25 Kasım 2020 Çarşamba Saat:
01:24
19-10-2020
  

Karantina Günleri.. 14. Bölüm

İmam on üç yılını bu evde geçirecekti. Elbette yaklaşık bir yıl da Türkiye’de kalmıştı. Yani İmam toplamda on dört yıl altı ay vatanından ayrı, gurbette sürgün hayatı yaşamıştı.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Hafta Karantina

 

Ertesi gün Irak’ın gümrük kapısına varmıştık. Fakat gaflet ederek sağlık raporlarımızı getirmemiştik. Hepimizi bir hafta boyunca sınırdaki kirli bir yerde karantinaya aldılar. Otobüsün şoförü mütedeyyin bir adamdı. Bizi hemen tanımıştı. Sağlık raporu sorunu ortaya çıkınca bize “Telaşlanmayın Kazımeyn’den Necef’e telefon açıp olanları anlatıp eşyalarınızı Kazımeyn Garajı’na götüreceğim.” dedi ve dediğini de yaptı. O gün akşam gelip bize veba aşısı gibi birkaç tane aşı yaptılar. Şoför bey eşyalarımızı götürmüştü, yanımızda sadece boş bir tenceremiz kalmıştı. Yolda yemek için yeşillikli pilav yapmıştık. On altı kişiydik ve yemeğin hepsini Kirmanşah’a vardığımızda yemiştik.

 

Bize, kalmamız için on yataklı ve büyük diyebileceğim bir yer vermişlerdi. Kimimiz yatakta, kimimiz yerde uyuduk. Gündüzleri tam demlenmemiş pilav veriyorlardı. Anlaşılan bazı Araplar pilavı böyle pişiriyormuş. Kaldığımız yerde yalnızca biz vardık ve tabii bir de tenceremiz. Öğlen yemeğimizi o tencereye boşaltırlardı. Gelen yemekleri herkese ben taksim ederdim. Başka bir eşyamız olmadığı için elbiselerimizi de mecburen o tencerenin içinde yıkardırk. Kirlilerimizi yıkadığımız o tencerede yemek yemenin nasıl bir his olduğunu düşünün! Fakat yine de halimize gülüyorduk. Meşhedî Hüseyin namahrem olduğu için bizim kaldığımız odanın dışında kalıyordu. Onun yanında poşet vardı. Yemeklerini o poşetin içinde yiyordu. Dolayısıyla onun durumu bizden daha içler acısıydı.

 

Elbette bu zorluklar sevdiğimizin yolunda çekilen zorluklar olduğu için razıydık...

 

Akşamları ise yemeğin yanında verdikleri ekmek o kadar siyah ve sert oluyordu ki yemek imkânsızdı! Ekmek o kadar kuruydu ki tabak niyetine kullanıyorduk. Sert ekmekleri yiyemeyen annemin, eli tabağı olmuştu.

 

Akşamüzeri hep beraber orada bulunan bir tepeye çıkardık. İran ile Irak arası yolculuk yapan arabaları izlerdik. Çocuklar da oyun oynardı.

 

***Kadınların sınırda bekletildiği bölge güvenli bir bölge değildi. Kaldıkları yer, zaman zaman bazı grupların çatışmalarına sahne oluyordu. İmam Humeynî’nin torunu Fereşte Hanım o zamanlara dair şöyle söylüyor:

“Bir gece görevli biri gelip terör gruplarının kaldığımız bölgeye saldıracağını, bu yüzden yatmadan önce kaldığımız yerin duvarlarının etrafımıza kum torbaları yığmamızı söylemişti. Meşhedî Hüseyin Bey ve ben görevlilerin verdiği torbaları kum ile doldurmuş ve duvarın etrafını torbalarla donatmıştık.”***

 

Sonunda bir hafta bitmişti. Şubesterî Bey iki araçla bizi almaya geldi. Yolda hiç durmadık ve hemen Necef’e vardık. Vardığımızda hava kararmıştı. İmam’ın kaldığı eve girdik. Hayatım boyunca öyle bir ev görmemiştim. Eve girişte dar, uzun ve karanlık bir koridor vardı. Tavanı ise çok alçaktı. Labirentte yürüyor gibiydik. İmam’ın yemeklerini yapan kişi merdivenlere doğru bize yol gösterdi. Merdivenlerde ise lamba ya yoktu ya da çok azdı. Zira ayaklarımızı göremiyorduk. Çocuklar da bazen yere düşüyordu. Sonunda İmam’ın odasına vardık. Küçük kare şeklinde bir odaydı. İmam odanın bir ucunda oturmuştu. Kızlar ağlayarak heyecanla babalarının ellerinden öpmeye başladı. Ben de İmam’a selam verdim. İmam “Nasılsın?” diye sordu, “İyiyim, sizler nasılsınız?” dedim. İmam sanki dün görüşmüşüz gibi davranıyordu. Son derece sakin ve soğukkanlı bir şekilde halimizi hatrımızı soruyordu.

 

Oğlum Mustafa evde yoktu. Nerede olduğunu sordum. İmam, hareme gittiğini söyledi. Birkaç dakika sonra Mustafa geldi. Gelir gelmez onu bağrıma bastım. Elimde olmadan yüksek sesle ağlamaya başladım. Şiddetli bir ağlamayla bir süre ona sarılarak kaldım. Bütün bedenim ağlamanın şiddetinden titriyordu. Herkes çok şaşkındı, zira ne kadar metanetli olduğumu biliyorlardı.

 

Mustafa...

 

Irak’tan ayrıldığımız yıl Mustafa’yı ilk gördüğüm an neden o kadar şiddetli bir şekilde ağladığımı anlamıştım. Mustafa’nın kabrinin başına ilk geldiğimde de aynı o ruh haliyle şiddetli bir şekilde ağlayacaktım...

 

Necef’ten ayrılırken mezarının başında Mustafa’ya şunları söyledim:

 

Elveda Mustafa,

 

Uğrunda kanını döktüğün bu kıyam, dünya mustazaflarına yapılan zulümlerin yok olmasını sağlayacaktır. Yavrum! Şehadetin mübarek olsun. Mevla İmam Ali’nin yanı başında huzur içinde uyu. Kanının bereketiyle bu inkılap ortadan kalkmayacak. Seni burada bırakıyorum, ancak her zaman babanın ve hedefinin yolundan gideceğim. Aziz oğlum, babanın milyonlarca manevi evladının senin kanını nasıl koruduğunu keşke görseydin.

 

Mustafa’nın mezarının başında mezarını öperek bir yandan bunları söylüyor bir yandan da gözyaşı döküyordum. Hem Mustafa hem Mevla Ali ile vedalaşıyordum. Öyle bir veda ki ah ve gözyaşı ile beraber... O gözyaşı ki sel misali, o ah ki yüreğinde evlat acısı olan annenin ahı... O evlat ki İmam onun için “geleceğimin ümidi” derdi...

 

Oradan ayrılıp Paris’e gittim. O zamandan beri de bir daha Necef’e gidemedim. Hz. Emirû’l Mü’minin, Hz. Hüseyin ve evladımı ziyaret edebilmek için Allah’ın izni ile savaşın sona ermesini bekliyordum. Elbette diğer şehit aileleri ile beraber...

 

 Necef’teki Evimiz

 

Yine asıl konudan uzaklaştım. Hep beraber İmam’ın oturduğu küçük odaya girmiştik. Oda o kadar küçüktü ki yardımcılarımız odaya girip İmam ile konuşamadılar. Çocuklar annelerinin yamacında oturuyordu. Mustafa, İmam’ın yemeklerini pişiren yardımcının yanındaydı. Kendisine çay getirmesini söyledi.

 

Evin hayatı beşe beş metreydi. Mutfak ise bir metreye iki metreydi. Mutfağın yarısını büyük ocak kaplamıştı. Kalan boş alanda da işimizi yapıyorduk. Mutfakta ne su vardı ne de yıkadığımız bulaşıkların suyunun gideceği bir su gideri vardı. Bulaşıkları koyabilmemiz için bir yer de yoktu. Duvarda bir girinti vardı ona da poşet sererek güzelleştirmeye çalışmıştım. Tuz, karabiber gibi baharatların kutularını oraya koyuyordum. Mutfakta yer olmadığı için yemekleri çekmek istediğim zaman tencereyi mutfaktan çıkarıp çekiyordum. Yemeğe bakmak istediğim zaman ise mutfağa girebilmem için yardımcımız mutfaktan çıkmak zorunda kalıyordu. Aynı anda beraber mutfakta çalışamıyorduk. İşte bu şekilde on üç yıl dört ayım geçti.

 

Biz o gece evin üst katında uyuduk, evin yardımcısı ise bahçede uyudu. Üst katta iki tane çok küçük oda vardı.

 

İmam on üç yılını bu evde geçirecekti. Elbette yaklaşık bir yıl da Türkiye’de kalmıştı. Yani İmam toplamda on dört yıl altı ay vatanından ayrı, gurbette sürgün hayatı yaşamıştı.

 

Sabah kalktığımda aşçı gitmişti, bir daha da gelmemişti. Anlaşmaları o şekilde miydi; yani biz gelene kadar mı İmam’a yardım edecekti, yoksa artık kalacak yeri olmadığı için mi ayrılmıştı bilmiyorum.

 

Evin giriş katında da iki oda vardı. Biri iki metreye üç, diğeri ise iki metreye ikiydi. Bu iki odayı Necefli talebeler kendi zevklerine göre hazırlamıştı. İmam Irak’a ilk geldiğinde önce birkaç günlüğüne Kerbela’ya Hz. Hüseyin’i ziyarete gitmişti. Talebeler bu birkaç günlük süre zarfında İmam’a bu evi hazırlamışlardı. Yerde çok eskimiş kilimler vardı. Yıllarca bu kilimleri kullandık. Sonunda Mustafa babasını ikna ederek iki buçuk metreye üç buçuk metre bir halı aldırmıştı. Necef’teki yaşantımızın sonlarına doğru da Eşkeverî Bey hediye olarak bir buzdolabı vermişti.  

 

 

 

 

 

 

On Dördüncü Bölümün Sonu

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler