16 Ekim 2021 Cumartesi Saat:
23:27

Nehcû’l-Belaga'da Evrenin Yaratılışı II. Bölüm

07-11-2020 13:24


 

 

 

   

 

 

İkinci Rüzgârın Esmesi

"Sonra diğer bir rüzgârı yarattı ve onun estiği yeri kısır karar kıldı. Onu sürekli suyu hareket ettirmeyi sağlayacak şekilde tuttu. Onun esintisini şiddetli kıldı ve yaratıldığı yeri (sudan) uzak karar kıldı."

Önceden açıklandığı gibi İmam Ali (a.s) iki çeşit rüzgârdan bahsetmektedir. İkincisi kısır rüzgârdır. Şimdi bu kısır rüzgârın özelliklerine İmam'ın (a.s) buyruğunu esas alarak değineceğiz. Ancak, bu rüzgâra ne için kısır denmiştir?

Nehcû’l Belaga şarihlerinin bu konudaki en önemli açıklamaları şunlardır:

 
1- Zira o rüzgârın suyu hareket ettirmek dışında bir görevi yoktur


2- bir yere estiği zaman bir daha aynı yere esmez

Zahiren her iki görüş de doğru olmalıdır. Çünkü bu rüzgâr çok güçlü idi ve büyük bir patlama sonucu oluşmuştu ve mekânın içinde gerçekleşmiştir. İlk rüzgâr ise mekânı şekillendirmiştir. Bu rüzgârın mahiyeti, kendisinden önce mekânın oluşmuş olmasını gerektirmektedir. Bu rüzgârın molekülleri, mekânda oluşmuş büyük dalgalara dayanarak ilerliyorlardı ki, kuarklardan oluşan denize hamle etsinler.


Bir taraftan da, ikinci rüzgârın oluşmasındaki baş aktör, ilk rüzgârdı ve onun sayesinde ilerliyordu. Bu yüzden, bu rüzgârın doğurduğu yeni bir madde yoktu. Bu rüzgârın kaynağı da, enerji dolu bir yer olmalıydı ki, şartlar oluştuktan sonra ve havanın yarılmasının uzun bir süre ardından, aniden patlamış, atmosferlerin yolunu tutmuş ve çok güçlü bir rüzgâr ortaya çıkarmıştır. Sonra zerreleri, o denize saldırıya yönelmişlerdir.

Bu nükte, insana, cihanın iki zıt ve enerji dolu noktadan başladığını ilham etmektedir. Ancak bu iki noktanın patlaması belli bir aralıktan sonra olmuştur. Peki, kısır rüzgârın esmesi devam edegelmiş midir?

Dikkat edilmelidir ki, bu rüzgârın kaynağı aniden faalleşmiş, kısa sürede enerjisi yayılmış olmalıdır. O yüzden bir daha faaliyet gösterecek bir içeriği kalmamıştır. Bilâkis içindeki bütün enerji salıverilmiştir. Yani bu rüzgâr bir kere esebilmiştir. Bir daha esecek mahalli de kalmamıştır. Yani bu rüzgârın estiği yeri tespit etmek de, evrenin enflasyonu (yayılımı) yüzünden imkânsız hâle gelmiştir.
Bu nüktelere dikkat edilirse, ilk rüzgâr sürekli esmektedir ve varlık âleminin kütle çekimi gücünün eliyle çökmesine engel olmaktadır.

"Onu sürekli suyu hareket ettirmeyi sağlayacak şekilde tuttu." İfadesi, muhtemelen bu rüzgârın denize ulaştıktan sonra, onu dönüşüme uğrattı ve hatta o denizin moleküllerinin tepkisine neden oldu demek oluyor. Günümüz enflasyonu, ikinci türden kısır rüzgâr vesilesiyle oluşan enerjinin henüz galaksileri ileri götürdüğünü ve bir noktada çökmesine engel olduğunu söylemektedir.

 

"Onun esintisini şiddetli kıldı"


Tabiri, bu rüzgârın olağanüstü gücünü gösteriyor ki, bu esinti muhtemelen çok sıcak olmuş ve son derece fazla enerjiye sahipti. O hâlde ki, denizi parçalara ayırdı ve onun etkisiyle henüz evren genişlemektedir.

 
“..ve yaratıldığı yeri uzak karar kıldı.”


Çoğu şarihler, bu uzaklık noktasının nereden hesaplandığını açıklamamışlardır. Acaba bu rüzgârın yaratıldığı yer, coşkun denize nispetle mi uzaktaydı?


Bu uzaklığın denize nispetle olduğunu kabul etmek kesindir. Zira ilkel evrende, ölçü için coşkun denizden başka bir imkân yoktu ve o deniz bütün (maddi) varlık idi. Böyle bir görüş bizi çok ince bir sonuca ulaştırıyor ki, fezanın ve rüzgârın yaratıldıkları yer, birbirinde kenarında iki tane zıt kutup ve nokta idi. Yani Allah (c.c) âlemi iki zıt ve enerji dolu, sıcak noktadan, çift olarak yaratmıştır. Bu, evrende Kur'an'ın buyruğuna göre her şeyin çift olarak yaratılması konusuna uygundur. Yani ilk önce fezanın yaratılış yeri genişlemeye başladı ve kısır rüzgârın yaratılma ve genişleme noktası olan ikinci yer ise fezanın oluştuğu yerden uzaktı. O kadar uzaklaştı ki, sonunda ortam patlamaya elverişli hâle geldi. Şayet bu yüzden Hazret (a.s) bu rüzgârın yaratıldığı yeri “uzak kıldı” buyurmuştur.

Coşkun Denizin Birbirine Vurması

"Sonra ona o bol miktardaki suyu hareket ettirip birbirine vurarak denizlerin dalgalarını yükseltmeyi emretti."

İkinci patlamanın başlamasıyla, enerji her tarafa ışık hızıyla yayılmaktadır. Sanki şiddetli bir rüzgâr hızla esmektedir.


Bu rüzgâr bir süre sonra temel moleküllerden oluşan coşkulu denize ulaşmakta ve denizi şiddetle birbirine vurmaktadır.


Şiddetli bir çalkantıyı orada icat etmektedir.

"O rüzgâr, suyu su tulumu gibi hareket ettirip birbirine vurdu ve ona doğru şiddetle esti."

Bu ibare, denizin nasıl bir perişanlık yaşadığını göstermektedir. Onda büyük değişiklerin olduğunu iletir. Yer çekimi artık denizin toplanışını koruyamamıştır.


"Boş ve geniş bir yerde estiği gibi."


Bu ibare bize açıkça gösteriyor ki, bu rüzgâr o suya ulaşınca ona hiç bir engel olmaksızın nüfuz etti ve içine girdi. Şayet kolaylıkla bu rüzgârın hacimsiz moleküllerden oluşan bir rüzgâr olduğu sonucunu çıkarabiliriz.


Çünkü büyük oranda, birikintili bir suya rahatlıkla nüfuz etmiştir.


"Onun ilkini sonuna ve sakinini hareketlisine geri döndürüyordu."

 

Yani bu denizin ilki sonuna yetişmeye çalışıyordu, ters yönde gidiyordu ve harekette olmayan tek bir zerresi bile kalmamıştı.

Kabarcıkların Yükselmesi


"Yoğun bir su yukarı çıkıncaya ve birbiri üzerinde birikmiş olan kısım kabarcık oluşturuncaya kadar."

Bu olayların neticesi, sadece denizin ileri doğru hareket etmesini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onda alışılmadık bir durum meydana getirmişti. Bu, denizin bazı bölümlerinin diğerlerinden daha çok birikmesine ve bazı bölümlerin dağ kadar olmasına sebep oldu. Daha fazla birikintili olan bölgeler öyle büyük bir enerji sahibiydi ki, her biri milyarlarca yıldızın maddesini içlerinde barındırmaya kadirdi. O noktalardan kabarcıklar oluştu ve hızla yayılmaya, öne doğru atıldılar. Şayet bu yüzdendir ki, İmam Ali (a.s) ok fırlatmak için kullanılan "remâ" fiilinden istifade etmiştir. Çünkü bu sözün açılımı, "suyun biriken ve yoğun tarafı kabarcıkları fırlattı" demek oluyor. Fırlatma fiili denizden ayrılan köpük ve kabarcıkların anihareketini göstermektedir. Kabarcıklar hakkında daha fazla açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.


Hadiste geçen zebed köpük demektir ve sıvılarda sıcaklık sonucu ortaya çıkan bir şeydir. Suyun üstünde sıcaklıktan dolayı oluşan köpükler gibi. Ancak eğer köpüklerin büyümeye başladığını ve bir top kadar büyüdüğünü farz edersek, o zaman sizin ona büyük bir köpük demeniz mümkündür. Habab ise zahiren büyük köpüklere denmektedir. Dolayısıyla kabarcıkların birçok köpüğün bir araya gelmesiyle oluştuğunu dersek yanılmış olmayız.


Hazretin bahsettiği köpük ve kabarcıklar bizim tasavvur ettiklerimizden çok farklıdır. Köpük tabiri zihne yakın gelebilir ama denizin evrenin ilk şartlarında nasıl çalıştığını biliyoruz. Hatta onun sıcaklığının tasavvuru bize güçtür. Öyle ise, bu köpük veya kabarcıklar, enflasyon teorisine göre evren ve galaksilere şekil veren kabarcıklar türünden olmuş olabilirler. Hazret'in buyurduğu köpükler o denizin birikintili yerlerinden fırlatılmış, fakat köpük gibi işlev götürmüştür. Çünkü bu birikintili noktalar önce küçük kürelerdi. Sonradan bu noktalar hızla büyüdü ve yayılmayı sürdürdüler. Onlardan büyük parçalar denizden kalkıyor ve birbirlerine değiyorlardı. Fakat her biri büyümesini sürdürüyordu. Sabunlu suyun yüzeyinde köpüklerin üflenince yukarıya yükselmesi gibi. Bu farkla ki, ilk kabarcıklar ortaya çıkınca fırlatılıyorlardı direkt rüzgârla değil. Bu kabarcıklar ve köpükler zahiren az hacimli küreler idi ki, aşırı sıcaklıklarından ve birikimlerinden dolayı, denizden yükseldikten sonra hızlı bir şekilde fezada yayılıyorlardı. Bunlar belki de, enflasyon teorisindeki kabarcıklar gibiydiler.

"Allah o kabarcıkları açık fezanın boş ve geniş alanında yukarı kaldırdı."


Bu kabarcıklar nelerden oluşmuştu? İçlerinde neler gerçekleşiyordu?

Kabarcıkları oluşturan zerre ve moleküller, genelde kuarklar ve ayrıca foton ve elektronlar idi. Ancak şiddetli ısıdan dolayı, kuarklar proton ve nötron meydana getiremiyorlardı. Ancak ısı yeterli oranda düşünce bu önemli konu gerçekleşmektedir. Proton ve nötronlar oluştuktan sonra, ısı daha da düşünce, elektronlar proton ve nötronların etrafında uçuşabilmişlerdir. Sonunda Hidrojen ve Helyum atomları oluşmuştur. Kabarcıkların gelişimi bu aşamaya vardığında, hidrojen ve helyum gaz bulutları evreni sarmışlardı. İmam Ali (a.s) bu konuda evrenin gaz aşamasına değinerek, 90. hutbede şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c) gök duman (gaz) iken, birbiriyle mesafeli olan duman (gaz) parçalarına bir yere toplanmalarını emretti."

Allah-u Teâla Fussilet 11. ayet-i şerifesinde de şöyle buyurmaktadır: Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, "İsteyerek veya istemeyerek bir araya gelin!" buyurdu. "İsteyerek geldik" dediler.

Kabarcıkların yayılmasının devam etmesi, onların daha fazla birbiriyle karşılaşmasını sağladı.

 

Birbirlerine çarpınca maddi uyuşmazlıklar yaşandı ve o noktalarda daha çok madde birikince kabarcıkların çeşit, zaman, ölçü ve kütlesi belirlendi. Bu birbirine çarpmalar, kabarcıkların yayılmayı bırakmasını değil de, her birisinin yayılmayı sürdürmesini ve topluca dışarı fırlatılmalarını sağlamış oldu. Bu öyle bir zaman idi ki, evrenin ömründen yüzbinlerce sene geçiyordu, ancak henüz yıldızların ve samanyollarının oluşma ortamına gelinmemişti.


Varlık âlemi sadece gazdan oluşuyor ve yedi göğün sınırları henüz belirginleşmemişti.
 


Yedi Göğün Şekillenmesi

"Yedi göğü o kabarcıklardan yarattı."

İmam Ali (a.s) 90. hutbede buyurmuştur ki: Allah (c.c) emretti ki, o birbiriyle mesafeli duman parçaları (gaz bulutları) bir araya gelip birleşsinler.

202. hutbede ise şöyle buyuruyor:


"Sonra Allah (c.c) yedi göğü birlikte iken birbirinden ayırdı."

Böyle tabirlere göre, gazdan oluşan evren önce kütle çekim gücüyle yedi büyük küme şeklinde bir birinin etrafında toplandı ve bu kümelerin içerisinde başka kümeler de bir araya toplandı ki bunlar, samanyolları ve galaksiler idi. Sonra galaksiler, yıldızlar ve gezegenler peş peşe meydana geldi. Bu kümelerin hepsi görünüşte bağımsız, fakat gerçekte birbirlerine şiddetle bağımlı idiler. Sonuçta her birinin kaderi birbirine bağlı idi. Bütün bunlara rağmen, evren kabarcıklar hâlinde, sürekli yayılmaktadır ve kaçış halindedir. Bir kader ki, kabarcıkların bu iki özelliğine bağlıdır ve kesin bir kader olarak ilerlemektedir. Bu kaderin gerçeği bilim adamlarınca henüz keşfedilebilmiş değildir.

İmamlarımızdan gelen hadisler gösteriyor ki, kütle çekimi potansiyel gücü, tek parçalı gazdan oluşan âlemi yedi küme şeklinde toplamayı başardığında, bu büyük parçaların her biri kendi içinde ayrı bir gök meydana getirdi. Birinci gök bunların en küçüğüydü.


İlk önce diğerlerinden ayrılan parça ise en büyüğü olmuştur. İkincisi diğerinden biraz küçük, sonuncuları da diğer altısından daha küçüktür ve ona birinci gök denir. Biz de işte o gökte, yani diğer adıyla uzayda yaşıyor ve onu tanıyoruz.
 


Mevc-i Mekfuf Nedir?

"Göklerin altında bir dalga karar verdi ki, akıntıdan ve dökülmekten menedilsin."

Şarihlerin dediği gibi, Allah (c.c) her göğün altında bir dalga karar verdi ki, göklerde bulunan maddeler bütünü, birbirinin üzerine dökülmesin.


Zahiren eğer bu mevc-i mekfuf, yani menedici dalga olmasaydı, kütle çekimi maddeleri her yönden çekip alarak bir noktada toplardı. Bazı yıldız araştırmaları göstermiştir ki, bu madde âleminde madde yayılma hızını azaltacak ve onu toplayacak yeterli madde yoktur. Bu yüzden bazı bilim adamlarına göre, sürekli yayılma hâlinde olan bir evrende oluşumuz inancı kesin bir ilke olarak görülmektedir.
Zira âlemdeki maddelerin azlığı yayılmayı yavaşlatarak durduramaz. Kur'an-ı Kerim'den ve Nehcû’l Belaga'dan çıkartılabilecek sonuç budur ki, evrendeki maddeler o kadar çoktur ki, belki evreni çökertebilir. Zira görüldüğü kadarıyla biz sadece birinci göğü görüyoruz. Böylelikle, diğer göklerin büyüklüğünü dikkate alarak, oralarda çok daha fazla madde bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak o halde neden evren yayılmaya devam etmektedir? Buna Nehcû’l Belaga'da iki delil vardır:

1- Bir sefer esen ikinci rüzgârdan dolayı kabarcıklarda oluşan kütle çekim kuvveti


2- Yaratılışın başlangıç noktasından uzaklaşmakta olan engelleyici dalga.

Muhtemelen kütle çekimi gücü, kabarcıkların kaçış kuvvetine galip gelmeye güç yetirmektedir. Zira madde oldukça fazla olmuştur. Bunun tecrübesi, ilkel olan coşkulu denizde gerçekleşmiştir. Zira kaçan deniz suyu rüzgâr sonucunda bir yerde toplanmıştır. Ancak göklerin üzerindeki menedici dalgalar, kütle çekimine karşı işlev görür. Yani madde ile dolu evren rahatlıkla yayılımına devam etmektedir.

Peki, menedici (engelleyici) dalganın mahiyeti ne idi?


Önceki konularda farklı bir dille engelleyici dalgalardan söz ettik. Bu dalgalar gerçekte atmosfer yarıldığı zamanda yükselen dalgalar idi. Bunlar atmosferi şekillendirerek, madde zerrelerini kendi üzerlerinde icat ettiler ve suyu kendi arkalarında taşımışlardı. Ama şu şeklinde madde yaratılmasının çoğalması, suyun kaçış kuvvetine galip gelecek bir güç meydana getirdi. Ancak kısır rüzgârın esmesi bu gücü bozdu. Zira denizi yeniden dalgalar üzerindeki kabarcıklarla yeniden yayılmaya başlamaya zorladı. Şimdi de bütün varlık âlemi, gök cisimleri şeklinde, büyük dalgaların üzerinde yayılım göstermektedir. Elbette ki, kütle çekimi gücü, yer yer bir yere toplayıp yeni galaksi ve yıldızlar meydana getirmektedir. Kur'an-ı Kerim yeryüzünün uzun bir süre yayılmasına delalet etmektedir.

"Ve yıldızlar dökülüp saçılınca."[1]

 

"Ve yıldızlar kararınca."[2]


Yıldızların karalıp dağılması, evrenin yıldızlar çökünceye kadar yayılmayı sürdüreceğini gösteriyor.
O hâlde engelleyici dalgalar, ilkel denizden yükselen ilk dalgalardır. Açıklandı ki, bu dalgalar kendi üzerlerinde madde icat etmekle kalmıyor, maddeleri gök cisimleri şeklinde üzerlerinde taşıyorlar ve evreni zorunlu bir harekete sevk ediyorlar. Böyle bir özellik kütle çekiminin, madde çokluğuna rağmen, bir yerde toplatıp çöktürmeye güç yetirememesine ve evreni durduramamasına sebep olmaktadır.


"Onların üzerinde korunmuş olan yüksek bir tavanı"

Bu cümle gösteriyor ki, daha yüksekteki gökler, aşağıdaki gökleri bir çatı gibi kuşatmışlardır ve aşağı göklerin üzerindeki bir tavan gibidirler.

“Düzene koyacak sütun, çivi veya halat olmaksızın yerleştirdi."


Göklerin bütün kısımları, ölçülemeyecek bir şekilde yüzücüdürler ve tabiat güçleri onların süs ve düzenini temin etmektedir. Kütle çekimi uzak mesafelerdeki maddeleri birbirine ilintilendiriyor, onları düzene sokuyor, uzak yerleri birbirine eşitliyor.


Elektromanyetik güç, güçlü ve zayıf etkileşim, az mesafelerde işlev görerek, madde kısımlarına madde bütünün içinde düzen veriyor.


Yıldızların Oluşması

"Sonra, gökleri yıldız süsü ve ışıldayanların aydınlığıyla süsledi."


Yedi gök birbirinden ayrıldığında, yerçekimi kuvveti göklerin içinde yer yer, gaz kümelerini bir araya getirmiştir. Zamanın geçmesiyle bu gazın dayanıklılığı çoğalınca, merkezlerinde nükleer gelişmeler olmuştur. Sonunda gaz şeklindeki kümeler, ışık dalgaları ileterek, yıldız şeklinde doğmuş ve sınırsız karanlıklarda parlamışlardır. Bu şekilde her yeri eşit yapıda olan tek evreni kurtarıyorlardı. Mahlûkat ileride onların büyüleyici güzelliklerine baksınlar diye. Yıldızların doğuşu insan gibi şaşırtıcı varlıkların doğuşunun anahtarı oluverdiler.

Güneşin ve Ayın Var Edilmesi

"Onda ışık saçan kandil olan güneşi, parlayan ayı, akıttı."


Varlık âlemine adım atan yıldızlardan biri de, tanıdığımız adıyla güneş idi. Elbette güneş ilk yıldızlardan çok daha geç var olmuştur. Zira ilk nesil yıldızlarının çoğu yoğun kütlelerinden dolayı patlamışlar ve içlerinde saklanan ağır unsurlar fezaya fırlatılmıştır ki, yeni yıldızların var edilişine zemin hazırlasın. Yakında o yıldızlar da bu yıldızların kalıntılarından meydana gelecektir. Güneşimiz de bu yıldızlardan biriydi. Göründüğü kadarıyla bizim bütün güneş sistemimiz, zerrelerden, gazdan ve çeşitli unsurlardan oluşan büyük bir küme olmuştur. Sonunda kütle çekimi gücüyle toplanmış, merkezinde ise güneş oluşmuştur. Güneşin doğuşuyla onun eseriyle sonraki değişimler sonucu milyarlarca yıl zarfında güneş sistemi şimdiki şeklini almıştır.


Ki dünya ve ay bu kimyasal değişimlerin ortasında yer almıştır.

Güneş ve Ayın Üç Çeşit Hareketi

"Her biri dönen bir felekte, gezen bir tavanda ve hareketli bir levhadadır."

İmam (a.s) buyuruyor ki, güneş ve ay her biri devretmekte, yani kendi etraflarında dönmektedirler. Biz de çok iyi biliyoruz ki, ay dünyanın etrafında döner, her ikisi ise güneşin etrafında dönmektedirler. Güneş kendi etrafında, samanyolunun etrafında dönmektedir.


Hazret (a.s) yine buyuruyor ki güneş ve ay gezen bir tavanda bulunuyorlar. Göründüğü kadarıyla üzerimizde dönen tavan samanyolu olduğundan dolayı, İmam (a.s) samanyolunun hareketine değinmiş olmalıdır. Zira güneş, ay ve gözle görülen bütün bu cisimler, sürekli hareket ve seyir içerisindedirler. Bu da, bizim samanyolumuzun diğer galaksilerin etrafında dönüşü olmalıdır. Hareket eden levha ise muhtemelen varlık âlemindeki bütün galaksilerin hareketine işarettir ki, güneşle ay, bu topluluğun küçük birer bireyidirler.

Sonuç

Hz. Ali'nin (a.s) evrenin yaratılışı sözlerinden şu sonuç çıkmaktadır ki, başlangıçtaki iki büyük patlama olayı, cihanın şekillenmesine sebep olmuştur.

 

1. Patlama: maddeyi, mekânı ve zamanı bir anda oluşturdu. Sonra bir saniyeden kısa bir süre içerisinde kuarktan oluşan sıvı madde etrafa yayınca kütle çekimi gücü sıvı maddeyi bir yerde topladı.

2. Patlama: birinci patlamadan uzun bir süre sonra mekânın içerisinde gerçekleşti ve şiddetli bir rüzgâr doğurarak, bir yerde toplanmış kuark denizini harekete geçirdi ve değişime uğrattı. Bu değişim, bu denizden kabarcıkların fırlatılmalarına sebep oldu. Bu kabarcıklar ileriye doğru hareket ederek, fezada genişlemeye başladılar. Sonunda milyonlarca sene içerisinde bu kabarcıkların kümelerinden yedi gök oluştu.

 

 


[1]İnfitar/2

[2]Tekvir/2

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !