26 Kasım 2020 Perşembe Saat:
10:43

Şeyh Safiyyûddin Erdebilî'nin Mezhebi - II. Bölüm

07-08-2020 16:46


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hamdullah Müstevfî ve Şeyh Safiyyüddin

 

Ahmed Kesrevî ve Şeyh Safiyyüddin'i Sünnî bilen yazarların çoğunluğu, Hamdullah Müstevfî'nin yazdığı bir satırı delil getirmiştir ki, Nezhetü’l-Kulub kitabında şöyle yazıyor:

 

“Erdebil halkı çoğunlukla Şafiî mezhebindendirler ve Şeyh Safiyyüddin'in -rahmet ona olsun- mürididirler.”³³

 

Ancak Müstevfî'nin yazdığının eleştirisi onların iddiasını teyit etmez. Zira:

 

1- Hamdullah Müstevfî Şeyh Safi'nin çağdaşıydı ve Gazan Han ile Muhammed Hudabende Olcaytu zamanında bir müddet Kazvin, Ebher, Zencan ve Tarem şehirlerini yönetiyordu. O yöneticiliği yanında Müstevfîlik (meblağ muhasebesi) de yapıyordu. Binaenaleyh çeşitli seferlerinde Tebriz, İsfahan, Şiraz ve Bağdad'a uğramıştır ve Nezhetül-Kulub kitabında şehir ve bölgeleri açıklamıştır. Ancak bu onun -küçük şehirler de dâhil- gittiği her yeri gördüğü anlamında değildir. Kesinlikle Müstevfî'da önce yazılmış tarih ve coğrafya kitapları da Nezhetül-kulub'u yazarken onun istifadesinde bulunmuştur. Edward Braun bu hususta şöyle diyor:

 

"Müstevfî Nezhetü’l-Kulub kitabını yazmak için kaynaklardan istifade ettiğini açıkça belirtmektedir ve seferlerde gördüğü ve aldığı bilgileri o kaynakların bilgisine eklemiştir. Onun istifade ettiği kaynaklar Ebû Zeyd Ahmed b. Sehl'in "Suver ül-Ekalim‘i, Ahmed b. Abdullah'ın Et-Tibyan'ı, Ibn-i Hurdadbih'in el-Mesalik vel-Memalik'i, Mahmud Kazvini'nin Acayib ül-Mahlukat‘ı, Kazvini'nin Âsâr ül'Bilâd'ı, Ibn-i Belhi'nin Farsnamesi, Ebû Reyhan'ın Asar ül-Bakiye'si, Yakut Hamevi'nin Mucem ül-Büldan'ı, Nasireddin Tusi'nin Ahlak-ı Nasiri'si, Abdurrahman Isfahani'nin Tarih-i Isfahan'ı ve"...³⁴

 

2- Müstevfî kesinlikle Tebriz'i görmüştür. Zira altı sayfa boyunca oranın bağları, meyveleri, depremi ve diğer şeylerinden bahsetmektedir. "Gazan Han'ın emriyle Tebriz'in etrafına çekilen iki set, 25 bin adım büyüklüğündedir, şehrin altı kapısı vardır ve"..³⁵

 

Ancak Erdebil hakkında yazdığının toplamı on satır bile etmemektedir:

 

"Erdebil dördüncü iklimdir. Keyhüsrev Siyavuş Kiyani inşa etti. Sübülan dağının eteklerinde durur. Havası son derece soğuktur. Taneyi hasat ettiklerinde onu tam toplayamazlar. Bazısı diğer yıla değin kalır. Orada tane dışında başka hasat yoktur. Suyu Savalan dağından akar ve saf ve iyidir. Oranın halkı çok yerler. Çoğunlukla Şafiî mezhebindendirler ve Şeyh Safiyyüddin'in mürididirler. Ona bağlı yüz köy vardır. Hepsi de soğuktur. Babek Hürremdin'in karşısındaki Dîz-i Şeydan (kalesi) Erdebil dağında, Gilan tarafındadır. Erdebil divanının maaşı 85 bin dinardır ve defterler üzerindedir."³⁶

 

3- Hamdullah Müstevfî Tarih-i Güzide eserini 730 yılında Şeyh Safiyyüddin hayattayken yazmıştır ve onu şöyle anlatmıştır:

 

"Şeyh Safiyyüddin Erdebili yaşamaktadır ve müsait vakti ve çok kabulü vardır. Moğol'un ona tam bir saygı duymasının bereketiyle, o kavimden birçoğunu halka eziyet etmekten alıkoymaktadır. Bu büyük bir iştir."³⁷

 

Ancak Nezhetül-Kulub eserini yazarken (H. K. 740) Şeyh Safi hayatta değildi. Müstevfî de ona rahmet okumuştur. Tarihçiler Şeyh Safiyyüddin'in kabrinin ziyaretçilerinin çokluğu ile ilgili ittifak etmişlerdir. Şimdi soru şudur ki, Müstevfî'nin Tarih-i Güzide'de Şeyh'e karşı duyduğu büyük saygıya rağmen, eğer gerçekten Erdebil'e sefer etmişse, ne için Şeyhin kabrinden ve ziyaretçilerinden hiç bahsetmemektedir?!

 

Kesinlikle eğer bu sefer gerçekleşseydi. Nezhet ül-Kulub eserinde Erdebil ile ilgili daha çok bilgi görürdük.

 

4- Son ince husus, Müstevfî'nin Şeyh Safiyyüddin'in mezhebini beyan etmemesidir. O Erdebil halkının çoğunu Şafiî bilmektedir. Hepsini değil!! Şafiî mezhebi Şiilerin işkence ve eziyetten kurtulmak için, Şia olmayan hükümetler döneminde kendilerini ondan gösterdikleri mezhep idi. Müstevfî Tebriz halkı ile ilgili şöyle yazmaktadır: "Tebriz halkının çoğu Sünnî ve Şafiî mezhebindendir ve diğer mezhep ve dinler orada sayısızdır."³⁸

 

Kuşkusuz Erdebil de Tebriz gibi bir şehirdi, ama daha küçüktü. Binaenaleyh diğer mezhepler (Şia gibi) orada kesin bulunmuşlardır.

 

O hâlde denilen konularla, kesin bir şekilde Müstevfî'nin Erdebil halkının mezhebi ile ilgili verdiği bilgilerin meydan müşahedelerinden kaynaklanmadığını, kulaktan duymayla olduğunu diyebiliriz.

 

Bu konu onun Erdebil halkının mezhebi ve neticede Şeyh Safiyyüddin'in mezhebi ile ilgili verdiği bilgilerin noksanlıktan uzak bilinemeyeceğinin delilidir.

 

Şeyh Safiyyüddin'in Asıl Mezhebi ve Takiyyeye Riayetin Zarureti

 

Safvetü’s-Safa'da şöyle geçer: “sordular ki: "Şeyhin mezhebi nedir?” Buyurdu ki: “biz İmamların mezhebindeniz ve İmamları severiz.”³⁹

 

Büyük ihtimalle Şeyh bu sözü takiyyenin yeri olmayan bir durumda beyan etmiştir.

 

Michel Massaoui herhangi bir delil getirmeden, imamlardan maksadın dört mezhep İmamı, yani Ebû Hanife, Şafii, Malik, ve ibn-i Hanbel olduğunu söylemiştir. Ancak tasavvuf ve Şia mertebelerinde İmamlardan maksat oniki İmam değil midir?

 

İmam Rıza haremi, Britanya kütüphanesi, Tebriz Edebiyat fakültesi ve Merhum Nahcevâni'nin nüshasında açıkça Şeyh Safi'nin dilinden mezhebi, Allah Resulü'nün Ehl-i Beyt'inin Şiiliği olarak beyan edilmiş,⁴⁰ Saltikov ve Ayasofya nüshasında ise şöyle gelmiştir: "biz sahabenin mezhebindeniz ve her dördünü sevip dördüne de dua ederiz.“⁴¹

 

Ancak arif ve bilgili bir kimse olan Şeyh Safiyyüddin gibi birinin üç sahabe yani Ebubekir, Ömer ve Osman'ın mezhebinin İmam Ali'nin mezhebi olan Şiilikten ayrı olduğunu bilmemesi uzak ihtimaldir. Buna binaen böyle bir cümlenin Şeyh Safiyyüddin tarafından söylenmesi kabul edilir değildir. Eğer öyle bir şey demişse de, inancını gizlemek için takıyye yoluyla olmuştur.

 

İslam'dan sonraki İran tarihinde, Şii olmayan hükümetler Şiilere öyle bir zulmü reva görüyorlardı ki, Şii büyükleri, can, mal ve namuslarını korumak adına takiyyeye mecbur kalıyorlardı. Şii olmayan âlimler "Rafızileri öldürmenin ödülü cennettir" diye fetva veriyorlardı.⁴²

 

Kazvin'de Sünnî mutaassıp ve haşin emirlerden Raziyyüddin Ahmed b. İsmail’in (Ö. 590) emriyle üzerinde Ebûbekir ve Ömer isimlerinin yazılı olduğu bir damga yaptılar ve büyük Şii âlimlerinin alnını dağladılar. Dağlananlar bu vahşice işkenceye tahammül ettikten sonra, ömürlerinin sonuna kadar imame ve sarıklarını mecburen alınlarına doğru çekiyorlardı ki, dağın izi görünmesin!

 

Şiddet ve huşunet (bazı) Sufi şeyhlerinin de takiyye yoluyla kendilerini Şafii kabul etmelerini sağlamıştı.

 

Baskının zirvesinde, Şia imamları bile takiyyeye mecbur kalıyorlardı ve kendilerini yakın ve güvenilir kimselerden başkasına tanıtmıyorlardı. Mansur Abbasi (H. 136-158) İmam Sadık'ın şehadetinden sonra Medine valisine bir mektup yazdı ve ona emretti ki araştırıp İmam'ın bir vasisi olup olmadığına baksın. Vasisini bulduktan sonra onu tutuklayıp boynunu vursun. Medine hâkimi cevaben yazdı ki:

 

Cafer b. Muhammed (a.s) beş kişiyi vasiyet etmiştir: "Halife Mansur, Muhammed b. Süleyman Medine hâkimi, İmam'ın oğlu Abdullah, Hamide (İmam Musa Kazım'ın annesi) ve Musa (İmam Musa Kazım (a.s)).

 

Bu adlar Mansur'a yetiştiğinde, dedi ki: "bunları öldürmek için bir yol yoktur"⁴³

 

Kuşkusuz İmam Sadık (a.s) o dört şahsı ismini takiyye için yazmıştı. Zira onlar imamete layık değildi.

 

Bir adam gizlice İmam Musa Kazım'ın (a.s) yanına geldi ki, yüce babasının şehadetinden sonra, İmametin kimin uhdesinde olduğunu sorsun. İmam (a.s) kendisini tanıtarak o adamdan bu sırrı açmamasını istedi. Aksi takdirde sonuç boyun vurulmasıdır diye boğazına işaret etti. İmam yine buyurdu ki rüşt ve istikametlerini gördüğü Şiilere saklamak kaydıyla imametini iletsin.⁴⁴

 

Şiiler nasıl takiyye etmezdi ki? Hâlbuki Şii olmayan âlimler onlara çeşitli töhmet ve yalanlarla hamle ediyorlardı ve o dönemlerin hâkimleri o Şiilerin kanına susayan âlimlerin fetvasına amel ediyorlardı. Maliki mezhebinden Endülüslü Ibn-i Abdurabbih (Ö. H. 328) Ikd ül-Ferid adlı kitabında Şiileri şöyle tanıtıyor: "Şiiler bu ümmetin Yahudi'sidirler ve İslam düşmanıdırlar. Belki onlar, kâfir ve yalancılardır ki, Yahudi ve Hristiyanlara dayanırlar. Onlar dokuz kadını nikâhlamayı caiz bilirler(??)!⁴⁵

 

Kesrevi Ibn-i Bezzaz'ın yazısını (Şeyh Safiyyüddin'in mezhebi Caferi mezhebiydi, ancak takiyyeden dolayı, yakın müritleri dışında kimseye gerçek mezhebini açıklamazdı) zikrettikten sonra yazıyor ki:

 

“İbn-i Bezzaz diyor ki: Şeyh Safi'nin zamanı takıyye zamanı idi ve Şeyh Caferi olduğunu açıklayamıyordu. Peki, Şeyhin zamanına yakın dönemdeki Ibn-i Bezzaz bu cümleleri nasıl açıkça yazabilmiş?”⁴⁶

 

Buna binaen Ibn-i Bezzaz bu cümleyi açıkça yazabildiği için Şeyhin zamanı takiyye zamanı değildi ve eğer Şeyh Şii olsaydı bunu açıkça diyebilirdi. Kesrevi'nin bu görüşünün eleştirisinde Şii tasavvuf şeyhleri ve müritlerinin takiyye etme zorunluluğu ile ilgili önceden dediğimiz noktalarla ilgili şu noktayı da ekliyoruz:

 

Hiç bir kaynakta Ibn-i Bezzaz'ın Şeyhin mezhebi ile ilgili hususi yazısının herkesin gözü önünde bulundurulduğu ve herkese okutulduğu geçmemiştir. Yani İbn-i Bezzaz zamanındaki acı gerçekleri diğer her şahsiyet gibi hususi kitabında yazabilir ve kimseye göstermeyebilirdi. Eğer onu mütalaa edip birine okusalar da, bu kendi müritleri ve sufi Safevi tarikatının mensupları olurdu.

 

İbn-i Bezzaz'ın yazdığının kopyalanması Safevi devleti iş başına geldikten sonra baş vermiştir. O zamanda takiyyeye gerek yoktu ve Şiiler önceden gizledikleri hakikatleri rahatça açıklayabiliyordu.

 

Şeyh Safiyyüddin'in Şiirleri

 

Silsilet ün-neseb-i Safeviyye kitabında, Şeyh'in Azeri dilinde (Azerbaycan'ın ihtimalen 13. Yüzyılın sonlarına kadar konuşulup anlaşılan eski dili, günümüz Azerbaycan Türkçesiyle karıştırılmamalıdır) şiirleri nakledilmiştir. Azerice oldukları ve Şeyh Safi tarafından söylendiklerini Kesrevi kabul etmiştir.⁴⁷ İki beyitlilerden birinde şöyle diyor:

 

بشتو برآمریم حاجت روا بور

دلم زنده بنام مصطفی بور

اهدا دواربور بوردام پویارسر

هر دو دستم به دامنت مرتضی بور

 

Kitabın yazarı Şeyh Hüseyin Pirzade Zahidi bunları naklettikten sonra şöyle tercüme eder:

 

"Senin dergâhına (Zahid-i Gilani'ye hitaptır) kâmil üstad olduğun için iltica ettiğimden, bütün hedeflerim reva oldu. İlginin uğurundan gönlüm Mustafâ'nın adıyla dirildi. Yarın ki mahşer günüdür, benden amellerim sorulduğunda, benim her iki elim Ali Murtaza (a.s) ve onun seçilmiş âlinin eteğinde olacaktır."⁴⁸

 

Bu kadar açık şekilde Şeyh "ellerim Ali Murtaza'nın eteğinde olacaktır" dediği hâlde, onu Şiadışı bilmek nasıl mümkündür?

 

O kitapta Şeyhten 31 beyit Farsça şiirler nakledilmiştir.⁴⁹ Bu şiirler arasında Sünnî olduğuna ve Şeyheyn ile Osman'a saygı duymuş olacağına dair hiç bir beyit görülmemektedir. Buna karşın, Şeyh cazibeli bir Rubai'de kendisini şu şekilde Şii olarak tanıtmaktadır:

 

صاحب کرمی که صد خطا می بخشد

خوش باش صفی که جرم ما می بخشد

آن را که جوی مهر علی در دل اوست

هرچند گنه کند خدا می بخشد

 

"Bir kerem sahibi ki yüz hatâyı affeder

Hoş ol ki Safî, cürmümüzü affeder

Kimin kalbinde Alî sevgisinin atmosferi var ise

Ne kadar günah da etse de Allah bağışlar "⁵⁰

 

Kesrevi bu Rubai'nin Şeyh tarafından denmiş olmasına hayretini ifade etmekte ve dolaylı yoldan onun uydurma olduğunu iddia etmektedir!!⁵¹

 

Şii Şeyh ve Sünnî Müritleri

 

Kesrevi Hamdullah Müstevfî’nin Erdebil halkının Şeyh Safi mürîdi olduğu ve çoğunlukla Sünnî oldukları ile ilgili sözünü naklettikten sonra şöyle diyor:

 

"Apaçık ortadadır ki, Şeyh eğer Sünnî Şafiî olmasa, Müstevfî bunu açıkça getirirdi. Zaten Şii pir ve Sünnî müritler inanılacak şey değildir."⁵²

 

Bu iddia da Kesrevi'nin diğer iddiaları gibi tarihi kaynaklara dayanmamaktadır. Erdebil Sünnilerinin Şeyh Safiyyüddin'e uyması dışında, ikinci bir nümune de, Şii ve seyyid olmakla meşhur bir şeyhte görülmektedir. Kadı Seyyid Nurullah Şuşteri Mecalis ül-Mü'minin kitabında Seyyid Haydar Tuni eliyle Tebriz halkının bir kısmının Şii olmasına değindikten sonra şöyle der:

 

"Tebriz halkının diğer bir bölümü, Şah Nimetullah Veli adıyla tanınan en büyük Şii ve İmâmi âriflerden ve sufi silsilesinden Seyyid Nimetullah'a (k.s) kendilerini mensup bilir ki, Seyyid'in Şafiî mezhebinden olduğunu sanarak, Şafiî mezhebine mensup olmuşlardır."⁵³

 

Sonuç olarak:

 

a) Tebriz halkının büyük bir bölümünün Şah Nimetullah'ı Sünnî sanması onun Sünniliğine delil teşkil etmez

b) Bu hususu Erdebil halkı ve Şeyh Safi ile ilgili de doğru bilebiliriz

c) İran tarihinde Sünnilerin Şii ve seyyid bir şeyhte müntesip olmalarının geçmişi vardır.

 

Sonuç

 

Makalede anılan çeşitli deliller ve kanıtlarla, öyle görünüyor ki, Şeyh Safiyyüddin Şii mezhebindendi ve onun hanedan, oğul ve torunlarında Şiiliğin geçmişi vardır. Aynı zamanda Safevilerin Şii olması siyasi bir adım veya Osmanlı'nın hücumları karşısında İran halkı tarafından meşruiyet ve destek kazanmak için ortaya atılmış bir hareket değildir. Gerçi henüz bu alanda tahkik ve araştırma imkânı vardır ve görüş sahibi üstatlar için eleştiri kapısı açıktır.

 

 

İkinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 

 

 

 

--------------------------------

 

Farsça ve İngilizce kaynaklar:

 

33-Nezhetül-Kulub s. 124-127

34-İran'ın edebi tarihi c. 4 s. 140-141

35-Nezhetül-Kulub s. 124-127

36 aynısı s. 128

37-Tarih-i Güzide 675

38-Nezhetül-Kulub s. 126

39-Safvet üs-Safa s. 71

40-Safevi devletinin kuruluşu s. 125

41-Safvet üs-Safa s. 1231-32

42-Şeyh Safi ve soyu s. 123-124

43-Usul-i Kâfi c. 2 s. 86-87

44-aynısı, 162-163

45-Ikd ül-Ferid, c. 1 s. 269

46-Messauoi Safevi devletinin kuruluşu s. 125

44-Safvet üs-Safa, eklemeler bölümü s. 1231-1232

45-aynısı s. 881 s. 1232

46-Şeyh Safi ve soyu c. 23-24

47-Azeri ya da Azerbaycan'ın kadim dili s. 41

48-Silsiletün-Neseb-i Safeviyye s. 31

49-aynısı s. 33-35

50-aynısı s. 35

51- Şeyh Safi ve soyu s. 83

52-aynısı, s. 80

53-Mecalis ül-Mü'minin, c. 1 s. 82

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !