20 Ekim 2021 Çarşamba Saat:
17:04

Modern Zamanlarda Hakikâtin Serencâmı

23-02-2021 13:00


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsan varlık âleminde Rahman’ın halifesi olmakla şereflendirilmiş ve yükümlü kılınarak kullukla nitelendirilmiş yegâne varlıktır. Kulluk vasfınca acziyetiyle mâlûl iken “halifetullah” olması itibariyle yeryüzünde fâil-i mutlak olanın gölgesidir. İnsanı yaratılanlar içerisinde “zübde-i âlem” kılan konumu da tam olarak burada tevarüs eder.

 

Onun mefûliyeti Rahman’ın fâil oluşu ile biçimlenir. Âlemde vuku bulan her fiiliyat kendi içerisinde bir aynanın seyrini taşımaktadır. İnsan aynadakinin yansımasıdır. Nasıl ki bir suya taş atıldığında halka halka dalgalar meydana gelir, âlemdeki her işin meydana gelmesi de Rahman’ın tasarrufunda olarak batından zâhire doğru yol alır. İşte insan da varlığı itibariyle rahmânî olanın vücuda gelmesidir. Hakikât zâhir olana indikçe perdelenir, böylece insanın hakikâte ulaşma gayesi peyda olur. Hakikâtin insanın idrakî ile aralanacak olması onu varlığa karşı bizzat mesul kılar. Fakat burada esas olarak değinmek istediğimiz husus fâil-i mutlak olan Allah’ın kulları üzerindeki tecellisidir.

 

İnsan Rahman’ın tecelligâhı olan âlemde mesul kılındığı fâilliğin sınırlarını sınandıkça kavrar. Esasında emanet olarak verilen ömrün gayesi, belki de bu imtihan müddetince insanın varlık üzerindeki acziyetini temâşa ederek, kendinden içre olan perdeleri aralamasıdır. Perdelerin aralanması, insanın varlık dairesindeki tanrısallığını seyretmesi ve bu seyir halinde acziyetinin farkındalığına varmasıdır.

 

İnsanın varlık içerisindeki konumunun üstünlüğünün yanı sıra acziyeti meselesine yoğunlaşmamızın gayesi, modern zamanlarda meta üzerindeki kurduğu maddi hâkimiyetin neticesinde, insanın sınırlarını aşmasının buhranıyla karşımıza çıkmasıdır. Zira insan, madde üzerindeki hâkimiyetinin varlık âleminin işleyişine de müdahil olabileceği algısı ile yol aldıkça sınandığı her adımda, adımlarının hızına bakmaksızın yola sövgüler dizmektedir. Oysa her imtihanında acziyetlerini kavrama imkânı sunulan insan, adımlarının hızını alamadan maddeye olan bağımlılığı ve tahakkümkârlığı ile tanrısal olandan uzaklaşmaktadır. Bu mesafe insanın perdelerine tekabül etmekte ve varlık suyunu bulandırmaktadır. Nitekim varlık suyunu temize çekmek, vuku bulan sınanmalarının idrakîyle ancak mümkündür.

 

İnsan kulluğunun gereği olarak acziyetinin sınırlarını gözettiği takdirde tezahür edecek olan, Rahman’ın fâilliğindeki hikmeti kavrayışı olacaktır. Aksine bu durumu göz ardı etmesiyse imtihanlar âlemine olan öfkesini ve buhranını artırmaktan başka bir netice vermeyecektir.

 

Modern zamanlardaki tüketim alışkanlıklarıyla mütemadiyen bir yenisi olan ve sınanan metalar silsilesinin doyuramadığı, üstelik her doyumsuzluğunda da kendini körelten bir seyre yöneltmesi insanın çıkmazlarını artırmaktadır. Madde ile elde edebildiği her mülkiyetin mâliki olmakla insan yeryüzünde sorumlu kılındığı tanrısal halefiyetin sınırlarını karıştırmış ve kendini ilahlaştırmıştır. Neticede varlık aynasında hakikât yerine kendisini gördükçe ruhu hırçınlaşmış, aynaya düşenin zâtına başını kaldırıp bakmaktan da aciz düşmüştür. Fâil-i mutlak olandan gayrı âleme mâlik biçmek insanın hududunu aşmış ve kendi acziyetinin duvarları arasında onu hakikâtin seyrinden mahrum etmiştir. Dolayısıyla insan varlığının gayesini tefekkür etmekten imtina ettikçe her işi kendine hasrederek sınandığı her hususu Allah’tan gayrısına yormuş, metalar, unvanlar, mülkiyetler, kazançlar, hesaplar dünyasını inşa ederek hapsolmuştur. Rahmanî olanı beşer kabına koymak zulmüyle kendini kör eden insandan gayrısı değildir. Âlemde kendisine biçilen emanetin ve kıymetin tefekkürü ancak, insanda zulmün yerini aynanın hakikâtine bırakacaktır.

 

İnsan derken o parmakla işaret edilip duran, uyandığımız her rüyayı birbirimize yoran, nasibimize düşene mütemadiyen rıza gösterememenin sancısıyla aynada kendimize hayranlıkla bakmaktan ardını görmeye cüret edemeyen, bizleriz sevgili okur. Birbirimizin arasından öyle yavaşlayarak da değil, hızla geçen, hızını alamadıkça her çarpışmada birbirine söven de bizlerden başkası değil. Olur da yavaşlayıp ördüğümüz benlik duvarlarını aralarız, olur da kırılan aynalarımıza dokunmaktan gayrı mülkiyetin, hakikate kör kıldığını idrak ederek Hazret-i Pîr Mevlânâ’ya kulak vermek lütfuna erişiriz:

 

 

"Ve hakikât,

gökyüzünden yere düşen bir aynaydı ve parçalandı.

her kim ondan bir parça alıp götüren...

hakikât benim elimdedir, demiştir.

kendini aynada gören kişi yoldan çıktı, hataya düştü,

Yâr'in cilvesini gören kişi ise âşık oldu."

 

 

 

Zehra Hatemî

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Adem   23-06-2021 17:53

    Harikulade bir anlatım olmuş emeğinize sağlık. Rabbim yolunuzu açık etsin İnşaallah.