26 Şubat 2021 Cuma Saat:
09:25

İnsanoğlunun Yaratılış Gayesi

19-01-2021 12:40


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her insanın başkasına veya en azından kendisine sorduğu ve cevabını merak ettiği sorulardan birisi şudur: 

 

İnsanoğlunun yaratılış sebebi nedir?”

 

Bu sorunun cevabına geçmeden önce, bu soruyu bir başka soru ile tamamlamak istiyoruz: Biz insanlar herhangi bir işi yapmak istediğimiz zaman, onunla kendimizde olan bir eksikliği ve ihtiyacı gidermek istiyoruz. Örneğin, tahsil yapıyoruz ki bilgi eksiklerimizi giderelim. İş, ticaret vb. yapıyoruz ki fakirliğimizi ve maddi ihtiyaçlarımızı giderelim. Ordu ve savaş malzemeleri hazırlıyoruz ki düşmana karşı gücümüzü ve zaaflarımızı tamamlayalım. Yiyip içiyoruz ki enerji eksikliğimizi tamamlayalım. Eğleniyoruz, gezip tozuyoruz, istirahat ediyoruz ki yorgunluk, bıkkınlık vb. ihtiyaçlarımızı giderelim vs. Hatta manevi çabalarımız, nefis tezkiyesi, ruhi ve manevi makamlara ulaşma çabası, hepsi bir türlü maddi veya manevi eksikleri gidermek içindir. Öyle ki eğer bu eksiklere sahip olmasaydık, söz konusu şeylerin peşine de gitmezdik hiçbir zaman. Bunlar bizim gibi eksikliklerle dolu sınırlı varlıklar için tamamen doğal ve zaruri şeylerdir. Ama Allah-u Teâla’yı biz her açıdan sonsuz, sınırsız, eksiksiz ve noksansız olarak gördüğümüze göre ve dolayısıyla âlemin yaratılışına hiçbir ihtiyacı olmadığına göre, genelde bütün yaratıkların ve özelde insanoğlunun yaratılışındaki hedef nedir?

 

Bu sorunun cevabını verebilmek için önce bir konuyu açıklamamız gerekir: Gayeler (hedefler) iki türlüdür:

 

a) Fâilî gâye b) Fiilî gâye

 

a) Fâilî Gâye: Yani bir fiili gerçekleştiren kimsenin fiilinden umulan gaye ve hedef.

 

b) Fiilî Gâye:Gerçekleşen fiilin bizzat kendisinde yatan gaye ve hedef.

 

Biz insanların gerçekleştirdiği fiillerde, bu iki gayenin ikisi de söz konusudur. Yani biz hem yaptığımız fiilden bir hedef umuyoruz. O da (yukarıda değindiğimiz gibi) var olan eksiklerimizi gidermektir. Hem de o fiilin kendisi abes değil ve gayesi vardır. Fakat Allah-u Teâla’da durum böyle değildir. Yani Allah-u Teâla’nın fiillerinden kendisine yönelik bir gaye çıkarmak doğru değildir. Zira O zatı mukaddesin hiçbir noksanlığı söz konusu değildir. Ama ikinci tür gayenin isnadı sakıncasızdır. Yani Allah-u Teâla’nın fiillerinin kendisi tabi ki bir hedef ve gaye taşımaktadır. Dolayısıyla Kur'an ve Sünnette Allah-u Teâla’nın insanoğlunu neden yarattığına dair yapılan açıklamalar, fiilin gayesine yöneliktir, fâilin değil. Fâil açısından ise yaratılışın varlıktan başka bir manası yoktur. Yani âlemdeki varlıklar yaratana bir faydası olsun diye değil, kendileri için mümkün olan kemallere ulaşsınlar ve potansiyel olarak sahip oldukları kuvve ve kabiliyetleri fiiliyata dönüştürsünler diye yaratılmışlardır. Dolayısıyla yaratılışta faili değil, fiili hedef elbette vardır; nitekim Allah-u Teâla bizzat Kur'an'da buna değişik yerlerde değinmiştir. Örneğin bir ayette şöyle buyuruyor:

 

"Bizim sizi boşuna yaratığımızı ve bize bir daha dönmeyeceğinizi mi sandınız?"[1]

 

Yine şöyle buyuruyor:

 

"Acaba insan (boşuna yaratıldığını) ve başıboş bırakılacağını mı sanıyor?"[2]

 

Bu girişten sonra şimdi insanın yaratılışında yatan gaye ve hedefin ne olduğunu ayet ve hadislere dayanarak açıklamaya çalışalım:

 

Kur'an-ı Kerim muhtelif ayetlerde insanın yaratılışının gaye ve hedeflerine değinmektedir:

 

Örneğin bir ayette bunu şöyle açıklamaktadır:

 

"O Allah ki yedi kat göğü ve bir o kadar da yeri yarattı; Allah'ın emri onların arasına sürekli inmekte. (Allah'ın tedbir ve tasarrufuyla yönetilmekteler.) Ta ki şunu bilesiniz ki Allah hiç şüphesiz her şeye kadirdir ve Allah'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır."[3]

 

Bir diğer ayette ise şöyle buyurmaktadır:

 

"Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık."[4]

 

Bu iki ayetten çıkan sonuç şudur ki, insan itikâd ve iman sahibi olsun ve bu itikâd doğrultusunda iman ettiği Allah'a kulluk sunsun diye yaratılmıştır. Anlaşılıyor ki insan tekâmül etme ve kendini yetiştirerek mümkün olan manevi makamlara ulaşsın diye yaratılmıştır. Bu ise ancak sağlam bir iman ve Allah-u Teâla’ya tam bir teslimiyet ve kulluk ile mümkündür. Başka bir ayette bu tekâmül ve olgunlaşmanın her amel ve ibadetle değil, en sahih ve en güzeliyle gerçekleşebileceğini vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır:

 

"O ki, gökleri ve yeri yarattı ve O'nun kudret ve hâkimiyet arşı suyun üzerindeydi. (Bu yaratılış) bunun için gerçekleşti ki sizden hanginizin daha iyi amel edeceğini sınasın."[5]

 

Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "(Elinizden geldiği kadar) amel edin; zira her kese yaratılışındaki şeye müyesser kılınmıştır." Bu hadisin manası Ehl-i Beyt İmamlarından İmam Musa Kazım (a.s)'a sorulunca şöyle buyurdu: "Yüce Allah cinleri ve insanları kendisine ibadet ve itaat etsinler diye yaratmıştır; O'na isyan ve itaatsizlik etsinler diye değil. Nitekim şöyle buyuruyor: "Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık." O'nları itaat etsinler diye yarattığı için, bu hedefe ulaşabilme yolunu da onlar için açmış (imkânlarını sağlamıştır). O halde gözlerini kapatıp, körlüğü hidayete tercih edenlere yazıklar olsun."[6]

 

Görüldüğü gibi bu hadiste de insanların tekâmül etmek ve olgunlaşmak için yaratıldığı ve bu hedefe ulaşmak için her türlü imkânın da kendisine sunulduğu vurgulanmaktadır.

 

Aklî olarak da olaya baktığımızda, akıl açısından yaratılış mümkün varlıklara yapılan bir lütuf ve feyizdir. Yani yaratılması mümkün olan bir şeyi yaratmayı ondan esirgemez. Zira o cimri değildir. Böyle bir yaratılış zati olarak güzel olduğu gibi onu gerçekleştirmek güzeldir. Bu fiilin zatî güzelliğinden başka onda bir hedef aramaya gerek yoktur; zira bu feyiz, lütuf ve cömertliğin nişanesidir. Allah-u Teâla "vacib-i bizzat" olduğu gibi, her yönden "vacib"dir. Bu yüzden bir şey var olma kabiliyetine sahip olursa, Allah-u Teâla’nın ona vücut vermekten çekinmesi mümkün değil; zira O feyyaz-ı alel-ıtlaktır (mutlak feyiz verendir). Kısacası var olma imkânı olan her şey kabiliyet sahibidir ve lisanı hal ile Allah'tan vücut ve kemal istiyorlar. İşte yaratılış Allah-u Teâla’nın eşyadaki bu imkâna ve tabiî ve zatî talebe bir cevap ve onları kemale ulaştırma eylemidir. Elbette O'nun hikmetli iradesi, insan ve cinlerin kendi irade ve istekleriyle serbestçe verilen tekâmül imkânlarından yararlanması yönündedir ve bütün dini ve İlahî kurallar bunun içindir; diğer varlıklarda İlahi irade o varlıkların cebri ve İlahi yönlendirmeyle mümkün olan kemallerine ulaşmaları yönünde tecelli etmiştir.

 

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Eğer gerçekten Allah-u Teâla kulları kulluk ve ibadet için yaratmışsa, neden bazıları küfre saparak bu kulluk yolunu izlemekten kaçıyorlar? Bu İlahi iradenin hedefinden şaşması anlamına gelmez mi?

 

Bu sorunun cevabı şudur ki, bunu söyleyenler tekvinî irade ile teşriî iradeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Zira Bu iradeden maksat, cebri ve zoraki değil, hür irade ve seçimle yapılacak ibadet ve kulluktur. Birisi "Ben insanların ibadet etmeleri için bu camiyi yaptırdım." derse, bunun anlamı insanlara zorla ibadet ettirme değil, ibadet etmenin zeminini ve imkânını insanlar için oluşturmaktır. Allah-u Teâla da insanı ibadet ve kulluk için yaratmış bunun için de her türlü imkân ve zemini onlar için oluşturmuştur. İçten akıl, duygu ve çeşitli güç ve kabiliyetlerle, dıştan ise gönderdiği Peygamberler, İlahi kılavuzlar, kitaplar ve dini emir ve nehiylerle. Elbette bu konuda mümin ve kâfir için durum aynıdır ve farklı değildir; ancak birisi bu imkânlardan yararlanmış, diğeri ise yararlanmamıştır. İmam Caferi Sadık (a.s) da "Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık." âyetinin tefsiri sorulunca: “Allah onları ibadet için yaratmıştır." buyurdu. Soruyu soran "Acaba bu bazılarına mı özeldir, yoksa genel bir şey mi?" diye tekrar sorunca, "Hayır geneldir ve herkesi kapsamına alır." buyurdu."[7]

 

Yine denilebilir ki: "Peki tekâmül ve olgunlaşmanın hedefi nedir?"

 

Bunun cevabı da şudur ki tekâmül gayelerin gayesidir (nihai hedeftir). Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım. Örneğin siz bir öğrenciye neden tahsil yaptığını sorarsanız, "Üniversiteye girmek için." diyebilir. “Peki, üniversiteyi ne için istiyorsun?” derseniz, şöyle diyebilir örneğin: “Doktor veya mühendis olmak için.” Onu da sorarsanız, “Topluma faydalı olmak için ve bu yolla iyi bir gelir kazanmak için.” der mesela. Yine iyi geliri ne yapacaksın, sorusuna diyebilir ki “Müreffeh ve onurlu bir hayat yaşamak için.” Bilahare “Müreffeh ve haysiyetli hayatı ne yapacaksın?” diye sorarsan, oradaki cevap bir öncekinden farksızdır. Yani “Onu onun için istiyorum. O, nihaî hedefimdir; gayelerin gayesidir.” der. Manevi hayatta da durum aynıdır. Peygamberlerin ve kitapların gelişinin hedefi tekâmül (olgunlaşma) ve Allah'a yakınlaşma ve O'nun rızasını kazanmaktır. Bunun hedefi nedir diye sorulursa cevabı açıktır; Allah'ın rızasını kazanmak ve olgunlaşmak; yani bu gayelerin gayesidir. Başka bir tabirle şöyle diyebiliriz: Biz her şeyi tekâmül ve Allah'a yakınlık kazanmak için istiyoruz, bunları ise özü için istiyoruz. Başka bir şey için değil. Yani bu gayelerin gayesidir. 

 

 

 

 

 


[1] Mu'minun/116

[2] Kıyamet/36

[3] Talak/12

[4] Zâriyât/56

[5] Hûd/7

[6]  el-Mizan Tefsiri

[7]  Bihârû’l-Envâr, c. 5, s. 314

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !