19 Ekim 2021 Salı Saat:
14:35

Mübahele Ayetinden Öğrendiklerimiz

04-08-2021 19:52


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Zilhicce ayının 24. günü “Mübahele Günü”dür. Bu günde Allah Resulü (s.a.a) Necran Hıristiyanlarının hakkı kabullenme konusunda inat etmelerinin ardından Allah’ın emriyle onları mübaheleye (lanetleşmeye) davet etmiştir. Onlar da önce kabul etmelerine rağmen Resulullah’ın mübaheleye çıkardığı nurlu simaları görünce korkarak mübaheleden vazgeçmiş, ama buna rağmen yine inat ederek hakkı kabullenmeye yanaşmamış ve cizye vermeye razı olmuşlardır. Bu kısa çalışmada bu olayla ilgili nazil olan ayet üzerinde durmaya çalışacağım.

 

Önce birlikte ayetin metnini görelim:

 

فَمَنْ حَٓاجَّكَ فٖيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبٖينَ

 

“Kim sana gelen bilgiden sonra seninle bu konuda tartışırsa, de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra mübahele (beddua) edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim." (Âl-i İmrân/61)

 

Noktalar:

 

1- Her şeyden önce şunu söylemeliyiz ki birçok önemli ayet ve hadis gibi bu ayet üzerinde de gerekli tefekkür ve tedebbür edilmeksizin yüzeysel olarak geçilmekte ve ayettin hakkı teslim edilmemektedir. Aynı şey maalesef Meveddet ayeti, Tathir ayeti, İstifa ayetleri, Tebliğ ve İkmal ayetleri, Sekaleyn hadisi, Sefine hadisi ve benzerleri hakkında da geçerlidir.

 

2- Mübahele ile ilgi İlahi emir “Gul” emri ile başlar. Nitekim Meveddet ayetinde de aynıdır. Tebliğ ayetinde de “Belliğ-Ulaştır” emri söz konusudur. Bunun hikmeti şudur:

 

Eğer Resulullah (s.a.a) kendisi inisiyatif kullanıp mübahele için birilerini çıkarmış olsaydı, bunlar kim olursa olsun önemli addedilmeyecek, hatta “Resulullah (s.a.a) yakınlarını kayırıyor, onlara ayrıcalık tanıyor.” şeklinde birileri tarafından suçlanabilecekti. Nitekim bunun örneği diğer bazı konularda yaşanmıştır. Ganimet taksimi gibi… Ama Allah-u Teâla bizzat devreye girerek mübaheleye emrettiği gibi, mübahele meydanına kimleri çıkaracağını da belirliyor. Demek ki Hak Teâla bu direktifiyle sadece mübahele olsun istemiyor, mübaheleye çıkartılacakların da özel bir statü kazanmalarını hedefliyor. Ben bunun adına ümmetin geleceğine yatırım diyorum.

 

3- Bir diğer önemli nokta şudur ki Allah-u Teâla Resulullah’a “Sen onlarla mübahele et.” buyurabilirdi. Çünkü Resulullah’ın dua ve bedduasını reddedecek değildi şüphesiz. Ama bunu yapmayıp “Yanına şunları da al ve öyle çık mübaheleye.” şeklinde emretmesi, aynı yukarıda beyan ettiğimiz hikmet doğrultusundadır. Yani o çıkarılacakların “ayrıcalığını” ortaya koymaktı hedef. Daha açık bir ifadeyle onların da Resul’ün davetinde ortak olduklarını, sözlerinin Resul’ün sözü, özlerinin Resul’ün özünden olduğunu ve bu dava için her türlü liyakate sahip olduklarını ve her türlü fedakârlığa hazır olduklarını ortaya koymak ve bilahare Ehlibeyti’nin sadece onlardan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya koymak içindi.

 

4- Resulullah’ın onca sahabi ve çocuklarından ve Müslüman kadınlardan, hatta kendi eşlerinden bile kimseyi çıkarmaması ve kendisinin yanı sıra sadece dört kişiyi çıkarmasını, indi ve keyfi olarak nitelemeye kim cüret edebilir? Ederse, böyle bir kimsenin imanında şüphe etmek lazım. O halde Allah Resulü’nün bu tasarrufunun da Hakk’a dayandığını söylemekten başka çaremiz yoktur. Bunun içindir ki bunun önemli bir ilahi hikmete dayandığını söylemek durumundayız.

 

5- Bu ayetin önemli bir mesajı da şudur: Eğer insan hedefine ve davasına yakin derecesinde inanırsa, davası ve hakkın ortaya çıkması uğruna en aziz yakınlarını dahi tehlikeye maruz bırakmaktan çekinmez.

 

6- Şiasıyla Sünnisiyle bütün İslami kaynaklar ve tefsirler Allah Resulü’nün mübahele sahnesine sadece Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çıkardığında müttefiktir. Bir anlamda Tathir Ayeti indiğindeki uygulamayı Allah Resulü burada da gerçekleştirerek Kur’an’ın Tathir Ayeti’nde “Ehlibeyt” unvanıyla tanıttığı kimseleri yeniden ön palana çıkarmış ve Allah’ın emriyle onları insanlara tanıtmış ve bu ümmetin içinden kimsenin onlarla kıyaslanmayacağını ve onların yerinin ümmet içinde daima farklı olduğunu ortaya koyarak ümmetin geleceğine bir yatırım daha yapmıştır. Böylece ayette “Çocuklarımız” ifadesinde sadece Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i, “Kadınlarımız” ifadesinde sadece Hz. Fatıma’nın kastedildiğini ortaya koymuştur. Öbür taraftan Hz. Ali’nin de onlarla birlikte bu sahneye çıktığında kimse şüphe etmemiştir. Şimdi burada üç ihtimal söz konusudur:

 

Birincisi Hz. Ali’nin başına buyruk katıldığı ve tabiri caizse davetsiz misafir olduğu, ikincisi Resulullah (s.a.a) haşa Allah’a rağmen kendi inisiyatifiyle katıldığı, üçüncüsü ise Allah’ın emriyle Resulullah tarafından davet edildiği ve katıldığı. İlk iki şıkkı söylemek akılsızlık ve insafsızlıktan başka bir şey değildir. Resulullah’ı ve Hz. Ali’yi bir nebze olsun tanıyan ve onlara inanan bir kimse bu ihtimalleri aklından bile geçirmez.

 

Üçüncü şıkka gelince ayet-i kerimde bu İlahi direktifi ortaya koyacak bir tek ifadenin dışında başka bir ifade olmadığı açıktır; o da “ENFÜSENA-ÖZÜMÜZ-ÜZÜMÜZ MESABESİNDE OLAN” ifadesidir. Eğer bu ifadeyi Hz. Ali’ye tatbik etmezsek, o zaman yukarıda söylediğimiz ilk iki ihtimalden birisini kabullenmek mecburiyetinde kalırız. Bu da olamayacağına göre “ENFÜSENA”dan maksat Hz. Ali’dir. Bu kaçınılmaz sonuç ise Hz. Ali için başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyük bir fazilet ve ayrıcalıktır. Evet, o Resulullah’ın özü ve canı mesabesindedir!

 

Nitekim bunu destekleyen birçok hadis de İslami kaynaklarda zikredilmiştir. Bunlardan birkaç örnekle yetiniyoruz:

 

Örneğin Müstedrekü’s-Sahihayn kitabında Abdurrahman b. Avf'tan şöyle nakletmektedir:

 

"Resulullah (s.a.a) Mekke'yi fethettikten sonra Taif'e yöneldi. Orayı yedi ya da sekiz gün muhasara altında tuttuktan sonra oradan ayrılıp birkaç gün sabah akşam yoldaydılar. Sonra konaklama yerlerinin birisinde indiklerinde yanındakilere hitaben şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Artık ben sizden önce (bu dünyadan) göçmeliyim. Ben size İtretim'e (Ehlibeyt'im'e) karşı iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Ben sizinle Kevser havuzu başında buluşacağım. Nefsimi elinde tutan Allah'a andolsun ki ya namazı kılıp zekâtı verirsiniz, ya da sizin üzerinize öyle birisini gönderirim ki o bendendir; (ya da şöyle buyurdu:) o benim nefsim canım gibidir…” İnsanlar bu adamın Ebu Bekir, Ömer olduğunu sanırlarken Peygamber (s.a.a) Hz. Ali'nin elini tutarak, ‘O işte budur.’ buyurdu.”[1]

 

Aynı tabiri Allah Resulü'nden bir başka olay için Zımahşerî Hucurat suresinin 6. ayetinin tefsirinde nakledilmiştir.

 

Enes b. Malik ise Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

 

"Her peygamberin ümmeti arasında bir benzeri vardır; benim benzerim de Ali'dir."[2]

 

Berâ b. Âzib de şu hadisi Allah Resulü'nden nakletmiştir:

 

"Peygamber (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurdu: "Sen bendensin, ben de senden."[3]

 

Yine şöyle buyurmuştur:

 

"Ali bendendir, ben de ondanım; o her müminin velisidir."[4]

 

Yine buyurmuştur:

 

“Ali bana göre bedenimdeki başım gibidir.”[5]

 

Son olarak Ehlibeyt İmamlarının sekizincisi Hz. İmam Ali Rıza’dan bir hadisle noktalayalım yazıyı:

 

Memun Abbasi, bir gün tertiplediği ve birçok tanınmış âlimi de davet ettiği bir mecliste İmam Rıza’ya (a.s) Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Kur’an-ı Kerim’deki en büyük fazileti nedir diye sorduğunda İmam Rıza (a.s) şöyle cevap vermişti:

 

“Hz. Ali’nin en büyük fazileti Mübahale ayetinde zikredilen fazilettir. Bu ayette Allah Resulü (s.a.a) onun oğulları olan Hasan ve Hüseyin’i (a.s) ve ayetteki “kadınlarımız” ifadesinin mısdakı olan Hz. Fatıma’yı (s.a) davet etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.a) Müminlerin Emiri Hz. Ali’yi (a.s) de Hıristiyanlarla mübahale etmeye (lanetleşmeye) çağırmış ve Yüce Allah’ın (ayetteki) hükmüyle Ali (a.s), Hz. Resulullah’ın (s.a.a) nefsi (canı-özü) olarak tanıtılmıştır. Allah’ın yaratıklarından hiç kimse Resulullah’tan (s.a.a) daha üstün olmadığına göre Allah’ın hükmü gereği Resulullah’ın (s.a.a) nefsi olarak adlandırılan Hz. Ali (a.s) de herkesten daha faziletli ve üstündür.”[6]

 

Gördüğünüz gibi mübahele ayetindeki "nefsimiz" (canımız-özümüz) kelimesi ve onu teyit eden ve sadece bir kaçını naklettiğimiz hadisler, Hz Ali'nin Resulullah'ın özü, canı ve onun ümmetindeki bir naziresi olduğu gerçeğini en açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu Kur'anî ve Nebevî referanslar bir insanın başkalarından daha üstün daha layık olduğunu kanıtlamayacaksa ve Resul'ün canı, özü mesabesinde olan bir kimsenin ancak onun halefi ve nâibi olabileceği gerçeğini ispatlamaya yetmeyecekse,  başka hangi delil buna yeterli gelebilir?!

 

 

 

 

 

 

 


[1] (Müstedrekü’s-Sahihayn, c. 2, s. 120, es-Sevâiku’l-Muhrika, s. 75, Mecmeü’z-Zevâid, c. 9, s. 134 163. Benzer bir hadis az bir farkla, şu kaynaklarda nakledilmiştir:  el-İstiâb -İbn Abd-il Birr), c. 2, s. 464, er-Riyâzü’n-Nazire -Muhibbuddin Taberi-, c. 2, s.164)

[2] (er-Riyâzü’n-Nazire, c.2, s.164)

[3] (Sahih-i Tirmizi, c. 2, s. 299, el-Hasâis -Nesai-, s. 19, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 164-165)

[4] (Kenzü’l-Hakâik, s.37, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 486, Hadis: 22503)

[5]  (el-Menâkıb -Harezmi-, s. 144, Hadis: 167, es-Sevâkü’l-Muhrika -İbn Hacer Mekki-, s. 158)

[6] (el-Fusûlü’l-Muhtâra, s. 38, Bihârü’l-Envâr, c. 10, s. 350)

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !