10 Nisan 2021 Cumartesi Saat:
17:11
26-02-2021
  

Ölmeden Önce Ölünüz ile Ne Kastedilmektedir?

Kur’ân ve hadisler bakımından ihtiyari ölüm nedir? Lütfen verilen cevapta Kur’ân’dan ve mevcut rivayetlerden istifade ediniz.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İhtiyarî Ölüm

 

İslami irfanda “mevt-i ihtiyarî” teriminin asıl kaynağı ve mebdei Hz. Muhammed’in (s.a.a) buyurmuş olduğu “Mevtu kalbe entemevtu”[1] “Ölmeden önce ölünüz” sözünün olduğunu söylemek mümkündür. Bu kelamın Arapçasında birinci “ölünüz” ile “ölüm” ihtiyarî bir amel olarak ortaya atılmıştır. İkinci “ölünüz” ise zorunlu olan “ölüm” anlamındadır. Bu da herkes için kesindir ve ecel geldiğinde tahakkuk bulacaktır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de de ihlâs ve muhabbet iddiasında olanlar için açık bir unvan şeklinde defalarca ortaya atılmıştır. Ariflerin birçoğu bu âyetleri “ihtiyarî ölüme” davet şeklinde yorumlamışlardır. Allah Teâlâ’nın kendisine âşık oldukları iddiasında bulunanları, ona davet ettiğini söylemişler ve bunu ilahi muhabbetin ölçüsü bilmişlerdir. Pratik irfanda “iradî ölüm” için öncüller, mertebeler ve çeşitli dereceler zikredilmiştir. Zikredilen öncüller ve çeşitli dereceler salik olan kimseyi (Allah’a doğru yolculuğa koyulmuş kimse) nihayetten kâmil ölüme vardırırlar. Ölüm için olan bu mertebeler şunlardır: “Mevtu’l-abyed” Açlığa tahammül etmek ve kalpte nuraniyetin ve beyazlığın husul bulmasını ifade eder. “Mevtu’l-ahder” sade yaşamak ve fakirlik makamını ifade eder. “Mevtu’l-Ahmer” sâlikin kendi nefsiyle mücadele etmesi anlamını ifade eder. “Mevtu’l-asved” melâmet ve melalleri, zorlukları ve dillerden kaynaklanan yaraları sırtında taşımak anlamını ifade eder. Arifler “ihtiyarî ölüm” hakkında olan bu dört mertebenin şerh ve açıklamalarında birçok konu açıklamışlardır. Bu açıklamalar kendilerine has olan yerlerde zikredilmiştir.

 

İrfan makamlarından olup “ihtiyarî ölüm” ıstılahının bir diğer yönüne işaret eden terimlerden bir başkası “hal-i beden” ıstılahıdır. Bu ıstılah, sâlikin (Allah’a doğru yolculuğa koyulmuş kimse) ölümün ötesine gideceği ve cismin kendisi için bir elbisedir. İstediği her anda giyer ve istediği her anda çıkarır. Bu mertebede ruh, nefsin her çeşit arzu ve isteklerinden sıyrılır, özgür olur, tecrit makamına ulaşır ve nihayet olarak fena makamına varır.

 

Ölüm ve özellikle “mevt-i ihtiyarî” (iradeli ölüm) kavramından rivayetlerde, felsefede, irfanda ve muhtelif ilimlerde özel ıstılahlar ve manalar için istifade edilmiştir. Bunların tümü nihayette tek bir hakikate işaret ediyor ise de her birisi farklı yönlerden bu konuya değinmiştir. Bunun yanı sıra “mevt-i ihtiyarî” kendi başına mertebelere sahiptir. Hakeza öncül ve en son gayelere şamil gelir ve bütün bu mertebelere “mevt-i ihtiyarî” unvanı ıtlak edilmiştir.

 

Temel itibariyle ölüm yaratılışta cari ve devam eden irfani bir hakikattir. Ölüm gerçeği (mevt-i ihtiyarî) en yüksek irfanî ve fıtrî sanat sayılmaktadır. Zâhirî varlığından uzaklaşıp (fani olup) muhtelif mertebelerde daha iyi ve üstün bir hayatla baki kalmak anlamındadır. Bu durumun kendisi hayatın daha yüksek mertebelerine ve ilahi kemale doğru hareket eden varlık âlemindeki varlıkların yücelişi, fıtrî hareketin ve seyrin temelidir.

 

Kur’ân ve Hadislerde Mevt-i İhtiyarî:

 

Kur’ân-ı Kerim’de ihlâs ve muhabbet iddiasında olanlar için açık bir unvan şeklinde defalarca ortaya atılmıştır.

 

“De ki: “Ey Yahudi akidesini benimseyenler! Bütün insanlar değil de, yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız, (bunda da) samimi iseniz haydi ölümü isteyin.”[2]

 

Ariflerin birçoğu bu âyetleri “ihtiyarî ölüme” davet şeklinde yorumlamışlardır. Allah Teâlâ’nın, âşık olduğu iddiasında bulunanları kendisine davet ettiğini söylemişler ve bu çağrıya cevap vermeyi de ilahi muhabbetin ölçüsü bilmişlerdir.

 

Başka bir âyet-i kerimede bu konu münafık olan kimseler için ortaya atılmış ve şöyle denmiştir: Eğer Allah tarafından kendinizi öldürün şeklinde emir olunsa az bir kısım hariç hiç kimse bunu yapmaz.

 

“Eğer biz onlara, “kendinizi öldürünüz veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.”[3]

 

“Misbahu’ş-Şeria” adlı kitapta İmam Cafer-i Sâdık ölüm için hazır olmayı sülûkun (Allah’a doğru yapılan yolculuğun) birinci şartı olarak belirtmiştir. Hak yolunun sâlikine (yolcu) hitaben şöyle buyuruyor:

 

“Ey mümin bak! Eğer ölümün tahakkuk bulmasına razı bir hale sahip isen Allah’ın sana karşı olan tevfikine ve onun seni korumasına karşı şükür et. Ama eğer böyle bir hale sahip değilsen katı bir azametle bu durumdan (sâlik olmaktan) çık.

Buna binaen hak yolunun sâlikinin iddiasını doğrulayan açık bir ölçü vardır. O da ölüme ünsiyet ve alışkanlık kazanmaktır. Ariflerin sultanı olan Hz. Ali (a.s) bu alanda herkesin önündedir. Şöyle buyuruyor:

“Allah’a yemin ederim! Ali’nin ölüme olan ilgisi süt emen çocuğun annesinin memelerine olan ilgisinden daha fazladır.” [4]

 

Gerçekte bu kişiler önceden ölmüşlerdir. Artık yokturlar. Hepsi aşkın jiletiyle öldürülmüş, bâtınî şehitlik makamına varmışlardır. Zira dost olan kimsenin eliyle öldürülmek, düşmanın eliyle öldürülmekten daha üstündür. Kudsî bir hadis-i şerifte şöyle nakledilmiştir:

 

“Beni arayan bulur, beni bulan tanır, beni tanıyan sever ve âşık olur, bana âşık olana bende âşık olurum, âşık olduğum kimseyi öldürürüm, öldürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimdedir, diyeti üzerimde olan kimsenin diyeti ben kendimim.”

 

“Mevt-i iradî” için ariflerce çeşitli öncüller ve çeşitli mertebeler zikredilmiştir.Bu öncül ve mertebeler nihaî olarak sâliki (Allah’a doğru yolculuğa koyulmuş kimseyi) kâmil olan ölüm makamına yetiştirir. Ölüm için zikredilen mertebeler şunlardır.

 

1. Mevtu’l-Abyed (beyaz ölüm): Bu ölüm türü kalbin nuraniliğini ifade eder.

 

2. Mevtu’l-Ahder (yeşil ölüm): Bu ölüm türü sade yaşamayı, sade giyinmeyi ve ihtiyarî fakirliği ifade eder ki can ve ruhun yeşilliği ondan kaynaklanıyor.

 

3. Mevtu’l-Ahmer (kırmızı ölüm): Bu ölüm türü sâlikin nefsiyle savaşmasını ifade eder ki büyük cihat olarak da nitelendirilmiştir. Cihatta ölmenin gereksinimi kanın dökülmesidir. Bu nedenden dolayı ona mevt-i ahmer (kırmızı ölüm) denilmiştir.

 

4. Mevtu’l-Asved (siyah ölüm): Bu ölüm türü melâmet ve noksanlıklara, zahmetlerin ve dilden kaynaklanan yaralara tahammül etmeyi ifade ediyor.[5]

 

Bu dört ölüm şekillerinin daha doğru beyanı şöyledir: Sâlik (Allah’a doğru yolculuğa koyulmuş kimse) canından vazgeçmediği (mevt-i evvel) sürece canana varamaz. Ebedîleşemez. Ekmekten geçmediği sürece (ikinci ölüm) doyma ve kanaat makamına varamaz ve lezzeti tadamaz. İsminden, haysiyetinden ve sosyal konumundan geçemediği sürece (siyah ölüm) zâti kimliğine ve vücudun anlamına varamaz. Azizlerinden ve sevdiklerinden geçmediği sürece (beyaz ölüm) kalp ehli olamaz.[6]

 

Arifler gerçekte dünya ve dünyada var olanlardan kâmil bir şekilde arınmanın yolu olan ölüm hakkında zikredilen bu dört mertebeyi geniş bir şekilde açıklamışlar.

 

Hal-i Beden (Bedeni Çıkarmak):

 

İrfanî makamlardan olup “ihtiyarî ölüm” ıstılahının bir diğer yönüne işaret eden terimlerden bir başkası “hal-i beden” (bedeni çıkarma) ıstılahıdır. Bu ıstılah sâlikin ölümün ötesine gideceği cismin kendisi için bir elbise anlamındadır. İstediği her an giyer ve istediği her an kenara atar. Arif bu makamda temel itibarıyla kendi cisminin ötesindedir.

 

Herkesten daha fazla bu terimi kullanan Şeyh İşrak Sûhreverdî şöyle diyor:

 

“Bedeni kendisi için bir gömlek gibi bazen çıkaracak ve bazen de giyecek hale gelmeyen ve sonra kendi isteğiyle her an nura doğru yücelemeyen hiçbir insan “hekim-i ilahi” lerden sayılamaz.”[7]

 

Başka yerde şöyle nakledilmiştir: “İrfanî meleklerin en büyüğü ölüm meleğidir. Öyle ki müdebbir nuru (ruh) kâmil bir şekilde bedene taalluk olduğu halde karanlıklardan ayrılıyor. Böyle olduğu halde nur âlemine varır ve kahir olan nurlara asılır. Bütün nurani hicapları görür."[8]

 

Bu ibarelere benzer ibareler Şabaniye duasında da gelmiştir:

 

“İlahi! Sana yönelik olan teveccühümü kâmil kılarak bana (kemalel-inkita’ı) ikram et… Öyleki kalbî görmeler nurani hicapları yırtıp büyüklüğün azametine ulaşsın ve bizim ruhlarımız senin kudsi izzetine asılsın.” [9]

 

Burada zikretmeye şayandır ki yeni irfanların çoğunda ve ruhi ilimlerde ruhun bedenden ayrılması bir hedef olarak gözetilmektedir. Buna ıstılahta “birun efken-i ruhi” veya “sefer-i ruhi” (ruhsal yolculuk) denilmektedir. Felsefe ve irfana göre ve İslamî ilimlerde bu fenomen, asıl itibariyle “temsilî bedenin maddi cisimden” ayrılmasıdır.

 

Ruhun çıkmasında ruhu taşıyan temsilî beden, kişinin kendi iradesiyle uykuya benzer bir halette veya onun iradesi olmaksızın ve başka bir kimsenin telkin etmesiyle maddî beden ayrılıyor. Ama bu fenomenin tersine “hal-i beden” meselesi İslamî irfanda ruhun ihtiyarî olarak bedene olan ihtiyacının ortadan kalkacağına işaret etmektedir.[10] Bu ihtiyaçsızlık bazen saniyeliktir, bazen tekrarlanır ve bazen de daimi bir şekilde gerçekleşir. Seyr-u sülûk’tan olan bu mertebe nefsin tezkiyesinde açılan merhaleler neticesinde (müteakiben) tahakkuk bulur. Kendi kendine veya başka kimselerin yapmacık ilkalarıyla kendinde bazı gaybî konuları icat etmek ise İslami irfanın söyleyişi haricindedir.[11]

 

Yapılan açıklamalara göre “mevt-i ihtiyarî” ve nihayetinde “hal-i beden” gibi konular İslami irfanda ruhun kâmil bir şekilde nefsanî arzulardan kurtulması ve nefsin kâmil bir şekilde tecrit bulmasıdır ki nihaî olarak “fena” makamına varacak olmasıdır.

 

 

 

 


[1]     Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 69, s. 57.

[2]     Cuma, 6.

[3]     Nisa, 66.

[4]     “Vellahi li İbn Ebi Talip anesun bil mevt mine’t-tıfli bi suda ummihi.” (AllâmeTabatabâî, Biharu’l-Envar, c. 71, s. 5.)

[5]     Hasanzade Amulî, “Şerh-i Uyun-i Mesaili’n-Nefs”, s. 154.

[6]     Hancanî, Ali Ekber, fasl-i mergi sefid, kıyamet-i dıl, s. 41.

[7]     Şerh-i Hikmet-i İşrak, Tahkik: Abdullah Nuranî-Mehdi Muhakkik, Tahran: Encümen Asar ve Mefahir-i Ferhengi, 1383, s. 4

[8]     a.g.e, s. 531

[9]     Biharu’l-Envar, c. 91, s. 97.

[10]    Buna binaen “birun efkeniyi ruhi” (ruhun bedenden ayrılması) ruhi bir fenomen olarak kendiliğinden ve “nefsi tezkiye” bağlamında yapılması gereken merhaleler yaşanmadan manevî tekâmülde hiçbir etkisi olamaz. –her ne kadar bu iş birçok salikler için gerçekleşiyor ise de-. “Hal’i beden” ve “ihtiyari ölüm” kelimenin gerçek anlamıyla “birun efkeni ruhi” meselesinin ötesinde olan bir şeydir. Zira bu (“Hal’i beden” ve “ihtiyari ölüm”) arifte vücutsal kemal bağlamında hasıla gelen değişiklik ve tebdilliktir ki onu külli bir şekilde cismin ötesine götürüyor. Bu nedenle maddi olan beden nurani bir bedenin tecelli bulmasıyla rakik (ince) bir perde hükmündedir. Her an onu terk edebilir. İşte bu durum irfani olan büyük bir menzilettir ki Şeyh İşrak onu “hal-i beden” olarak adlandırmış ve hekimlerden çok az bir kısım bu makama sahip olduğuna inanır.

[11]    Korku ve azapla beraberlik yapması mümkün olan ruh ile cisim arasında gerçekleşen ikilem dolayısıyla bu haletin meydana gelmesi ve pratik olarak hastalığa tebdil olan şey, irfani makamların haricinde sayılan bir durumdur.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler