecel vakti olmasaydı ruhları vücutlarında durmazdı.”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu aşamaya varmış olanlar seyr u sülûkun sadece bir aşamasını geride bırakmışlardır ve varlık âleminin tek bir idareciye sahip olduğunu görerek fiilde tevhid makamını elde etmişlerdir. Bu aşamadaki irfân yolcusu her ne kadar varlık âlemindeki tüm hareketlilikler ve hareketsizlikleri Yüce Allah’tan bilse de yine de varlıkların güzelliklerini, bilgilerini, güç, cesurluk, zekâ ve benzeri özelliklerini onların kendisine isnat ediyor. Bu nedenle sâlikin önünde sıfatta tevhid aşaması yer alıyor. İrfan yolunda ilerleyen sâlik, bütün fiilleri yüce Allah’a isnat ettiği gibi varlıkların taşıdığı tüm cemal ve kemal sıfatları da yüce Allah’tan bilmelidir ve bu sıfatların hiçbirisini hiçbir varlık için bağımsız bir şekilde düşünmemelidir. Bu aşamadaki irfân yolcusu hiçbir bilgi sahibini yüce Allah’tan bağımsız bir şekilde bilgi sahibi olarak görmüyor, hiçbir güç sahibini bağımsız olarak güç sahibi görmüyor ve insanların sahip olduğu tüm bilgi ve güçleri yüce Allah’ın sınırsız bilgi ve gücünün bir yansıması olarak görüyor. Bu aşamadaki sâlik tüm güzellikleri yüce Allah’tan görüyor ve gördüğü tüm güzelliklerle beraber o güzelliğin yaratıcısı, hakiki sahibi ve menşeini yani yüce Allah’ı görüyor. Sâlik, bu bakış açısına sahip olduğu vakit sıfatta tevhid makamına varmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak fiilde tevhid ve sıfatta tevhid aşamalarından sonra sâliki bekleyen üçüncü bir aşama var. Bu aşama zatta tevhid aşamasıdır. Bu aşamadaki irfân yolcusu bütün fiiller ve sıfatları yüce Allah’tan bilmekle kalmayıp bütün varlıkların kendisini bile bağımsız tek varlık olan yüce Allah’ın bir yansıması olarak görüyor.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>به دريا بنگرم دريا تو بينم به صحرا بنگرم صحرا تو بينم<br />
به هرجا بنگرم كوه و در و دشت نشان از قامت رعنا تو بينم</strong></p>

<p style="text-align:center"><i>Denize baktığımda denizi sen görürüm<br />
Sahraya baktığımda sahrayı sen görürüm<br />
Nereye bakarsam, dağlara bayırlara<br />
Hepsini senin güzel duruşunun belirtisi görürüm.</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı büyüklerimiz bu konuyu deniz ve ıslaklığına, deniz ve dalgalarına veya gölge ve gölge sahibine benzeterek anlaşılır hale getirmeğe çalışmıştır. Ancak bütün bu benzetmeler makulü mahsusa benzetmenin bir örneğidir ve çok kısır olduğu gibi konuyu gerçek anlamda da anlatamaz. Dalga, ıslaklık ve benzeri şeyler bir cismin farklı halleridir ve bir cevher ve özün arazlarından ibarettir. Bu nedenle yaratıcı ve yaratılan arasındaki ilişkiyi anlatamazlar ve bu yönde çok yetersizdirler. Bu yönde söylenen her şey, benzetme, istiare ve mecazdan öteye gidemez. Hiçbir ârif hiçbir dille bu ilişkiyi anlatamaz. Ârifler bir yana, hiçbir peygamber (a.s) veya masum imamlar (a.s) bu gerçeği kelimelere sığdıramazlar. Zira bu hakikat kelimeler ve kavramların üstünde bir hakikattir. Bu makam ancak yaşanarak algılanır ve hiç kimse bu makama varmadan bu hakikati algılayamaz.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu makamda birçok kişinin ayağı kayıyor ve diğer varlıkları yokmuş gibi silik gördükleri için <i>“Allah'tan başka hiçbir şey yoktur”</i> ve benzeri tabirler kullanılıyor. Bazıları daha aşırı tabirler kullanarak bazen edep kurallarını bile aşacak kadar ileri gidiyorlar. Örneğin bir ârifin <i>“cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur”</i> dediği nakledilmiştir veya bazı âriflerin <i>“enel hak”</i> yani <i>“hak benim”</i> dediği nakledilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Biz bu âriflerin birçoğunu tam olarak tanımıyoruz. Bu nedenle söylemiş oldukları bu sözleri varmış oldukları yüce hakikatlerin kısır yansımaları olarak mı yoksa yanlış ve eğri anlayışları olarak mı görmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Ancak bu bağlamda birisinden yararlanılacaksa en doğrusu masum zatlardan (a.s) yararlanmaktır. Zira bu zatların hatasız insanlar olduğu kesindir ve aynı zamanda bu makamlara varmış oldukları da şüpheli değildir. Gerçekten hakikat peşinde olan birisi masum zatlar (a.s) gibi kesin ve kusursuz kaynaklar durduğu yerde kuşkulu kaynakların peşine gitmez.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak kısaca seyr u sülûk aşamalarını fiilde tevhitle başlayıp zatta tevhitte bitmek üzere üç ana aşamada özetleyebiliriz. Daha önce açıklandığı gibi bu üç aşamanın ruhu insanın kul olmasından başka bir şey değildir. İnsanoğlu bütün varlıkların varlığını asli kaynağı yani Yüce Allah’a isnat etmelidir ve hiçbir şeyi kendisine veya yüce Allah dışındaki herhangi bir varlığa ait görmemelidir. Ancak bunun anlamı kötü yönlerimizi başka birisine isnat etmek ve bu sorumluluğu üzerimizden atmak değildir elbet. Esasen fiilde tevhid aşamasına varmış olan birisi kötü bir iş yapmıyor ve bu nedenle bu tür bir isnat için mahal kalmıyor. Bu makama varmış olan birisi Allah’a karşı gelecek olursa cezası da büyük olacaktır elbet ve cehennemin korkulu uçurumlarında asılı bırakılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan, seyr u sülûk, fiilde tevhid ve benzeri konuları ağzından düşmeyen insanların tamamını bu makamlara varmış olan insanlar olarak görmek de yanlıştır. Bu konularla ilgili kelimeleri iyi bilip de konu üzerinde kitaplar yazmış olan birisinin yeri aynı zamanda cehennem de olabilir. Bu makamlar kolaylıkla elde edilen makamlar değildir. Bir şey ne kadar değerli olursa ona varmak da o kadar çetindir. Yüksek bir dağın zirvesine çıkabilmiş olmanın insana verdiği his çok hoş olabilir; ancak bu hissi tatmak ancak büyük sıkıntılara katlanıp da zirveye kadar çıkabilenler içindir. Manevî konular için de aynı kural geçerlidir. Daha yüksek bir manevî makamı hedefleyenlerin işi bir o kadar zordur. Fiilde tevhid makamı, sıfatta tevhid makamı ve zatta tevhid makamı manevî makamlar içinde en yüksek üç makamdır ve bu makamlara varmak ancak çok büyük ve çok uzun zorluklardan sonra gerçekleşebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Burada yine seyr u sülûk ve irfân yolunun kulluktan ibaret olduğunu vurgulamak isterim. Bu kulluğu fiilde kul olmak, sıfatta kul olmak ve zatta kul olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz ve her bölüm için kendine özgü amel ve kurallar sıralayabiliriz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Muşarete, Murakabe ve Muhasebeyle Takva Sahibi Olmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Bu sorunun cevabına geçmeden önce kul ve köle bir insanın, efendisine tâbi ve onun emrinden çıkmayan bir insan olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla yüce Allah’a kul olmak, ancak kayıtsız şartsız ona tâbi olmakla ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmekle gerçekleşebilir. İşte insanı bu yolda tutan faktör takvadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle kulluk aşamaları içinde ilk aşama takvalı olmak ve takvalı olmayı meleke edinmektir. Takvanın anlamı yüce Allah’ın belirlemiş olduğu tüm zorunlu görevlerin gereğini yani farzlar ve haramların gereğini yerine getirmektir. Sâlik, takvalı olmayı meleke haline getirmek istiyorsa birkaç konuyu göz önünde bulundurmalıdır. Yani ‘muşarete’, ‘murakabe’ ve ‘muhasebe’ yapmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sabahleyin gözünü açan her insan önündeki yeni günü yüce Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu yeni bir fırsat olarak görmelidir ve bu günü yeni bir sermaye olarak değerlendirmelidir. Yatağa gidip de bir daha uyanamayan ne çok insan geldi geçti. Bu, hepimizin başına gelebilecek bir olaydır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> اللّٰهُ يَتَوَفَّى الأَْنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الأُْخْرى إِلى أَجَل مُسَمًّى إِنَّ فِي ذلِكَ لآَيات لِقَوْم يَتَفَكَّرُونَ </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle uykudan uyanabilmeyi yüce Allah’ın bize bahşetmiş olduğu yeni bir nimet olarak görmeliyiz ve yeni bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Uykudan uyanan insan önündeki bu fırsatı dünya ve âhiret saadetini kazanmak için kullanabileceği gibi bu fırsat içinde dünyasını ve âhiretini kararta da bilir.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerleyen sâlik bu hakikati göz önünde bulundurarak kendisini, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek üzere şartlamalıdır. Burada kendimizi bir ortak gibi düşünüp ortağımızın eline vermiş olduğumuz sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmesini bir ön şart olarak koşuyoruz. İnsanın kendisiyle yapmış olduğu bu anlaşma insanda büyük bir ruhî etki yaratıyor ve insanın gün boyunca yapması gerekenlere yönelik duyarlı olmasını ve gaflete düşmemesini sağlıyor. Bu nedenle günün başında sâlikin ilk yapması gereken iş ‘muşarete’dir. Yani kendisiyle oturup bir anlaşma yapmak, gün içinde bütün günahlardan uzak durmak üzere ve bütün farzları yerine getirmek üzere anlaşmak.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete sonrasında sıra ‘murakabe’ye geliyor. Sâlik, günün başında günahlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmek üzere kendisini şartladıktan sonra gün içinde bu anlaşma ve şartlamayı sürekli aklında tutmalıdır ve kendisini gözetip anlaşmaya aykırı davranışlardan uzak durmalıdır. “murakabe” sözcüğü bazı hadis ve dualarda da kullanılmıştır. Örneğin Münacat-ı Şabaniye’nin bir bölümü şöyledir:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>اِلهِي وَاَلْحِقْني بِنُورِ عِزِّكَ الاَْبْهَجِ فَاَكُونَ لَكَ عارِفاً وَعَنْ سِواكَ مُنْحَرِفاً وَمِنْكَ خائِفاً مُراقِباً</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’ım beni izzetinin nuruna kavuşturarak bana hazların en üstününü tattır da böylelikle seni tanıyayım, senin dışındakilere sırt çevireyim, yalnız senden korkayım ve sana karşı murakabe halinde olayım.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşini düzgün yapsın diye sürekli işçisinin başında duran bir patron gibi sâlik de gün boyunca nefsini gözetlemelidir ve anlaşma doğrultusunda hareket edip etmediğini denetlemelidir. Bu tür bir nezaret insanın doğru yoldan ayrılmaması yönünde oldukça etkilidir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe sonrasında son aşama olarak sıra ‘muhasebe’ye geliyor. Muhasebe, insanın uyumadan önce gün boyunca yapmış olduklarını birer birer gözden geçirerek kendisini sorgulamasıdır. Ortağının yaptıklarını denetleyen bir sermaye ortağı gibi insan kendisini, gözünü, kulağını ve diğer tüm organlarını denetlemeden geçirip gün boyunca yapmaları gereken işleri yapıp yapmadıklarını, herhangi bir hata ve yanlışlık yapıp yapmadıklarını denetlemelidir. İnsan, bu denetleme sonrasında kulluk gereği yapmış olduğu işler için yüce Allah’a bu başarıdan ötürü şükretmelidir ve herhangi bir kusur gördüğü durumlarda ise vakit kaybetmeksizin yüce Allah’tan af dileyip hatasını düzeltme yoluna gitmelidir. Hadislerde bahsedildiği üzere günahları kaydetmekle yükümlü melekler kulun herhangi bir yanlışını gördüklerinde yedi vakte kadar bekliyorlar ve bu süre içinde kul, yanlışından dönüp tövbe etmemişse yedi vakit sonrasında günahını kayda geçiyorlar. Bu nedenle insan, her gün yaptıklarını gözden geçirmelidir ve herhangi bir hatası varsa af dileyip tövbe etmelidir, kaza gerektiren bir yanlışlık yapmışsa, mâli yükümlülük gerektiren bir hata yapmışsa veya herhangi bir şekilde telafi edebileceği bir yanlışlık yapmışsa vakit kaybetmeden gereğini yapmalıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Günün başlangıcındaki muşarete, gün boyunca devam eden murakabe ve gün sonundaki muhasebe, seyr u sülûkun tüm aşamalarında devam etmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ancak sâlikin makamına göre bu aşamalar da yoğunluk bakımından farklılık kazanabilir...</p>

<p style="text-align:justify"><strong> - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nehcü’l- Belağa 184’üncü hutbe.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Baba Tahir Hemedani’ye ait bir rubaidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Zumer, 42.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Mefatihu’l- Cinan, Şaban ayının ortak amelleri, sekizinci amel.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> İmam Humeyni ‘Kırk hadis’ kitabında konuyla ilgili şöyle yazıyor: Cihat halindeki insan için kaçınılmaz olan işlerden birisi muşarete, murakebe ve muhasebedir.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete, günün başlangıcında “bugün Allah’ın buyurduğunun dışına çıkmayacağım” şeklinde karar almaktır. Sadece bir gün buna uymak çok kolaydır elbet ve herkes bunu yapabilir. Yeter ki sen karar al, bunu dene ve ne kadar kolay olduğunu gör. Melun şeytan ve askerleri bunu senin gözünde büyütebilir; ancak buna kanma, bu, o melunun kandırma şekillerinden birisidir. Şeytanı bütün kalbinle lanetle, onun boş vesveselerini gönlünden sök at ve bir gün bunu dene. İşte bu durumda bunun aslında ne kadar kolay olduğunu göreceksin.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete ve bu karar sonrasında murakebe aşamasına başlamalısın. Murakebe ise karar süresi boyunca bu kararı göz önünde bulundurmak ve gereğine uymaktır. Bu süre içinde yüce Allah’ın rızasına uymayan bir işi yapmak isteği içinde doğarsa bil ki bu, melun şeytandandır ve seni aldığın karardan alıkoymak istiyor. Melun şeytan ve askerlerine lanet et ve onların şerrinden Allah’a sığın. Bu yanlış düşünceyi aklından çıkar ve şeytana sadece bugün yüce Allah’ın emrine tâbi olacağını söyle. Yıllardır bana türlü nimetler vermiş olan yüce Allah, yıllardır sağlık, sıhhat ve güvenlik nimetlerini benden esirgemeyen yüce Allah, ona vermiş olduğum küçük bir sözü yerine getirmemi hak etmiyor mu? Bu kadarcık ufak bir söze uymamak çok büyük haksızlıktır. Bunları şeytana söylersen defolup gidecektir ve rahmanın askerleri galip gelecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakebe, gün boyunca yaptığın hiçbir işle, ticaretinle, yolculuğunla, eğitiminle ve diğer işlerinle uyumsuz değildir. Akşam vakti muhasebeye sıra gelene dek bu halini korumalısın. Muhasebe ise bu kararını yerine getirip getirmediğini denetlemek üzere nefsini hesaba çekmendir. Elindeki bütün nimetlerin sahibiyle yapmış olduğun bu küçük anlaşmaya sâdık kalıp kalmadığını denetlemendir. Ahdine vefa edebildiysen bu başarıyı sana bahşetmiş olan yüce Allah’a şükretmelisin ve bir adım ileriye gittiğini, bu başarıdan ötürü yüce Allah’ın seni ödüllendireceğini, elinden tutacağını, dünya ve âhiret işlerinde ilerleyeceğini ve bir sonraki günde işinin daha da kolay olacağını bilmelisin. Bunu başarabilirsen, bu dünya mükafat ve ceza dünyası olmamasına rağmen bu dünyada başarının hazzını yüce Allah sana yaşatacaktır. Şunu bil ki yüce Allah sana çok çetin bir iş yüklememiştir ve yapamayacağın bir işi senden istememiştir ancak şeytan ve askerleri bunu senin gözünde ağır bir iş olarak gösteriyorlar. Muhasebe yaparken gün içinde herhangi bir kusur işlediğini fark edersen bundan dolayı yüce Allah’tan özür dilemelisin ve yarın yiğitçe sözünde duracağına, anlaşma gereğini harfiyen yapacağına karar vermelisin. Yüce Allah başarı ve saadet kapılarını sana açıp da seni sırat-ı müstakime götürene dek bu düzeni korumalısın ve buna devam etmelisin. (Kırk Hadis, sayfa: 9 ve 10)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Üstadın “doğru yolu arayanlara İmam Sadık’tan öyküler” adlı eserinde de değindiği gibi burada dördüncü bir aşama da söylenmiştir. Bu aşamaya ‘muatebe’ deniliyor. Muatebe aşamasında sâlik gün içinde yapmış olduğu hatalardan ötürü kendisini cezalandırıyor ve örneğin bir sonraki gün oruç tutmak şeklinde, infakta bulunmak şeklinde veya herhangi başka bir hayır iş yapmak suretiyle yapmış olduğu hatayı telafi etmeğe çalışıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 22:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/bolum-iki1.jpg" type="image/jpeg" length="27668"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
