17 Ağustos 2022 Çarşamba Saat:
00:31
29-06-2022
  

Hz. Lokman ve Şükür

Mal, servet, gençlik, sağlık, ilim ve güç gibi bütün nimetler Allah’ın değerli nimetleridir ve insan bu nimetler karşısında büyük bir sorumluluk sahibidir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهٖ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ حَمٖيدٌ

 

“Andolsun, biz Lokman’a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.”[1]

 

Derler ki Hz. Davud’un (a.s) hüküm sürdüğü dönemde soyu Hz. İbrahim’e (a.s) dayanan bir ailede zenci bir çocuk dünyaya gözlerini açtı. Sonraları sahip olduğu üstün faziletler, zekâ, akıl, fevkalade tedbir, tecrübe, hoş hitabe ve sağlam mantığıyla Lokman Hekim diye meşhur oldu. Onun hayatı detaylı bir şekilde kayda geçmemiştir. Ancak hikmet dolu sözleri ahlak, tefsir ve tarih kitaplarının sayfalarını süslemektedir. Kesin olan şu ki bir zamanlar köleymiş ve bir sahibi varmış. Ancak nübüvvet ailesinde dünyaya gelmiş olan bir çocuğun nasıl köle olduğu konusu da bilinmemektedir. Bu yüzden bazı müfessirler onun Habeşli veya Mısırlı bir köle olduğuna ve İsrailoğulları arasında büyüdüğüne ve bununla birlikte birçok ahlakî faziletlere sahip olduğuna inanmaktadır.

 

Lokman, peygamber değil hekim idi. Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere Lokman, onca faziletlerine rağmen peygamberlik makamına yetişmemişti. Peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:

 

“Lokman, peygamber değildi. O, çok tefekkür eden, inancı güzel bir kuldu. Allah’ı seviyordu. Allah da onu sevdi ve ona hikmet öğreterek minnet koydu.”[2]

 

Hammad b. İsa, İmam Sadık’tan (a.s) şöyle nakletmektedir:

 

“Lokman soy-sop, mal-mülk, güç ve güzellik sayesinde o yüce makama ulaşmamıştı. O Allah’a itaat hususunda mukavemet gösteren biriydi. Günahların etrafında dolaşmazdı. Sakin, ağır başlı ve keskin görüşlüydü. Her konuda derin olarak düşünürdü. Her olaydan ders çıkarırdı. Az gülüp sevinirdi. Dünyanın ona yönelmesiyle sevinmez ve dünyanın ona sırt çevirmesiyle de üzülmezdi. Evladı çoktu ve onların ölümlerinde sabrını yitirmedi. Onun güzel özelliklerinden biri de şuydu ki, ne zaman iki kişi ihtilafa düşse, onların arasını bulmadan rahat etmezdi. Âlimler ve büyüklerle oturmayı ganimet bilirdi. Nasıl birkaç günlük dünyada makam ve mevkiinin hilesine kanıyorlar diye padişahlara ve hâkimlere acıyordu.”[3]

 

Diğer bir hadiste de şöyle okuyoruz:

 

“İsrailoğullarının büyüklerinden biri bir gün bir yerden geçerken insanların tıpkı susuz kimselerin suyun etrafında toplanmaları gibi Lokman’ın etrafında toplandıklarını, onun hikmet dolu sözlerini dinlediklerini ve sorunlarının çaresini ondan istediklerini gördü. Adam şaşkın bir halde Lokman’a yönelerek şöyle dedi: Sen bizimle beraber bir süre çobanlık yapan adam değil misin? Lokman, evet deyince adam şöyle dedi: Ne yaptın da böylesine büyük bir makama ulaştın? Lokman şöyle cevap verdi: Üç özellik beni bu makama ulaştırdı: Doğru sözlülük, emaneti yerine ulaştırmak ve boş işlerden uzak durmak.”[4]

 

Allah yolundaki bir insan açısından kulluğun, insanî ve ahlakî temellerin takipçiliğinin, günahlardan kaçınmanın ve hilelerden uzak durmanın insan ruhunu cilaladığı, aydınlattığı ve zihnini hakikatleri idrak etme hususunda hazırladığı konusu tartışılmaz bir gerçektir. Hiç şüphe yok ki maddî düşünen bir kimsenin bu tür temel değerlerle bir işi olmaz ve bu yolda her hangi bir tecrübe ve deneyimliliği de yoktur. Zaten bu konuyu yüzde yüz olarak inkâr etmektedir. Ona göre akla dayalı ilerleme, insanın zatında olan doğal bir konudur. Tabiattan sonra da öğrenim ve öğretime bağlı bir durumdur. Ancak Allah’ı bilen, ahirete ve gayb âlemlerine sağlam bir şekilde iman eden kimse şuna inanmaktadır ki, bu âlem bütün içeriği ile başka bir âlimin gözetimi altında dönmektedir. Bütün nimetler ve kemaller Allah tarafındandır. Kolayca şu konuyu tasdik eder ki kulluk, Allah’ın emirlerine uymak ve şehvetlere karşı gelip günahlardan uzak durmak, ruha, hakikatlerin idraki ve karmaşık konuların anlaşılması hususunda yardım edip ona kılavuzluk eder. Allah-u Teâlâ bu hakikate şöyle değinmiştir:

 

“Bizim uğrumuzda cihad edenleri, biz elbette yollarımıza iletiriz.”[5]

 

Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

 

“Her kim Allah (azze ve celle) için kırk gün ihlasla amel ederse, hikmet pınarları kalbinden diline dökülür.”

 

Merhum Meclisî (r.a) hadisi şöyle nakletmiştir: Hikmet pınarları, Allah azze ve celle için kırk gün ihlasla amel eden kulun kalbinden diline dökülür.[6]

 

Dolayısıyla yukarıda nakledilen hadislerden, Lokman’ın ilmî ve ahlakî dereceleri gerçek kulluk, günahlardan sakınma ve itaat yoluyla elde ettiği sonucu çıkarılırsa şaşırmamak gerekir. Buna ilaveten o doğal yollardan da ilmî derecesini yükseltmek için faydalanmaktaydı. Tıpkı peygamber efendimizin (s.a.a) buyurduğu gibi:

 

“O, çok tefekkür eden ve her konuda çok fazla düşünen biriydi.”

 

Düşünmek karanlıkları yok eden bir meşaledir. Buna ilaveten İmam Sadık’ın (a.s) önceki hadisinde buyurmuş olduğu gibi o, sürekli âlimlerle oturup kalkardı.

 

Lokman’ın Düşünce Tarzına Bir Örnek

 

Meşhur olmuş olaylardan biri de şudur ki, bir gün Lokman’ın efendisi ona bir koyun kesmesini ve o koyunun en lezzetli yerini pişirip getirmesini emretti. O da koyunun diliyle kalbini pişirip getirdi. İkinci kez bir koyun kesip bu sefer en kötü yerini pişirmesi emredilince Lokman, yine koyunun diliyle kalbini sofraya getirdi. Efendisi bu duruma şaşırarak, işin sırrını sorunca o şöyle dedi: Dil ve kalp birbirlerini tasdik ettikleri sürece en temiz yerlerdir ve birbirlerine muhalefet ettikleri zaman da en kötü yerlerdir. Yani, kalpte olanın dile dökülmesi ve dile dökülenin de kalpte olması gerekir.

 

Hikmetten Maksat Nedir?

 

Hikmetin lügatte kapsamlı ve geniş bir anlamı vardır. Her nevi sağlam söz, görüş ve insanın saadetini garantiye alan dayanıklılığa denmektedir. Dolayısıyla ferdin ve toplumun maslahatını garantiye alan bütün faydalı görüşler hikmetin örneklerindendir. Maarif, Allah’ı tanıma, Allah’ın sıfatlarını tanıma ve hakkın özü ile bağdaşan diğer inanç konuları hikmettir. Aynı şekilde rivayetlerin hikmet babından detaylı fıkıh meselelerine, imamı tanımaya veya toplumsal maslahatı garantileyen öğütlerine tefsir edilmesi yine hikmet babındandır. Doğru olan her görüş, teorik bilimler ve pratik konulardaki sağlam ve hak olan görüşler hikmettir. Bunların tamamı bu sözcüğün örneklerinden sayılmaktadır. Lokman Hekim’in bu sonsuz hikmet harmanından ne kadar nasiplendiğini ise Allah bilir. Ancak onun bu surede geçen derin ve hikmet dolu nasihatleri, ahlakî ve toplumsal konularda bu hekim tarafından hadis kitapları yoluyla bize ulaşan pek faydalı emirleri, İsrail oğulları arasında bir süre soruların sorulduğu bir merci olması, duyulmamış yepyeni sözleri tıp ve sağlık da olmak üzere çeşitli konularda söylemiş olması, bu adamın teorik bilimlerde, toplumsal ve ahlakî bilimlerde kendi döneminin büyük âlimlerinden olduğunu ve “Lokman Hekim” diye meşhur olmayı hak ettiğini göstermektedir.

 

Şükür ve Günümüz Dünyası

 

Ayette geçen “Allah’a şükret diye…” ifadesinden maksat, hikmetin açıklaması değil bilakis amaç, sonuç almadır. Yani Lokman’a hikmet verdiğimiz için böylesine büyük bir nimet karşısında şükretmesini emrettik. Arapçada “şükür” nimetin izhar edilip, yayılması anlamındadır. Bunun karşıt kelimesi küfür olup, o da nimeti unutmak ve gizlemek anlamındadır. Şüphesiz ki nimeti izhar etmenin dereceleri vardır. Âlimler şükretmenin üç derecesi olduğunu söylemektedir:

 

1- Nimet vereni tanıtmak. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

“Şükrün en düşük derecesi insanın elindeki nimetin Allah’tan olduğunu bilmesidir.”[7] Bu şükür, şükür derecelerinin birinci basamağı olan kalpten şükretmektir.[8]

 

2- Şükrü dile getirmek. Şükrün bu derecesi nimet vereni teşvik etme hususunda da oldukça etkilidir. Tabiki bu etki nimet verenin beşer olması durumundadır, Allah değil. Çünkü anlamı kulların sözlerinden ve övgülerinden etkilenmek olan ve bu teşvik üzere nimetini kat kat artırmak olan haller Allah için tasavvur edilemez. Aksine Allah’a karşı şükretmenin sonucu, kulun kendi liyakatini göstermesidir. Bu da ayette değinilen hususun ta kendisidir:

 

“Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.”

 

Teşekkürün sonucu teşekkür edenin kendisine döner ve Allah’ın beşerin teşekkürüne ihtiyacı yoktur. Kısacası Allah karşısında şükrü yerine getirmek kulluk liyakatinin ispatından başka bir şey değildir. Ancak bir şahsın iyiliği veya hizmetleri karşısında teşekkür etmek, insanın liyakatinin ispatının yanı sıra başka etkileri de vardır. O etki ise karşı tarafın gönlünün hoş olması ve teşvik edilmesidir. Bu durumda o da duyguların ve takdirin izharı neticesinde iyiliğini kat kat artıracaktır. Bir öğrencinin, öğretmeninin fedakârlıkları karşısında teşekkür etmesi onun eğitim ve öğretim işlerinde daha büyük bir şevkle çalışmasını sağlar. Toprağa tohumları serpip sıcağa ve soğuğa katlanan bir bahçıvan, yaptıklarının neticesini gördüğünde o bölgeyi abat etme hususundaki kararı çok daha fazla artacaktır. Çünkü toprak yeşillenip meyve vererek tekvin diliyle liyakatini ispatlamış ve bahçıvanı takdir etmiştir. İşte bu durum bahçıvanı daha fazla hizmet konusunda derinden şevke getirmektedir.

 

3- Şükrün diğer bir merhalesi, insanın nimeti kendi yerinde kullanmasıdır. Âlimler şöyle demiştir: Şükür, kulun Allah’ın vermiş olduğu nimeti yaratıldığı hedef doğrultusunda kullanmasıdır.[9]

 

İki Sosyal Nükte

 

Bu konunun sonunda iki nükteyi hatırlatmak durumundayız:

 

Günümüz dünyası, zamanımız diliyle “takdir” dedikleri teşekkür konusunun önemini iyi bir şekilde anlamıştır. Bu yüzden yeni şeyler icat eden kimselerin, büyük âlimlerin ve topluma hizmet edenlerin teşvik edilmesi dünya devletlerinin başlıca programları arasına girmiştir. Çünkü takdir etme yoluyla onların gönlü hoş tutulabilir ve onlar da ilime ve topluma hizmet yolunda daha iyi bir şekilde ilerlerler. Buradan da hadis kitaplarında geçen şu cümlenin azametini anlamak mümkündür:

 

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a teşekkür edemez.”

 

Çünkü başkalarının hizmetlerine itinasızlık, bir nevi kıymet bilmeme durumudur. Bu psikoloji insanda ilerlerse yavaş yavaş Allah’ın nimetleri karşısında da itinasızlık gösterir ve şükürden kaçar. Bu yüzden hadislerimizde şöyle geçer:

 

“Allah’a en çok şükredeniniz, insanlara en çok teşekkür edeninizdir.”[10]

 

Dolayısıyla başkalarının hizmetlerini takdir etmek, insanı Allah’ı tanımaya ve O’nun nimetleri karşısında şükretmeye çağıran kıymet bilme psikolojisinden bir daldır. Mal, servet, gençlik, sağlık, ilim ve güç gibi bütün nimetler Allah’ın değerli nimetleridir ve insan bu nimetler karşısında büyük bir sorumluluk sahibidir. Bu nimetin şükrü ise, bütün bu ilahi vergileri kendi yerinde kullanmaktır. Bu nimetler karşısında nankörlük ise, onları kötüye kullanıp zararlı yerlerde değerlendirmektir.

 

Bir bilim adamı için nimet karşısında en büyük nankörlük, elindeki bilimi tahrip edici silahların yapımında kullanmasıdır. Bir kimyacının en büyük bedbahtlığı elindeki bilimi biyolojik silahların yapımında kullanmasıdır. Bu tür bilim adamları Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eden ve onları kendileri için kullanmaktan kaçınan kimselerdir. Maalesef sanayi günümüzde fesadın hizmetindedir.

 

Dünya haber ajanslarının ilettiği şu haberi okumanız yerinde olacaktır: “İngiliz hırsızlar son zamanlarda en yeni teknolojik kesici aletlerle Londra’daki çok sağlam bir kasayı delerek, içindekileri çalmışlar. Bu kasada olan yaklaşık 90 milyon Pound “Londra Girişimci Firmasına” aitti. Şu anda bu firma hızla çalınan malların miktarını belirlemeye çalışıyor. Çünkü miktarın belirlenmesi birkaç gün sürebilir. Hırsızlar termik matkaplardan faydalanarak, hızlı ve sessizce çelik kapıyı altmış santimetre çapında delip, oradan geçmeyi başarmışlardır. Hırsızların kullandığı termik matkaplar betonları delecek kadar güçlüdür. İlginç olan şudur, bu matkaplar öylesine hararet oluşturuyorlar ki, hiçbir metalin onun karşısında mukavemet etmesi mümkün değildir ve 2500 santigrat dereceye kadar hararet oluşturabilmektedir.”[11] Gördüğünüz gibi, insanlara sunulan nimetlerden olan böylesine güçlü matkaplar, şu anda bozgunculuğun hizmetinde görev yapmaktadır. “Termik” matkaplar taşları delme, çok değerli ve faydalı petrol ve onun benzeri kaynaklara ulaşmada kullanılabileceği gibi, tamamen (Londra Girişimci Firmasının) altmış santimetre çapındaki çok kalın çelik kapısını delmek için de kullanılmaktadır. Bu matkapları icat eden bilim insanları bu işe razı olmayabilirler. Ancak bu matkapların iş görmesi konusunda onların razı olması şartı yoktur.

 

Wright kardeşler ilk uçağı icat ettiklerinde veya tamamladıklarında, belki de bu icat ettikleri şeyin gelecekte en faydalı veya en zararsız hızlı nakliye aracı olacağını düşünüyorlardı. Onlar, yarım asırdan az bir süre sonra yakıcı ve yıkıcı olan binlerce ton bombanın bu gelişmiş uçaklarla “Vietnam” ismindeki uzak ve savunmasız bir ülkeye döküleceğini asla düşünemezlerdi. Avrupa’da ilk defa Pastör mikroskobik canlılar ve mikroplar üzerinden sır perdesini kaldırdığında, milyonlarca insanın canını ölümden kurtaran onun bu değerli icadından biyolojik silahların yapılmasında ve geliştirilmesinde kullanılacağını ve onun yardımıyla milyonlarca insanın en feci bir şekilde katledileceğini tasavvur bile edemezdi. Aynı şekilde atomun yarılıp, nükleer enerjisinin serbest bırakılması insanlığın en büyük bilimsel ve endüstriyel zaferi sayılmaktaydı. Bu büyük zaferin “nükleer savaşlar felaketi” adında bir ikizi olduğunu ve onun küçük bir maketinin (Japonya’nın iki büyük şehri olan ve ikinci dünya savaşında iki küçük atom bombasıyla korkunç bir kabristana çevrilen) “Hiroşima” ve “Nagazaki” şehirlerinde gösterime sunulacağını kim tasavvur edebilirdi.

 

Dolayısıyla eğer büyük endüstriyel gelişmeler insanlığın yüzüne mutluluk ve refah kapılarını açmakla birlikte, mutsuzluk ve felaket kapılarını da açmıştır. Artık gerisi insanların hangi kapıdan gireceğine bağlıdır. Eğer bugün insanlık bu endüstriyel gelişim basamaklarından çok hızla yukarı çıkıyorsa, dikkat etmek gerekir ki o yükseklikten düşüş anında da kemikleri öylesine ufalanır ve artık hareket etmeye gücü kalmaz. Elbette bu hesap endüstriyel ürünler ve bilimsel araçların bir iki kısmına ait değildir. Bilakis bu araçların tamamını istisnasız olmak üzere kapsamaktadır.

 

Bu nedenle, endüstrinin azamet ve kudreti önemli değil, önemli olan ondan faydalanma şeklidir. O da insanın yetiştirilme şekline bağlıdır. Bu insan bu büyük araçların dümenini elinde bulundurduğu an, insan hayatının en hassas noktasıdır. Dinî ve ahlakî mektepler, bu hassas noktanın üzerine parmak basmaktadır. Onlar insanları, muhteşem endüstriyel ve maddî gelişmeleri kendilerinin ve diğerlerinin mutluluğu, saadeti ve refahı doğrultusunda kullanmaları ve kendini helak olmaya sürüklememeleri için eğitmeye çalışmaktadırlar. Fakat bu, o mekteplerin insanlığa yapabilecekleri büyük hizmetlerden bir tanesidir. Bizim yüce semavi kitabımız Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor:

 

(Biz bazı geçmiş kavim ve milletlere) size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve gönüller verdik. Ancak kulakları, gözleri ve gönülleri kendilerine bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şey, kendilerini kuşatıverdi.”[12]

 

 

 

 


[1] Lokman/12

[2] Mecmeu’l-Beyan c.4 s.15.

[3] Aynı, c.4, s.317.

[4]  Aynı, c.4, s.315.

[5]  Ankebut, 69.

[6] Biharu’l-Envar, İran baskısı, c.70, s.249.

[7] Biharu’l-Envar, İran baskısı, c.70, s.710.

[8] Başka bir rivayette şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın nimet verdiği kimse O’nu kalbiyle tanısa ve nimet verinin yüce Allah olduğunu bilse, kuşkusuz ki nimetin şükrünü yerine getirmiştir.”(Sefinetu’l-Bihar, c.1, s.711 ve Tuhefu’l-Ukul, s.369.)

[9]  Bazen bu üç merhale bir çeşit şükür sayılan iman konusunda da sayılmıştır. Peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle nakledilir, “İman kalple inanmak, dille söylemek ve bedenle amel etmektir.”(Sefinetu’l-Bihar, c.1, s.710)

[10] Sefinetu’l-Bihar, c.1, s.709.

[11] Keyhan, 23/08/46.

[12] Ahkaf, 26. Son kısım, Mekteb-i İslam dergisinden nakledilmiştir. 2. Baskı, yıl, 9.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler