17 Ekim 2018 Çarşamba Saat:
10:36
09-10-2018
  

İnsan Ahlak İlişkisi

İnsan, ahsen-i takvim suretinde yaratılmıştır. Fakat kabiliyetlerini keşfedememesiyle esfel-i safiline düşebilir..

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

İnsan, ahsen-i takvim suretinde yaratılmıştır. Fakat verilen istidat ve kabiliyetlerin hayır yönünü keşfedememesiyle esfel-i safiline düşebildiği gibi, hayrı bulmasıyla da a'la-yı illiyine çıkabilir. İnsanın birbirine zıt iki hali yaşayabilmeye kabiliyetli yaratılmış olması, hayır ve şer tercihinde serbest olması anlamındadır. çoğunlukla cüz'i iradesi dışında gelişen hadiseler karşısında, hayır ve şer yönündeki tercihini yapmakla mükelleftir. Dolayısıyla, çoklarının dediği gibi insan ne kaderin mahkumu, ne de kendi kaderini yazabilecek güç ve kudrete sahiptir. Karşılaştığı durumlarda yaptığı doğru tercihler gerçeğe yaklaşmasını sağlarken, yanlış tercihler ise onu erdemden uzaklaştırır. İnsanlığın ortak gayesinin erdeme ulaşmak olduğu düşünülürse, hayatımızdaki doğru ve yanlış tercihlerin önemi daha iyi anlaşılabilir.

İnsan hayatının en önemli meselesi olan hayır ve şer, diğer ifadeyle doğru ve yanlış kavramlarının incelenmesi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın erdeme ulaşması fikri, eski çağlardan günümüze kadar irdelenmiş bir konudur. Erdeme ulaşma isteği beraberinde insan hayatına da belli düzenlemeler getirmiştir. Sonuç olarak insanın yapması gerekenler veya yapmaması gerekenler, kısacası doğru ve yanlışlar ortaya çıkmıştır. Merkezinde doğru ve yanlışların ne olduğu ifade edilen sistemler kurularak insanın erdeme ulaşma problemi çözülmeye çalışılmış, fakat temeldeki bazı eksik anlayışlardan dolayı bu problem asrımıza kadar çözülememiştir. çözülemediğinin en büyük delili ise 20. yüzyıl insanlarının içinde bulunduğu ahlak çıkmazıdır. Bu problemin en büyük nedeni, doğru ve yanlış kavramlarının toplumlar arasında hatta insanlar arasında dahi değişiklik göstermesidir. Modern psikolojiye göre mutlak doğru kavramı teolojik bir ifade olup gerçek hayatta geçerli değildir.4 Mutlak doğrular yerine esneklik gösterebilen rölatif doğrular vardır. Bilim de bu rölatif doğrular üzerine kurulmuştur.

 

Doğruların değişken, rölatif olduğu bu sistemde netice olarak ahlak kavramı da kısmen keyfileşmiştir. Objektif olarak geçerli olabilecek bazı temel doğrulardan bahsedilebileceği ifade edilse de, bu doğrularda da inisiyatifin insan elinde olması, kısacası kuralları koyanın da uygulayanın da insan olması, yani mermer ve heykeltıraşın bir olması uygulamadaki keyfilikleri arttırmıştır. Sistemin merkezinde insan vardır; çünkü modern psikoloji otoriter ahlak anlayışına şiddetle karşı çıkmaktadır. İnsanlık, bir güç otorite tarafından hazırlanan sistemlere tabi olmanın olumsuz sonuçlarını Rönesans ve reform öncesinde görerek anlamış, otorite tarafından hazırlanan kuralların yanlış olduğunu görmüş ve oluşturacağı ahlak sisteminin merkezine insanı yerleştirerek, her şeyi, insanın mutluluğunu, huzurunu ve güçlerini geliştirerek mükemmel olmasını sağlayacak şekilde düzenleme gayretine girmiştir. Hümanist ahlak anlayışı olarak kabul edilen bu sistemde insan için iyi olan iyi, kötü olan ise kötüdür.

 

Dolayısıyla doğru ve yanlışların tespit edilebilmesi için, öncelikle insanın ne olduğu sorusuna cevap verilmelidir. Freud insanın aslında kötü olduğunu, sosyal bir varlık olmadığını, dahil olduğu sosyal çevrenin insanı eğitmesi gerektiğini savunarak, kendisinden sonra gelen Jung, Alain, Fromm gibi düşünürlerin karşı çıktığı bir fikri savunmuştur. Freud insandaki ilk düşmanlık, korku ve suçluluğun Oidipus kompleksi ile başladığını savunarak "ilk günah" anlayışına da din dışı bir tanım getirmiştir. Ona göre insan kötüdür ve işte bu kötülüğün tehlikelerinden korunabilmek için ahlaki sistemler geliştirme yoluna gitmektedir. Freud'ün bu tarz yaklaşımının temelinde, kendi döneminde gelişen II. Dünya Savaşı olduğu zannedilmektedir. Fromm, Adler, Alain, Jung gibi iyimser düşünürler ise, insanın aslında ne iyi ne de kötü olduğunu, sadece birtakım imkanlarla donatıldığını, ortamın etkisiyle iyi veya kötü yönlerin gelişebileceğini söylemişlerdir.


Fromm, Freud'den farklı olarak insanın biyolojik bir varlık olmasından çok sosyal bir varlık olması yönüyle ilgilenerek, insanın sosyal çevre ile tatmin edebildiği sevgi, yardımlaşma gibi ihtiyaçların, en az temel fizyolojik ihtiyaçlar (yeme, uyuma, cinsel ihtiyaç vb.) kadar önemli olduğunu savunmuştur. Ona göre insan, sosyal ihtiyaçlarını tatmin etmek zorunda olan sosyal bir varlıktır; ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sosyal çevreye ve onun kurallarına bağımlıdır.

Freud ve kendisinden sonra gelen yeni Freudçüler olarak bilinen düşünürlerin insan kavramına getirdikleri tanımlamalar ne kadar birbirinden farklı ise de, bazı gerçekleri ortaya çıkarmaları noktasında birleşmektedirler. İnsanlık, tarih boyunca erdemli olabilmenin yollarını bulabilmek için gayret göstermiştir. Modern anlamda erdem, insanlar için varılacak ideal noktadır. İnsan için yaratılışından gelen ve fıtri bir seyr olan erdeme ulaşma veya farklı anlamda Allah'ın verdiği istidatlarla yine kendisinin belirlediği kemal noktasına ulaşması Rububiyet'in neticesidir.

İnsan ile ilgili yeterince bilgiye sahip olduğumuzu, problemin bu bilgiler içerisinden makul olanın seçilmesinin zorluğundan kaynaklandığını ifade eden Carrel'e göre insan, kendisine ait olan bu bilgilerden sadece zihninde oluşturduğu değil, aynı zamanda tabiatta mevcut olan, sosyal hayatta da geçerliliğini sürdürebilen müspet verileri seçmek zorundadır.

20. yüzyıl insanının otoriter ahlak ve hümanist ahlak anlayışında gerçek saadeti bulamadığı, içinde bulunduğu ahlak çıkmazından anlaşılmaktadır. Her ne kadar, Fromm'un "Sağlıklı Toplum”unda insanın iyi yönlerini geliştirerek erdeme ulaşması imkanına kavuşabileceği ifade edilse de, insan için iyi olan kuralların bilindiği ve uygulandığı "Sağlıklı Toplum" projesi, gerçek hayatta geçerliliğini sürdürebilir mi? Her şeyden önce insan her zaman gerçek anlamda iyi olanı mı tercih etmektedir? İnsanoğlu geleceği adına mükemmel bir sistem meydana getirmeye çalışsa da, düşüncelerin hayata geçirilmesi insanla gerçekleşeceğinden, öncelikle insanların ruhlarını, kalplerini, duygu ve düşüncelerini kontrol eden, belli ölçüler içinde yönlendiren müeyyideye bağlı bir mekanizmaya mutlak şekilde ihtiyaç vardır. Unutulmamalıdır ki, özgürlüğünü elde etme gayesiyle hiçbir kurala tabi olmadan kendisini keşfetmeye bırakılan insan, gökyüzünde belli kurallar dahilinde uçan, özgürlüğün misali kartallar gibi olamazlar. Caddelerde, araçlar arasında nereye gittiğini bilmeden hareket eden, sözde özgürlüğünü yaşayan sokak köpekleri de vardır.

Toplumun içinde bulunduğu problemleri ve çözümlerini ayrıntılı olarak ifade eden Carrel'e göre modern toplum, yaşadığı çevreyi sadece aklı ve mekanik düşünceyi esas alarak düzenlediği için ruh yönünün eksik kalmasına neden oldu. Yaşadığımız yüzyılda verem, difteri, tifo gibi zamanın mühim hastalıkları bertaraf edilip insan sağlığı konusunda büyük gelişmeler katedilirken, tersine ruh sağlığı bozulmaya, dolayısıyla tımarhanelerdeki insan sayısı artmaya başlamıştır. Ruh sağlığı gün geçtikçe bozulan modern toplumun insan üzerine yaptığı tahliller gerçekçi görünse de, hayatta geçerliliğini sürdürememiş olması insan kavramına getirdikleri kısmen yanlış olan yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. İnsanlık, özellikle batı toplumu, insanın sadece akli yönüyle ilgilenerek hayat felsefesini bu yaklaşım üzerine kurmuştur. İslam düşünce sisteminde ise insan ruhu gelişmelerin merkezini oluşturmuştur.

 

Modern toplumdaki intihar ve ruhi sorunların gün geçtikçe artmış olması bunun en büyük delilidir.Batı düşünce sistemi içinde 'iyilik ve kötülük insanın kendi fiilinin neticesi olarak yine kendisine aittir' denilirken, Kur'an-ı Kerim'de (mealen) "Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir." (Nisa, 4/79) ayetinin ifadesi içinde, insanda güzel kabul edilebileceğimiz her şey, Cenab-ı Hakk'a ait isimlerin tecellilerinin güzelliğinden kaynaklanırken, kötü kabul edilenler ise, tecellilerin sürecince ile perdelenerek gerçek hüviyetiyle ortaya çıkmaması, dolayısıyla insanda arızaların meydana gelmesidir.

 

Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilmiştir:

 

"Hani Rabbin meleklere 'Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Melekler: 'Sen orada bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz Seni hamdinle teşbih ve noksan sıfatlarından tenzih edip duruyoruz.' dediler. Allah: 'şüphesiz Ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim buyurdu. " (Bakara, 2/30).

 

Ayette insanın şer ve tahrip yönüne dikkat çekilerek, bunu gören meleklerin endişeleri ifade edilirken, insanı yaratan Allah'ın "Ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim." sözünün hikmetlerinden biri, insandaki gizli güzellik olabilir. Kontrol edilerek yönlendirildiğinde melekleri kıskandıracak, fakat ilahi hakikatlere kapalı kaldığında ise şeytanları dahi utandıracak, 'a'la-yı illiyyin' ve 'esfel-i safilin' arasında gezebilen, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan gerçek erdemi, kendisini yaratan yüce Zat'm emirlerine uymakla bulacaktır. Bütün insani sistemlerin iflas ettiği günümüzde, insanı yeniden gerçek kimliğine kavuşturacak, önündeki kan ve kirle tıkanan yolları açarak onu cennetlere namzet varlık haline getirecek olan insani sistemlere ihtiyaç vardır.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler