22 Ekim 2020 Perşembe Saat:
01:00
27-01-2020
  

Nebi - Aşk'a Dair I. Bölüm

Cibran Halil Cibran: Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin… Yolları zorlu ve dik olsa da...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Cibran Halil Cibran Kimdir?

 

6 Ocak 1883’te Lübnan’ın Kadîşâ vadisi yakınlarındaki Bişerrî kasabasında Hristiyan bir ailede dünyaya gelen Cibran beş yaşında iken Bişerrî’deki Saint Elişa Okulu’na girdi. Cibran, Osmanlı Devleti toprakları içerisinde olmasına rağmen Hristiyanlar tarafından yönetilen Lübnan’da resme olan yeteneği fark edilerek tabip Selîm ed-Dâhir rehberliğinde resim çizmeye başladı.

 

Vergi toplama görevini yürüten babası Halîl, bir arkadaşı zimmetine para geçirdiği iddiasıyla tutuklanınca onunla birlikte hapse atıldı, malları müsadere edildi, sonuçta ailenin huzuru bozuldu. Bunun üzerine babası Lübnan’da kalırken annesi on iki yaşındaki Cibrân’ı, Peter, Mariana ve Sultane’yi alıp Boston’a (Amerika) göçtü (1895). Cibrân burada iki buçuk yıl devam ettiği resmî bir okulda İngilizce öğrendi. 

 

1897’de lise öğrenimi için bir akşam okuluna girdiyse de ardından Arapça öğrenme isteğiyle veya başka bir sebeple Beyrut’a geri döndü. Abdullah el-Bustânî, Saîd eş-Şertûnî ve Hûrî Yûsuf el-Haddâd gibi önemli kişilerin ders verdiği el-Hikme Enstitüsü’nde Arapça öğrenimine başladı. Fen bilimlerinde, ayrıca din, mitoloji gibi sosyal bilimlerde kendini yetiştirmeye çalıştı. 

 

Cibrân on dört yaşındaki kardeşi Sultane’nin ölüm haberi üzerine 1902 Nisanında Boston’a gitti. 12 Mart 1903’te üvey kardeşi Peter’i ve aynı yılın 28 Haziranında annesini kaybetti. Üçünün de ölüm sebebi tüberkülozdu.

 

1905’te ilk Arapça eseri el-Mûsîka’yı, 1906’da ilk hikâye kitabı Arâʾisü’l-Mürûc’u yayımladı. 1916’dan itibaren Doğu dünyasını ve özellikle Hristiyan âlemini eleştiren The Madman, el-Mevâkib, el-Avâṣıf, el-Bedâʾi ve’t-tarâif’i yayımladı. 27 Nisan 1920’de Amerika’daki mehcer edip ve şairleriyle birlikte, Mîhâîl Nuayme ve Abdülmesîh el-Haddâd’ın yardımıyla er-Râbıtatü’l-Kalemiyye Derneği’ni kurdu. 1923’te bütün dünyada tanınmasını sağlayan en önemli eseri yani bundan sonra siz değerli okurlarımızla paylaşacağımız ‘The Prophet’i (Nebi/Ermiş)  yayımladı. Sağlığının bozulmaya başladığı 1925 yılından itibaren Barbara Young ve Mary Haskell’in yardımıyla İngilizce eserlerini neşretmeye başladı. 10 Nisan 1931’de tüberkülozdan öldü. Beyrut’a götürülerek Bişerrî’de Mar Sarkis Manastırı’nın bahçesine gömüldü. Manastırın yakınında onun anılarını yaşatan Cibrân Müzesi kuruldu.

 

Okumaya başlayacağınız The Prophet / Nebi (New York 1923) yazarın en popüler eseridir. Cibrân’ın Orphaleseli Mustafa’nın şahsında aşk-evlilik-çocuk, yeme-içme, sevinç-keder, çalışma-ticaret, kanun-suç-ceza, dua, sadakat ve özgürlük gibi konulardaki görüşlerini anlattığı yirmi altı bölümden oluşan eser genel çerçevesi itibariyle sembolik bir anlatıma sahiptir.

 

Başta Mahatma Gandi olmak üzere birçok İngiliz ve Fransız yazarı tarafından övülen eserin 1945 yılında 44. baskısı gerçekleştirilmiş, yazar hayatta iken eserinin yirmi dile çevrildiğine tanık olmuş, 1956’ya kadar 800.000 adet satmıştır.

 

 

Nebi / el-Mustafa

 

Geminin gelişi zamanının şafağı, seçilmiş ve sevgili el-Mustafa, Orphalese kentinde on iki yıl, dönüp gelecek ve kendisini doğduğu adaya geri götürecek gemisini beklemişti. Derken on ikinci yılda, hasat ayı Eylül'ün yedinci günü, kent surlarının dışındaki tepeye tırmanıp denize doğru baktı; sisle birlikte yaklaşan gemisini gördü.

 

İşte o zaman ardına kadar açıldı yüreğinin kapıları ve kanat çırptı sevinci denizin enginlerine. Ve el-Mustafa gözlerini yumdu, ruhunun sessizliklerinde duaya durdu. Fakat tepeden inerken bir hüzün çöktü üzerine ve kalbinden şu düşünce geçti:

 

Kederlenmeden ve huzur içinde nasıl giderim? Yo, hayır, ruhum sızısız ayrılmayacak bu kentten. Uzundu surları arasında geçirdiğim çile günleri, uzundu yapayalnız geceler; kim çile ve yalnızlığını geride bırakabilir ki içi sızlamadan?

Ruhumun çok fazla parçasını saçtım bu sokaklara ve çokça kalabalıktır özlemimin şu tepelerde çırılçıplak gezinen çocukları; onlardan vazgeçemem sorumluluk hissetmeden ve içim sızlamadan. Bugün çıkarıp attığım sırtımdan, bir giysi değil, kendi ellerimle parçaladığım ten. Ardımda bıraktığım, bir düşünce de değil, açlık ve susuzluğun tatlandırdığı bir yürek. Ancak daha fazla oyalanamam. Bütün varlıkları kendisine çağıran deniz çağırıyor beni, yola koyulmalıyım. Çünkü kalmak, gecede yanıp tükenirken saatler, donmak ve billurlaşmak, bir kalıbın içine hapsolmak demek.

Keşke alabilseydim buradaki her şeyi yanıma. Ama nasıl alayım? Ses onu kanatlandıran dili ve dudakları taşıyamaz. O esire doğru yalnız bulmak zorundadır yolunu. Yalnız ve yuvasız uçar kartal güneşin önünde.

 

el-Mustafa tepenin eteğine varmıştı artık; bir kez daha dönüp baktı denize ve limana yaklaşan gemisini, pruvasındaki denizcileri, kendi ülkesinin insanlarını gördü. Sonra ruhu onlara seslendi, dedi ki:

 

Kadim anamın oğulları, ey gelgitlerin süvarileri, düşlerimde ne sık yelken açtınız. Şimdi de ben uyanırken geliyorsunuz, o uyanış ki benim en derin düşümdür. Hazırım gitmeye, arzum yelkenlerini fora etmiş, rüzgârı beklemekte. Bu durgun havada son bir soluk daha alıp, son bir kez daha bakacağım arkama sevgiyle. Sonra da aranızda yerimi alıp, gemiciler arasında bir gemici olacağım.

 

Yürürken, uzaktan erkeklerin ve kadınların tarlalarını, bağlarını bırakarak, hızla kent kapılarına doğru yöneldiğini gördü. Ve ona adıyla seslenen, tarladan tarlaya bağırarak birbirlerine gemisinin geldiğini haber veren seslerini işitti. Kendi kendine dedi ki:

 

Ayrılık günü toplanma günü mü olacak? Akşamımın aslında şafağım olduğu mu söylenecek?

 

Kente girdiğinde bütün insanlar onu karşılamaya gelmişlerdi; sanki tek bir ses olmuş ona sesleniyorlardı. Derken kentin yaşlıları öne çıkıp dedi ki:

 

Bu kadar tez bırakıp gitme bizi. Alacakaranlığımızda öğle vakti oldun sen, gençliğin bize kurulacak düşler bahşetti. Aramızda ne yabancısın ne de konuk, oğlumuz ve candan sevdiğimizsin. Gözlerimiz yüzüne hasret kalıp da acı çekmesin. Rahipler ve rahibeler de ona seslendi:

 

Denizin dalgaları bizi şimdi ayırmasın, aramızda geçirdiğin yıllar anıya dönüşmesin. Aramıza bir ruh kattın sen, gölgen yüzlerimize düşen bir ışık oldu. Ne çok sevdik seni. Ama suskundu sevgimiz ve üstü örtülüydü. Oysa şimdi yüksek sesle ilan ediyor varlığını sana ve açığa çıkmış duruyor önünde. Bu hep böyledir, sevgi kendi derinliğini bilmez ayrılık vakti gelip çatana kadar. Başkaları da gelip ona yalvardı. Fakat o cevap vermedi. Sadece başını eğdi ve yakınında duranlar göğsüne dökülen gözyaşlarını gördü.

 

O ve ahali tapınağın önündeki büyük meydana doğru ilerlediler. Mabetten bir kadın çıktı, el-Mitra’ydı adı. Bilge birisiydi. el-Mustafa kadına derin bir muhabbetle baktı; çünkü peşine ilk o düşmüş, ilk o inanmıştı kendisine, üzerinden ancak bir gün geçmişken kente gelişinin. el-Mitra da onu şöyle selamladı:

 

Ey Allah’ın Peygamberi! Ey en uzakta olanın talibi! Gözlerin ne zamandır uzakları taramakta gemin için. Artık gemin geldiğine göre gitmen şart. Anılarının ülkesine, daha büyük tutkularının meskenine duyduğun özlem derin; ne sevgimiz bağlayabilir seni buraya ne de ihtiyaçlarımız tutabilir. Fakat bizden ayrılmadan şudur senden dileğimiz: Konuş bizimle ve hakikatinden ver bize. Ver ki biz de onu çocuklarımıza aktaralım, onlar da kendi çocuklarına aktarsın ve yok olmasın, sürüp gitsin bu hakikat. Yalnızlığın içinde günlerimizi izledin, uyanıklığın içinde uykumuzun ağlayışını ve gülüşünü dinledin.

 

Onun için artık bizi bize göster ve doğum ile ölüm arasında olana dair ne varsa sana gösterilen, bize anlat. el-Mustafa da şöyle yanıtladı:

 

Orphalese halkı, neden söz edebilirim ki, şu anda bile ruhlarınızda kıpırdanıp duran şeyden başka?

 

Aşka Dair

 

Sonra el-Mitra, bize Aşktan Söz Et, dedi. el-Mustafa da başını kaldırdı, halka baktı ve o anda halkın üzerine bir sükûnet çöktü. El-Mustafa gür bir sesle dedi ki:

 

Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin… Yolları zorlu ve dik olsa da.

 

Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da.

 

Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.

 

Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi. Hem besler, büyütür hem de budar sizi. Yücelerinize tırmanıp, okşar sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı. Derken inip köklerinize, sarsar toprağa sıkı sıkıya tutunuşlarını.

 

Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı’nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.

 

Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiyle Hayat’ın yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır. Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız… O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.

 

Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz. Ne sahip olur aşk ne de sahip olunmak ister. Çünkü aşka aşk yeter.

 

Sevdiğiniz zaman “Tanrı yüreğimde” değil, “Tanrı’nın yüreğindeyim” deyin. Sanmayın aşkın rotasını çizebileceğinizi, çünkü aşk sizin rotanızı çizer, sizi buna layık bulursa eğer.

 

Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. Fakat âşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen. Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısını. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle.

 

Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak yine aşkla dolu yeni güne; öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek derin derin; akşamleyin eve şükranla dolup taşarak dönmek; sonra da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir övgü şarkısıyla.

 

 

Birinci Bölümün Sonu

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Aynur    28-01-2020 03:37

    Ne hikmettir bilmiyorum ama Aşk (ilahi Aşk) her zaman kendine çekmiştir şükranlillah. Aslında herkes keşke Aşkı anlatsa ve yaşasa hep. Rabbimden kalben diliyorum ki birgün bu hakir kuluna da Aşkı anlatmayı nasip etsin. Rabbimden kalben ve tüm samimiyetimle yine diliyorum ki hepimize Aşkı yaşamayı iliklerimize hücrelerimize ve canımızı Allah yolunda feda ettirecek kadar sevmeyi ve hissetmemizi nasip etsin.( amin)

Kategorideki Diğer Haberler