29 Ekim 2020 Perşembe Saat:
23:54
09-10-2020
  

Kandırılmak Nedir ve Neden Kötüdür?

Kendini kandıran insanlar dünya hayatında yoksul iken ahiret hayatında ziyankârdırlar. Zira değerli olanı değersiz karşılığında satmışlardır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

1- Kandırılmak Nedir ve Neden Kötüdür?

 

Mutluluğun anahtarı açıkgöz, uyanık ve zeki olmakta; mutsuzluğun kaynağı ise insanın nefsine kanması ve gafletler içinde nefsanî isteklerinin doğrultusunda, şeytanın istediği yönde hareket etmesinde saklıdır. Dolayısıyla kendi aklınca dünya ve ahiret hayatını doğru bir şekilde yaşadığını sanan kişi yalnızca kendini kandırmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Sakın dünya hayatı sizi aldatmazsın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.[1]

 

Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

 

Ama siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı.[2]

 

Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Uyanık, zeki insanların uykusu ve yemek yiyişi (kendisini kandıran insanların gece ibadeti ve gündüz orucundan) ne de güzeldir. Nasıl da ahmak insanların geceler boyunca yapmış olduğu ibadetleri ve onların tüm çabalarını gölgede bırakırlar. Takva ve yakin sahibi insanların yapmış olduğu en ufak bir ibadet bile kendini kandıran insanların yapmış olduğu dünya dolusu ibadetten daha üstündür.

 

İlim ve bilginin üstünlüğüne dair tüm ayet ve hadisler ve ayrıca bilgisizliğin olumsuz yönlerinden bahseden tüm ayet ve hadisler kendini kandırmak konusu için birer delil olarak kullanılabilir. Zira kendini kandırmak bir tür bilgisizliktir.

 

Dünya hayatına kanıp da bu hayatı ebedi ahiret hayatına tercih eden birtakım kâfir veya günahkâr insanlar şöyle derler: Dünya nakit, ahiret ise veresiyedir. Her zaman nakit veresiyeden daha iyidir. Dünyevi hazlar kesindir, uhrevi hazlar ise şüphelidir ve her zaman kesin olan şüpheli olandan daha iyidir.

 

Bu tutum cahilliğin ta kendisidir. Zira dünya eninde sonunda fani olmaya mahkûm iken ve ahiret hayatı ebedi ve sonsuz iken dünya hayatı nasıl ahiretten daha üstün olabilir?

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir.[3]

 

Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

 

Oysa ahiret daha iyi ve daha kalıcıdır.[4]

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.[5]

 

Ayrıca her zaman için “nakit, veresiyeden daha iyidir” diyemeyiz. Zira nakitten kat kat fazla olan veresiye, nakitten daha iyidir. Nitekim “nakit veresiyeden daha iyidir” düşüncesini savunanlar da pratikte bunun tam tersini uygulayabilmekteler. Örneğin beş dirhem nakit para verip de daha sonra on dirhem almayı kabul eder veya doktorun tavsiyesi üzerine birçok lezzetli yiyeceklerin peşin lezzetini bir kenara bırakıp da veresiye olan sağlığa kavuşabilmeği umarlar. Aynı insanlar veresiye hükmündeki umdukları menfaatlere ulaşabilmek umuduyla nakit hazları bir kenara itip nakit sıkıntıları sırtlanıp uzun yolculuklara çıkarlar ve denizde veya karadaki birçok tehlikeyle boğuşuyorlar. Tüccarlar için yol sıkıntıları ve tehlikeleri nakit hükmünde iken kazanmayı umdukları menfaat şüpheli ve veresiye hükmündedir. Hayatının bir bölümünü veya tamamını ilim ve bilgi için ayıran insanlar bu yolda katlanacakları sıkıntılara kesin gözüyle bakmalarına rağmen elde etmeyi umdukları ilim ve bilgiye muhtemel gözüyle bakarlar ama buna rağmen bu yola girmekten çekinmezler. Hasta yatağında yatan bir insan kendisi için uygulanacak olan tedavi yönteminin acılar ve sıkıntılarla beraber olduğunu bildiğine rağmen muhtemel sağlığa kavuşmak umuduyla bu peşin sıkıntılara isteyerek katlanır. Dolayısıyla kesin olarak ve her yerde geçerli olmak üzere “nakit, veresiyeden daha iyidir” diyemeyiz. Bu nedenle ahiret konusunda kuşkular taşıyan bir insan ihtiyat gereği bu birkaç günlük dünya hayatını sabır ve metanet eşliğinde sıkıntılara katlanarak geçirmelidir. Bu durumda farz-ı muhal “ahiret” diye insanlara söylenen şey yalan bile olacak olursa bu kişinin kaybetmiş olduğu şey önemsiz birtakım düşük hazlardan başka bir şey olmayacaktır. Ahiret hayatı gerçek ise bu durumda bu kişinin bu dünyadaki düşük ve geçici hazlara sırt çevirmemiş olması onun ebedi olarak yakıcı cehennem ateşinde yanmasına sebep olabilir ve bu da bir insanın kesinlikle göze alabileceği türden bir azap değildir.

 

Bütün bunlar sağlıklı akılların hükmetmesi üzerine ahiret hayatının kesin bir gerçek olduğu yönüyle göze alınırsa veya binlerce peygamberin söylemiş olduğu sözlerin tamamen doğru olmadığı ihtimalinin değersizliğiyle göze alınacak olursa, peşin hazların değersizliği insan için biraz daha anlaşılır bir hale gelir.

 

Kendilerini Allah ile kandıran insanlara gelince, örneğin “gerçekte bir kıyamet var ise bizim durumumuz bu konuda herkesten daha iyidir ve buradaki bizim payımız herkesten daha çoktur” diyen insanlar gibi.

 

Yüce Allah bu tür düşünceye sahip bir insanın diğer bir insanla tartışırken söylediği sözü Kur’ân-ı Kerim’de naklederken şöyle buyurmuştur:

 

Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.[6]

 

Bu tür bir düşüncenin temelinde yatan sebep bu insanların ahiret hayatını dünya hayatıyla karşılaştırmalarıdır. Zira “kendilerine verilmiş olan bunca dünyevi nimet ahirette de aynı muameleye maruz kalacaklarının ve bu dünya hayatı boyunca herhangi bir ilahi azap veya cezaya maruz kalmamaları ahirette de aynı muameleyi göreceklerinin bir göstergesidir” şeklinde düşünmek bu insanları bu tür yanlış sonuçlara sürüklemiştir.

 

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de bu insanların düşünce tarzını naklederken şöyle buyurmuştur:

 

Kendi içlerinden de: Bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi? derler.[7]

 

Diğer yandan bu tür insanlar müminlerin fakirlik ve sıkıntılarla yoğrulan hayat tarzına bakar ve şöyle derler: Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi.[8]

 

Bu tarz insanlar yüce Allah’ın dünya hayatına yönelik kendilerine vermiş olduğu nimetleri yüce Allah’ın onlara özgü vermiş olduğu bir ihsan ve nimet olarak görüp şöyle derler: “İhsan ve iyilikte bulunmak sevgi göstergesidir ve seven birisi ileride de ihsanda bulunacaktır”. Bu tür bir düşünce yapısına sahip insanlar dünya nimetlerinin birer imtihan vesilesi olduğunu, dünyada kendi haline bırakılmış olmanın bir tür azap olduğunu, dünyevi hazların birer öldürücü zehir gibi olabileceğini ve Yüce Allah’ın aynen hastasına birtakım yiyecekleri yasaklayan bir tabip misali birçok haz ve zevki dünya hayatı boyunca sevdiği müminlere yasakladığını unuturlar.

 

Gerçek şu ki dünya Yüce Allah nezdinde zerre kadar değerli olacak olsaydı kâfirlerin bir yudum su içmesine bile müsaade etmezdi.Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.[9]

 

Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

 

Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.[10]

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.[11]

 

İnsanın kendisini böyle bir düşünceyle avutup kandırması Yüce Allah ve onun sıfatlarına karşı bilgisiz olmasından kaynaklanır. Kuşkusuz Yüce Allah’ı tanıyan insanlar hiçbir zaman kendilerini onun azabından kurtulmuş olarak görmez ve bu tür hayallerle ömürlerini zayi etmezler. Yüce Allah’ı tanıyan insanlar Firavun ve Karun örneklerinden kendilerine ders çıkarırlar. Yüce Allah onlara dünya namına en iyi ve en bol nimetleri vermesine rağmen onları aşağılayarak canlarını aldı.Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Onlar tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak Kur’anların hayırlısıdır.[12]

 

Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

 

Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın mekrinden emanda olduğunu sanamaz.[13]

 

2- Kendini Kandıran İnsanların Farklılık Yönleri

 

Kendini kandıran insanlar sayıca oldukça fazladır ve aynı oranda kendini kandırma yönleri de fazladır.

 

Bu gruplardan birisi günahkâr müminlerdir. Allah’a iman edip de nefsine yenik düşen müminler Yüce Allah’ın rahmetine güvenir ve şöyle derler: Yüce Allah, rahmet ve af sahibidir, onun rahmeti her şeyi kaplamıştır, Yüce Allah’ın rahmeti insanların günahlarıyla karşılaştırılmayacak kadar büyük ve geniştir, onun rahmetine göz dikmek ise apayrı güzel bir makamdır.

 

Bu insanların kendi kendilerini kandırmasına yol açan etkenin tam olarak ne olduğu Allah’ın izniyle ileriki bölümlerde “Allah’a ümit bağlamak” konusunda açıklanacaktır. Ancak burada kısaca şunu diyebiliriz ki bu tür bir düşünce daha çok nifak menşelidir ve Allah’ı kandırmaya kalkışmak gibi bir haldir. Kuşkusuz kalbinde arzular taşıyan insan arzuladığı şeyin peşinde gitmelidir ve kalbinde korku taşıyan insan korktuğu şeyden uzak durmalıdır.

 

Evlat sahibi olmak isteyip de evlenmeyen kişi, evli iken evlat arzulayıp da cinsel ilişkiden uzak duran kişi, aptallık içinde olduğu gibi, aynı şekilde Allah’ın rahmetini arzuladığı halde salih amellerden uzak duran insan, Allah’ın rahmetini dileyip de haramlardan sakınmayan insan aptallık içindedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.[14]

 

Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

 

İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihat edenler var ya, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, gafur ve rahîmdir.[15]

 

Bu ayeti kerime Allaha ümit bağlamanın ancak bu insanlara yakıştığını ifade etmektedir.

 

Kendini kandıran diğer bir grup ise Resulullah’ın (s.a.a) soyundan gelen seyitlerdir. Bu insanlar soylarını iftihar ve övgü vesilesi yaparak babalarının seçkin insanlar olduğunu söyleyip kendilerini diğer insanlardan üstün görür ve babalarının takva ve ihlâs içindeki davranışlarıyla hiç örtüşmeyen kendi davranışlarına bakmazlar bile. Oysa hiç kimse Allah katında sebepsiz yere babasından daha değerli olamaz ve bu bir gerçek ki bu insanların babaları onca takva ve zahitliğe rağmen her daim huşu ve korku içindeydiler.

 

Belki de bu insanların bu düşüncesinin temelinde yatan etken şeytanın onların aklına getirmiş olduğu “Yüce Allah birisini severse onun evlatlarını da sever” düşüncesidir ve bu düşünceye binaen Yüce Allah’ın sevgili kulları olduklarını varsayıp günahlardan uzak durmak veya ibadetler konusunda gevşeklik gösterirler. Bu tür bir düşünce bu insanları “Yüce Allah’ın hiç kimse ile akrabalık bağı olmadığı”nı, “Yüce Allah’ın ancak ve ancak itaatkâr kullarını sevip kendisine karşı gelen kullarına gazap duyduğu” gerçeğini, “Hz Nuh’un “Oğlum benim ailemdendir”[16]deyip de Yüce Allah’ın cevap olarak “O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi”[17]buyurduğunu, Hz. İbrahim’in babası için yapmış olduğu istiğfar ve af talebinin babası için hiçbir yarar sağlamadığını unutturur.

 

Babalarının takvası ile kurtuluşa ulaşabileceğini sanan insan daha çok babasının yediğiyle doymayı uman birisine benziyor, babasının içtiğiyle susuzluğunu gidereceğini düşünen, babasının ilmiyle âlim olabileceğini düşünen, babasının yürümesiyle Kâbe’ye varabileceğini düşünen birine benzer.

 

3- Kendini Kandıran Âlim ve Bilginler

 

Kendini kandıran âlim ve bilgin insanları birkaç grup halinde ele alabiliriz.

 

Bir: Akli ve dini ilimleri uygun bir derinlikte okuyup da kendisini ibadetlerden uzak tutan ve günahlardan sakınmayan insanlardır. Bu gruptaki insanlar öğrenilen ilimlere uyulmadığı takdirde bu ilimlerin ancak insan için bir vebal olacağını ve insana Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey kazandırmayacağını, ilimin ancak amel ile korunabileceğini ve amelsiz bilginin bir süre sonra uçup gideceğini, kıyamet gününde en sıkı azaplara tutulan insanların amelsiz âlimler olduğunu unutmuşlardır.

 

İki: İlim ve bilgiyi amelle pekiştirerek kulluğun gereği olan ibadetleri yerine getirip haramlardan uzak duran ancak kalplerindeki hastalıkları kendi haline bırakan insanlardır. Bütün uzuvların yöneticisi olan kalp, haset, riya, kin, kibir, ucb, makam sevdası ve benzeri insanı felakete götürecek hastalıklar taşıyabilir. Bildiği farzları yerine getirip de bu güne kadar kendisine söylenen tüm dini yasaklardan uzak duran birisi, kimi durumlarda bu kalbi hastalıkların türleri ve tedavi yöntemleri bir yana bu hastalıkların ne olduğundan bile habersiz olabilir. Bu tür insanlar genellikle farz ibadetlere ilaveten sünnet ibadetleri bile yerine getirmelerine rağmen ahlaki farzlardan habersizdirler. Bu gruptaki insanlar insanlığın hakikatinden oldukça uzak olmalarına rağmen kesinlikle ilahi azaba tutulmayacak kadar yüce bir makama sahip olduklarını sanırlar. Kendi zanlarınca Yüce Allah nezdindeki büyük makam ve değerleri gereğince diğer insanlara bile şefaat edebileceklerini ve hatta arada yapmış oldukları günahlardan dolayı sorguya tabi tutulmayacaklarını düşünürler.

 

Üç: Nefsanî hastalıkları iyi bildiği halde ucb sonucu kendisini bu tür kalbi hastalıklardan beri gören insanlardır. Bu tür bir düşünceye sahip insanlar kalbi hastalıkları ve bu tür hastalıklarla imtihan edilmeği halka yakışır bir durum olarak gördükleri için Yüce Allah’ın onları bu hastalıklarla imtihan edeceğini düşünmez ve kendilerini daha üst bir seviyede görürler. Bu insanlar kalplerindeki makam, şöhret ve riyaset şevkini fark etseler bile bunu bir tür “dinin yüceliğini arzulamak, insanların inancına katkıda bulunmak, dini konuların desteklenmesi ve din karşıtı insanları yenilgiye uğratmak” olarak görürler. Bu düşünce yapısına sahip insanlar kalplerindeki haset ve çekememezlik sıfatının tetiklemesiyle herhangi bir görüşlerini reddetmiş olan bir âlimi eleştirirken bunu çekememezlik olarak görmezler. Aksine bunu hak üzere öfkelenmek, zalimin karşılığını vermek ve yapılan bir haksızlığı düzeltmek olarak görürler. Oysa bu insanların yanında aynı âlim arkadaşları haksız yere eleştirilecek olursa bundan rahatsızlık duymak bir yana mutluluk bile duyabilirler. Bu insanlar kendilerini riya halinde bulurlarsa oracıkta bu duruma bir kılıf uydurup “biz aslında riya yapmıyoruz, bu gösterişli ilim veya ibadet izharımız sadece insanların bize bakıp ders alması içindir, insanların bu vesileyle doğru yola hidayet olabilmesi içindir ve onların bu vesileyle ilahi azaptan korunabilmesi içindir” diyebiliyorlar. Oysa aynı düşünceyle kendisini riyadan beri gören âlim, insanların diğer bir âlimin hâl ve hareketlerinden etkilenip de doğru yola hidayet olduğunu gördüğünde aynı kalbi sevinçle bunu karşılamaz. Bu da onun asıl hedef ve amacının insanların hidayete kavuşması olmadığını gösterir. Zira asıl hedefi insanların hidayete kavuşması olsaydı bu hidayetin hangi kişi aracılığıyla sağlandığına bakmaksızın aynı ölçüde sevinmeliydir. Ancak bazı durumlarda bu düşüncedeki insanlar kalplerindeki bu hastalığı fark edecek olsalar bile yine de şeytanın tuzağından kurtulamaz ve şeytan onlara; “Bu sevinç farkının sebebi şu ki bu hidayet diğer âlimlerin aracılığıyla gerçekleştiğinde bunun sevabı sadece onlarındır ancak senin elinle insanlar doğruya yönlenince bunun sevabı senindir” dediğinde buna inanırlar ve “Ben sadece Allah’ın bana vereceği sevap için sevinç duyuyorum insanların dedikleri için değil” deyip kendilerini avuturlar.

 

Bu düşünceler onların kendileriyle ilgili taşıdıkları birtakım zanlardan başka bir şey değildir ve Yüce Allah bu insanların hakikatini ve gerçeğini bilir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de bu tür insanlardan bahsederken şöyle buyurmuştur:

 

Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi?[18]

 

Bu gruptaki insanlar “iyi işler yapıyorum” kanısıyla dünya hayatı boyunca göstermiş oldukları tüm çabaları zayi etmişlerdir.

 

Dört: Fetva veya kadılık makamında oturup da insanların türlü soru ve şikâyetlerine cevap veren, onların türlü anlaşmazlıklarıyla ilgilenen; hayatlarını kira, zihar, lian, talak, diyet, şahitlikler, hayız ve istihaze gibi konuları en ince detayına kadar öğrenmeğe adayıp da aynı zamanda kendisini günahlara karşı korumayan; dillerini gıybete karşı korumayan, karınlarını harama, ayaklarını zalim hükümdara gitmemeğe karşı korumayan; kalplerinde taşıdıkları kibir, riya, kin, ucb, haset ve diğer helak edici hastalıkları hiçe sayıp da bu hastalıkları gidermek yönünde çaba harcamayan; böylesi ayni farzları bir kenara bırakıp da hayatını kifai farzlara adayan insanlardır. Oysa ayni farzlar durduğu yerde kifai farzlara zaman harcamak haramdır.

 

Bu insanlar daha çok ölümcül bir hastalık taşıdığı halde bu hastalığın tedavisini önemsemeyip de gecesini gündüzünü hayız ve istihaze gibi konulara adayan insana benzer. Bu kişi erkek olduğunu ve kesinlikle hayız veya istihaze olmayacağını biliyor ancak “olur da bir kadın bana bu konularla ilgili bir soru sorarsa bileyim” düşüncesiyle gecesini gündüzünü bu konulara harcar. Bu durum, kandırılmanın doruğudur.

 

Bu grupta yer alan diğer kişi ise kalbini dünya sevgisi sardığı halde, nefsanî hazları kendisine ilah edindiği halde, kalbinde haset, kibir, riya ve diğer helak edici hastalıklar taşıdığı halde din ilmini öğrenmeğe kalkışan ve bu yönde hareket eden kişidir. Bu insan tövbe etmeksizin bu dünyadan ayrılırsa ve bu haliyle Yüce Allah’ın karşısına çıkarsa Yüce Allah’ı gazap halinde görecektir.

 

Beş: Hayatını kelam ilmine ve nefsanî tartışmalar üzere karşı tarafın düşüncelerini çürütebilmeğe adayan insanladırr. Bu gruptaki insanlar ancak tamamen doğru ve yanlışlardan uzak bir inanç sonrasında yapılan amellerin kabul edildiğini ve bu inanç ve imanın da ancak kendilerinin “inançlarımızın delilleri” diye adlandırdıkları cedel dolu tartışmalar yoluyla elde edileceğini savunurlar. Bu insanlar yeryüzünde onlardan daha iyi, Allah ve sıfatlarını bilen birilerinin olmadığını düşünürler. Onların inandığına inanmayanları inançsız, onların öğretilerini almayanları inançsız görürler. Farklı gruplar halindedirler ve her bir grup, insanları kendi grubuna davet ederken diğer grupların kâfir olduğunu söylemekten çekinmezler. Eş’ariye, Mutezile, Havariç ve Nevasip, bu grupların bir bölümüdür. Bu grupların her biri diğerini lanetliyor ancak tamamı aslında kendini kandırmaktan öteye gitmez. Doğru olmayan bir inancı savunan gruplar batıl bir inancı körü körüne savunduğu için ve yanlışa doğru dediği için sapkınlığa uğramıştır. Hak ve doğru bir inanç sahibi olan grup ise cedelleşmek ve tartışmayı yapılabilecek en iyi, en üstün ve en değerli iş gördüğü için, ancak bu yolla Allah’a yakınlık kazanıldığına inandığı için kendisini kandırmıştır. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) hak bir inanç üzere olan insanların ancak bu inanca uymayı bir kenara bırakıp da cedelleşmek yolunu tuttukları için felakete sürüklendiklerini açıkça ifade buyurmuştur.

 

Altı: Kendini kandıran diğer bir grup ise vaizlerdir. Bu grupta yer alanların içinde, durumu herkesten daha iyi olanlar, Allah korkusu, ümit, sabır, şükür, tevekkül, zahitlik, yakin, ihlas ve benzeri güzel ahlak ve kalbi sıfatlar hakkında vaaz eden insanlardır. Bu insanlar, diğer insanları bu güzelliklere çağırmakla kendilerinin de bu sıfatlara sahip olacağını sanırlar. Oysa bu sıfatlar ancak diğer insanlarda var olduğu kadar onlarda da vardır. Ancak gözü açık olan vaizler kendilerini imtihanlara tabi tutarlar, kendilerinden sadece ve sadece doğruyu duymak ister ve nefislerinin söylediği yalanlara inanmazlar.

 

Yedi: Zahit insanların ağzından çıkan güzel sözleri ezberleyip yeri geldiğinde tekrarlayan insanlardır. Bu gruptaki kişi, anlamını bilmeksizin sadece birkaç kelime ezberlemiştir ve uygulamada bu kelimelere uymadığı halde yerli yersiz bu sözleri tekrarlayıp durur.

 

Sekiz: Hayatını hadis toplamaya adayıp da bu hadislerin içeriğine dikkat edip uymak yerine sadece hadislerin senetleriyle ilgilenen kişilerdir.

 

Dokuz: Önceki grubun aksine hadislerin içeriğine dikkatle bakan ancak uygulamada bu hadislere uymayan insanlardır.

 

On: Hayatını Arap edebiyatı, şiir ve Arap dili inceliklerine adayıp da kendisini mağfiret vaat edilmiş olan İslam âlimlerden biri olarak gören insanlardır. Bu gruptaki insanlar şöyle düşünüyor: “Kur’an ve sünnet dinin temelidir ve ancak Arap dilini iyi bilenler Kur’ân ve sünnetin içeriğine ulaşabilir”. Bu insanlar bu düşünceye dayanarak ömürlerinin tamamını Arap dilinin inceliklerini öğrenmeğe adarlar. Aynen “ilim, ancak yazılarak korunabilir” düşüncesiyle hayatının tamamını güzel yazıya adayan insanlar gibi. Oysa bu insan biraz düşünecek olursa sadece yazı yazmayı öğrenmenin bu amaç için yeterli olduğunu ve bunun dışında yapılan çalışmaların gereğinden fazla bir çalışma olduğunu anlayacaktır. Bu insanlar daha çok hayatının tamamını Kur’an’ın harflerini doğru eda etmeğe adayan insanlara benzerler. Oysa Kur’ân harflerindeki amaç bu harflerin ardındaki anlamlardır ve bu insanlar bu kelimelerin okunuşuna takılıp kalmakla sadece kendilerini kandırmışlardır.

 

4- İbadet Ehli İnsanların Kendini Kandırması

 

Bazı insanlar farzları aksatmak pahasına sünnetleri eksiksiz bir şekilde yerine getirmeğe özen gösterir ve bu konuda israf ve haramlara bile düşecek olsalar yine de bu tutumlarından vazgeçmezler. Örneğin temizlik hastalığı sebebiyle defalarca abdest uzuvlarını yıkamasına rağmen bir türlü bu uzuvların temizlendiği kanısına varamayan ve bu sebeple uzun uğraşılar sonunda bile abdestini tamamlayamayan kişi gibi. Ama nedense temizlik konusunda bunca titiz davranan ve en ufak ihtimali bile oldukça ciddiye alan bu şahıs haram ve helal konusunda en ciddi ihtimalleri bile hafife alabilmektedir. Bazı durumlarda bu tür temizlik hastası olan insanlar namaz vaktinin sona ermesine rağmen abdestlerini tamamlayamazlar ve namazlarının kazaya gitmesine bile göz yumabilirler.

 

Kimileri namazın niyetine hastalık derecesinde titizlik gösterirler. Bu da cemaat namazlarını kaçırmalarına, namazlarını vaktinde kılmamalarına, namaz için tekbir getirseler bile sürekli bu niyetlerini sorgulayıp kuşku yaşamalarına ve bu sebeple de namazda gerekli huşu ve huzur-i kalbe sahip olmamalarına sebep olur.

 

Kimileri aklını fikrini namaz esnasında okuduğu surelerin doğru bir şekilde okunmasına ve harflerin doğru mahreçlerinden çıkmasına verir. Bu aşırı titizlik bu kişilerin, namazda okumuş oldukları ayet ve zikirlerin anlamına yönelmelerini engeller.

 

Kimileri Kur’ân okumaktan başka bir iş yapmazlar; öyle ki bir günde bir hatim yapanlar bile vardır. Ancak bu insanların dili Kur’ân okurken kalpleri arzu ve emellerinin peşindedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün.[19]

 

Bu insanların Allah korkusu taşıdığı ise söylenemez. Bu tür insanların düşünce ve tefekkürden yoksun okudukları bunca fazla ayet yerine, düşünce ve tefekkür eşliğinde okuyacakları az bir miktar kıraat çok daha iyidir.

 

Kimileri neredeyse her gün oruç tutup nefsinin yemek içmek isteğini bastırıyor ancak dilini gıybete, kalbini kötü sıfatlara karşı korumaz. Dolayısıyla böyle yaparak zorunlu farzları bir kenara bırakıp sünnetlere sarıldığını söyleyebiliriz.

 

Kimileri kendisini hac ve kutsal mekânlarla kandırır ve diğer insanların haklarını hiçe saymak pahasına, borçlarını ödememek pahasına, haram kazançlara el uzatmak pahasına hac ve kutsal mekânlara yolculuk yapar, yol esnasında zaman zaman namazlarını bile aksatır ve hatta temizliğini bile yapamayacağı durumlara düşer.

 

Kimileri bir caminin imamlığını veya müezzinliğini yapmakla kendini avutur ve hayır üzere olduğunu sanır. Aynı şahıs, kendisinden daha bilgin veya daha takvalı birisini bu camide imamlık veya müezzinlik yaparken gördüğünde ise bütün varlığını kaybetmişçesine üzülür.

 

Kimileri insanları iyiliğe, onları kötülüklerden uzak durmaya davet eder ancak kendisini unutur ve birisi onları iyiliğe davet ettiğinde yüzünü ekşitip kendisini bu sözlere kulak asmaktan daha yüce görür. Birisi onların herhangi bir yanlışını kendilerine hatırlatacak olursa öfkeyle “Sen misin bana hesap soran, ben insanlara doğruyu yanlışı söylerim, kimse bana doğruyu yanlışı öğretemez” şeklinde yanıt verir. Oysa gerçekte bu insanların tek amacı insanlara üstünlük taslamak ve riyasettir.

 

Kimileri Mekke veya Medine’yi mesken edinmekle ve bu iki kutsal şehirde oturmakla kendini avutur. Kalbini ve vücudunu günahlar ve çirkinliklerden arındırmayan birisi, gözünü insanların elindeki dünya malından alamayan birisi sadece insanların ilgisini kazanabilmek amacıyla kutsal mekânlarda oturmakla kurtuluşa varamaz. Bu insanlar, hiç kimsenin onların burada oturduğundan haberi olmayacak olsaydı kesinlikle bu şehirleri mesken edinmezlerdi ve dünyevi olarak daha yaşanabilir şehirlere göçüp giderlerdi.

 

Kimileri yağlı ve renkli sofralardan uzak durarak, kaliteli ve yumuşak giysiler giyinmeyerek ve gösterişli evlerde oturmayarak kendini zahitlerden birisi olarak görür ve bu düşünceyle kendini avuturlar. Oysa Yüce Allah bu insanların kalbindeki, en büyük dünyevi hazlardan birisi olan “insanların kalbine hükmetmek” ve “onların düşüncesine egemen olmak” aşkını iyi bilir.

 

Kimileri gece namazı ve diğer sünnet namazlara oldukça yoğun ilgi gösterirken farz namazlar konusunda gevşek davranır ve bu namazları vaktinin başında kılmaya özen göstermez.

 

Kimileri bir arifin anlattığı üzere; zikir ve tasavvuf ehli olarak bilinen ve kendi iddialarına göre riya ve benzeri çirkinliklerden uzak, eski giysiler giyip halka tutan, kendilerinden çıkardıkları zikir ve şiirleri söyleyip “lâ ilâhe illallâh” zikrini sürekli tekrarlıyorlar. Ancak ilim ve marifetten nasiplerini almamışlardır. Tuhaf sesler çıkarıp raks yapar, kendi çıkardıkları bidatlere sarılıp Resulullah’ın (s.a.a) sünnetinden uzak durur, seslerini yükseltir ve korkunç bir sesle bağırıp çağırırlar.

 

Kimileri ilim ve marifet iddiasında bulunur ve rabbini müşahede ettiğini söyler. Kendisini makamı Mahmud’da ve her dem şühûd içinde görür oysa bu iddia ettiğinin sadece isminden başka bir şeyinden haberi yoktur. Büyük tasavvuf ehlinin ne olduğu anlaşılmayan birkaç kelimesini ezberlemiştir ve arada sırada kendisine gayb âleminden bir şeyler söylenirmişçesine bu kelimeleri cahil cühela insanların yanında dile getirip durur. Diğer insanları ve özellikle din âlimlerini aşağılar. İnsanların, “sıkıntılar içindeki acınacak varlıklar” olduğunu söylüyor. Din âlimlerinin “gerçek anlamda Allah’tan habersiz” olduğunu söyler. Hiçbir mukarreb meleğin iddia etmediği kadar kendisinde büyük kerametler olduğunu söyler. İlim ve amelden yoksun olduğu halde her taraftan insanlar gruplar halinde, hacca giderken bile görülmediği kadar insan, ona doğru gider. Gruplar halindeki bu insanlar onun etrafını sarıp ağzından çıkan her bir kelimeyi vahiymişçesine dinlerler. Ona saygı göstermek için karşısında secdeye kapılmaktan bile çekinmeyen bu insanlar onun elini ayağını öperler. Buna mukabil o da etrafındaki bu insanların nefsanî isteklerine dalmasına müsaade eder, şüpheli kazançlar için onlara müsaade verir. Harama daldıklarını umursamaksızın aynen hayvanlar gibi birlikte yiyip içerler. Bu şahıs insanların helvasını yerken onların inancını yerle bir eder. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler).[20]

 

5- Zengin İnsanların Kendilerini Kandırması

 

Kimi varlıklı ve zenginler cami, okul, hastane, köprü ve benzeri insanların gözünün önündeki şeyler inşa etmeğe oldukça ilgi gösteriyor ve kendi adını ölümsüzleştirmek için, ölüm sonrasında bile anılabilmek için taş üzerinde kendi ismini yazdırtıp bu yapıların görünür bir yerine yerleştirir.

 

Bu insanlar bunu yaparak ilahi mağfireti kazandıklarını düşünürken aslında sadece kendilerini kandırırlar. Zira evvela bu yapıda kullanmış oldukları mal haram mal olmasa bile kesinlikle haram olma şüphesi taşır. Ayrıca riyakârlık bu işin her tarafını sarmış durumdadır. Zira bu insanlardan yalnızca bir dinar para infak etmelerini istersek, bu bir dinar, herhangi bir yere yazılmayacaksa veya bilinmeyecekse kesinlikle bu infakta bulunmayacaklardır. Oysa isimleri herhangi bir yerde yazılsın veya yazılmasın Yüce Allah onların bu infakından haberdar olacaktı ve bu insanların niyeti insanların rızası değil de Yüce Allah’ın rızası olacak olsaydı isimlerinin yazılmasını bunca önemsemezlerdi. Ayrıca çoğu durumda bu insanların yanında durumu çok kötü olan fakir insanlar varken ve bu insanlara yardımda bulunmak öncelikliyken bu paranın cami yapımı veya güzelleştirilmesine harcanması düşündürücü bir durumdur.

 

Kimi varlıklı zengin insan infakta bulunmasına rağmen her zaman bu iş için kalabalık mekânları seçiyor veya öncelikli olan, durumu çok kötü fakirler olduğu halde sadece açıkça teşekkür eden ve kendisine yapılan iyilikleri diğer insanlara anlatan fakirleri seçer. Bu gibi insanlar gizli infak nedir ilmezb, asla kendisine yapılan iyilikleri diğer insanlara anlatmayan fakirlere infakta bulunmuyorlar ve öncelikli olduğuna inansalar bile yakından tanımadıkları fakirlere infak etmezler. Bu tip insanların bir bölümü yapmış oldukları iyiliklerin diğer insanlara anlatılmamasını kendilerine yapılan büyük bir haksızlık olarak görür ve bunu bir nankörlük olarak değerlendirir.

 

Kimi varlıklı zengin insanlar komşu ve akrabaları aç iken mallarını hac ve kutsal mekânlara gitmek için harcar.

 

Kimi varlıklı zengin insan cimriliği yüzünden elindeki malı sımsıkı tutar ve para gerektirmeyen ibadetlere yönelir. Örneğin bol bol namaz kılar, oruç tutar ve Kur’ân okur. Bu tür insanlar bu ibadetlerle kendilerini avutur ve doğru yolda olduklarını düşünürler. Oysa insanın helak olması için yeterli olan cimrilik sıfatı bu insanlara musallat olmuştur ve bu insanlar her şeyden daha çok, mal bağışı ve infakta bulunmak suretiyle bu hastalıktan kurtulmaya muhtaçtırlar. Benzetmek istersek bu insanlar daha çok, oldukça tehlikeli bir yılan, elbisesinin içinde dolaşırken kendisini serinletmeğe çalışan birisine benzerler.

 

Kimi varlıklı zengin insan öylesine cimrilik hastalığının pençesine düşmüş ki ancak ve ancak farz zekâtları vermek cesaretinde bulunur ve hiçbir şekilde malının diğer bir parçasını hiç kimseye vermez. Bu insanlar verdikleri zekâtı bile sahip oldukları malın en değersiz bölümünden ve kimsenin rağbet göstermediği bölümünden seçmezler. Onu bile sadece kendilerine hizmet eden fakirlere vermezler ve bunu yaparken zekât sorumluluklarını Allah rızası niyetiyle yerine getirdiklerini düşünürler.

 

Kısaca kandırılmanın türleri ve çeşitleri sayılmayacak kadar fazladır ve hepimizin yapması gereken şey bu tür durumlardan uzak durmaktır.

 

Misbâhu’ş-Şerîa adlı kitatapta İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Kendini kandıran insanlar dünya hayatında yoksul iken ahiret hayatında ziyankârdırlar. Zira değerli olanı değersiz karşılığında satmışlardır.

 

Kendine bakıp da (ben kendimi kandırmıyorum düşüncesiyle) gururlanma. Belki de sahip olduğun mal mülk veya sağlığına güveniyor ve hiçbir zaman elinden çıkmayacaklarını düşünüyorsun. Belki de çoğu insanın yaşamadığı kadar yaşadığına, sahip olduğun bunca evlat ve arkadaşa güveniyor ve onların seni kurtaracağına inanıyorsun. Belki de kendine çok güveniyorsun, her zaman dilediğine ulaşabileceğine inanıyor ve her zaman doğru düşündüğünü zannediyorsun. Belki de yapmış olduğun günahlar için ve ibadetlerindeki aksaklıklar için pişman ve üzüntülü görünüyor ve insanların seni bu halde görmesinden hoşlanıyorsun. Oysa Yüce Allah bunun tersinden haberdardır. Belki de hiç istemediğin halde kendini ibadete zorluyorsun; ancak Yüce Allah’ın görmek istediği şey ihlâstır. Belki de sahip olduğun ilimden ötürü veya mensup olduğun aile ve soydan ötürü övünüp duruyorsun ancak ilahi sırların hiçbirini bilmediğinin farkında bile değilsin. Belki de Allah’a değil de başka bir şeye seslenirken Allah’a seslendiğini sanıyorsun. Belki de kendini insanların hayrı için çaba gösteren birisi olarak tanırken aslında tek amacın insanların sana yönelmesidir. Belki de kendini kınarken aslında kendini övüyorsun.

 

Bunu bil ki ancak tertemiz ve şaibesiz bir ihlasla Allah’a yönelerek ve onun karşısında huşu ile eğilerek karanlık kandırılma vadisinden kurtulabilirsin. Ancak kendinde bulduğun akıl ve sağlıklı bilgiyle uyumsuz olan eksikliklerle savaşarak, din ve sünnetin kabul etmediği bu eksikliklere karşı koyarak kandırılmaktan kurtulabilirsin.

 

Şayet içinde bulunduğun bu durumdan memnun olursan ve kendini sorgulamak ihtiyacı hissetmez isen bu durumda hiç kimsenin senin gibi sahip olduğu bilgiyle kendisini helak etmediğini bilmelisin, hiç kimsenin senin gibi ömrünü zayi etmediğini ve hiç kimsenin kıyamet gününde senin gibi pişmanlık içinde olmayacağını bilmelisin.



[1]     Lokman, 33.

[2]     Hadid, 14.

[3]     Nahl, 96.

[4]     A’la, 17.

[5]     Âl-i İmrân, 185.

[6]     Kehf, 36.

[7]     Mucadele, 8.

[8]     Ahkaf, 11.

[9]     Muminun, 55 ve 56.

[10]    A’raf, 182.

[11]    Enam, 44.

[12]    Âl-i İmrân, 54.

[13]    A’raf, 99.

[14]    A’raf, 56.

[15]    Bakara, 218.

[16]    Hud, 45.

[17]    Hud, 46.

[18]    Fatır, 8.

[19]    Haşr, 21.

[20]    Nahl, 25.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler