25 Ekim 2021 Pazartesi Saat:
04:30
18-05-2021
  

Razı Olmuş ve Razı Olunmuş Nefis

Rabbimin merhamet edip koruduğu kimseler dışında, nefis insana sürekli kötülüğü emreder

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

 

“Ey huzura eren nefis! Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak! (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” Fecr/27-30 

 

Bu hitap, kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzur ve itminâna erişmiş, gönül huzurunu elde etmiş mü’mine ölüm anında veya mahşer yerinde yapılır. Gaybın kapılarının açıldığı, ilâhî sır perdelerinin aralandığı o kritik anda mü’min, kendine verilen ebebî cennet müjdesi ile sevinir. Korkuları zâil olur, içi huzurla dolar. Çok güzel bir yolculuğa çıkmanın, cennet ve cemâlullaha doğru yol almanın son derece tatlı heyecanını duymaya başlar. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

 

“«Rabbimiz Allah’tır!» diye ikrarda bulunup, sonra da özde ve sözde dosdoğru olarak inanç, amel ve ahlâkta sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine melekler iner ve şöyle derler: «Korkmayın ve üzülmeyin! Size va‘dolunan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da, âhirette de size dostuz. Cennette canınızın çektiği her şey vardır; orada istediğiniz her şey sizindir. Çok bağışlayıcı, sonsuz merhamet sahibi Allah’tan bir ikram olarak!»” Fussilet/30-32

 

Bu âyetlerde “mutmainne, râziye ve merziye” olmak üzere nefsin üç mertebesine işaret edilir. Kur’ân-ı Kerîm’de başka âyet-i kerîmelerde de yine nefsin “emmâre, levvâme ve mülhime” mertebelerine işaret edildiği görülür. Dolayısıyla bunlar, emmâre derekesindeki ham bir nefisten tezkiye edile edile merziye ve kâmile seviyesine erişmiş ve cennete girmeyi hak etmiş kâmil bir nefse ulaşmanın kademelerini gösterir.

 

Âlimlerimiz bunlar üzerinde derinlemesine tetkikler yaparak İslâm ahlâk ve tasavvufunun temel esaslarını tespit etmişlerdir. Kur’an ve sünnet çerçevesinde nefsin terbiyesi, tezkiyesi ve kalbin tasfiyesiyle alakalı son derece makul ve uygulanabilir usuller ortaya koymuşlardır. Bu vesileyle kısaca nefsin mertebelerini izah etmek faydalı olacaktır.

 

Mâ­ne­vî ter­bi­ye ve te­kâ­mül es­nâ­sın­da mü­şâ­he­de edi­len nef­sin hâl ve mer­te­be­le­ri ye­di kı­sım­da mü­tâlaa olu­nur:

 

Birincisi; اَلنَّفْسُ الأمَّارَةُ (nefs-i em­mâ­re):

 

Ku­lu Rab­bin­den uzak­laş­tı­ra­rak kö­tü­lük­le­ri iş­le­me­ye sevk eden en aşağı du­rum­da­ki is­yan­kâr nefis­tir. “Em­mâ­re” çok em­re­di­ci de­mek­tir. Bu sı­fa­ta sahip olan nef­sin tek gayesi, olur olmaz arzularını öl­çü­süz­ce tat­min­den ibâ­ret­tir. Şeh­ve­tin esî­ri, şey­ta­nın yardımcısı ol­muş; key­fi­ne, zev­ki­ne ve günaha düş­kün olan nefis­tir. Nef­sin düş­kün­lük­le­ri ve aşı­rı is­tek­le­ri de­mek olan şeh­vet­le­re kar­şı her han­gi bir mü­câ­de­le gös­ter­me­mek, onun ar­zu­la­rı­na tâ­bî ola­rak şey­ta­nın yo­lu­na uyup git­mek de, nefs-i em­mâ­re se­vi­ye­sin­de bu­lu­nan kim­se­le­rin ah­vâ­li cüm­le­sin­den­dir. As­lın­da nefs-i em­mâ­re, sahi­bi­ne kar­şı şey­tan­dan bi­le teh­li­ke­li ola­bil­mek­te­dir. “Rabbimin merhamet edip koruduğu kimseler dışında, nefis insana sürekli kötülüğü emreder” (Yû­suf/53) âyet-i ke­rî­me­si, bu mer­te­be­de­ki nef­si anlatır.

 

İkincisi; اَلنَّفْسُ اللَّوَامَةُ (nefs-i lev­vâ­me):

 

Nefs-i em­mâ­re­si­ni piş­man­lık­la he­sâ­ba çe­kip, onun çir­kin hâl ve ha­re­ket­le­rin­den kur­tul­mak için gay­ret gös­te­ren­ler, nefs-i lev­vâ­me­ye doğ­ru me­sâ­fe alır­lar. “Levm et­mek”; kı­na­mak ve ayıp­la­mak de­mek­tir.

 

Nefs-i lev­vâ­me; yap­tı­ğı kö­tü­lük­ler­den, Al­lah’ın emir ve ya­sak­la­rı­na kar­şı gös­ter­di­ği ih­mâl ve ku­sur­lar­dan piş­man­lık du­ya­rak vic­dâ­nı sızlayan, bu yüzden de ken­di­si­ni şid­det­le kı­na­yan nefis­tir. Bu mer­te­be­de olan ki­şi, nefs-i em­mâ­re­de­ki fi­il­le­rin bâ­zı­la­rın­dan tev­be edip kur­tul­muş­tur. Yâ­ni gaf­let­ten bir neb­ze sıy­rıl­mış ve gü­nah ar­zu­su azal­mış­tır. An­cak bu his­ler ye­te­rin­ce ol­gun­laş­ma­dı­ğı için da­ya­na­ma­yıp tek­rar gü­nah­la­ra düş­mek­ten de ken­di­ni kur­ta­ra­maz. Bu kim­se­le­rin, Al­lah Te­âlâ’nın emir­le­ri­ne bağ­lı­lık­ta ve sâ­lih amel­le­rin­de ço­ğal­ma gö­rü­lür. Amel­le­ri çoğunlukla Al­lah için­dir. An­cak ilâ­hî il­hâm­la­rın bah­şet­ti­ği hu­zûr ve sü­kû­na tam mâna­sıy­la ka­vu­şa­ma­dık­la­rın­dan, Al­lah için yap­tık­la­rı sâ­lih amel­le­ri­nin halk ta­ra­fın­dan bi­lin­me­si­ni de iç­ten içe is­ter­ler. Yâ­ni nefs-i em­mâ­re­nin bazı kö­tü huy­la­rı devam et­mek­te, an­cak kul bu hâ­lin­den do­la­yı ken­di­ni kı­na­mak­ta­dır. Nef­sin ulaştığı bu mer­ha­le­nin is­mi, Kur’ân-ı Ke­rîm’de­ki, “Yemin ederim pişmanlık duyup dâima kendini kınayan nefse…” (Kı­yâ­met/2) âye­tin­den gel­mek­te­dir.

 

Üçüncüsü; اَلنَّفْسُ الْمُلْهِمَةُ (nefs-i mül­he­me):

 

Nefs-i em­mâ­re­den piş­man­lık du­ya­rak lev­vâ­me­ye doğru yük­se­len mü­min, bu mer­ha­le­de de tev­be ve is­tiğ­fara devam eder, gü­nah­lar­dan sa­kın­ır, mâ­ne­vî ir­şâ­da gö­nül ver­ir ve nefisle mü­câ­he­deye devam ederse yavaş yavaş “mül­he­me” mer­te­be­si­ne ulaşır.

 

Bu mer­te­be­de kul, Al­lah’ın lütfuyla iyi ile kötüyü net bir şekilde ayırt ede­bil­me ve şe­he­vî duy­gu­la­rı­nın aşı­rı­lık­la­rı­na di­re­ne­bil­me gücüne ka­vu­şur. Kal­bi Al­lah’tan gâ­fil kı­lan her şey­den uzak­la­şır. Ar­tık halk na­za­rın­da­kin­den çok, Hak ka­tın­da­ki mev­ki­inin en­dî­şe­siy­le do­lar. İmanî gerçekler kalpte günden güne açılmaya başlar. Lâ­kin bu il­hâm esin­ti­le­ri­nin Rah­mâ­nî olup ol­ma­dı­ğı­nı an­la­ya­bil­mek için, bir mâ­ne­vî reh­be­rin kont­ro­lü­ne mut­lak sû­ret­te ih­ti­yaç var­dır. Nef­sin bu mer­te­be­si­nin “mül­he­me” tâ­bi­riy­le ifade olun­ma­sı da Kur’ân-ı Ke­rîm’­de­ki:

 

“Yemin ederim nefse ve onu düzgün bir biçimde yaratıp düzenleyene. Ona kötü ve iyi olma kâbiliyetini ilham edene” (Şems/7-8) âyet­le­rin­den gel­mek­te­dir.

 

Dördüncüsü; اَلنَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (nefs-i mut­ma­in­ne):

 

Ce­nâb-ı Hakk’ın emir­le­ri­ne lâ­yı­kıy­la uyup, yasaklarından ti­tiz­lik­le sa­kın­mak sû­re­tiy­le mâ­ne­vî has­ta­lık­lar­dan kur­tul­muş, hakiki ve kuv­vet­li bir iman ile de hu­zûr, sü­kûn ve it­mi’nâ­na ka­vuş­muş nefis­tir. Kalb, zik­rul­lâh be­re­ke­tiy­le şüp­he ve te­red­düd­ler­den arın­mış, her an şü­kür ve se­nâ hâ­lin­de­dir. Bu mer­te­be­de kö­tü ve çir­kin va­sıf­lar, ye­ri­ni gü­zel ah­lâ­ka terk et­miş­tir. Dav­ra­nış ol­gun­lu­ğun­da zir­ve­yi teş­kîl eden ve bü­tün insanlığa örnek şahsiyet olan Resûlullah’ın (s.a.s.) yük­sek ah­lâ­kı, tarif­siz bir zevk ile gü­zel­ce ya­şan­mak­ta­dır. Ku­lun kal­bi, sa­bır, te­vek­kül, tes­lî­mi­yet ve rı­zâ ile taç­lan­mış­tır. Mut­ma­in­ne, Allah Teâlâ’yı tanıyan, tak­vâ ve ya­kîn eh­li­nin nef­si­dir. Böy­le kim­se­le­rin gö­nül­le­ri dâ­imâ Hakk’ın zik­riy­le meş­gûl­dür. Şer’î hükümlerin zahiriyle beraber bâ­tı­nı­na da vâ­kıf ol­muş­lar­dır. İşte “Ey kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş nefis!” (Fecr/27) âyeti nefsin bu mertebesine işaret eder.

 

Nefs-i mut­ma­in­ne, Ce­nâb-ı Hakk’ın yardım ve desteğiyle ha­kî­kat, se­kî­net ve ya­kî­ne ka­vu­şa­rak, ke­der ve en­dî­şe­ler­den kur­tul­muş, ba­zı keşf ve il­hâm­la­ra da nâ­il ol­muş­tur. Bu mer­te­be­de kal­bin üze­rin­de­ki gaf­let per­de­le­ri kalk­mış­tır. Gö­nül­ler, öte­le­ri ve ha­kî­kat­le­ri ay­ne’l-ya­kîn mer­te­be­sin­de mü­şâ­he­de hâ­lin­de­dir. Yâ­ni kalb, te­red­düd ve şüp­he­ler­den arın­mış, ger­çek bir tes­lî­mi­yet­le tam bir it­mi’nân ve hu­zû­ra er­miş­tir. Bu hâ­le eri­şen bir kul, dî­nî mü­kel­le­fi­yet­le­ri hem zâ­hi­ren ve hem de bâ­tı­nen te­red­düd­süz ola­rak kabul edip gü­zel bir şe­kil­de îfâ eder. Üs­te­lik bu kabul ve ina­nış öy­le­si­ne sağ­lam­dır ki, cüm­le âlem bir olup inan­dı­ğı­nın zıd­dı­nı id­dia et­se­ler, on­da en ufak bir te­red­düd hâ­sıl ede­mez­ler. Çün­kü o, mad­dî ve mâ­ne­vî âle­mi ar­tık ha­kî­kat pen­ce­re­sin­den sey­ret­mek­te­dir.

 

Mut­ma­in­ne­ye nâ­il olan bah­ti­yar kul­lar, sı­ra­sıy­la “râ­zı­ye”, “mer­zıy­ye” ve “kâ­mi­le” de­ni­len üç yü­ce mer­te­be­ye da­ha yö­nel­miş olur­lar ki, başarıları nis­pe­tin­de bun­lar­la Hakk’a ya­kın­lık ve vus­la­tın zir­ve­si­ne erer­ler.

 

Beşincisi; اَلنَّفْسُ الرَّاضِيَةُ (nefs-i rā­zı­ye):

 

Dâ­imâ Hakk’a yö­nel­mek sû­re­tiy­le Al­lah ile be­ra­ber ol­ma şu­uru­na eriş­miş, hik­me­ti­ne ve hük­mü­ne râm ola­rak Rab­bin­den râ­zı ve hoş­nud hâ­le gel­miş olan nefis­tir. Bu mer­te­be­ye yük­se­len kul, ken­di irade­sin­den vaz­ge­çip Hakk’ın irade­sin­de fâ­nî ol­muş­tur. “Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (Fecr/28) âye­tin­de­ki “Sen O’ndan râ­zı ola­rak” hük­mü­ bu ma­kâ­ma işaret eder. Bu rı­zâ hâ­li, Hak’tan ge­len bü­tün çi­le­li im­ti­han­la­ra kar­şı sa­bır gös­ter­mek ve bu hu­sus­ta O’nun irade­si­ni cân u gö­nül­den ka­bul­len­mek­tir. Âyet-i ke­rî­me­de bu­yu­ru­lur:

 

“Sizi mutlaka biraz korku ve açlık ile; biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” (Ba­ka­ra/155)

 

Bu âyet-i ke­rî­me­de ifade bu­yu­ru­lan “sab­re­den­ler” züm­re­sin­den ola­bil­mek, an­cak Ce­nâb-ı Hakk’ın takdiri­ne -ve­lev ki o takdir umul­du­ğu ve bek­len­di­ği gi­bi te­cel­lî et­me­se bi­le- râ­zı ol­mak ve as­lâ is­yâ­na düş­me­mek­le müm­kün­dür. İş­te nefs-i râ­dı­ye de, ilâ­hî irade­nin ha­yır ve­ya şer ola­rak te­cel­lî eden bü­tün ka­zâ hü­küm­le­ri­ne te­red­düt­süz tes­lîm olup rı­zâ gös­te­ren­le­rin, as­lâ şi­kâ­yet et­me­yen­le­rin ma­kâ­mı­dır.

 

Bu ma­kâ­mın im­ti­han­la­rı ön­ce­ki­le­re nis­bet­le da­ha ağır­dır. Zira in­san mâ­nen yük­sel­dik­çe ip­ti­lâ­lar ar­tar. Ni­te­kim Allah Resûlü (s.a.s.) şöy­le bu­yur­ur:

 

“İn­san­lar için­de en şid­det­li ip­ti­lâ­la­ra uğ­ra­yan­lar pey­gam­ber­ler­dir. Son­ra da on­la­ra ya­kın­lık de­re­ce­si­ne gö­re di­ğer kim­se­ler­dir. İn­san din­dar­lı­ğı öl­çü­sün­de iptilâ­la­ra mâ­rûz ka­lır.”

 

Bu sebeple şâir Fuzûlî şöyle der:

 

“Sîne-i çâkimden eksik etme tîr-i gamzeyi,

Ey gönül rânâ bilirsin kim gül olmaz dikensiz.”

 

“Aşkınla paramparça olmuş sîmenden gamze okunu eksik etme. Ey gönlümün güzeli, sen gülün dikensiz olmadığını bilirsin.”

 

Çünkü bu mer­te­be­de­ki mü­min­le­rin na­za­rın­da, ha­ya­tın gam ve sü­rû­ru bir­dir. Zira dünya­ya kal­ben bağ­lan­ma­dık­la­rı için, ha­yâ­tın se­vinç ve ke­der­le­ri on­lar için mü­sâ­vî hâ­le gel­miş­tir. Ha­yır ve­ya şer, her ne takdir olun­muş­sa hep­si­ni Ce­nâb-ı Hak’tan bi­lip râ­zı olur­lar.

 

Altıncısı; اَلنَّفْسُ الْمَرْضِيَّةُ (nefs-i mer­zıy­ye):

 

Râ­zı­ye mer­te­be­sin­de bu­lu­nan­la­rın, bu mer­te­be­nin bü­tün feyiz ve bereketinden istifade ede­bil­me­le­ri için, Ce­nâb-ı Hakk’ın da on­lar­dan râ­zı ol­ma­sı gerekir. Yâ­ni ku­lun Al­lah’tan râ­zı ol­ma­sı yet­me­yip, kâ­mil bir te­rak­kî için Al­lah’ın da ku­lun­dan râ­zı ol­ma­sı lazımdır. Di­ğer bir ifadey­le Hak’tan rı­zâ­mız, O’nun yü­ce rı­zâ­sı­na ma­zhar ola­bi­le­cek bir kı­vam ve gü­zel­lik­te ol­ma­lı­dır. Bu ger­çek­leş­ti­ği takdir­de “mer­zıy­ye” sı­fa­tı Al­lah’a râ­cî ol­ma­sı­na rağ­men, ku­lun bu­nu te­mî­ne me­dâr olan amel­le­ri be­re­ke­tiy­le bu ma­kâm ku­la da izâ­fe edil­miş­tir. Bu­na gö­re râ­dı­ye, Al­lah’tan râ­zı olan­la­rın; mer­dıy­ye ise Al­lah’ın da ken­di­sin­den râ­zı ol­du­ğu kim­se­le­rin ma­ka­mı­dır.

 

Ce­nâb-ı Hakk’ın biz­zat râ­zı ve hoş­nûd ol­du­ğu bir nefs olan mer­zıy­ye­de kö­tü huy­lar yok ol­muş, gü­zel huy­lar ve ah­lâ­kî me­zi­yet­ler in­ki­şâf et­miş­tir. Öy­le ki; Ya­ra­tan’dan ötü­rü ya­ra­tı­lan­la­ra şef­kat, mer­ha­met, sev­gi, cö­mert­lik, af­fe­di­ci­lik ve has­sâ­si­yet on­da bir lez­zet hâ­lin­de­dir. Bu mer­te­be­de­ki bir mü­min, nef­si­ni en gü­zel bir şe­kil­de mu­hâ­se­be ve mu­râ­ka­be eder. Her ne­fes­te var­lık ve benlik key­fi­ye­tleri­ni gö­ze­te­rek şey­tâ­nî hî­le­le­re kar­şı boş bu­lun­mak­tan sa­kı­nır. Yi­ne bu mer­te­be­de kul, her hâ­lü­kâr­da ve bü­tün mev­cû­di­ye­tiy­le Hakk’a tes­lîm ol­muş­tur. Al­lah’tan ge­len ka­hır ve­yâ lu­tuf te­cel­lî­le­ri­nin her iki­si­ne de gös­ter­di­ği rı­zâ be­re­ke­tiy­le ebe­diy­yet âle­mi­ne gö­çer­ken, ilâ­hî rı­zâ ile müj­de­le­ne­rek ken­di­si­ne cen­net hil’ati giy­di­ril­miş­tir. İşte “Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (Fecr/28) âye­tin­de­ki “Rab­bin de sen­den râ­zı ola­rak” hük­mü, bu hâ­li ifade et­mek­te­dir.

 

Bu hâl ve ha­kî­kat­le­re nâ­il olan bir kul, ar­tık hâ­di­sâ­tı “hak­ka’l-ya­kîn” mer­te­be­sin­den sey­ret­mek­te­dir. Allah’ın iz­niy­le bâ­zı gay­bî sır­la­ra vâ­kıf ola­bi­lir. Ce­nâb-ı Hak rı­zâ, te­vek­kül ve tes­lî­mi­yet­le­ri se­be­biy­le böy­le kul­la­rı­nın -âde­tâ- gö­ren gö­zü, işi­ten ku­la­ğı, ko­nu­şan di­li, tu­tan eli… olur. On­la­rın hâ­li­ne, kâ­li­ne ve gü­zel ah­lâ­kı­na te­sir kuv­ve­ti ih­sân eder. Yâ­ni nefs-i râ­zı­ye ma­kâ­mın­da mü­şâ­he­de et­ti­ği ke­mâ­lât te­cel­lî­le­ri­ni, şim­di biz­zat nef­sin­de tat­mak­ta ve o hâl­ler­le hâl­len­mek­te­dir. Sa­bır, te­vek­kül, tes­lî­mi­yet ve rı­zâ gi­bi has­let­ler, onun dav­ra­nış­la­rı­nın hâ­kim vas­fı du­ru­mun­da­dır.

 

Pey­gam­ber­le­rin yü­ce ah­lâ­kın­dan bu gü­zel hâl­le­re dâ­ir birkaç mi­sâl şöy­le­dir:

 

Hz. Yâ­kûb üs­tüs­te ge­len mu­sî­bet­ler se­be­biy­le hâ­li­ni, “Ba­na dü­şen an­cak sabr-ı ce­mîl­dir” di­ye­rek be­yân eder.

 

Da­ya­nıl­maz has­ta­lık ve ip­ti­lâ­la­ra mâ­ruz ka­lan Ey­yûb (a.s.), ha­nı­mı­nın: “Rab­bi­ne dua et de bu muz­da­rip hâ­lin son bul­sun” şek­lin­de­ki ta­le­bi­ne:

 

“– Hak Te­âlâ ba­na sek­sen se­ne sıh­hat­li bir ömür ver­di. He­nüz o ka­dar has­ta­lık çek­me­miş­ken sıh­hat is­te­mek­ten ha­yâ ede­rim” mu­kâ­be­le­sin­de bu­lun­muş­tur.

 

Hz. İb­râ­him de ate­şe atı­lır­ken yar­dı­ma ge­len me­lek­le­re:

 

“– Ate­şi yan­dı­ran kim­dir? O be­nim hâ­li­mi bi­li­yor. Siz­den bir ta­le­bim yok!” bu­yur­muş­tur.

 

As­lın­da nef­sin tez­ki­ye­si yo­lun­da kat edi­len mer­ha­le­ler, bun­lar­dan ibâ­ret ol­mak­la beraber, ke­mâ­lât eh­li­ne tev­dî olu­nan hiz­met­ler îti­bâ­riy­le bir mer­ha­le da­ha var­dır ki, ona da nefs-i kâ­mi­le ve­ya nefs-i sâ­fi­ye de­nir.

 

Yedincisi; اَلنَّفْسُ الْكَامِلَةُ (nefs-i kâ­mi­le/nefs-i sâ­fi­ye):

 

Nefs-i kâ­mi­le, tez­ki­ye ne­tî­ce­sin­de arın­mış, sâf, ber­rak, ul­vî ve ol­gun nefs­tir. Bü­tün mâ­ri­fet sır­la­rı­nın tah­sîl edil­di­ği ve an­cak Ce­nâb-ı Hak ta­ra­fın­dan veh­bî ola­rak lut­fe­di­len bir ma­kâm­dır. Hak ver­gi­si­dir, sırf ça­lış­mak­la el­de edil­mez. Ka­der sır­rı­na dayalı bir ilâ­hî ih­sân­dır. Nefs-i kâ­mi­le­ye eri­şen­le­re genellikle ir­şad hiz­me­ti emanet edildiğinden bu ma­kâ­ma ay­nı za­man­da “ir­şad ma­kâ­mı” da de­ni­lir. Ce­nâb-ı Hak, bu ma­kâm­da­ki­le­rin hâl ve dav­ra­nış­la­rın­da­ki mü­kem­mel­lik­le, in­san­la­rı gaf­let­ten uyandırıcı bir tesir lütfeder.

 

Nefsin kötü sıfatlarıyla bunların sebep olduğu feci âkıbeti zikrettikten sonra nefs-i mutmeinnenin büyük bir bayram sevincine vesile olacağını müjdeleyerek sona eren Fecr sûresini, insanın meşakkat içinde yaratıldığına temasla birlikte köleleri hürriyetine kavuşturmak, yoksulları doyurmak, bu konuda sabrı ve merhameti tavsiyeleşmek gibi  sarp yokuşu aşıp nefs-i mutmeinneye erişmeyi kolaylaştıracak faziletli davranışları beyân eden Beled sûresi izleyecektir:

 

 

Fecr Sûresi Hakkında

 

Fecr sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 30 âyettir. İsmini, birinci âyette geçen ve “tan yerinin ağarması, sabah aydınlığı” mânasına gelen اَلْفَجْرُ  (fecr) kelimesinden alır. Mushaf tertîbine göre 89, iniş sırasına göre 10. sûredir.

 

Fecr Sûresi Konusu

 

Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretini, nihâyetsiz ilim ve hikmetini gösteren varlık ve hadiselere yemin edilerek, bir taraftan da helak edilmiş önceki toplumlardan misaller verilerek insanlık, dünya imtihanının farkında olmaya, Allah’a ve âhirete imana ve O’na kulluk ve teslimiyete çağrılır. Kıyâmetin dehşetli manzaralarından kesitler sunularak, mü’minlerin ve kâfirlerin âkıbetleri haber verilir. 

 

 

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler