26 Şubat 2020 Çarşamba Saat:
15:44

Kıst-ı Zen

09-01-2020 12:08


 

 

 

 

 

 

Allah’ın Adıyla…

 

Yüce Allah bizleri binlerce âlem içindeki dünyaya, en şerefli makam olan insan sıfatıyla göndermiştir. Kadın (zen) ve erkek olarak iki türe ayırmıştır. Fıtraten kadın, bir evin çatısının görevini üstlenirken; erkek ise bu çatıya dayanak olan direklerin görevini temsil etmiş olur. Bu iki cinsin oluşu, bizlerde bir ötekilik düşüncesi oluşturmanın aksine farklılıkların sunduğu zenginliği çağrıştırmalı ve oluşturmalıdır. Öyle ki örnek ayetlerde bunu inceleyelim;

 

 “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ibret alasınız.” Zâriyât/ 49

 

“Ve delillerindendir ki sizin cinsinizden eşler yaratmıştır size, onlarla uzlaşıp geçinesiniz diye ve aranıza da sevgi ve merhamet ihsan etmiştir; şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa deliller var.” Rum/21

 

Öncelikle bu ayetlerde görüyoruz ki, âlemde genel olarak bir denge ve düzen hakimdir. Çift yaratılmak, türlere ayrılmak bu dengenin oluşmasında çok büyük bir rol oynamaktadır. Cinslerimizden eşler yaratılmış ve birbirimizle iyi geçinmemiz öğütlenmiştir. Üstelik bu iyi geçinmemizin temeli, muhabbet ve merhamete dayandırılmıştır. Enfal Suresi 63. Ayetinde de kalpleri yalnızca Allah’ın ısındırdığını ve kaynaştırdığı belirtilmiştir. Yani bu temelin dayanağı öylesi güçlüdür ki, bu sadece Allah’ın elinde ve takdirindedir.

      

Buraya kadar kadın (zen) ve erkeğin Kuran’daki tanımlarından faydalanarak âlemdeki denge ve düzen içinde yer aldığını ve birbirlerini tamamlamak üzere cinslerin türlerini oluşturduğunu açıkladık. Bu konuyu biraz daha özelleştirerek İslam’da kadını açıklamak istiyorum.

 

İslam’da kadın tanımını yapmak istersek, dönüp Hz. Hatice’ye, Hz. Meryem’e, Hz. Asiye’ye ve Hz. Fatıma’ya bakmak gerekir. Çünkü yüce İslam’ın yüce kadınları ve cennetle müjdelenmiş yüce şahsiyetleridir.

 

Dönüp Hz. Hatice’ye bakalım. Varlığını, tüm asılsız söylemleri, nefsinin gurur ve kibir gibi melekelerine gem vurmuş ve cahiliye döneminde insanların çoğu iman ve inançtan, teslimiyet ve tevekkülden nasibini almamışken; ilk iman edenlerden ve ilk amel sahiplerinden olmuştur. Sevdiğim bir ayrıntıyı da belirteyim. Hz. Resulullah (saa) eşi Hz. Hatice’ye o kadar sevgi ve merhamet doluymuş ki, eşinin vefatından sonra bile eşiyle kısa süreli de olsa ünsiyet kurmuş bir arkadaşını anmış, ziyaret etmiştir. Bu bağlılık, sadakat ve merhamet de bizlere emsal teşkil etmektedir.

 

Öte yandan Hz. Meryem, masumiyet abidesi… Hayâ ve iffetin zirvelerinde ilahi lütuflarla kucaklaşmış saliha kadın… O Mader-i Mesih’tir. O Mesih ki; hayâ, sevgi ve ismetten yoğrulmuştu da, insanların o kirli kalplerine şefkatli ellerini uzatmıştı.

 

Öte yandan Hz. Asiye… Zulümle, zalimle nasıl savaşılırmış gösterdi. Silahla mı, nefs-i emmare sultalığındaki tavırlarıyla mı? Elbette hayır. Asiye de tüm cesaret ve merhamet nişanelerini öne sürerek sabretti, iyileştirmeye ümitliydi. Yüce Rabb’inin adıyla, tüm insanlığa buyurduğuna sığındı.

 

“Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle birliktedir” Bakara/153

 

Gelelim kendisinin yalnızca kendisine eşit olduğu Hz. Fatıma (sa.)’ya… Kimdir Hz. Fatıma? Evet, o Hz. Peygamber’in (saa) kutlu meyvesidir, ciğer paresidir. Müminlerin Emiri İmam Ali’nin (as) Allah’a yakınlaşmadaki en iyi yardımcısıdır. Evet, o Ehl-i Beyt Kerimi Hasan-ı Mücteba’nın (as) emsal âlimesidir. Evet, o Şah-ı Şüheda, Hakk’ın şehidi İmam Hüseyin (as.)’in tac-ı seridir. Evet, tüm bunlar Hz. Fatıma’ya nispet edilebilir ama Hz. Fatıma yalnızca bu hitaplardan ibaret değildir.

 

Hz. Fatıma kendi başına, özüyle, canıyla, iffetiyle, keremiyle Fatımadır. Fatıma yalnızca Fatımadır!

 

İslam’ın yüce kadın şahsiyetlerini kısaca andık. Şimdi onların izzetli nefsinin, iffetinin, şecaatinin, merhametinin ve eşsiz Hakk elçiliğini bir düşünün. Kur’an ve İslam’ın istediği kadın şahsiyeti bu hususiyetlerden başka bir şey midir? Tabii ki hayır! Eğer biz gidip Kur’an-ı Kerim’e, İslam tarihine, Hz. Muhammedu’l Emin’in sünnetine ve kurtuluş gemisi olarak bıraktığı Allah’ın kitabında pak kıldığı Ehl-i Beyti’nin yaşamına bakar isek; bunların insan-ı kâmilin karşılığı olduğunu görürüz.

 

Hülasa; insan-ı kâmildeki kadının tanımına hakkaniyetle dikkat edecek olursak, kadına verilen değer; adalet, merhamet ve hakkın,  kadının kendine verdiği değer; adalet, merhamet ve hak ile doğru bir orantıda olması gerektiğini görürüz. İnsan-ı kâmildeki ölçüt şudur, insanın kötü ve iyi olarak nitelendirdiğimiz nefsinin dengelenmesidir. Şöyle ki nefs-i emmare olan kötü nefsimizi dizginlemeli ve diğer iyi olan nefsimizi yani izzetli nefsimizi korumalı ve geliştirmeliyiz. Bunun devamında bizi insan yapacak olan tüm insani değerlerimizi aynı ölçüde ileriye taşımalıyız.

 

Diğer bir nokta ise İslam dininde fıtraten ve çok da doğal ve hakkaniyetli olan bir hakikattir ki o da kadın ve erkek eşitsizliğidir. Burada bugüne dek süregelen tartışma ve söylemleri bir kenara bırakarak, bu iki cinsin de kendisini anatomik ve fikirsel hatta bilişsel anlamda bile incelemesini öneriyorum. Eğer doğru şekilde inceleme yaparsanız, İslam’da kadın ve erkek eşitsizliğini kolayca anlayabileceksiniz. Erkeğin genel olarak bedenen güçlü olduğunu, kadının ise güçsüz; erkeğin duygusal anlamda duygulandığı fakat kadınlar kadar dışarı vuramadığını hepimiz biliyoruz ve en büyük farklılıklar arasında sayıyoruz. Vaziyet böyle iken, hangi selim akıllı ve hür vicdanlı insan böyle bir eşitsizliğin getirdiği tüm zorlukları hiçe sayıp göz ardı ederek, kadın ve erkeği aynı kefeye koyarak, gerek kadına gerekse erkeğe zulüm denebilecek bir standart uygulamayı savunabilir!? Tüm bu kadın-erkek eşitliğini savunanlar yüzünden, ne kadın kendini ifade edip kendi değerini anlayabildi ne de erkek kadını tanıyabildi. Bildiğimiz bir yanlış vardı. Kadının insan oluşunu, onun kadın oluşunun önüne geçirdik. Kadın, kadın oluşunu unuttu; erkek ise hem kadını hem de insanlığını unuttu.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !