27 Kasım 2021 Cumartesi Saat:
07:23
06-08-2021
  

İslam’a Göre Özgürlüğün Sınırı

İslam’a göre özgürlüğün sınırı nedir?

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İnsan için hiçbir şey özgürlük kadar değerli değildir. Eğer insanı bir yere hapsetseler ve ona dünyanın bütün lezzet ve güzelliklerini sunsalar yine de buna razı olmaz ve özgürlüğü seçer.

 

Peygamberlerin kutsiyetlerinin kalıcı olmasının önemli nedenlerinden birisi bu noktada yatmaktadır. Yani insanlığın her zaman özgürlüğe ihtiyacı vardır. Bu, onun doğal ve fıtrî hakkıdır. İnsanlığın bu büyük hakkını yani özgürlüğü ilk olarak savunanlar peygamberlerdir. Onlar (a.s) özgürlüğü tanıtıp onun gerçekleşmesi için mücadele verdiler. Getirdikleri öğretiler, özgürlüğü koruyacak en güzel ilkeleri içermektedir. Bu yüzden peygamberler, insanların hatırasında hep canlı kalmışlardır. Oysa insanların ihtiyaçlarını gidermek için çaba harcayan bilim insanlarına gelince, bilim ve teknolojideki yeni gelişme ve ilerlemeler onların unutulmalarına neden olmuştur. Örneğin, Mısır Firavunları zamanında “cam”ı icat edeni, kimse anmamakta ve değer vermemektedir.

 

Kısacası özgürlük insanın tabii hakkı olup onun yapısına işlemiştir.

 

Özgürlük hakkına gelince şu nokta göz önüne alınmalıdır ki, özgürlük kavramı çeşitli manaları olan kavramlardandır. Birisi bilerek ya da bilmeyerek özgürlüğün bir manasına ait olan bir hükmü başka bir manaya yükleyebilir. Özgürlük kavramında lafzî mugalataya düşmemek için çeşitli manalarını bilmek gerekir.

 

Özgürlüğün Manaları

 

1. Varlığında hiçbir şeye bağlı olmamak (istiklali vucudi) manasında özgürlük: Özgürlüğün anlamlarından biri şudur: Bir varlık varlığında tamamen bağımsız olur, başka hiçbir varlığın etkisi ve sultası altında olmaz. Allah’a inanmayan kimseler diyorlar ki: “Varlık âlemi hiçbir şeye bağlı değildir. Kendi ayağı üzerinde durmaktadır.” Hatta Allah’a inananlardan bazıları da şöyle diyorlar: “Allah âlemi yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmıştır, yaratıldıktan sonra âlemin Allah’a ihtiyacı yoktur.” Onlar âlemde insan için böyle bir özgürlüğe inanıyorlar. Ama İslam’a göre böyle bir özgürlük ancak Allah-u Teâlâ’ya aittir. Yalnızca Allah’ın varlığında hiçbir sınırlama yoktur. O’dur müstakil ve muhtaç olmayan varlık ve diğer bütün varlıklar O’na muhtaçtır.

 

2. İhtiyar manasında özgürlük:İlahiyat, felsefe, kelam ve felsefi psikolojiye konu olan bu özgürlüğün karşıt anlamı cebirdir. Bilginler eskiden beri, acaba insan davranışlarında özgür müdür yoksa özgür olduğunu mu zannediyor, yani aslında mecburdur ve herhangi bir ihtiyarı yok mudur, konusu üzerinde hep tartışmışlardır. Burada üç görüş bulunmaktadır:

 

a) Cebir: Bu görüşün taraftarları[1] diyorlar ki: İnsanların kendi amel ve davranışları üzerinde en küçük bir seçim ve özgürlüğü yoktur. İnsan bir üstadın elindeki şuurlu bir varlık gibidir. Yaşananlar Allah’ın meşiyyetinden başka bir şey değildir.

 

b) Tefviz (Kendi haline bırakmak): Bu görüşün taraftarları şöyle diyorlar: [2]Allah insanı yarattı, ona akıl, şuur verdi sonra da kendi haline bıraktı. İnsanın fiillerinde ne Allah’ın bir tesiri vardır, ne de kaza ve kaderin.

 

c) Emrun beyne’l-Emreyn (Ne cebir, ne de tam serbestlik): Bu görüş Şia’nın inancıdır. Şiiler bunu Ehl-i Beyt’ten (a.s) almışlardır. Yani insanın kaderi kendi elindedir. Amel ve davranışlarında irade sahibidir. Ancak bu irade, ilahi kaza ve kader ile yani Allah’ın isteğiyle olur. Yani insanın bir ameline iki irade etki eder: “Allah’ın iradesi ve insanın iradesi.” Bu iki irade olmadıkça amel gerçekleşmeyecektir.

 

Ancak bu iki irade birbirlerinin enleminde değildir. Yani iki nedenin bir sonuçta etki ettiği anlamına gelmemektedir. Aksine birbirinin boylamındadır. Yani nasıl ki her varlığın var oluşu ilahi varlığın sayesinde ve her kudretlinin kudreti Allah’ın kudretine bağlı ise, aynı şekilde her muhtarın ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarındandır.

 

Bu görüşü ispat etmenin en kolay yolu, Allah’ın yaratıcılık ve rububiyetindeki tevhid inancı, O’nun irade ve kudretinin her şeyi kapsaması ile Allah’ın adaleti ve her fıtrat ve vicdanın, insanın özgür olması gerektiğine tanıklık etmesidir.

 

Burada şu husus dikkate alınmalıdır: Mevzu bahis olan özgürlük, gerçeğin göstergesi olan tekvinî özgürlüktür. Bunlardan hukukî ve ahlâkî sonuçlar çıkaramayacağımızdan mugalata tuzağına düşmemek gerekir.

 

3. Dünya lezzetlerine bağlanmamak manasında özgürlük: Özgürlüğün üçüncü manası daha çok ahlâk ve irfanda geçerli bir manadır. Yani insanın dünyaya, maddiyata, dünyevî lezzetlerin hiçbirine bağlı olmaması demektir. Yalnızca Allah’a aşk ve sevgi beslemesidir. Birisini ya da bir şeyi seviyorsa bu ilahi cemalin tecellisi olduğundan ve Allah’a olan sevgisinden dolayı olmalıdır.

 

Ahlâkî bir anlamı olan özgürlüğün bu manası konusunda da mutlak bir genellemeye gitmemek gerekir. Çünkü bu alanda mutlak manada özgürlük insanın hiç bir şeyi, hiç kimseyi hatta Allah’ı da sevmemesi ve bağlanmaması demektir ki bu değer yargısına terstir. İşte sapma ve mugalata buradan başlar.

 

4. Köleliğin karşısındaki özgürlük:Bu bir toplumsal kavramdır. Eski zamanlarda[3] köle alım-satımı yaygındı. İnsanlar, insanları köle olarak alabiliyor, onları çalıştırıyorlardı. Kimsenin kölesi olmayan insanlar da vardı. İslam, köleliği kaldırmak için önemli adımlar atmış, akılcı yollar göstermiştir. Sözü uzatmamak için bu konuya girmeyeceğiz.

 

5. Hukuk ve siyasette özgürlük (Hakimiyet hakkı): Özgür insan başkalarının hakimiyetinde olmayan kimsedir. Kendi yolunu kendisi çizer.

 

Bu görüşe sahip olanlar ikiye ayrılır:

 

a) İnsan tam olarak özgür olmalıdır, kimsenin hatta Allah’ın bile hâkimiyeti altında olmamalıdır.

 

b) (Şia’nın görüşü) İnsan Allah’tan başka kimsenin hâkimiyeti altında olmamalıdır. Yani hâkimiyet Allah’ındır ve ancak O hâkimiyet hakkını başkasına verebilir.

 

Basit bir şekilde anlatmaya çalışırsak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah fiziksel ve maddî varlığımızı yarattı ve ruhunu ona üfledi. Ardından hava, su, yiyecek, beden uzuvları, düşünme gücü gibi insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu sayısız nimetler verdi. Allah’ın bütün bu maddî ve manevî nimetlere olan malikiyeti asla kaldırılamaz. Madem Allah malik ve biz O’nun kuluyuz, aklın “Malik mülkünde istediğini yapabilir” hükmü gereği O, bizim üzerimizde istediğini yapabilme hakkına sahiptir. Biz de Onun karşısında teslim ve itaatkâr olmak zorundayız.

 

Ayrıca kimse yaratıcı kadar bizim varlığımızın özelliğini, ihtiyaçlarını ve kemale giden yolları bilemez. Bizim menfaat ve kemalimizi isteyen, kemale erişmemizin yolunu bilen yalnızca O’dur. Dolayısıyla biz de kendi menfaatlerimizi düşünüyorsak Allah’ın bizim için istediği dini seçmeli ve Onun hâkimiyetini benimsemeliyiz.[4]

 

6. Hukuksal özgürlük[5]: Hukukta özgürlükten kasıt şudur: Toplumsal yaşamda bazı işler var ki insan onları yerine getirebilir ve devlet ve hükümetin onlara engel olma ve takip etme hakkı yoktur. Mesken, elbise, iş ve eş seçimi özgürlüğü, düşünce ve inanç özgürlüğü vb. gibi…

 

Burada bilinmesi gereken şey, bu hukuk ve özgürlüğün mutlak olmayışı ve sınırlandırılması gereğidir. Bunda şüphe yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde, geçmişten günümüze kadar hiçbir hukuk nizamında bireylere mutlak özgürlük verilmemiştir. Aslında kanun koymak ve hukuk nizamı düzenlemek demek insanların davranışlarına sınırlama getirmek demektir. Mevzu bahis olan şey bu özgürlüğün sınırının nereye kadar olduğudur.

 

Günümüzde genellikle deniliyor ki, özgürlüğün sınırı başkalarının özgürlüğüdür. Yani insan başkalarına engel olmadığı sürece istediğini yapabilir.

 

Hukukta liberal eğilimin görüşü budur. Ama bu konuyu İslam açısından ele alırsak İslam’ın görüşünü şöyle özetleyebiliriz: Özgürlüğün sınırı insanların maddî, manevî, dünya ve ahiret menfaat ve faydaları esası üzerinedir. Yani bir davranışı seçmedeki özgürlüğün asıl şartı, insanın maddî ve manevî maslahatlarını temin etmesidir. Bunu, bir yiyecek ya da ilaç üreticisine, insan sağlığına zarar verecek şeyin dışında istediği yiyecek ya da ilacı üretme özgürlüğü verilmesine benzetebiliriz. Bir yiyecek ya da ilaçta tehlikeli ve zararlı bir madde keşfedilirse üretim durdurulur. Artık burada ticaret özgürlüğünden bahsedilmez. Kimse de çıkıp bu insan haklarına aykırıdır demez. Dünyada bugün en çok üzerinde durulan şey insanın bedenine (maddî boyutuna) verilen zararlardır. Ama İslam bedensel zararların yanı sıra manevî ve ruhsal zararları da göz önüne almaktadır.

 

Son nokta olarak şunu belirtmek gerekir ki, siyasi konularla ilgili olan medenî ya da toplumsal özgürlük bu kavramın kapsamına girmektedir. Toplumsal özgürlükte asıl soru şudur: Devlet ve kanun bireysel özgürlükleri nereye kadar sınırlayabilir?

 

Bu sorunun cevabı şudur: İslam’a göre insanın, onu hayra ve maneviyata davet eden[6] ilahi bir fıtratının olmasının yanı sıra, maddi boyutu da vardır. Bu maddî boyut, hayvanî isteklerin menşeidir. Beşerin saadeti, fıtratının onun doğasına galip gelmesiyle temin olur. Tabi doğasının da layık olduğu seviyeye ulaşması gerekir.

 

Öte yandan kanun koymak ve insanın dünyadaki gidişatını belirlemek ilahi hidayet ve rabbani vahyin ışığı altında olmalıdır. Zira insanın zarar ve faydasını tam manasıyla bilen ancak Allah’tır.

 

Bununla birlikte İslami siyasi düşüncede insanın fesadına neden olacak aşırı bir özgürlüğe cevaz verilmediği gibi insana kötümser bakarak onun bütün değerini yok eden, onu faal, muhtar ve sorumlu biri yerine zelil ve iradesiz hale getiren adaletsiz hükümetleri kabul etmeye mecbur eden bir bakış da yoktur.[7]

 

 

 

 


[1]     Günümüzde Ehl-i Sünnet dünyasının çoğunluğu hatta tümüne yakını bu görüşe sahiptirler.

[2]     Bu görüşün taraftarları Ehl-i Sünnet’ten Mu’tezile adındaki bir fırkaya mensuptular. Şu anda bu fırkaya mensup kimse kalmamıştır.

[3]     Kölelik gelişmiş ülkelerde değişik şekillerde hala devam etmektedir.

[4]     Bu hakimiyet İslam’ın hükümet sisteminde (velayet-i fakih şekliyle) tecelli etmiştir.

[5]     Hukukta özgürlük, yalnızca bireysel davranışlara, şahsî ve özel yaşama ait değildir ki hukuk onları sınırlasın ya da sınırlamasın. Aksine toplumsal yaşamdaki işlere aittir.

[6]     “Allah’ın fıtratı ki Allah insanları o fıtrat üzerine yaratmıştır.” (Rum/30)

[7]     Hadevi Tahranî, Mehdi, Velayet ve Diyanet, s.133 ve 134.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler