27 Mayıs 2019 Pazartesi Saat:
08:20
11-02-2019
  

Hz. Mehdi’nin Yaşadığına Dair Deliller

Vaat edilen Mehdi, İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğludur ve hicrî 255 yılında Samerra’da dünyaya gelmiştir, gaybette yaşıyor ve bir gün Allah’ın emriyle zuhur edecektir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

İmamet konusunda Hz. Mehdi’nin (a.s) varlığı ve imameti hakkında yalnızca aklî deliller getirmek yeterli değildir. Aklî delillerle genel olarak imamet ve bir imamın her zamanda olması gerektiği konusunda faydalanıyoruz. Hadisler ise bu zamanda imamın yalnızca İmam Mehdi (a.s) olduğu konusunda bize yardımcı olmaktadır. Masum bir insan ve ilahî hüccetin bütün zamanlarda bulunması gerektiği konusu genel imametin çeşitli aklî delillerine dayanılarak yapılmaktadır. Örneğin nübüvvet ve imamet ilahî bir feyizdir. Lütuf kaidesine göre böyle bir lütuf her zaman olmalıdır. Masum ve kâmil insanın Hz. Mehdi (a.s) olduğu konusunda inkâr edilemeyecek kadar hadis vardır. Bu yüzden bazı Ehl-i Sünnet âlimleri de bunu itiraf ederek kitaplarında şöyle yazmışlardır: “Vaat edilen Mehdi, İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğludur ve hicrî 255 yılında Samerra’da dünyaya gelmiştir, gaybette yaşıyor ve bir gün Allah’ın emriyle zuhur edecektir.”

 

İmam’ın (a.s) ömrünün uzun olması imkânsız bir şey değildir. Zira yaşlanmadan ve beden çöküntüye uğramadan bu dünyada uzun yıllar yaşama imkânı vardır. Bundan öte Allah-u Teâlâ’nın kendi hüccetini, adaleti icra etmesi, zulmü ve zalimleri reddetmesi için istisnai ve bilinen tabiat kanunlarının dışında saklaması da akla aykırı değildir.

 

Hz. Mehdi’nin (a.s) varlığı ve imameti “imamet-i hasse” konularındandır. Bu konu için aklî delillerden direkt olarak faydalanılmaz.[1] Aklî deliller genel olarak imameti ve İmam’ın her zamanda olması gerektiğini ispat eder. Aklî deliller, genel imameti yani her zaman masum bir insanın ve ilahî hüccetin yeryüzünde olması gerektiğini ortaya koyar. İmam Mehdi’nin (a.s) dünyaya geldiği ve yaşadığı konusundaki hadisler ve tarihi deliller ilk mukaddimeye eklendiğinde, bu zamanda yalnızca İmam Mehdi’nin (a.s) ilahî feyze vasıta olduğu ve şu anda da yaşadığı ortaya çıkacaktır.[2]

 

İki Delilin İncelenmesi

 

1- İmamın bütün zamanlarda oluşuna aklî delil:

 

a) Lütuf Burhanı: Nübüvvet ve imamet Allah’ın manevî bir feyzidir. Lütuf kaidesine göre daima bir nebi veya imam olmalıdır. Bu kaide, Müslümanların içinde hakkın ekseni olacak ve insanları hatadan koruyacak bir imamın olmasını gerektirmektedir.

 

İmam Sadık’ın (a.s) şu sözü belki de bu delile işaret etmektedir: “Şüphe yok ki Allah (azze ve celle) yeryüzünü imamsız bırakmaktan daha yücedir.” [3]

 

Gaybette olan imamın faydalarını şöyle sıralayabiliriz:

 

1- Allah’ın dinini genel manada korumak.[4]

 

2- Eğitilmeye hazır nefisleri eğitmek.

 

3- Dinin devamını sağlamak.

 

4- Yaşayan bir olgunun insanlara önder olması.

 

b) İllet-i Gaî (Son hedef) Burhanı: Kelam ilminde Allah’ın fiillerinde bir hedef ve amaç olduğu ispat olunmuştur. Zira Yüce Allah mutlak kemaldir, O’nda eksiklik yoktur. İlahi fiillerin neticesi yaratılmışlara dönmektedir. İnsanın var olmasındaki hedef, kâmil insandır. Yani insanı bir ağaca benzetsek, meyvesi kâmil insandır.

 

c) İmkân-ı Eşref Burhanı: Felsefede imkân-ı eşref kaidesi diye bir kaide vardır. Yani mümkün-ü eşref, varlık merhalelerinde düşük mümkünden daha önceliklidir.[5]Varlık âleminin en şereflisi insandır. Varlık, hayat, ilim, kudret, cemal vb. sıfatların, ilahî hüccet olan insan-ı kâmile ulaşmadan önce diğer insanlara ulaşmaları imkânsızdır.

 

d) Bütün Faziletlerin Mazharı Olma Burhanı: Allah’ın mutlak hüviyetine zuhur makamında vahdaniyet hükümleri galiptir ve vahdet-i zatîde tafsilatlı isimlere yer yoktur. Öte yandan âlemde görülen tafsilatlı mazharlar ve çokluk ahkâmı vahdete galip gelmektedir. İşte burada ilahî ferman, mutedil bir sureti gerektirmektedir. Bunun da nedeni, tafsilatlı isimler ve vahdet-i hakikiye yönünden hak için mazhar olması ve vahdet-i zatî ve kesret-i mümkünün birbirlerine galip gelmemeleri içindir. O mutedil suret insan-ı kâmildir.[6]

 

Biz, şimdilik bu kadarla yetiniyoruz. Daha fazla bilgi için bu konuyu genişçe ele alan kitaplara başvurunuz.[7]

 

2- İmam Mehdi’nin (a.s) doğumunu ve yaşamını ispatlayan hadis ve tarihi deliller çoktur. Aşağıda buna bir kaç örnek getiriyoruz:

 

1- Ehl-i Sünnet’in bazı tanınmış isimleri, vaat edilmiş Mehdi’nin İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlu olduğunu, h.k. 255 yılında Samerra’da dünyaya geldiğini, şu anda gaybette yaşadığını ve bir gün Allah’ın emriyle geleceğini kabul etmiş[8]ve bunları kitaplarında yazmışlardır.[9]

 

2- İmam Askerî (a.s), oğlu İmam Mehdi (a.s) dünyaya gelmeden önce Onun (a.s) veladetini haber vermişti. Örneğin İmam (a.s) halası Hâkime Hatun’a şöyle buyurdu: “On beş Şaban gecesi (on dördüncü günün akşamı) Nergis Hatun oğlum Mehdi’yi dünyaya getirecek.”[10]

 

Ahmed b. İshak diyor ki: İmam Ebu Muhammed Hasan Askerî’nin (a.s) şöyle dediğini duydum:

 

“Hamdolsun Allah’a ki canımı almadan halifem olan vaat edilmiş Mehdi’yi bana gösterdi. O edep, ahlak ve davranışta Peygamber’e (s.a.a) en çok benzeyendir. Allah onu bir süre gaybette tutacak, sonra zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır.”[11]

 

İmam Askerî (a.s), yine oğlunun veladetini yakın sahabelerine ve akrabalarına haber vermiştir.

 

Muhammed b. Ali b. Hamza şöyle diyor: İmam Askerî’nin (a.s) şöyle dediğini duydum:

 

“Allah’ın kullarına olan hücceti, imam ve benim halifem on beş Şaban 255 yılında şafak vakti dünyaya geldi.”[12]

 

Ahmed b. Hasan b. İshak Kummî diyor ki: İmam Mehdi (a.s) dünyaya geldiğinde İmam Askerî (a.s) bana şöyle bir mektup yazdı:

 

“Oğlum dünyaya geldi. Bunu kimseye söyleme; zira bunu ashabım ve yakınlarımdan başka kimseye söylemeyeceğim.”[13]

 

İbrahim b. İdris diyor ki: İmam Ebu Muhammed Askerî (a.s) bana bir koyun göndererek şöyle buyurdu:

 

“Bunu oğlum Mehdi için akika olarak kes, kendine ve ailene yedir.”[14]

 

3- İmam Askerî (a.s), İmam Mehdi (a.s) dünyaya gelmeden önce onun doğacağını müjdelemiş, doğduktan sonra da yakın sahabelerine bunu haber vermenin yanı sıra Şiilerin imanını artırmak ve mutmain etmek için oğlu Mehdi’yi (a.s) bazılarına göstermiştir.

 

Ahmed b. İshak diyor ki: İmam Askerî (a.s), üç yaşındaki çocuğu bana göstererek şöyle buyurdu:

 

“Ey Ahmed! Eğer Allah’ın ve İmamların yanında değerin olmasaydı oğlumu sana göstermezdim. Bu çocuk Allah Resulüyle aynı isim ve künyededir. Bu o kimsedir ki yeryüzünü adaletle dolduracaktır.”[15]

 

Muaviye b. Hekim, Muhammed b. Eyyüb, Muhammed b. Osman b. Said Amirî diyorlar ki:

 

“Biz kırk kişilik bir gurup İmam Hasan Askerî’nin (a.s) evinde toplanmıştık. İmam (a.s) oğlu İmam Mehdi’yi (a.s) bize göstererek şöyle buyurdu: Bu sizin imamınız ve benim halifemdir.”[16]

 

Ali b. Bilal, Ahmed b. Hilal, Muhammed b. Muaviye b. Hâkim ve Hasan b. Eyyüb diyorlar ki: “Biz birkaç Şiî İmam Hasan Askerî’nin (a.s) evinde toplanmıştık. İmam’a (a.s) halifesi hakkında sorduk. İmam (a.s) biraz bekledikten sonra bir çocuğu bize gösterdi ve “Benden sonra imamınız budur” diye buyurdu.[17]

 

Amr Ahvazî diyor ki: İmam Hasan Askerî (a.s) oğlunu bana göstererek buyurdu ki:

 

“Benden sonra bu oğlum sizin imamınızdır.”[18]

 

İbrahim b. Muhammed diyor ki: (İmam) Askerî’nin evinde güzel bir çocuk gördüm, İmam’a: “Ey Allah Resulünün oğlu! Bu çocuk kimdir?” diye sordum. İmam (a.s) “Benim çocuğum ve halifemdir.” diye buyurdu.[19]

 

Yakup b. Menfus diyor ki: İmam Hasan Askerî’nin (a.s) huzuruna vardım ve kendilerine sonraki İmam ve Sahibu’l-Emiri sordum, buyurdu:“Perdeyi kenara çek.” Perdeyi çektiğimde beş yaşında bir çocuğun bize doğru geldiğini gördüm. Çocuk gelip İmam Askerî’nin (a.s) kucağına oturdu. İmam (a.s) “Bu sizin imamınızdır” diye buyurdu.[20]

 

4- İmam Hasan Askerî’nin (a.s) müjdeleri ve Mehdi’yi (a.s) güvendiği insanlara göstermesinden sonra, artık Onu, şaşkınlıktan çıksınlar diye diğer Şiilere tanıtmak bu güvenilir insanların vazifesiydi.

 

İmam Cevad’ın (a.s) kızı Hâkime hatun, Osman b. Said Âmirî, Hasan b. Said Alevî, Abdullah b. Abbas Alevî, Hasan b. Munzur, Hamza b. Ebi’l-Feth, Muhammed b. Osman b. Said Amirî, Muaviye b. Hekim, Muhammed b. Muaviye b. Hekim, Muhammed b. Eyüp b. Nuh, Hasan b. Eyüp b. Nuh, Ali b. Bilal, Ahmed b. Hilal, Muhammed b. İsmail b. Musa b. Cafer, Yakup b. Menfus, Amr Ahvazî, Farslı hizmetçi, Ebu Ali b. Mutahhar, hizmetçi Ebi Nasr Tarık, Kâmil b. İbrahim, Ahmed b. İshak, Abdullah b. Mesturî, Abdullah b. Cafer Himyerî, Ali b. İbrahim Mehziyar, hizmetçi Ebu Ganim gibiler İmam Mehdi’nin (a.s) doğum haberini Şiilere ulaştırmaya çalışıyorlardı.

 

Hâkime Hatundan nakledilen şu rivayete dikkatinizi çekmek istiyoruz: İmam Hasan Askerî (a.s) birini peşime göndererek “Bu akşam (Şaban’ın on dördünün akşamı) iftar için yanıma gel, zira Allah bu gece hüccetini gönderecek.” diye haber yolladı. Yanına gittiğimde “Dünyaya gelecek olan kimdendir?” diye sordum, “Nergis’ten” diye buyurdu. Dedim ki “Nergis’te hamilelik alameti görünmüyor.” Buyurdu “Ne dediysem odur.” Ben oturduğum sırada Nergis geldi. Ayakkabımı ayağımdan çıkardı ve “Efendim, nasılsınız?” diye sordu. Dedim ki: “Siz benim ve ailemin efendisisiniz.” O benim bu sözüme çok şaşırdı ve rahatsız olarak “Ne söylüyorsunuz.” diye buyurdu. Dedim ki: “Allah bu gece size öyle bir evlat verecek ki, O, dünyanın ve ahiretin efendisidir. Nergis benim bu sözümden dolayı utandı. İftardan sonra yatsı namazını kıldım ve yatağıma gittim. Gece yarısından sonra uyandım ve gece namazını kıldım. Namazdan sonraki amelleri yerine getirdikten sonra uyudum. Sonra yine uyandım. Nergis’in de uyanık olduğunu gördüm. Gece namazı kılıyordu. Şafağın söküp sökmediğini anlamak için odadan dışarı çıktım. İlk şafağın söktüğünü ve Nergis’in uyuduğunu gördüm. Bu arada “Neden Allah’ın hücceti doğmadı?” diye içimden geçti. Birden İmam Askerî (a.s) yan odadan seslendi: “Halacığım acele etme, vaat yakındır.” Ben oturdum ve Kur’ân okumaya başladım. Kur’ân okuduğum sırada birden Nergis hatun acıyla uyandı. Ben aceleyle onun yanına gittim ve “Bir şey hissediyor musun?” diye sordum. “Evet” dedi. Ben, “Allah’ın adını söyle. Bu, sana akşam söylediğim şeydir, endişelenme, sakin ol” dedim. Bu arada onunla benim aramıza nurdan bir perde geldi. Çocuğun doğduğunu anladım. Nergis’in üstündeki örtüyü kaldırdığımda çocuğun secde halinde Allah’ı zikrettiğini gördüm.

 

İmam Hasan Askerî (a.s) “Hala, oğlumu benim yanıma getir” diye seslendi. Ben bebeği onun yanına götürdüm. İmam (a.s) onu kucağına aldı, bebeğin eline, gözüne ve bacaklarına elini sürdü. Sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okudu ve“Oğlum konuş” diye buyurdu. Çocuk konuşmaya başladı ve şahadeteyni getirdi. Sonra İmam Ali’ye (a.s) ve diğer İmamlar’a (a.s) sırayla selam gönderdi. Sıra babasına gelince ona da selam verdi. Sonra İmam Askerî (a.s) bana şöyle buyurdu: “Halacığım, çocuğu annesinin yanına götür, ona da selam versin sonra benim yanıma getir.” Çocuğu annesinin yanına götürdüm o da annesine selam verdi. Sonra İmam’ın (a.s) yanına götürdüm. İmam (a.s) “Yedinci gün yanımıza gel” diye buyurdu. Yedinci gün gittim, İmam (a.s) “Halacığım, oğlumu getir.” dedi. Bende götürdüm, ilk günkü gibi şahadeteyni söyledi ve İmamlara selam verdi. Sonra şu âyeti okudu:

 

“Bizse yeryüzünde zayıf bir hale getirilmesi istenenlere lütfetmeyi ve onları halka rehber kılmayı ve yeryüzüne onları miras bırakmayı dilemedeydik.”

 

Hâkime hatun şöyle devam ediyor: “Bu olaydan sonra İmam’ın (a.s) yanına gittim, perdeyi kenara çektim İmam Mehdi’yi (a.s) göremedim. Dedim ki: “Fedan olayım, İmam Mehdi’ye ne oldu?” Buyurdu ki: “Halacığım! O, Hz. Musa gibi gizlide korunacaktır.”[21]

 

5- İmam Askerî’nin (a.s) şahadetinden sonra İmam Mehdi (a.s), keramet ve mucizelerle kendi imametini babasının (a.s) Şiilerine gösterdi ve hücceti onlara tamamladı.

 

Gaybet-i Suğranın başlangıcında, İmam Sadık’ın (a.s) zamanında böyle bir dönem için temeli atılan vekâlet sisteminin en önemli görevi Şiilerin şüphelerini gidermek ve onların gaip İmam’a ve dört naibe inanmalarını sağlamaktı. İmam’ın (a.s) naipleri ve vekilleri ondan (a.s) gelen mucize, keramet ve ilimlerle meşgul olmaya başladılar.

 

Keramet ve mucizeler bazı yerlerde İmam’ın (a.s) kendisinden, bazı yerlerde de naiplerinin aracılığıyla Şiilere gösteriliyordu. Böylece Şiilerin İmam Mehdi’ye (a.s) imanları, dört naibe de güvenleri olacaktı. Kerametler genellikle ilk naip olan Osman b. Said Amirî tarafından gerçekleştiriliyordu. Zira bu dönemde Şiiler şaşkınlık içindeydiler ve İmam Mehdi’nin (a.s) varlığını tam olarak anlayamamışlardı.

 

Seyyid b. Tavus şöyle yazar: İmam Mehdi’yi (a.s) İmam Hasan Askerî’nin (a.s) birçok ashabı görmüş ve kendisinden hadis ve şer’î hükümler rivayet etmişlerdir. Bunların yanı sıra İmam’ın (a.s) vekilleri vardı. Bu vekillerin isimleri ve nereli oldukları belliydi. Onlar mucize, keramet gösteriyor, zor meseleleri hallediyor, İmam’ın (a.s) ceddi Resulullah’tan (s.a.a) rivayet ettiği birçok gaybî haberleri naklediyorlardı.[22]

 

Aşağıda bunun birkaç örneğini getiriyoruz:

 

1- Saad b. Eş’arî Kummî şöyle diyor: Hasan b. Nazr, Kum Şiileri arasında önemli bir yere sahipti. İmam Askerî’nin şahadetinden sonra şaşkınlık içinde idi. O, Ebu Saddam’ın da içinde olduğu bir gurupla yeni İmam’ın kim olduğunu araştırmaya başladı. Hasan b. Nazr, Ebu Saddam’ın yanına giderek “Bu yıl hacca gitmek istiyorum” dedi. Ebu Saddam ondan bu yıl gitmemesini istedi ama Hasan b. Nazr dedi ki: “Gördüğüm bir rüyadan dolayı içimde bir korku var, bu yüzden gitmeliyim.” Yola koyulmadan önce Ahmed b. Ali b. Hammad’a İmam’a ait malları İmam Askerî’nin (a.s) yerine geçecek İmam belli oluncaya kadar saklamasını söyledi. Sonra Bağdat’a gitti. Orada eline bir mektup geçti. Bu mektupla İmam Mehdi’nin (a.s) imametine ve Osman b. Said Amirî’nin vekâletine iman getirdi.

 

2- Muhammed b. İbrahim Mehziyar şöyle diyor: İmam Hasan’ın (a.s) şahadetinden sonra yerine kimin geçeceği konusunda şüpheye düşmüştüm. Babam, İmam’ın (a.s) vekili olduğu için yanında çok mal vardı. Babam beni de yanına alarak mallarla birlikte yola koyuldu. Babam yolda hastalandı. Mallar konusunda bana şöyle vasiyet etti: “Allah’tan kork ve bu malları sahibine ulaştır. Kim şu alameti söylerse malları ona ver.” Sonra vefat etti. Birkaç gün Irak’ta kaldıktan sonra Osman b. Said’den taraf bana bir mektup geldi. O mektupta malların bütün özellikleri yazılıydı. Ve onları benden ve babamdan başka kimse bilmiyordu.[23]

 

Muhammed b. İbrahim Mehziyar, bu keramet ve mucizeyle İmam Mehdi’nin (a.s) imametine ve Osman b. Said’in vekâletine iman getirdi.

 

3- Ahmed Dineverî Sirac diyor ki: İmam Hasan Askerî’nin (a.s) şahadetinden bir iki sene sonra hacca gitmek için Erdebil’den yola çıktım. Dinever’e geldim. Halk Hasan Askerî’nin (a.s) halifesi konusunda şaşkınlık içindeydi. Dinever halkı benim gelişime sevinmişlerdi. Şiiler on üç bin dinarı Samerra’ya götürüp İmam’ın hakkını halifesine vermem için bana vermek istediler. Dedim ki: “İmam’ın yerine kim geçecek henüz bende bilmiyorum.” Dediler ki: “Biz sana güveniyoruz, ne zaman İmam’ın halifesini bulursan o zaman ver.” Bende on üç bin dinarı alıp kendimle beraber götürdüm. Kirmanşah’ta Ahmed b. Hasan b. Hasan’la görüştüm. O da bin dinar ve birkaç bohça parça verdi. Bağdat’ta İmam’ın (a.s) naibini arıyordum. Bana üç kişinin naiplik iddiasında bulunduğunu söylediler. Biri Baktanî idi. Onu imtihan etmek için yanına gittim. Ondan keramet istedim. Beni ikna edecek bir şeyi yoktu. Sonra ikincisi olan İshak Ahmer’in yanına gittim. Onu da hak üzere bulmadım. Üçüncüsü olan Ebu Cafer veya Osman b. Amirî’nin yanına gittim. Hal hatır sorduktan sonra dedim ki: “Yanımda halkın malları var, onları İmam Askerî’nin (a.s) halifesine vermek istiyorum ama şaşkınlık içindeyim, ne yapacağımı bilmiyorum.” O dedi ki: “Samerra’ya İbnu’r-Rıza’nın (İmam Askerî) evine git. Orada İmam’ın (a.s) vekilini bulacaksın.” Ben de Samerra’ya gittim. İmam’ın (a.s) kapıcısından kimin vekil olduğunu sordum. Kapıcı, biraz bekle, şimdi dışarı çıkacak, dedi. Biraz sonra biri geldi ve elimi tutup beni içeri götürdü. Hal hatır sorduktan sonra dedim ki: “Cebel bölgesinden bir miktar mal getirdim ama delil peşindeyim. Naipliğini ispat eden kimi bulursam malları ona teslim edeceğim. Bu sırada bana yemek getirdiler. Dedi ki: “Yemeğini ye ve istirahat et, sonra işine bakılır.” Akşamdan biraz geçmişti ki o adam bana bir mektup verdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Ahmed b. Muhammed Dineverî! Kendinle beraber şu kadar para ve bohça getirdin. Çıkında şu kadar para var.” Mektupta her şey ayrıntısına kadar yazılıydı. Örneğin: “Zırh yapan falan şahsın oğlunun çıkınında on altı dinarı var. Kirmanşah’tan ise filancıya ait bir çıkın var. Falan bohça da Ahmed b. Hasan Maderanî’ye aittir, onun kardeşi yün satıcısıdır…” Bu mektupla tüm şüphelerim giderildi. Anladım ki Osman b. Said Amirî İmam’ın (a.s) naibidir. İmam (a.s) bu mektupta malları Bağdat’a götürüp daha önce görüştüğüm şahsa teslim etmemi emretmişti.[24]

 

4- Ali b. Esved şöyle diyor: Gaybet-i Suğranın başlangıcında yaşlı bir kadın bana bir parça verdi ve onu İmam’a (a.s) ulaştırmamı istedi. Ben onu diğer birçok parçayla birlikte getirdim. Bağdat’a gelip Osman b. Said’in yanına gittiğimde dedi ki: “Bütün malları Muhammed b. Abbas Kummi’ye ver.” Ben yaşlı kadının verdiği parçanın dışında her şeyi ona teslim ettim. Ama İmam’dan (a.s) onu da Osman b. Said’e teslim etmem için bir mesaj gelmişti.[25]

 

5- İshak b. Yakup diyor ki: Osman b. Said’in şöyle dediğini duydum: Iraklı biri yanıma geldi. İmam (a.s) için mal getirmişti. İmam (a.s) onu geri vererek şöyle buyurdu: “Amcanın oğluna olan dört yüz dirhemlik borcunu öde.” Adam çok şaşırdı. Malının hesabını yaptı, baktı gerçekten amcasının oğluna 400 dirhem borcu var. Onu malının içinden çıkardıktan sonra geriye kalanı İmam’a (a.s) verdi, İmam da kabul etti.[26]

 

6- Muhammed b. Ali b. Şazan şöyle diyor: Yanımda halka ait çok mal vardı. İmam’a (a.s) vermek için kontrol ettiğimde 500 dirhemden 20 dirhem eksik olduğunu gördüm. O miktarı tamamlayıp İmam (a.s) naibi olan Osman b. Said’e bir mektupla birlikte yolladım. Ama mektupta bu konu hakkında bir şey yazmamıştım. O cevap olarak şöyle yazdı: 500 dirhem ulaştı, 20 dirhem senin kendi malındır.[27]

 

Gaybet-i Suğranın başlangıcında gösterilen bu gibi keramet, mucizeler ve haberler sayesinde İmam Hasan Askerî’nin (a.s) Şiileri İmam Mehdi’nin (a.s) imametine ve Osman b. Said’in niyabetine inanmışlardı. Doğumun gizlide olması, İmam Mehdi’nin (a.s) gaybetinden dolayı Şiilerde oluşan şüphe ve şaşkınlık İmam’ın (a.s) kurduğu bu ekip sayesinde Gaybet-i Suğranın başlangıcında tamamen giderilmişti.

 

Şiiler, İmam Mehdi’nin (a.s) bu tür keramet ve gaybî ilimlerinden iki sonuca ulaşmışlardı. Biri, Peygamber’in (s.a.a) ve Ali’nin (a.s) çizdiği imametin asıl yolundan gittiklerini ve imametin İmam Hasan Askerî’den (a.s) İmam Mehdi’ye (a.s) geçtiğini ve Gaybet-i Suğra döneminde İmam Mehdi’nin (a.s) perde arkasından Şiileri idare ettiğini anlamışlardı.

 

Diğeri eskiden İmamlar’ın (a.s) zamanında faaliyet gösteren vekâlet sistemi Gaybet-i Suğra döneminde de devam ediyordu. Bu sistemin sorumluluğu İmam (a.s) tarafından Osman b. Said Amirî’ye verilmişti. Böylece Şiiler hem İmam Mehdi’nin (a.s) imam olduğuna, hem de Osman b. Said’in özel naip olduğuna inanmışlardı.

 

Osman b. Said Amirî vefat ettikten sonra İmam Mehdi’nin (a.s) emriyle oğlu Muhammed b. Osman naiplik görevini üstlendi. Ancak bazı Şiiler Muhammed b. Osman’ın naipliğinde şüphe ettiler. İmam Mehdi (a.s) ona bazı keramet ve mucizeler vererek bu sorunu da halletti. Birkaç makam sevdalısının dışında kimse Muhammed’e muhalefet etmedi. Onlar yalan yere niyabet iddiasında bulundular. Muhammed b. Osman keramet ve mucizelerle onların iddialarını çürüttü. Şiiler bunları görünce Muhammed b. Osman’ın hakkaniyetini daha iyi anladılar.[28]Daha sonra Hüseyin b. Ruh’un zamanında da bazı önemli kimseler muhalefet ettiler. Ama ondan da keramet ve mucizeler gördükten sonra muhalefetten vazgeçip özürde bulundular.[29]

 

Hüseyin b. Ruh’tan sonra Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed Semurî naip oldu. Gaybet-i Suğrada son yazılan mektup başka bir keramet sayılıyordu. İmam Mehdi (a.s), hicrî 329 yılı Şaban ayının dokuzunda bir mektup yazarak Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed Semurî’ye şöyle buyurdu: “Altı gün sonra öleceksin. Vekâlet işini bir düzene koy ve halkın mallarını kendilerine ver. Bundan sonra özel naiplik dönemi bitmiştir.” Ravi diyor ki: “Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed Semurî’nin yanına gittim. O bu mektubu bana gösterdi. Söylenen günde yanına gittim, onu can vermek üzereyken gördüm.”[30]

 

İmam-ı Zaman’ın (a.s) Ömrünün Uzun Olması

 

Uzun ömürlü olma yaşama ait konulardan biridir. Yaşamın hakikat ve niteliği insan için meçhuldür. İnsan belki de hiçbir zaman bunun sırrını çözemeyecektir. Yaşlılık eğer insan yaşamına arız oluyorsa veya onu canlı bir varlığa arız olan doğanın bir kanunu olarak görüyorsak ve zaman geçtikçe her canlı varlığı bozulmaya ve ölmeye götürüyorsa böyle bir olay değişken ve geciktirilmesi mümkün olan bir şeydir. Bu yüzden bilim yaşlılığı geciktirmek için önemli ilerlemeler kaydetmiştir. 19. yüzyılın sonlarına doğru bilimsel gelişmeler neticesinde uzun yaşamaya olan ümitler artmıştır. Belki de yakın gelecekte bu tatlı rüya gerçek olacaktır. İmam Mehdi’nin (a.s) ömrünün uzun olması hakkında şaşılacak herhangi bir şey yoktur. Çünkü bilimsel açıdan böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkündür. Allah’ın hücceti de ilahî ilmiyle, doğal ve bilimsel yollarla uzun süre yaşayabilir, yaşlılığını geciktirebilir.

 

Öte yandan kısa yaşamayı genel bir kanun olarak kabul etsek bile, her şeyin istisnası olduğu da bilinen ve inkâr edilmeyen bir gerçektir. Doğada bunun örneği çok görülmektedir. Uzun ömürlü bitkiler, ağaçlar ve hayvanlar vardır. İnsanların içinde de adaleti icra edecek, zulmün ve zalimlerin kökünü kazıyacak olan Allah’ın hüccetinin uzun yaşamasının bir istisna olduğunu kabul etsek, doğanın kanununu onun karşısında değişken ve Onu, Allah’ın iradesi gereği tabiatın ve sebeplerin ötesinde biri olarak görsek ne sakıncası var? Böyle bir şey genel olmasa bile mümkün olan bir şeydir. Allâme Tabatabâî’nin dediği gibi “Gaip İmamın yaşamını doğaüstü bir olay olarak kabul etmek mümkündür. Zira doğa ötesi olayların olması imkânsız şeylerden değildir. Bilim, meta fizik bir olayı reddedemez. Zira sebepler yalnızca bizim bildiğimiz sebeplerle sınırlı değildir. Bilmediğimiz, etkilerini görmediğimiz, anlamadığımız birçok sebepler de vardır. Bu yüzden bazı insanların da çok uzun süre yaşamaları, bin yıl hatta binlerce yıl yaşayabilmeleri için bazı sebepler olabilir.”[31]

 

Ayrıca, tarihte uzun ömürlü yaşayan insanlarda vardır. Hz. Nuh (a.s) onların ispatlanmış olanlarından biridir. Kur’ân, Onun (a.s), 950 yıl peygamberlik yaptığını buyuruyor.[32] Ömrü de mutlaka bundan fazla idi. Hz. Hızır (a.s) ömrü uzun olanlardan bir diğeridir.[33] Dolayısıyla İmam Mehdi’nin (a.s) ömrünün uzun olması imkânsız olmadığı gibi akla da aykırı değildir.



 

 

[1]     Burhan ve aklî delil belli bir kişiyi tanıtmaz. “Cüz’î ne kazanandır, ne de kazanılan” cümlesi bu manaya gelmektedir.

[2]     Ayetullah Hasanzade Âmulî, Nehcu’l-Velaye, s. 7-8.

[3]     Besairu’d-Derecat, s. 485, 10. Bâb, 3. Hadis.

[4]     Şerifu’l-Ulema, Keşfu’l-Gına,s. 148.

[5]     Nihayetu’l-Hikmet, s. 319-320.

[6]     Bkz. Temhidu’l-Kavaid, s. 172, Tahrir-i Temhidu’l-Kavaid, (Ayetullah Cevad Âmulî), s. 548-555.

[7]     Daha fazla bilgi için bkz. Ali Asğar Rızvanî, Mev’ud Şinasi, s. 267-283.

[8]     Araştırmacılar onlarca Ehl-i Sünnet âliminin İmam Mehdi’nin (a.s) doğduğınu kabul ettiklerini yazmışlardır.

[9]     Muhammed b. Talha, Metalibu’s-Sual’de; İbn Sabbağ Malikî Fusulu’l-Mühimme’de, İbn Hacer Şafii es-Savaiku’l-Mühimme’de ve İbn Hallakan Vefeyatu’l-A’yan’da zikretmişlerdir.

[10]    Muntehabu’l-Eser, s. 398-399.

[11]    Biharu’l-Envar, c. 51, s. 161 ve 379.

[12]    a.g.e, s. 397.

[13]    İsbatu’l-Hudat, c. 6, s. 436; Dadgosteri Cihan, s. 103.

[14]    Biharu’l-Envar, c. 52, s. 22.

[15]    a.g.e, c. 52, s. 23-24.

[16]    Yenabiu’l-Meveddet, s. 460; Biharu’l-Envar, c. 52, s. 26.

[17]    İsbatu’l-Hudat, c. 6, s. 311; Dadgosteri Cihan, s. 107.

[18]    Yenabiu’l-Meveddet, s. 46.

[19]    Dadgosteri Cihan, s. 107.

[20]    Biharu’l-Envar, c. 52, s. 25.

[21]    Yenabiu’l-Meveddet, s. 449-450.

[22]    et-Taraif fi Marifeti Mezhebi’t-Tavaif, c. 1, s. 183-184; Zendegani-i Nevvab-ı Hass-ı İmam-ı Zaman (a.f),s. 93 ve 94.

[23]    a.g.e, s. 518, 5. hadis; Rical-i Keşşî, c. 2, s. 813.

[24]    Biharu’l-Envar, c. 51, s. 300-302.

[25]    a.g.e, s. 335.

[26]    a.g.e, s. 326.

[27]    Kuleynî, el-Kâfi, c. 1, s. 523-524.

[28]    Biharu’l-Envar, c. 51, s. 316 ve 336; Kemalu’d-Din, s. 398.

[29]    Casim Hüseynî, Tarih-i Siyasi-i Gaybet-i İmam-ı Devazdehum, s. 197.

[30]    Kemalu’d-Din, s. 516; Biharu’l-Envar, c. 51, s. 361.

[31]    Allâme Tabatabâî, Şia der İslâm, s. 151.

[32]    Ankebut, 14.

[33]    Kemalu’d-Din, c. 2, s. 385. Mecelle-i Havza, no: 70-71, Bakiyetullahi’l-A’zam özel sayısı, s. 46.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler