26 Şubat 2020 Çarşamba Saat:
14:45
20-01-2020
  

Sayın Faruk Beşer’e Cevap 2. Bölüm

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât/6)

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Sayın Faruk Beşer, yazınızıngiriş bölümünde Şia’nın azim hatalarının olduğunu iddia etmiş ve bunlara örnek olarak şu hususlara değinmişsiniz:

 

1. Mesela sahabeyi dinden çıkmış saymaları,

 

2. Resulullah’ın hanımlarına dil uzatmaları,

 

3. Masum bir imamlık fikri ortaya atıp imamları peygamberlere denk bir makamda görmeleri,

 

4. Takıyyeyi kendilerine güvenebilmemize imkân bırakmayan bir hale dönüştürmeleri bu azim hatalarının başında gelir.

 

Sizin bu iddialarınızı incelemeden önce yazınızın girişindeki Ehl-i Sünneti tarif ederken kullandığınız ifadeye değinelim. Şöyle diyorsunuz:

 

“Doğru İslam, Efendimiz’in ifadesiyle onun ve ashabının yaşadığı İslam’dır.”

 

Bu cümlenizle ilgili olarak şu hatırlatmada bulunmamız gerekir ki: Resulullah’ın (s.a.a) ve ashabının yaşadığı İslam konusunda ittifak var ise zaten bir mesele yoktur; ama sorun şu ki: Resulullah’ın yaşadığı ve ortaya koyduğu dini emirlerde ashap arasında farklı görüşler ortaya çıkmışsamerci kimdir? Örneğin abdest konusunda Ehl-i Beyt’ten gelen hadisler Hz. Resulullah’ın ayağına mesh ettiği şeklindedir.[1]Zaten ayetin zahirinden veya sarihinden de anlaşılan budur. Ama 3. Halife bu konuda ayağın yıkanmasında ısrarcı olmuştur. Ehl-i Sünnet de onun görüşünü esas almışlardır. Soru şu ki Resulullah’ın yolunu ve yaşayışınıanlamakta farklı iddialar söz konusu olduğunda başvurulması gereken son merci kimdir? Resulullah’ın Ehl-i Beyti mi yoksa başkaları mı? Bu sadece bir örnekti, yüzlerce buna benzer konu vardır.

 

Bir de Resulullah’ın döneminde söz konusu olmayan ve sonradan ortaya çıkan konularda kimin görüşü ölçü alınmalıdır?

 

Ehl-i Sünnet, mezhep imamlarının teşhisini ölçü kabul ederken Şia Kur’an ve kesin sünnetin yanı sıra Ehl-i Beyt imamlarının yaşayış ve sözlerini içtihatta esas alan müçtehitlerin görüşünü ölçü olarak kabul eder.

 

Siz Ehl-i Beyt’i masum bilmeyebilirsiniz ama Ehl-i Beyt İmamlarına uymayı diğer Mezhep İmamlarına uymaktan daha değersiz bir tutum olarak değerlendiriyorsanız ve bunun ismini Peygamber ve ashabının yaşadığı İslam koyuyorsanız işte bu gerçekten şaşılacak bir durumdur.

 

Şimdi, yukarıda azim hata olarak gördüğünüz iddialara geçelim. Bu konudaki ifadelerinizden birçoğunun çeşitli yorumlara açık müphem cümleler olmaları hasebiyle ilmi üsluptan uzak olmasına rağmen yine de bunları birbiri ardınca kısaca incelemeye ve değerlendirmeye çalışacağız.

 

1. Sahabeyi Dinden Çıkmış Saymaları

 

Bu iddia ile ilgili olarak Şia’nın Sahabe konusundaki görüşünü açıklamakla yetineceğiz; böylece Şia’nın bu konudaki görüşünün Kur’an ve hadislerle uyum içinde olduğu anlaşılır. Şia’nın sahabe konusundaki görüşü kısaca şöyledir:

 

“Şia, Resulullah (s.a.a) ile sohbetin (sahabî olmanın), yani onun döneminde iman ile yaşayıp Resulullah’ı (s.a.a) ziyaret şerefine erişmenin bir fazilet olduğuna inanmanın yanı sıra, şuna da inanır: Bu fazilet, insanda var olan günah ve isyan etkenlerini ortadan kaldırmaz. Yani sahabilerin sohbet faziletine sahip olmalarını kabul etmekle birlikte onların da her insanda olduğu gibi şehvet, gazap, taassup vb. günaha ve sapmaya vesile olabilecek etkenlerin etkisinde kalabileceklerine ve adalet çizgisinden çıkmalarının mümkün olduğuna inanmaktadır. Bizzat bu etkenlerin etkisiyle onlardan bir kısmı Resulullah’ın döneminde veya Resulullah’tan sonra günaha bulaşmış, hatta bazıları irtidat bile etmişlerdir.

 

Bu da delillendirmeyi gerektirmeyecek derece de açık bir gerçektir. Çünkü insan muhtar ve hür iradeye sahip bir varlıktır ve sürekli garizelerin ve şeytanın vesveselerinin etki alanındadır. Dolayısıyla sırf bir dönem Peygamber’in ashabından sayılmak bu durumu asla değiştirmez.

 

Kur’an-ı Kerim de bu mantığı açıkça desteklemektedir. Kur’an şöyle buyurmaktadır:

 

“Muhammed, sadece bir peygamberdir; ondan önce peygamberler gelip geçtiler. Acaba o ölür veya öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah, şükredenleri (yakında) mükâfatlandıracaktır.” (Âl-iİmran, 144)

 

Veya bizzat Peygamber’in döneminde kimi sahabilerin fasık oldukları bu yüzden sözlerine güvenilmemesi gerektiğini açıklar:

 

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6)

 

Bilindiği üzere bu ayette fasıktan maksadın sahabeden olan Velid b. Ukbe’dir ve bu konuda kimse şüphe etmemiştir.

 

Yine sahabilerden bir kısmının Resulullah’ın eşlerinden birisi hakkında yalan uydurup iftira attıkları Kur’an’da açıklanmıştır:

 

“O büyük yalanı uyduranlar sizden bir topluluktur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın; bilakis bu, sizin için bir hayırdır. Onlardan her birine, kazandığı günah vardır. İçlerinden bu günahın önemli kısmını üstlenene ise, büyük bir azap vardır.” (Nur, 11)

 

Ahzap suresinde hem sahabilik, hem Resul zevcesi olma hem de Ümmü’l-Mümininlik özelliklerine sahip olan Peygamber eşlerinden bahsederken şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Peygamber'in hanımları! Sizden kim açıkça bir kötü iş yaparsa, onun azabı iki kat olur. Bu, Allah için kolaydır.” (Ahzap, 30)

 

Görüldüğü gibi sahabiliğe ilaveten iki önemli unvanı daha taşımalarına rağmen onlara bir ayrıcalık tanımamış, bilakis örnek oldukları ve risalet hanedanını zan altında bıraktıkları için sorumluluk ve veballerinin başka normal insanlara nazaran iki kat olacağı beyan edilmiştir.

 

Diğer peygamberler tarihi de buna şahittir. Kur’an onlarca ayette, Musa’nın kavminin onca mucizeleri görmelerine rağmen saptığını açıkça beyan etmiştir; örneğin:

 

“Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzgün bir halde kavmine döndü. "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Bu süre sizin için çok mu uzun oldu veya Rabbinizden bir gazabın size inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze muhalefet ettiniz?" dedi." (Taha, 86)

 

Bu husus sadece Hz. Musa’nın kavmine mahsus değil ve diğer ümmetlerde de geçerli olan bir “Sünnetullah”tır. Nitekim Buhari Ebu Said’den şöyle nakleder: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Mutlaka siz öncekilerin tutumlarına karış karış, adım adım uyacaksınız. Hatta onlar bir kertenkele yuvasına girmiş ise, siz de oraya girersiniz.” Biz: “Ya Resulullah Yahudiler ve Hristiyanları mı kastediyorsunuz?” dediğimizde, Resulullah (s.a.a): “Onlar değilse kimi kastederim?” buyurdu.”[2]

 

Yine Resulullah (s.a.a), ashabından büyük bir kesimin sapacağını kesin bir şekilde haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ben ayakta beklediğim bir halde tanıdığım bir grubu getirirler; bu sırada bir adam benim ve onların arasında çıkar ve onlara “Gelin.” der. Ben “Nereye?” derim. O, “Allah’a yemin olsun ki ateşe!” diyecektir. Ben “Onların işi neydi?” derim. O, “Senden sonra onlar gerisin geriye döndüler.” Onlardan ancak sahipsiz develer gibi az bir kısmı kurtulur.” (Sahih-i Buhari)[3]

 

Huzeyfe anlatıyor:

 

Bir gün Allah Resulü (s.a.a.) bana dedi ki: "Ben sizden önce Havz'ın (Kevser Havuzu’nun) başına varacağım. Bazı kavimler için mücadele edeceğim ve fakat onları kurtarmayı başaramayacağım. Ben, 'Ya Rabbi! Onlar benim ashabım!' diyeceğim. Fakat bana, 'Sen, onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun.' denilecek." (İbn-i Ebi Şeybe, Musennaf, c.16, s.34; Müslim, 1/81: 118;  Buhari: 6869; Nesai: 3596; İbn Mace: 3942 rivayet ettiler).

 

Buhari’de de yer alan bu hadisler gerçi irtidat edenlere yorumlanmıştır, ama görüldüğü gibi hadisler mutlaktır.

 

Taftâzânî şöyle der: “Tarih kitaplarında geçtiği ve güvenilir râvîler tarafından nakledildiği üzere sahâbe arasında meydana gelen savaşlar ve mücâdeleler zâhiri itibariyle onlardan bazısının hak yoldan saptığına ve fısk sınırına vardıklarına delâlet etmektedir. Bu ise kin, inat, aşırı husumet, mülk ve başa geçme isteği, lezzet ve şehvete meyletme gibi nedenlerden kaynaklanmıştır. Çünkü her sahâbî, suçsuz değildir ve Hz. Peygamber’le görüşen herkes hayırla damgalanmamıştır. Ancak âlimler; büyük sahâbe özellikle de muhâcir, ensâr ve cennette mükafatla müjdelenenler hakkında Müslümanların inançlarını yanlışa kaymaktan ve dalaletten korumak için onların saptırıcı ve fıska götürücü şeylerden mahfuz olduklarını söylediler!” (Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, c.2, s.306-307)

 

Taftazani’nin âlimlere atfen yaptığı yorumun doğru olmadığı, bu savaşların başını çekenlerin sahabenin başları oldukları hasebiyle bellidir.

 

Kısaca biz, ashabın sohbet faziletine inanmakla birlikte, bu faziletin onların mutlak şekilde adil veya masum olduklarını gerektirmediğine de inanıyoruz.

 

Bu açıklamalarımız Kur’an ve hadislerin muhkematındandır. Eğer bazı ayetlerin zahirinden sahabenin mutlak manada fısk ve günahtan uzak oldukları anlaşılıyorsa, onları bu muhkemat ışığında yorumlamaktan başka bir çare yoktur. Örneğin Rızvan ayetinde sahabenin biat ettikleri için mutlak şekilde methedilişi, yine aynı surede yer alan şu ayet ile yorumlanır:

 

“Şüphesiz, sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli (kudreti) onların ellerinin üstündedir. Artık kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozar…” (Fetih, 10)

 

Yani Allah’ın Rızvani ahdi bozmamak şartına bağlıdır.

 

Ama Ehl-i Beyt hususunda ashabın ahitlerine vefalı olmadıkları ise yine hem yukarıda verdiğimiz bazı deliller ışığında hem de aşağıdaki hadis sayesinde iyice anlaşılır. Zaten tarih ve hadis kaynakları da buna açıkça şahitlik etmektedir:

 

Hâkim Nişaburî, Hz. Ali’den (a.s) şöyle nakleder: Resulullah’ın (s.a.a) bana vasiyetinde yer alan bir şey de şuydu ki: “Ümmet ondan (Resulullah’tan) sonra bana gadr ve hiyanet edecektir!”[4]

 

Bu hadisi Hâkim sahih bilir; yine Zehebi de Telhis’de hadisi sahih olarak vasıflandırır.

 

Bir Mugalata ve Cevabı  

 

Bazıları bir mugalata yaparak diyor ki: Dinimizin kaynağı ashaptır. Yani ashap yoluyla biz Kur’an’ı ve dini öğrenmişiz. Ashabı lekeleyenler gerçekte dinin temelini bozmak isterler.”

 

Bu bir mugalatadan ibarettir. Çünkü dinin temelleri tevatürle sabittir; tevatürde kişinin adil olup olmadığına bakılmaz. İkincisi dini öğrenmek için daha başka kaynaklar da vardır. Örneğin Ehl-i Beyt as. Üçüncüsü, ashabın içinde adil ve adil olmayanlar vardır demek onların hepsini kötülemek değildir. Demek ki bu söz mugalatadan başka bir şey değildir.

 

2. Resulullah’ın Hanımlarına Dil Uzatmaları

 

Bu müphem ve sadece lekelemek için söylenen bir sözdür maalesef. Eğer maksat “neuzu billah” onlara iffetsizlik atfetmekse, Şia buna kesinlikle karşıdır çünkü Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) başta olmak üzere bütün peygamberleri masum bilmektedir ve onların masumiyetlerinin bir gereği olarak eşlerinin her türlü iffetsizlikten uzak olmaları ve uzak kalmaları şart bilinmiştir. Çünkü eşi iffetsiz olanın sözünün insanlar nezdinde itibarı olmaz ve onları hüccet olmaktan çıkarır; böylece hüccet insanlara tamamlanmış olmaz; oysaki masumiyetin gayesi Allah’ın hüccetinin insanlara tamamlanmasıdır.

 

Ama eğer dil uzatmaktan maksat onların bazılarının yer yer günah işlediklerini ve bazen Peygamber’e bile karşı geldiklerini söylemek ise buna bizzat Kur’an şahitlik etmektedir.

 

“Eğer siz ikiniz (Aişe ve Hafsa) Allah'a tövbe ederseniz (yerinde olur); çünkü gerçekten kalpleriniz sapmıştır. Ve eğer ona karşı birbirinize destek olursanız, (bilin ki) kuşkusuz onun koruyucusu ve dostu Allah, Cebrail ve müminlerin iyisidir. Bundan başka melekeler de ona arkadır.” (Tahrim, 4)

 

Kısacası Kur’an açısından sadece Peygamber eşi olmak insana korunmuşluk veya dokunulmazlık sağlamaz. Hatta sormluluğunu daha da artırır. Yukarıda ilgi ayeti aktarmıştık. Ona ilaveten şunu da hatırlatalım ki Tahrim Suresi’nin son ayetlerinde iki Peygamber olan Hz. Nuh ve Hz. Lut’un eşlerinin kafir ve kafirlere örnek oldukları açıklanmıştır.

 

3. Masum Bir İmamlık Fikri Ortaya Atıp İmamları Peygamberlere Denk Bir Makamda Görmeleri

 

On iki Ehl-i Beyt İmamının masum oluşu inancı temeli açık ve sağlam bir akidedir. Aklî delili, Peygamber’in risaletinin devamlılığını sağlamak ve Kur’an ve sünneti anlamakta ihtilafa düşüldüğünde bir merciin gerekliliğidir.

 

Naklen de bunun delili Sakaleyn hadisidir. Resulullah buyurdu ki:

 

“Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki eğer ona sarılırsanız, asla sapıklığa düşmezsiniz. Allah’ın kitabı ve öz soyumdan olan Ehl-i Beyt’imi."(Tirmizi’n,in lafzı.) Bu hadis mütevatirdir ve bizim bunda bir kuşkumuz yoktur.

 

“Kur’an ve sünnetim” diye nakledilen lafız ise, senet açısından sabit olmamasına rağmen yukarıdaki mütevatir hadisle bir çelişkisi de yoktur.

 

Ayrıca Kur’an-ı Kerim de Ehl-i Beyt’in pak ve tahir kılındıklarına şahitlik etmiş ve Resul-i Ekrem de sahih hadisinde Ehl-i Beyt’ten maksadın belli kişiler olduğunu açıklamıştır.

 

4. Takıyyeyi Kendilerine Güvenebilmemize İmkân Bırakmayan bir Hale Dönüştürmeleri,

 

Takiyye konusuna gelince, takiyye Kur’anî bir ilkedir. Kur’an’da açıklandığı üzere ikrah ve zulüm oranında geçerlidir. Zalim kim olursa olsun fark etmez. Zulüm azaldıkça takiyye de azalır, çoğaldıkça çoğalır. Kur’an, zulüm olduğu durumlarda takiyye yapılmasına cevaz vermiştir.

 

Ama günümüzde Şia’nın bütün kaynakları, bütün merasimleri ve müçtehitlerinin bütün dersleri ve eserleri her kesin erişebileceği bir durumdadır. Onun için takiyye konusunu bir bahane ederek Şia’yı suçlamak haksızlık ve insafsızlıktan başka bir şey değildir.

 

Bu sözlerimizden çıkaracağımız tek bir şey varsa o da Rabbimizin: “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve bölünmeyin.” emridir. Siz, bizi kardeş bilmeseniz de biz Kur’an’ın emri gereği sizi kardeş bilmeye devam edeceğiz.

 

Velhamdu lillahi Rabbi’l-alemin.

 

 

 

 


[1]. Gerçi Ehl- Sünnet’in kaynaklarında da bunu teyid eden birçok hadis vardır ki araştırdığınızda bunları bulmanız mümkündür. İstediğiniz takdirde biz de bunları size gösterebiliriz.

[2]البخاري: حدثنا سعيد بن أبي مريم، حدثنا أبو غسان، قال: حدثني زيد بن أسلم، عن عطاء بن يسار، عن أبي سعيد أن النبي قال: لتتبعن سنن من قبلكم شبرا بشبر، وذراعا بذراع، حتى لو سلكوا جحر ضب لسلكتموه .فقلنا: يا رسول الله اليهود والنصارى؟قال النبي: فمن؟ و رواه مسلم.

[3]عن النبي صلى الله عليه وسلم قال«بينا أنا قائمٌ إذا زُمرَة، حتى إذا عرفتهم خرج رجل من بيني وبينهم، فقال: هلمَّ، فقلتُ: أين؟ قال: إلى النار والله، قلتُ: وما شأنهم؟ قال: إنهم ارتدُّوا بعدَك على أدبارهم القهقرى، ثم إذا زُمرَة، حتى إذا عرفتهم خرج رجل من بيني وبينهم، فقال: هلمَّ، قلت: أين؟ قال: إلى النار والله، قلت: ما شأنهم؟ قال: إنهم ارتدُّوا بعدَك على أدبارهم القهقرى، فلا أُراه يخلُصُ منهم إلا مثلُ هَمَلِ النَّعَمِ»

[4]- Müstedrekü’s-Sahihayn, c.3, s.150.

 الحاكم عن عليّ (رضي الله عنه)، قال: (إنّ ممّا عهد إليَّ النبيّ(صلّى الله عليه وآله وسلّم) أنّ الأمّة ستغدر بي بعده). هذا حديث صحيح الإسناد ولم يخرجاه)). تعليق الذهبي في التلخيص: صحيح.,

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler