05 Temmuz 2022 Salı Saat:
22:41
04-04-2022
  

İrfan Aynasında Sevgi ve Korku İkilemi

"Allah'ım! Seni kaybeden ne bulmuş ve seni bulan ne kaybetmiş?"

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Ali Ekber Karagöz

 

 

Cenap Şehabettin, "İnsan sevdiğinden korkar, ama korktuğunu sevemez." demiş.

 

Allah-u Teâlâ, insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır. İnsana kendi ruhundan vermiştir. Yeryüzünde halifesi kılmıştır. Allah insanı su, toprak ve kendi ruhundan bahşetmiştir. Nitekim Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de;

 

“Sizi çamurdan yaratan sonra da (öleceğiniz zamanın) müddetini belirleyen O’dur. (Diriliş zamanının) müddeti O’nun yanındadır. Sonra siz (hâlâ) şüphe edersiniz.” [1]

 

“Onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin…”[2]

 

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”[3]

 

“Allah sizi yeryüzünde halife yaptı.”[4]

 

“Gerçekten insanoğlunu şerefli/kerîm kıldık.”[5] gibi birçok ayette insanoğlunun yaratılışı ve kıymeti dile getirilmiştir. Bu yaratılış ve kıymete değer bir ölçüde yaşamını biçimlendirebilmesi için ariflerin birçok yöntem ve usul geliştirdiklerini görmekteyiz.

 

Allah-u Teâlâ,  sonsuz ilim ve nimet sahibidir. Sonsuz güzelliktedir, sonsuz sevgi sahibidir. Sonsuz güzelliğinin ve sevgisinin bir tecellisi olarak insanı yaratmıştır ve insana sayılamayacak kadar sonsuz duygu ve düşünce bahşetmiştir.

 

Sınırlı bir varlık olan insan bu duyguların sadece çok azını keşfedebilmiştir. Bu duygulardan biri de sevgidir. Bu yaratılışın tecelligahı ise kalptir. İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu ruhu taşımaktadır.Sevgi, birçok anlamı içinde barındıran yaratılışın hammaddesidir. Sevgi, karşılık beklemeksizin fedakârlıklar yaptıran bir duygudur. Kusursuz bir yaratılış üzere olan insana Allah-u Teâlâ sonsuz duygu ve düşünceler vermiştir. Sonsuz Kemal sahibi olan Allah kendi halifesini yaratırken ona keşfetme, bulma ve şûhud yolunu da bahşetmiştir. İnsanoğlu fıtratı ve yaratılışı itibari ile bir yaratıcıya olan merakı hep var olmuştur. Bunun yollarını hep denemiştir. Allah-u Teâlâ’yı bulma ve tanıma yollarını irfani boyutta şuhud yolu ile arifler keşfetmişlerdir. Şuhud, Allah’ın varlık âlemindeki tecellilerini görme anlamındaki irfani terimdir. Arifin müşahede ederek Mutlak Kemal sahibini tanımasıdır.

 

Arifin hedefinde Mârifetullah vardır. Mârifetullah; Allah’ı bilme, tanıma, O'nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma anlamlarını taşır. Mârifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar "marifet" ve "Allah" kelimeleridir. Marifet; lügatte, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vasıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık manalarına gelmektedir. Bununla birlikte, marifet, Allah'ı O'nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve iradesinin geçerliğini bilmektir.Marifet, uçsuz bucaksız semadır. Marifet, sonu gelmez yolculuktur. Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir mesafe vardır. İrfanın temel konusu da tam manası ile Allah’ı (c.c.) bulmak ve tanımaktır.Mârifetullah aslında, insanın Allah'ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O'na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Elbette insan Allah'ı hakkıyla tanırsa, O'nun emir ve yasaklarına bağlanır. Mârifetullahın manasında içerik olarak şu üç nokta yer almaktadır;

 

  1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah'ı (c.c.) ve O'nun birliğini bilmek, mutlak kemal olarak tanımak,
  2. Allah'ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
  3. Allah'ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramaktır.[6]

 

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

 

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًاۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّار

 

“O akıl sahipleri, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken daima Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve: “Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bütün eksik sıfatlardan uzaksın. Bizi cehennem azabından koru!” derler.”[7]

 

Tanıma ve/veya bilme süreci His, Akıl, Kalp ve Nakil yolu ile gerçekleşir. İrfan tanıma veya keşfetmeyi batıni yollar ile gerçekleştirir ve buna da ilm-i huzurî denilmektedir. İrfan lügatte bulma, tanıma gibi anlamları içerirken ıstılah olarak varlıkların hakikatini keşfetme manasına gelmektedir. İrfan ilmi, Mârifetullahı keşfetme yolunda bir ayna misalidir. Aynaya baktığımızda kendimizi ve arka perspektifimizi/izdüşümümüzü görürüz. Tabi kabiliyetimiz var ise; bu çerçevede Allah-u Teâlâ’nın bizlere bahşettiği duygulardan biri “sevgi” olmak üzere buradan yola çıkarak Mârifetullah’a gidebiliriz. Bu anlamda Allah-u Teâlâ’nın sevgisi o denli geniştir ki tüm yeryüzünü sevgi üzere yarattığı insanoğlunun hizmetine sunmuştur. Bununla birlikte insanoğlunu hidayet etmek için peygamberler göndermiştir. İnsanoğluna sayısız nimetler bahşetmiştir. Hayatımızda birini sevdiğimizde ona teşekkür ederiz. Bu iyiliğin karşılıksız olduğunu gördüğümüzde ise onu incitmekten çekiniriz ya da korkarız. Korku, bu anlamda insanı kırmaktan koruyan zırh olma özelliğini taşır.

 

Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

 

“…Allah'tan sakının(korkun); umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[8]

 

Korku, sevgiliyi incitmekten sakınmaktır. Biz insanoğluna bütün dünyayı hizmetkâr eden Rabbimizi günah işleyerek incitiriz. Bizi kendi ruhundan en güzel şekilde yaratan Rabbimize karşı kendimizi günahlardan korkarak/sakındırarak yakınlaştırmalıyız. Bu yüzden insanoğluna “korkun” buyurulmuştur. Günah işlemekten korkmalıdır insanoğlu. İşlediği günahlar ve yaptığı hatalar en sevgiliyi üzecektir. Nasıl ki bizi dünyaya getiren annemiz bizim için her şeyin en iyisini ve güzelini arzuluyorsa, nasıl ki kötülüklerden uzak durmamızı istiyor ise Allah-u Teâlâ’da en güzel ve en mükemmel şekilde olmamızı istemektedir. Bu anlamda, Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

"Sevgi korkudan daha üstündür."[9]

 

Hz. İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ariflerin Allah'a yalvarıp yakarmaları üç temele dayalıdır: Korku, ümit, sevgi. Korku, ilmin; ümit, yakinin; sevgi de marifetin ürünüdür. Korkunun nişanesi (günahtan) kaçıştır; ümidin nişanesi talep etmektir, sevginin nişanesi ise sevileni diğer şeylere tercih etmektir. Kalbinde ilim yerleşen insan korkar; doğru korku meydana geldi mi de (azaba sebep olan şeylerden) kaçar; kaçtığında ise kurtulur. Yakin nuru kalbi aydınlattığında insan faziletleri görür, fazileti görebilen ise o faziletleri ümit eder, ümidin lezzetini tattığında ise insan aramaya koyulur; aramaya muvaffak olan ise sonunda aradığını bulur. Marifet ışığı kalpte tecelli ettiğinde, muhabbet rüzgârı esmeğe başlar, muhabbet rüzgârı esmeğe başladığında, mahbubun gölgesiyle üns eder ve onu (mahbubu) diğer şeylere tercih ederek emirlerini yapmaya koyulur.”

 

Hz. Peygamber Efendimizin hayatına baktığımızda sevgi ve muhabbetin dünyayı nasıl değiştirdiğini görebiliriz. Efendimiz (s.a.a.) hayatı boyunca hem fiziksel hem de psikolojik olarak çok ciddi saldırılara maruz kalmış olmasına rağmen devrimini sevgi ve kâmil muhabbet ile yapmıştır. Bugün tüm dünya sevgi ve rahmet peygamberine minnettardır. Nitekim Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de: “Ve biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[10] Bu sevgi ve muhabbet nice fetihleri silah kullanmadan kalplerde gerçekleştirmiştir. Varlık âleminin sırrı da tam olarak bu duyguda yatmaktadır. Allah-u Teâlâ “biz seni korku ve azap olarak gönderdik” diye buyurmamıştır. İnsanlığa sevgi ve muhabbetten var olduklarını ve var oluş/yaratılış nedenini Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.) ile insanlık âlemine sebep olarak göstermiştir.

 

İmam Ali’nin (a.s.) namaza duruşundaki titremeden sevgiliyi incitmemenin “korkmanın” ne anlama geldiğini anlayabiliriz. İmam Ali’ye (a.s.): “–Ey müminlerin emiri! Namaz vakti gelince niçin yüzünüzün rengi değişiyor ve titremeye başlıyorsunuz?” diye sordular. Şöyle cevap verdi: “–Yerin ve göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan âciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım, bilemiyorum.”

 

İmam Ali’nin (a.s.) Allah’a olan sevgisi o kadar derin ki O’na yönelirken acziyetini dile getiriyor ve korkusu ise “O’nun şükrünü kusurlu eda edebilme ihtimali”… Kusur bu ibadetin tabiri yerinde olacak ise karşılık beklentisi taşıma ihtimalindedir. En üstün ibadet mutlak kemal sahibi rabbimize yakınlaşmak için yapılan ibadettir. Sevgi, amelden ayrı değildir. İnsanı fedakârlığa götürür. Amellerdeki eksikliğe şefaat eder. Efendimiz (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s.) bütün ibadetleri Allah-u Teâlâ’nın sevgisi ve rızası içindir. Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

 

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.”[11]

 

Merhum Kuleynî de İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor:

 

"Abidler üç kısımdır: Bir kısım korkudan Allah'a ibadet eder, bu kölelerin ibadetidir. Bir kısım sevaba nail olmak (bir karşılık elde etmek) için Allah'a ibadet eder, bu da tacirlerin ibadetidir. Bir kısım da Allah'a sevgiden dolayı ibadet eder, bu da hür (özgür) insanların ibadetidir; en üstün ibadet de budur."[12]

 

Elbette sevginin birçok yönü vardır. İlahî sevgi ile şeytanî ya da madde âlemi sevgisi tamamen birbiriyle ters orantılıdır, bu ikisinin tek bir kalpte olması düşünülemez. Rahmani bir kalpte yalnızca ilahi sevgiyi bulabiliriz. Tertemiz olan ilahi sevgiyi insan şeytani ameller ile kirletebilir. Kirlilikten uzak durmak için Marifetullahı aramalıyız. Peygamber Efendimiz (s.a.a) bir hadisinde bunu bizlere şöyle açıklamaktadır: “Dünya sevgisi ile Allah sevgisi asla bir kalpte beraberce yer almaz.” Bundan sebep Allah’a ulaşmak isteyen bir kimse, önünde ki en büyük duvarı madde/dünyevi arzuları ve sevgileri yıkmalıdır.

 

Günah insanı ilahi sevgiden uzaklaştıran en temel faktördür. Bundan daha kötüsü ise tövbe etmemektir. Bu anlamda tövbe yeniden ilahi sevgiye ulaşmak için atılan köprüdür, en sevgiliden özür dilemektir ve en sevgiliyi incitmekten pişman olmaktır. Allah (c.c.) tövbe edenleri çok sever ve bağışlar.

 

Nitekim Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de;

 

“Allah şüphesiz daima tövbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.”[13]

 

Tövbe etmemiz, dünya sevgisini kalbimizden çıkarmamız, günahlardan uzak durmamız ve korkmamız ilahi sevgiye ve en sevgiliye olan aşkımızı aşikâr eder. Bu anlamda sevgi bizi mutlak kemale yakınlaştırır. Belki de tövbelerimizin af olması için şefaat kaynağı olabilir. Kalpler yalnızca O’nun sevgisi ve muhabbeti ile mutmain olur. Mutmain kalp, mutlak kemalin sevgisine mazhar olan kalptir.

 

En sevgilinin sevgisini kaybetmekten ve incitmekten korkmalıyız. En sevgilinin sevgisini kaybedersek neyi kazanmış oluruz?

 

Hz. İmam Hüseyin (a.s) Arafat çölünde okuduğu Arefe duasında şöyle diyor:

 

"Allah'ım! Seni kaybeden ne bulmuş ve seni bulan ne kaybetmiş?"[14]

 

Hamd, Allah’a mahsustur.

 

 

 



[1] En’am Suresi, 2.Ayet

[2] Hicr Suresi, 29.Ayet

[3] Tin Suresi,4.Ayet

[4] En’am Suresi, 165.Ayet

[5] İsra Suresi,70.Ayet

[6] Hucrivi, Keşful-Mahcub, İstanbul 1982, s.92

[7] Al-i İmran Suresi, 191.Ayet

[8] Bakara Suresi, 189.Ayet

[9] Bihar-ül Envar, c.78,s.226

[10] Enbiya Suresi,107.Ayette (Abdülbaki Gölpınarlı Meali)

[11] Meryem Suresi,96.Ayet

[12] Usul-u Kafi,c.2,s.84

[13] Bakara Suresi, 222.Ayet

[14] Biharu’l Envar, c.98,s.226

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler