19 Nisan 2019 Cuma Saat:
19:37

Ehl-i Beyt Ekolünde Âlimli Toplum

23-02-2019 14:37


 

 

 

 

Öncelikle “Âlim” kelimesinin sözlük ve terim anlamlarına bakalım. Sözlük anlamında “âlim” bilen, bilgin, tanıyan olarak geçer. Toplum içindeki terim anlamı ise belli bir süre ve merhalelerde ilim merkezlerinde (medreselerde) dini dersleri tahsil eden kimsedir. Acaba birilerinin bu şekilde ilim merkezlerine giderek dini ilimleri tahsil etmesinin İslam Dini’ndeki hükmü ve konumu nedir? Allah-u Teâlâ Tevbe Suresinin 122’nci ayetinde bu konu hakkında şöyle buyurmuştur:

 

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كاٰفَّةً فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِى الدّٖينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ

 

“Müminler hep birlikte (cihat veya ilim için) hareket edecek değillerdir. Niçin dinde derin bilgi elde etmek (dini ilimler tahsil etmek) ve geri dönünce kendi toplumlarını uyarmak için onların her kesiminden bir topluluk hareket etmiyor?! Olur ki (onların uyarmasıyla) sakınırlar.”

 

Allah-u Teâlâ bu ayette kınama diliyle birilerinin dini ilimler öğrenmesini emretmektedir. Örneğin, bir baba evladına “Bana bir bardak su getir” yerine “Niçin bana bir bardak su getirmiyorsun?” diyor. Birinci cümlede sadece istek dile getiriliyor; ama ikinci cümlede istekle beraber kınama da vardır. Bu da o emrin yapılmasının ne kadar önemli olduğunu ve yapılmasının gerekli oluşunun oldukça açık olduğunu göstermektedir. Kısacası Allah-u Teâlâ bu ayette dini ilimler öğrenmek için ilim merkezlerine gidilmesinin farz olduğunu bildirmektedir. Ama buradaki farz oluş, farz-ı kifayettir.

 

Peki, farz-ı kifayet nedir? Farz-ı kifayet, toplumsal yaşantıda herkesi ilgilendiren, yapılması dini açıdan gerekli olan, belli bir sayıda birilerinin yapmasıyla yerine getirilerek bütün toplumun üzerinden sorumluluğu kaldırılan, yapılmadığı takdirde ise bütün toplumun sorumlu ve günahkâr olduğu farzlardır. Örneğin, cenaze namazının kılınması ve defnedilmesi farzdır; farz-ı kifayettir. Eğer ortada bir cenaze varsa, bu cenazenin defnedilmesi işi oradaki Müslümanların hepsine farzdır. Eğer o cenaze ortada kalır ve defnedilmezse, orada olan herkes günahkâr olur ve kıyamet günü hesaba çekilir. Ama içlerinden birkaç kişi çıkarak o cenazeyi defnederse, oradaki bütün Müslümanlar günahkâr olmaktan kurtulurlar ve kıyamet günü hesaba çekilmezler. Bu konu da bunun gibidir. Her toplumda dini ilimler eğitimi almış birilerinin olması farzdır. Bu, orada bulunan bütün Müslümanlara farzdır ve sorumluluğundadır. Eğer böyle birisi içlerinde yoksa hepsi günahkâr olur ve kıyamet gününde bu konudan hesaba çekilirler. Bunun için birilerinin ilim merkezlerine giderek dini ilimler tahsili yapması gerekir. Eğer birileri bu işi üstlenerek dini ilimler tahsil ederse, diğerlerinin de üzerinden bu sorumluluk kalkar ve günahkâr olmaktan kurtulurlar. Bunun kendisi, dini ilimler tahsil edenlerin bizler üzerinde ne kadar çok haklarının olduğunu göstermektedir; çünkü sadece ilim tahsil etmeleriyle bizleri Allah katında günahkâr olmaktan kurtarmaktadırlar. Bu sadece âlimlerin üzerimizdeki haklarının başlangıcıdır ve daha sonra toplumlarına dönerek onları öğrenmiş oldukları ilimlerle ihya etmeleri üzerimizdeki haklarını artırmaktadır. Bu doğrultuda İmam Zeynelabidin (a.s) haklar risalesinde Âlimlerin üzerimizdeki haklarından bahsetmiştir. İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

و حقّ سائسک بالعلم: التعظيم له، و التوقير لمجلسه، و حسن الاستماع إليه، و الإقبال عليه، و أن لا ترفع صوتک، و أن لا تجب أحداً يسئله عن شيء حتّي يکون هو الّذي يجيب، و لا يحدث في مجلسه أحداً و لاتغتاب عنده أحداً، و أن تدفع عنه إذا ذکر عندک، و أن تستر عيوبه و تظهر مناقبه، و لا تجالس له عدوّاً و لاتعادي له وليّاً، فإذا فعلت ذلک شهد لک ملائکة الله بأنّک قصدته و تعلّمت علمه لله جلّ اسمه لا للناس.

 

İlmi ile senin işlerini tedbir eden Âlimin senin üzerindeki hakkı, onu yüceltmendir. Onun meclisini saygın kılmalısın. Onu güzel bir şekilde dinlemelisin. Sesini onun yanında yükseltme. Âlime birisi bir soru sorduğunda, o cevap verene kadar hiç kimse cevap vermemelidir. Onun meclisinde başkası ile konuşma. Onun yanında birisini kötüleme. Eğer senin yanında o âlim hakkında kötü bir söz söylenirse, o âlimi savunmalısın. Onun hatalarını ve ayıplarını ört ve gizle. Onun faziletlerini açığa çıkart. Onun düşmanı ve onun kötülüğünü isteyen birisiyle beraber oturma. Onun dostu ile düşmanlık yapma. Eğer bu hakları yerine getirirsen Allah’ın değerli melekleri, Allah rızası için o âlimin peşinden gittiğine ve ilminden faydalandığına dair şahitlik ederler.”      

 

İmam Zeynelabidin (a.s) bu sözlerinde toplum içinde âlimlere nasıl davranmamız gerektiğini açıklamaktadır. Bu sözler içindeki en önemli noktalardan birisi, âlimlerin masum ve hatasız olmadığıdır. Bazen âlimler hakkında zihnimizde masumiyet tablosu çiziyoruz ve daha sonra bize göre hata zannettiğimiz bazı şeyler görünce (belki hata değildir, biz onu hata olarak görebiliriz) kırılmalara uğruyoruz. Âlimler de hata yapabilirler, ama onların hatalarına, başkalarının hatalarına verdiğimiz tepkiyi veremeyiz. Çocuğumuz veya bir arkadaşımız bir hata yaptığında belki duruma göre üzerine gidebiliriz; ama âlimler hususunda saygısızlık yapmamalıyız. Herkesin hatasının üzerini örtmemiz gerekir, ama âlimlerin bir hatasını örtmede daha çok çaba göstermeliyiz.

 

İmam Zeynelabidin (a.s) “Eğer bu hakları yerine getirirsen Allah’ın değerli melekleri, Allah rızası için o âlimin peşinden gittiğine ve ilminden faydalandığına dair şahitlik ederler.” Sözü ile Peygamberimizin şu hadisine işaret etmektedir:

 

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

 

وَ قَالَ صَلَّى اَللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ: كُنْ عَالِماً أَوْ مُتَعَلِّماً أَوْ مُسْتَمِعاً أَوْ مُحِبّاً لَهُمْ وَ لاَ تَكُنِ اَلْخَامِسَ فَتَهْلِكَ فَإِنَّ أَهْلَ اَلْعِلْمِ سَادَةٌ وَ مُصَاحَبَتَهُمْ زِيَادَةٌ وَ مُصَافَحَتَهُمْ زِيَادَةٌ

Ya âlim ol, ya dini ilimler öğrencisi ol, ya âlimin sözlerini dinleyen ol ya da âlimleri seven ol. Ama beşinci kısımdan olma (âlimlere düşmanlık etme) yoksa helak olursun. Âlimler toplumun ileri gelenleridir. Onlarla oturup kalkmak sevabı artırır ve onlarla tokalaşmak ziyaret sayılır (ziyaret sevabı verilir).

(إرشاد القلوب , جلد 1 , صفحه 166) (İrşadu’l Gulub, c. 1, s. 166)

 

Ehlibeyt Ekolü müçtehit otoritesine sahiptir. Bu güçlü bir otoritedir. Müçtehitlere olan bağlılık, Ehlibeyt Ekolünü tarih boyunca güçlü ve dinamik kılmıştır. Emperyalist güçlerin birçok oyunu, bu müçtehit otoritesiyle bozulmuştur. Ehlibeyt Ekolünde “İmamet” inancı vardır. Yani Allah, kullarını hiçbir zaman başıboş bırakmaz. Sürekli yeryüzünde bir halifesi vardır. Bu yüzden Allah-u Teâlâ, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a)’dan sonra 12 İmamları göndermiştir. Her Masum İmam (a.s) da kendi zamanında ulaşamadığı yerlere, bölgelere ve ülkelere kendi tarafından bazı vekiller atamıştır. Örneğin İmam Ali (a.s) Mısır’a Malik Eşter’i vekili olarak atamıştır. Bu olay 12’nci İmamımız İmam Mehdi (a.f)’ye kadar devam etmiştir ve İmam Mehdi zamanında da bu durum devam etmiştir. İmam Mehdi (a.f) gaybete çekilmesine rağmen yine de vekiller atamıştır. Gaybet-i Suğra (kısa gaybet) döneminde belirli kimseleri vekili olarak bildirmiştir. Gaybet-i Kübra (uzun gaybet) döneminde ise genel vekiller ilan etmiştir. Yani kısacası toplumu hiçbir zaman başıboş bırakmamışlardır.

 

Şeyh Saduk, Men La Yahzaruhu’l Fakih’te şu rivayeti naklediyor:

 

İmam Mehdi (a.f)’ye gaybet-i suğradan sonra karşılaşacakları durumda ne yapacaklarını, kime başvuracaklarını soruyorlar. İmam Mehdi (a.f) şöyle cevap veriyor:

 

Karşınıza çıkan olaylarda, hadislerimizi nakleden, yani hadislerimiz üzerinde uzmanlaşmış kimselere başvurun. Onlar benim, sizlerin üzerindeki hüccetlerimdir ve ben de Allah’ın hüccetiyim.

 

Bakın! İmam Mehdi (a.s) bu durumda dahi toplumu başıboş bırakmıyor. Müçtehitleri bizlere otorite olarak tanıtıyor. Gaybet zamanında onların sözlerini dinlememizi, bizlere emrediyor.

 

Müçtehitlerin çizgisinin devamı olarak da her toplumda yeteri kadar dini ilimler tahsil etmiş âlimlerin olması gerekir. Bu ilahi bir vazife ve sorumluluktur. Bütün Müslümanlar bu konuda sorumludur. Eğer birileri üzerlerine sorumluluk alarak bu işi yaparlarsa, toplum vazifesini yapmış olur; aksi durumda toplumun hepsi sorumlu olur. Diğer taraftan âlim olmayanların da âlimlerin dini faaliyette bulunarak üzerlerindeki sorumluluğu yerine getirebilmeleri için yardımcı olmaları zaruridir. Cenaze örneğinde olduğu gibi, bir âlim cenaze namazını kıldırıyorsa, diğerlerinin de kefen bulması, mezar yeri kazması ve bunun gibi işleri yapmaları gerekir. Eğer birisi giderek dini ilimler tahsil ettiyse, birilerinin de onlar döndüğünde tebliğ faaliyetinde bulunmaları için ortam hazırlaması gerekir.

 

Evet, tarih boyunca Ehlibeyt Ekolünü güçlü kılan şey, âlimli toplum olunmasıdır. Müçtehitlere ve âlimlere olan bağlılık, Ehlibeyt Ekolünü her türlü tehlikeden ve bozulmadan korumuştur. Âlimli toplum olmak Ehlibeyt Ekolünün en önemli dinamiklerindendir. Bunun farkında olan düşman, Ehlibeyt Ekolünü zayıflatmak için âlimli toplum dinamiğini zedelemek istemektedir. Farklı bahanelerle bunun gereksiz olduğunu, toplumlara empoze etmeye çalışmaktadır.

 

Bu konuda uyanık olmalıyız ve bu dinamiklere zarar verecek işlerden, sözlerden ve tavırlardan kaçınmalı ve zarar gelmemesi için elimizden geleni yapmalıyız. Allah’ım! Ehlibeyt Ekolünün bu dinamiklerine zarar verecek sözleri söylemekten ve davranışlarda bulunmaktan bizleri koru!                

            

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !