26 Ekim 2020 Pazartesi Saat:
14:36
16-08-2020
  

İsmailîler ve Tarihi

İmam Cafer-i Sâdık (a.s.), Hicrî 138 yılında oğlu İsmail’in vefat ettiğini iddia etti ve Mansur’un resmî temsilcisi huzurunda bir grup topluluğu buna şahit tuttu..

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Şiîliğin meşhur fırkalarından birisi, İsmailiyye fırkasıdır. Bu fırkanın maceralarla dolu bir tarihi vardır ve bu fırkadan birçok yeni fırka ortaya çıkmıştır. Bu nedenle onun akaid ve tarihî gelişimi, araştırmacı ve mezhep bilimcilerinin dikkatini çekmiştir. Son zamanlarda da bu konu daha çok dikkatleri üzerine toplamıştır. Özellikle de oryantalistler bu hususta yüzlerce makale, kitapçık ve kitap kaleme almışlardır. Biz de bu fırka ve onun akaid ve dalları hakkında geçmiş ve günümüzdeki araştırmalardan faydalanarak, birkaç derste derli toplu ve aynı zamanda açık ve akıcı bir yöntemle bu konuyu aktarmaya çalışacağız.[1]

 

Ortaya Çıkış Tarihi

 

İsmailiye’nin ortaya çıkışı, Hicrî Birinci Asr’ın ortalarına ve İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) şehadetinden sonraya denk gelmektedir.[2] Bu dönemde Şia aşağıdaki fırkalara bölündü:

 

1- Nâvûsiyye: Onlar İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) ölümünü inkâr etmiş ve onu Şia İmamlarının sonuncusu ve vaad edilen Mehdi bilmişlerdir. Onların rehberi Abdullah b. Nâvûs olduğundan, Nâvûsiyye olarak meşhur oldular. Bu fırka tamamen dağılmış ve Şialar arasında takipçi ve savunucuları yoktur.

 

2- Fathiyye: Onlar Abdullah Eftah’ı İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) yerine geçen imam olarak biliyorlardı. (Eftah kelimesi lügatte düz, geniş anlamında olup, Abdullah’ın ayak veya başı düz olmasından dolayı bu lakapla meşhur idi). Abdullah, İsmail’den sonra İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) en büyük evladı idi. Onun Haşviye[3]ve Mürcie fırkasına (İnsanın saadeti için sadece imanın yeterli olduğuna inanmakta ve amele yeterince ehemmiyet vermemekteydiler.) yöneldiği söylenmiştir. Abdullah, İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) şehadetinden sonra yetmiş günden fazla yaşamadı. Çünkü İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) diğer erkek evladı olmadığından dolayı sevenleri, Hz. Musa Kâzım’ı (a.s.) kabul ettiler. Böylece bu fırka da dağıldı.

 

3- Sûmaytiyye: Onlar İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) şehadetinden sonra, İmam’ın (a.s.) bir diğer evladına (Muhammed’e) yöneldiler. Muhammed, Hicrî 203 yılında Cuzcân (Curcân veya Gurgân) şehrinde vefat etti. Ona güzel simasından dolayı yakışıklı lakabını verdiler. Şeyh Müfîd, onun yiğit ve âbid bir kimse olduğunu söylemiştir. O, zalimlere karşı silahlı kıyam edilmesi hususunda Zeydîlerle aynı inancı taşımaktaydı. Hicrî 199 yılında Mekke’de, Me’mun’a karşı kıyam etti ve Zeydiyye ona himayede bulundu. Fakat İsa Culudi tarafından yakalanarak, Me’mun’a teslim edildi.[4] Bu fırkanın rehberi, Yahya b. Ebi’s-Sumayt olduğundan dolayı, Sumaytıyye olarak meşhur oldu. Bu fırka da yine dağılarak, tarih sahnesinden silindi.

 

4- Museviyye: Onlar Musa b. Cafer El-Kâzım’ın (a.s.) İmamlığına inanmaktaydılar. Onların arasında İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) üstün öğrencileri bulunmaktaydı. Örneğin; Hişâm b. Sâlim, Abdullah b. Ya’fur, Ömer b. Yezîd Biyau’s-Sâbirî, Muhammed b. Numan, Ebu Cafer Ahval, Abdullah b. Zurare, Cemîl b. Derrâc, Âbân b. Taglib, Hişâm b. Hakem ve diğerleri vardı. Çünkü bu şahıslar ilim ve dindarlık yönünden önde gelen ve üstün kimseler olmalarından dolayı, Abdullah b. Eftah’e yönelen kimselerin çoğu, İmam Musa Kâzım’ın (a.s.) imametine geri döndüler.[5]

 

5- İsmailiyye: Onlar İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) en büyük oğlu olan (101-138 h.k.) ve daha babası hayattayken vefat eden İsmail’i, imam olarak bilmektedirler. Birçok fırkalara bölündüler ve bu fırkalardan bir kısmı dağıldı, diğer bir kısmı ise, günümüzde varlığını hâlen devam ettirmektedir.

 

İsmailiye’nin Fırka ve Dalları

 

a) Hâlis İsmailîler: Onlar İsmail’in imametine inanmış ve onun ölümünü inkâr ederek, hâlen sağ olduğuna ve bir gün zuhur edeceğine inanmaktadırlar. Bunlar, İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) oğlu İsmail’e cenaze namazı kılması ve onu defnetmesinin sadece zâhirî olduğu (aslında onun ölmediği) ve bundan kasdın kötü niyetli kimselerin onun canına kastetmesini engellemek için olduğu şeklinde yorumlamışlardır. Nitekim İsmailiyye yazarlarından Ârif Tâmir “el-İmame fî’l-İslâm” kitabında (s.180) şöyle diyor:

 

“İmam Cafer-i Sâdık (a.s.), Hicrî 138 yılında oğlu İsmail’in vefat ettiğini iddia etti ve Mansur’un resmî temsilcisi huzurunda bir grup topluluğu buna şahit tuttu. İmam Cafer-i Sâdık bu işle hükümet memurlarının yanılmasını istiyordu. Çünkü İsmail, bir takım bilgileri hükümet aleyhine yaymıştı ve takip altında idi. Fakat İsmail, Medine’den Basra’ya gitti ve Hicrî 145 yılında vefat etti.”[6]

 

Bu topluluk kendi iddialarına şöyle delil getirmektedir; İsmail, İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) en büyük oğlu idi ve imamet de İmam’ın en büyük oğlunun hakkıdır. Diğer bir taraftan ise, İmam Sâdık (a.s.) daha önceleri onu kendi yerine geçmesi için seçmişti.

 

Merhum Müfîd bu delile yapmış olduğu tenkidde şöyle buyurmuştur:

 

“Adı geçen asıl ve temel kural, büyük oğlun İmam’ın (a.s.) vefatından sonra sağ kalması hâlindedir. Oysaki İsmail babasının vefatından önce dünyadan göçtü ve onun cenazesi bütün herkesin gözü önünde teşyi edilerek, toprağa verildi. Hatta öyle ki, İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) kaç defa tabutu yere bıraktılar ve yüzünden kefeni yana çekerek çehresine baktı.. Böylece hiçbir kimsenin onun ölümünde şek ve tereddüde kalmasını istemiyordu.

 

Onun İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) tarafından İmamlığa seçilmesi hususunda da hiçbir rivayet nakledilmemiştir. Herhâlde bu kuruntuya neden olan sebeplerden birisi (İmam’ın (a.s.) büyük oğlu olması) idi. Bir diğeri ise İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) ona karşı olan özel ilgi ve sevgisi idi.”[7]

 

Şeyh Müfîd’in son sözü göz önünde bulundurulduğunda, İsmail’in itikad ve ahlâkî hataları hususunda bir takım kaynaklarda geçen rivayetlerin gerçek dışı olduğu aydınlanmaktadır.[8]

 

b) Mübarekiyye: Onlar, İsmail’in öldüğünü itiraf eden kimselerdir. Fakat imamet hususunda, imamet makamının İsmail’den oğlu Muhammed’e geçtiğine inanmaktadırlar. Çünkü imamet makamı, İmam Hasan (a.s.) ve İmam Hüseyin (a.s.) dışında iki kardeşten başka hiçbir kimse hakkında bir araya gelmez. Kimin imamet makamını Muhammed b. İsmail’e verip seçtiği hususunda ihtilafta bulunmuşlardır. Bazıları bu işi İmam Cafer-i Sâdık’a (a.s.) nisbet vermiş, bir diğer kısım ise (ölümünden önce) İsmail’e nisbet vermiştir. Bu topluluğun rehberinin ismi Mübarek olduğu için, bu fırka, Mübarekiyye olarak tanınmış oldu. Onlar, imamet silsilesinin Muhammed b. İsmail’in soyunda devam ettiğine inanmaktadırlar. Muhammed b. İsmail yaklaşık Hicrî 198 yılında vefat etti.[9]

 

c) Karmatîyye: Belirli bir zamanın geçmesiyle, (tarihçilerin söylediklerine göre, Hicrî 260 yılı civarında) Mübarekiyye fırkasından bir dal ayrıldı ve Karmatîyye olarak meşhur oldu. Onlar Muhammed b. İsmail’in ölümü hakkında Mübarekîlere muhalefette bulunarak, şöyle dediler: Muhammed b. İsmail sağ olup, yedinci ve son imamdır. İmamet emri, yedi sayısı üzerine kurulmuştur. Her ne kadar başlangıçta İsmail, imam olsa da onun imameti hususunda bedâ’ hâsıl olmuştur ve imamet, oğlu Muhammed’e intikal etmiştir. Nitekim İmam Cafer-i Sâdık’dan (a.s.) şöyle nakledilmektedir:

 

ما بدأ للّٰه فى شي كما بدأ له فى اسماعيل

 

“Hiçbir işte, İsmail hakkında ortaya çıkan şey gibi Allah’a beda hâsıl olmamıştır.” 

 

Bu fırkanın rehberi Hamdân Karmat isminde biri olduğundan, Karmatîye olarak meşhur oldular.

 

Merhum Müfîd, bu delilin reddi hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

“Bu rivayetteki bedâ’, imamet makamına ait değildir. Çünkü imamet ve nübüvvet hakkında bedâ’ olmayacağı rivayet edilmiştir. Bu konuda İmamiyye’nin bütün hepsi aynı görüş birliğindedir. Bu rivayetteki bedâ’, İsmail’in ölümüdür. Nitekim İmam Cafer-i Sâdık’dan (a.s.) nakledilen bir diğer hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Allah iki defa (ki İsmail hasta oldu) ona ölümü yazdı (kesinleşmemiş ecel). Ben Allah’a onu ölümden kurtarması için dua ettim. Allah benim duamı kabul etti ve ona sağlık bahşetti.”[10]

 

İsmailîlerin Lakapları

 

Bu fırkanın en meşhur lakabı “İsmailiyye”ismidir. Çünkü İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s.) oğlu İsmail’in imametine inanmalarından dolayı bu adla adlandırılmışlardır. Bu ismin yanı sıra, başka lakapları da vardır ve onlardan bir kısmı genel, bir kısmı da özeldir, şöyle ki;

 

Bâtıniyye: Onların umumi lakaplarından bir diğeri Bâtıniyye’dir. Her bir zâhirin bâtını olduğuna inanmalarından dolayı bu isimle ün kazanmışlardır.

 

Seb’iyye: Onların bir diğer lakapları Seb’iyye’dir. Onların bu lakapla adlandırılmaları, Yedi İmam inancına sahip olmalarından kaynaklanır ve İlâhî hüccetleri yedi hüccetler temeli üzere yorumlamaktadırlar.

 

Tâlimiyye: İsmailîlerin bir diğer lakabı da Tâlimiyye’dir. Bu lakabı almalarının nedeni, İmamı, bâtınî işlerden haberdar bilmeleridir. Bunlar hiç kimsenin hatta peygamberin bile imamın öğretileri olmadan bâtından haberdar olamayacağını söylemişlerdir.

 

Mülhide: Bazı zamanlarda Şeriatın zâhirini terk ederek, bâtınla yetindiklerinden dolayı bu isimle meşhur olmuşlardır.[11]

 

Şehristanî bu husus hakkında şöyle diyor:

 

“Horasan’da İsmailiyye’yi, Tâlimiyye ve Mülhide olarak adlandırmaktadırlar. Irak’ta Bâtıniyye, Karamita ve Mazdekiyye olarak adlandırılmıştır. Onların en meşhur lakabı yine Bâtıniyye’dir ama kendilerini İsmailiyye olarak adlandırmaktadırlar.”

 

Bunlar İsmailiyye’nin genel lakaplarıdır. Onların, özel fırkalarına ait diğer lakapları da mevcuttur. Bu lakaplar; Karmatiyye (Karamita), Fatımiyye (Fatımîler), Nizâriyye, Musta’liyye ve Agahaniyye’dir.[12]

 

 

 

 

 


[1]     İsmailiyye’nin tarih ve akaidi ve dalları hakkındaki araştırmalar dört başlık altında toplanmaktadır;

a) Ehl-i Sünnet kaynakları: Bu kaynağın kendisi yine ikiye bölünmektedir; tarihi ve itikadı. Birinci bölüm hakkında: Kâmil-i İbn Esir, Tarih-i Taberî, Tarih-i Ebi’l-Feda, Seniyyu Muluki’l-Arzi ve’l-Enbiya, Hamza-i İsfahanî’nin Kitabı, Câmiu’t-Tevarih-i Reşiduddîn Fazlullah, Tarihu’l-Hulefa Suyûtî, El-Hıtatu Makrizî, Siyasetname-yi Nizâmu’l-Mülk ve Nihayetu’l-Ereb Nuveyrî’nin kitaplarını saymak mümkündür. İkinci bölüm hakkında aşağıdaki kitapları saymak mümkündür; Makalâtu’l-İslâmîyyin Eş’arî, El-Fırak Beyne’l-Fırak Bağdadî, Milel ve’n-NihalŞehristanî, et-Tenbihu ve’r-Reddu Malatî, Beyanu’l-Edyan-ı Ebu’l-Meâlî, Teblîsu İblis-i İbn Cevzi, el-Mevâkıf-ı İycî’nin kitabı ile bunu şerh eden Mir Seyyid Şerif Curcânî’nin eseri.

b) İsmailiyye Kaynakları: İsmailiye’nin en eski kaynaklarından birisi “İftitahu’d-Davetu ve İbtidau’d-Devle”kitabı olup onun yazarı, meşhur fıkıh kitabı Deaimu’l-İslâm’ın yazarı Kadı Nu’man’dır. Bu kitap Yemen ve Afrika’daki İsmailiyye’den, Fatımîlerin hilafetinin kuruluşuna kadarki bölümü ele almıştır. Bir diğeri “Uyûnu’l-Ahbâr”kitabı olup, yazarı Dâî İdris Yemenî’dir. Bu kitap yedi cilt olup, İsmailîlerin tarihini, yazarın yaşadığı zamana (Hicrî Dokuzuncu Asr’a) kadar ele almaktadır. Bir diğeri ise“Gayetu’l-Mevâlid”kitabıdır ki, yazarı Seyyid Hitab’dır ve İsmaillerin akaiddeki sırlarını anlatan kitaplarındandır.

İsmaillerin kaynak kitapları arasında iki seyyah İsmailî’nin “Seyahatname”sine de yer vermemiz gerekir; Birincisi On dördüncü Asr’ın sonunda vefat eden İbn Havkal’dır. Onun hocasının kitabı da El-Mesalik ve’l-Memalik adını taşımaktadır. Bir diğer ise geçmişte Hicrî 481 yılında olan Nâsır-ı Husrev’dir. Aynı şekilde Dürzîlerin bu hususta yazmış oldukları; Es Siyretu’l-Mustakîm ve Taksîmu’l-Ulûm adlarındaki iki kitapçık da önem taşımaktadır. Aynı şekilde İsmaillerin kitaplarından bir diğeri Hasan Sabbah’ın yazmış olduğu Fusûl-u Erbaa kitabıdır ki, Şehristanî Milel ve’n-Nihal kitabında onun kısa bir özetini dile getirmiştir.

c) Oniki İmam Şia Kaynakları: Oniki İmam Şia’larının kaynaklarında yine İsmailiyye fırkasının akaidi ele alınmakta ve bunlardan bazıları aşağıda şu şekilde verilmektedir;

1- Fıraku’ş-Şia; yazarı Üçüncü Asr’ın (ö. 310) önde gelen âlimlerinden olan Ebu Muhammed Hasan b. Musa Nevbahtî’dir. O, kitabında üç fırka ele almıştır: İsmailiyye Hâlisiyye, Mübarekiyye ve Karamita fırkalarından söz etmiş ve son fırka hakkında genişçe bilgiye yer vermiştir.

2- el-Fihrist; yazarı Muhammed b. İshak Nedîm’dir (297-385). Muhaddisî-i Kummî onu şöyle vasfetmektedir: Ebu’l-Ferec Muhammed b. İshak en-Nedîm Bağdadî, fâzıl, derin ve bilgili, maharetli ve tecrübeli yazardır; İmamiyye Şia’sının El-Fihrist kitabının yazarıdır ve onu çok güzel bir şekilde kaleme almıştır. Eserin birçok konuyu içinde barındırması, yazarın geniş ilminin bir nişanesidir. O, İbn Rezzam’ın İsmailliyye’nin tenkidi hakkında yazmış olduğu kitaptan nisbeten daha fazla konu aktarmıştır. Bunları ele alırken de ilk İsmailiyye dâîsi olan Meymun Kaddah ve yardımcısı Hamdân Karmat (Karamita = Karmatîlar fırkasının başı) ve yine Abdullah Mehdi (Fatımîler silsilesinin kurucusu) hakkında birçok konuyu dile getirmiştir. O, diğer üç haberi naklettikten sonra, İsmailiyye’nin yazar ve musanniflerinin bir kısmını diğerlerinden nakletmektedir ki, onların içlerinde en meşhur olanını ‘Abdân olarak zikretmiştir. Ondan sonra Nesefî isminde bir kimsenin ismini dile getirmiştir ki, Unvanu’d-Dîn, Usûlu’ş-Şer’i ve ed-Dâvetu’l-Münciye isimlerindeki kitapları ona nisbet vermiştir. Aynı şekilde Ebu Hâtim Râzî ve onun Kitabu-z-Ziyne ve Kitabu’l-Câmi’ kitaplarını dile getirmiştir ve yine diğer yazar ve kitapların ismini beyan etmiştir.

3- el-Fusûlu’l-Muhtare; kitabın yazarı Seyyid Murtaza (436)’dır. Fakat konuları üstadı Şeyh Müfîd’dendir (ö. 423). Merhum Seyyid Murtaza, onları kendi üstadının kitabı el-Uyûnu’l-Mehasin’den almıştır. Bu kitapta, ilk İsmailiyye’nin ortaya çıkış tarihi hakkında ve onların delillerinin tenkidi hususunda çok değerli bilgiler nakledimiştir.

4- Kavâidu’l-Akaid; yazarı Hâce NasîruddînTûsî (ö. 672)’dir. Bu kitapta da yine İsmailiyye fırkasının akaidi hakkında çok değerli bilgiler yer almaktadır. Onun bir diğer kitabı ise, İsmailiyye fırkası hakkındaki araştırmacıların faydalandığı meşhur kaynaklardan biri olan “Ravzatu’t-Teslîm”adındaki eseridir. Merhum Tûsî’nin zaruret hükmü gereğince bir müddet Alamut kalelerinde İsmaillilerle birlikte yaşadığı söylenmektedir. Bu nedenle onun İsmailliyye akaidi hakkındaki bilgileri çok güvenilir ve değerlidir.

5- Tebsiratu’l-Âvâm; Farsça yazılmış ve yazarının mechul olduğu söylenmiştir. Fakat bu kitap, Seyyid Murtaza b. Dâî Hasan-i Râzî’ye (Hicrî Yedinci Asr’ın başlangıcı) nisbet verilmiştir.

6- Adı geçen kitapların yanı sıra örneğin; Ricâl-i Keşşî, Necâşîve diğer rical kitaplarında da yine İsmailiyye fırkasının ilk şahsiyetleri hakkında faydalı bilgiler verilmiştir.

d) Oryantalistler: Bernard Lewis, İsmailiyye hakkında araştırmada bulunan İngiliz araştırmacılarındandır. Araştırmaları daha çok ilk İsmailîler ve onların meydana gelişi ve yine İran ve Suriye’deki Nizârî İsmailîlileri hakkındadır. Onun kitabı, İsmailiyye mezhebinin temellerini oluşturur ve Arapça tercümesi üzerinden “Usûlu’l-İsmailiyye”olarak Dr. Ebu’l-Kasım Sırrî tarafından Farsçaya tercüme edilip basılmıştır.

Meşhur Fransız araştırmacı Henri Corbin de İslâm Felsefesi Tarihikitabının birinci cildinin üç bölümünü ve yine ikinci cildin tek bölümünü kısaca İsmaliliye fırkasının dinî itikad ve felsefesine ayırmıştır.

[2]     Bazı İsmailiyye âlimleri bu mezhebin meydana gelişini çok eskilere dayandırmışlardır ve bu mezhebin başlangıcının insanın yaratılışıyla var olduğunu söylemektedirler. Ancak o isimle adlandırılması Hz. İbrahim Halil’in (a.s.) evladı Hz. İsmail (a.s.) ile bağlantılıdır. Fakat iddiadan öte bir şey değildir ve ona hiçbir delil getirilmemiştir. (Tarihu’l-Fıraku’l-İslâmîyye).

[3]     Cemel Savaşı hususunda iki taraftan hiç birini hak bilmemekte ve hakkın kenara çekilen kimselerden yana olduğuna inanmaktaydılar. Onlar velayet ve dostluğun herkes için gerekli olduğunu savunmakta ve onlarla savaşı caiz saymamaktadırlar. (Fıraku’ş-Şia, s.34).

[4]     el-İrşad, s. 212, Şeyh Müfîd’in kitaplarından 11. cilt; Fıraku’ş-Şia, s.87.

[5]     Fıraku’ş-Şia, s.89.

[6]     Tarihu’l-Fıraku’l-İslâmîyye, s.183, Muhammed Halil El-Zeyn.

[7]     el-Fusûlu’l-Muhtare Mine’l-Uyûn ve’l-Mecalis, s.308, Şeyh Müfîd’in tasnifatından ikinci cilt.

[8]     Fıraku’ş-Şia, ss.79-80.

[9]     Tarih-i Şia ve Fırkahâ-yi İslâm, s. 195, Dr. Muhammed Cevad Meşkûr’un kitabına müracaat ediniz.

[10]    El-Fusûlu’l-Muhtare, s.309.

[11]    Kavaidu’l-Akaid, s. 113, 118.

[12]    Milel ve’n-Nihal, c.1, s.192.

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler