23 Ekim 2019 Çarşamba Saat:
05:02
05-02-2019
  

Ehl-i Beyt'e Mektuplar II (Son Bölüm)

Aşağıda yer alan yazılar @mektebimutahhar adlı üniversite gençlerimizin açtığı Instagram sayfasında başlatılan 'Kalem-Kağıt Sende!' adlı Ehl-i Beyt İmamlarına (as) mektup yarışmasında dereceye giren gençlerimize aittir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

 

Aşka Yolculuk Kumbarası

Kerbela-i Hanım

 

Ben ve arkadaşlarım her yıl hayal kurardık birlikte gitmek için. Sonra bir gün kumbara aldım hepimize üzerine de ‘Aşka Yolculuk Kumbarası’ yazdım hediye ettim.

 

O günden sonra toplamaya başladık ve o yıl canıma can bildiğim can dostuma ilk defa nasip oldu; oysa birlikte çok istedik gitmeyi ama ilk ona nasip oldu ve onu yolcu ettim. Sonraki yıl içimde bir his vardı ki hep gidecek gibi. Sonra para sıkıntısı oldu ve yine kaldı. ‘Olsun’ dedim ‘Seneye İnşaallah’ ve Muharrem ayı can dostum ile çok daha maneviyatlı geçti ama içime öyle bir şey doldu ki; gidecek gibi ama nasıl olacaktı bilmiyorum.

 

Bir gün bir tanıdık paylaşım yaptı gideceğine dair; ben de mesaj attım: ‘Allah kabul etsin’ diye ve bana öyle bir mesaj ile geri döndü ki çok şaşırdım: ‘Sen de gelsene!’. ‘Nasıl geleyim ki, şuan gidemem’ dedim. O da: ‘Gel bizi seni götürelim.’ dedi. ‘Ciddi misin!?’ dedim ‘Evet!’ dedi.

 

O kadar mutlu oldum ki rüya gibiydi. Evden de izin alınca hemen işlemlere başladım tam bir hafta yetişmez dediler ama üç gün içinde bütün işlemleri hallettim. Yine de inanmıyordum; ‘O toprağa ayak basmadan inanmam!’ dedim. Sonra çıktık yola ve hayalim gerçek oldu Aşka Yolculuğa çıktım vardım oraya.

 

O kadar şanslıydım ki; bana yolda eşlik eden üç abim ve iki yengem vardı. Haklarını asla ödeyemem. Orada her yeri gezdirip tek tek anlattılar. Ben gerçek aşkı orada gördüm. Karşılıksız sevgiyi, fedakarlığı, özlemi, yokluk içinde elinde ne varsa vereni, o yolu yürürken öyle âşıklar gördüm ki; utandım aşkı bilmeyişime. Utandım aşığım dediğime. Oradaki âşıklar, gelenlere öyle hizmet ediyorlardı ki; kalbine aşkı işliyorlardı bu halleri ile hayran oluyordum. Orada öyle güzel insanlar gördüm ki; Rabbim tekrar onları da görmeyi nasip etsin diye geçiriyorum içimden.

 

Türkmen Naciye Teyze ve torunları iki gün uykusuzluğa beni dayandıracak sevgi ilacı ile beslediler. Savaş mağduru olan o insanlar elinde bana verecek hediyesi olmadığı için cebindeki parayı torunu ile gönderdi. Kabul edemiyorsun çünkü biliyorsun ve sadece tebessüm ile dua hediyesini istiyorsun. Çünkü şu dünyada ondan daha güzel hediye yok benim gönlümce.

 

Sonra yola devam edip bütün ziyaretleri bitirdik ve ben son geceye kadar hiç ağlamadım ama son gece bambaşkaydı. Rabbim bu gerçek aşk yolculuğunu dileyen herkese inşallah nasip eder.
 

 

 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Hz. Fatime-i Masume (sa)

Nergis Karabulut


به نامه خدا
 

Başlamak zor..

Çok zor..

Söylenecek aslında çok şey var.. Sadece kağıda dökmek zor..

En başından başlayacağım..

Her şeyin benim için başladığı yere..

Bu değerli insanın beni ilk kez çağırdığı zamana..

24/04/2014

Daha sadece 13 yaşındaydım ve maalesef Hz. Masume’nin kim olduğunu dahi bilmiyordum..

Yine de çağırmıştı beni yanına..

Onunla tanışmamı istemişti..

Ona bu kadar bağlanacağımı biliyor muydu acaba?

Kim olduğunu bilmiyordum ama bütün dertlerimi bir cam kenarından onun mübarek kubbesine bakarak anlattım..

Ve biliyorum ki o da dinledi..

2017’de yeniden çağırdı..

21/12/2017

3 yıl onun özlemiyle yaşadım..

Arkadaşlarla bir araya gelip hep ondan bahsettik..

Sonra beni bir daha çağırdı..

3 yılın ardından onun haremine attığım ilk adımımın nasıl hissettirdiğini anlatamam..

Ben hayatımda hiç birini bu kadar özlememiştim..

Hiç özlemimden bu kadar ağlamamıştım..

Kim bilebilirdi ki bu sefer daha da çok bağlanacağımı, onu daha çok seveceğimi...

Doya doya gittim haremine, kokusunu bolca içime çektim..

Ve yine dertleştim kendisiyle..

O benim ablam, arkadaşım, annem oldu.

O yıl çok mucizevi şeyler oldu benim için.

Biz kafilemizle Qum şehrindeki Fadak Oteli’nde kalıyorduk. Otelin bir de terası vardı; terası da tam Hz. Masume’ye bakıyordu. Ben her akşam yemeğinden sonra ve neredeyse her sabah namazından sonra orda oturup o mübarek insanın kubbesine bakarak vakit geçiriyordum.

Bir gün çok dertliydim, tatsız bir olay yaşamıştım ve kendimi çok yalnız hissediyordum. Tabii ki hemen terasa koştum. Orda otururken birden bire bir kaç çocuk içeri girdi. Ve ben çocukları çok severim. Onlar oynamaya başladılar ve şansa bak ki onlarda Avrupa’dan gelmişlerdi buraya. Sonra bir anda içlerinde bir kız gelip bana sarıldı, nedensizce, beni tanımadığı halde.. O kadar mutlu oldum ki.. Belki de bazıları inanmaz bu duruma fakat ben eminim ki, bu olay benim moralim düzelsin diye oldu. Gerçekten gitmeyenler ve gidemeyenler için inşaAllah hepinize nasip olur..

13/07/2018

Gitmek yine nasip oldu, hem de birden bire.. Tabii ki çok özlemiştim, lakin yazın geri geleceğim aklımın ucundan geçmezdi.. Ailem Türkiye’ye tatile giderken bana arkadaşlarımla İran’a gitmek nasip oldu..

Meğerse bizim İran’a gittiğimiz hafta hem Hz. Masume’nin hem de İmam Rıza’nın doğum günleriymiş.. Allah’ın işine bakar mısınız?

Benim bundan haberim dahi yoktu..

Qum’a vardığımız ilk gün Hz. Masume’nin doğumuymuş ve ben bilmiyordum, lakin nedense çok yorgun olduğumuz halde ona gitmeyi çok istiyordum, gerçekten çok istiyordum.. Akşam oldu kızlara hadi gidelim dedim ve gittik.. Ziyaret edip çıktıktan sonra bana söylediler doğumu olduğunu.. Üzülmüştüm aslında. Onun doğumunu kutlamak istemiştim..

Tabii ki güzel bir şey oldu ondan sonra..

Onun haremine her girdiğimde, tanıdık olmayan yüzler bana her seferinde şeker verdiler.. O şekerlerin bir kaçını sonradan Meşhed’e götürdüm ve İmam Rıza’da bir çocuğa ve annesine verdim.. Yine tesadüfe bak ki o insanlar Qum’da yaşıyorlardı ve ziyarete gelmişlerdi..

19/12/2018

Yine çağırdı beni yanına.. Ve yine Allah’ın işine bakın ki tam şehadetine denk geldik..

Bu ziyaretim hakkında çok fazla anlatmak istemiyorum çünkü bazı şeyler sadece sana kalınca, daha özel ve güzel oluyorlar.. Bu ziyaretimde çok fazla şey öğrendim.. Çok önemli bir insanı kaybettik.. Ve o değerli insan o mübarek insanın hareminde gömüldü... Artık Qum’dan özleyeceğim kişi sayısı 2’ye çıktı..

Muhabbet ve Selametle..

 

 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Ya Babe’l Hevaic!

Cafer Aşar

 

Küçüklüğümden gayretinle Hüseyin’e (as) olan muhabbetinle tanıdım. Adın geldiği zaman yürekten bağırarak ‘Ya Ebelfezl!’ derdik.


Ey hacetler kapısının sahibi! Ne zaman hacetimiz olsa seni and veririz Allaha. Benim de bir isteğim var: O güzel haremine küçük küçük adımlarla ilerleyip, selam vererek zerihine yapışıp doya doya ağlamak istiyorum.

 

İnşallah bir gün nasip olur da Beyne’l Haremeyn’de ‘Ya Ebelfezl!’ diyerek seslenirim sana...
 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Gözyaşı

Alya Nergis

 

Bazı görüşler için hiç bir anlam ifade etmiyordu gözyaşı. Bir damla gözyaşı... Çok şeydi benim için. Onu hatırlamaktı gözyaşı. Sadece üzülünce mi ağlar insan ya da özleyince mi?

 

Sonsuzluktu gözyaşı... Evet sonsuzluk. Onu hatırlamak ise kalbime şifaydı. "O" Aliyyu’l-Murtaza idi.

 

Bir de yalnızlık var şimdi. Çağın vebası diyorlar. Yalnızlık soyuttu ama iliklerime kadar hissediyorum. Yalnızlık Ali Murtaza’nın kuyu ile dertleşmesiydi. Yalnızlık Ali idi (as). Hak olan yalnızdı. Hak ile olan da yalnızdı.

 

Uzaklarda şimdi Aliyyu’l-Murtaza. Düşününce içim acıyor, ruhum inciniyor, sonra gökyüzüne bakıyorum. Orada bir yerde gelmeyecek sonsuza dek hem de.

 

Bir Yağmur yağsın türbenin kokusu gibi toprak kokusu essin. Misk koksun. Yağmuru en çok yalnız olan hasret çeken bekler. Olur da yağmur yağarsa umudumdur, kokusu gelir bana. Şimdi bir yağmur yağsın yalnızlığım dinsin. Dinsin ki adımlarım senin hareminde son bulsun..

 

Şimdi yağmuru bekliyorum ve ayrılığın sonsuzluğu, "Vuslatın" sonsuz mutluluğu ile son bulur. Ben sana sığındım. Beni kimselere emanet etme.

 

 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Neydi?

Hafid-i Nebi

Neydi ki toprağını kutsal eden?


Beni de, toprağa hasret bırakan..


Neydi aramızda ki uzaklık?


Ama şah damarımdan yakın olan..


Kalbimi hicranın ile yakan neydi?


Ruhumu âbâ'na köle eden..


Sırrın neydi senin?


Adını dilime zikir eden..


Ya Ali!


Hareminin kapısından görünen türbenin resmiyle yanıp dururken ben,


Neden dûr eyliyorsun Necef'ten?


Mekke-Meşed-Kudüs, pervaneyim etrafında,


Misl-i ankebut, ördüm ağlarımı âbâ'na..


Nasip eyle bana Ya Rab!


Meysem-i Temmar misali, bir bakışına, yanmaya..


 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Cennetten Bir Parça

Mesume ALİ

 

En son çocuktum o Cennet diyarına gittiğimde... Telefonda arkadaşımla konuşurken, gözyaşlarım firar etti... “İmam Rıza’nın (as) yanına gitmek istiyorum...” dedim. O sıralar öyle ağrılar vardı ki içimde, kalbimin arzusu yavan halde dile gelmişti.

 
En fazla iki hafta geçti. Yine aynı arkadaşımdan güzel bir haber geldi. İlk “gidiyorum”, dedi. Sevindim, ama bir yandan da buruk kalbim. Çünkü benim de gidesim var. Sonra, “gel birlikte gidelim”, dedi... Aileme danıştım. Annemin en büyük dileği, anneannemin de oraya gitmesi idi. Anneannem çok yaşlanmıştı ve gözleri hiç de iyi görmüyordu. Annem, imam Rıza’nın (as) şifa kapısından kimsenin eli boş dönmediğine inanırdı. Bu ziyaret, anneannemin de gözlerine merhem olur diye düşündü. Bu yüzden asla beni uzun bir yolculuğa tek bırakmayacak olan ailem, bu durumda izin verdiler.

 

Günler geçti, ayrıldık şehirden.. Artık yoldayız. Tek başına yürüyemeyen anneannem, arkadaşım ve hiç bilmediğim insanlarla birlikte İmam-ı Rauf’un ziyafetine gidiyordum. Nevruz zamanına az kalmıştı. Tehran’a sabah ezanında vardığımızda hiç beklenmeyen bir durum yaşandı. Anneannem, gözleri iyi görmediği için düşüp kendini incitti. Bacağı morarmış ve yüzündeki sıyrıklar hafif kanamıştı. Kendime sürekli “emanete böyle mi sahip çıkıyorsun?” diye soruyordum.

 

İmam Humeyni’nin pak mezarını nasıl ziyaret ettiğimi, yolculuk sırasında ne yeyip ne içtiğimi bile bilmiyordum. Korku ve endişe, yol yorgunluğundan daha fazla olmuştu.


Bir gün sonra Cemkeran ve Kum’u ziyaret ettik. Anneannem kısmen iyiydi fakat bacağında bazen ağrı oluyordu. Şifa bulacağına ümit ederek ziyaret ediyorduk. Ben de bu inançla iyi olmaya çalışıyordum. Kum’da Bibi Masume (s.a.) adeta kollarını açmış, tüm yorgunluk ve korkularımı, endişe ve telaşımı unutturmak için hazırdı sanki...

 

Öyle bir seviyorum ki, canım Annemi...

 
Derken bir sonraki durak, artık Ebaselt’in mezarı ve sonra Meşhed’di. Otobüs ilerlerken, aniden “Dikkat edin! Şimdi Ağanın haremi görünecek”, dediler. O altın sarısı kubbenin ışıltısı, uzaktan kalbimize işlediğinde önümdeki koltukta oturan zuvvar öyle ağladı ki... SubhanAllah, dedim. Hasret ve aşk birbirine karışmış meğer...

 

Otelin önünde indik ve dinlenip akşam vakti Ağanın yanına gitmek için hazırlandık. Birkaç saat sonra bayrak elimizde, zikir dilimizde düştük yollara... İranlı kardeşler selam söylüyor bizlere... Anneannemin eli bende, zikirler dilinde... Duyabildiği kadar o da sesimize ses vermekte... Derken Cennetten bir parça olan hareme girdik. Ben anneannemin elinden tutmuştum ve yürümesine yardım ediyordum. Bu an görevlilerden biri, engelli ve yaşlılar için olan sandalye ile bize doğru geldi. Anlamasam da söylediklerini, niyeti belliydi. Ben ‘Hayır, gerek yok!’ diyordum. Adam oturmazsa gitmem diyordu. Ben kafile ile olduğumuz için onlardan ayrılmayalım ve anneannem kendini sandalyede kötü hissetmesin, diye düşündüğüm için “Gerçekten gerek yok!”, diyordum. Ama adam bunu yapmak bizim görevimiz diye tutturunca anneannemi oturtmaya mecbur olmuştuk. Görevli onu öyle bir götürüyordu ki Ağanın yanına.. Biz yetişemiyoruz hızına. İşte o an dedim ki: ‘Ağa, onun yolunda eziyete katlanan zuvvarını işte böyle ağırlar. Asla borçlu kalmaz.’ O an Şah kapısına geldiğimizi anladım... Boşuna Şah-i Horasan demiyorlardı Ona.

 
Artık bir sene olacak neredeyse ve ben hem evimden, hem Senden uzaktayım, ya Movla!.. Ailemden ayrılıp eğitim için yurtdışına gittiğimde tutanağım, sadece İmam Rıza (a) ve Hazreti Masume (s.a) idi. Çünkü orada gariptim ve Garipler Ağasına ve Kardeşine tevessül etmek en güzeliydi.

 

Aileme duyduğum özleme karşı yalnızca böyle sabredebiliyor ve içimi yakan ateşi dindirebiliyordum.
Yabancı ülkedeki ilk günlerimde namaz kılmak için mühür gerekliydi. Alışveriş merkezinin mescidine girdiğimde aniden iki kadının mühürle namaz kıldığını gördüm. Bu ülkedeki Müslümanların çoğu mühürsüz namaz kıldığı için bu kadınları görür görmez sevindim ve şaşırdım. Onlar namazlarını bitirdikten sonra mühürlerden birini ödünç almak istediğimde onların da yabancı olduklarını anladım. İngilizce, “Bizim gibi namaz kılan birisini görmek, mutluluk verici!” dediler ve mührü bana hediye ettiler. Namaz kıldıktan sonra mührün üzerindeki yazıya baktım. Mühür çok kullanıldığı için üzerindeki yazı iyi okunmuyordu ama okuyabildiğim kısmında “İmam Rıza” yazısını gördüm. Belki de o an elimde tuttuğum bu hediye, Meşhed`den bir armağandı. Gözlerim doldu ve düşündüm de; yabancı ülkede bir garip, Garipler Ağasına tevessül eder de, Ağa onu tek bırakır mı?

 

 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

Hisler

Roftger

* Necef

 

İster istemez düşmüştü başım aşağı.

 

Necef.

 

Yok, böyle bir azamet.

 

İmam Ali’nin türbe avlusuna girer girmez; sanki güçlü bir el eğiveriyordu insanın başını.

 

Ne mümkün doğrultmak kameti! Ne mümkün ileriye bakmak öyle alelade…

 

Heybetini hissettiriyordu ruha. Naçar eğilmek vardı karşısında.

 

‘Esselamu Aleyke Ya Emire’l Müminin!’

 

Duymadın mı verdiği selamı? Öyleyse tekrar de!

 

‘Esselamu Aleyke Ya Emire’l Müminin!’

 

Artık duymamak diye bir şey yok: ‘Aleykumu’s-Selam!’

 

II. Abdülhamid tuğralı cepheden altın eyvana girmek, iki rekât namaz kılmak ve Yar’a bakmak…

 

İşte ben geldimin bir diğer adı: ‘Lebbeyk Ya Ali!’

 

* Kufe

 

Nasıl bir hazine bu belde. Cennet bahçelerinden bir bahçe belki de.

 

Adem’den Muhammed’e değmiş nice mübarek eller bu yere.

 

Kufe Camii buram buram tarih. Hz. Nebi’nin namaza durduğu, Cibril’in bulunduğu, Nuh’un gemiyi koyduğu, Ali’nin başının vurulduğu.

 

Sehle Mescidi ise peygamberlerin yatağı. Aş yiyip yaşadığı zamansız kocaman bir mekân.

 

Bir de İmam Ali’nin evi var orada. Küçük küçük odaları; Hasan’ı, Hüseyni, Zeyneb’i Abbas’ı gören bir ev. Hazretin guslünün verildiği direniş evi bu.

 

* Kerbela

 

Hüseyni toprağa ayak basmak bu kadar mı hissettirir kendini. Hüzne gark olmak bu olsa gerek.

 

İmam Hüseyin’in türbesi içre daha da sarıyor seni bir hüzün. Vah Hüseyin! Can Hüseyn! Nice şehitler komşu sana. Peki, başları da var mı mezarlarında?

 

Duydum ki bağrına sarıp gömmüşler o bebeği seninle Efendim!

 

Nasıl bir canilik bu, nasıl bir hırs gözlerinde…

 

Ama var bu dünyanın iki unvanı; Hüseyni olmak ya da Yezidi yolda bulunmak…

 

Dirilt bizi Hüseyn! Dirilt yüreğimizi! Dirilt ruhumuzu! Yoksa dirileceği yok bunların…

 

Bir kabir gördüm az ötende.

 

Yaklaştım ve yaklaştı bir yaşlı adam benimle.

 

Tuttu kabrin korkuluklarını ve seslendi: ‘Esselamu aleyke Ya Habib!’ sanki beraber yaşamışlardı hayatı. Öyle içli ve samimi bir selamdı ki.

 

Habib ibn-i Muzahir vardı bir 75 yaşında. O yaşlı adam da olsun aynı yaşta.

 

Abbasiye’ye vardım Beyne’l Haremeyn’den geçip bir solukta. Sanki yaşdaşım imiş gibi samimi idi Abbas!

 

Ama o nasıl bir makam. Daha kemal yaşı kırka varmadan, daha 35’ine yeni basmışken Vefa’ya vefayı öğreten adam.

 

Civanmertliğin adı Abbas.

 

Soluklanmadan yetirdim kendimi bir tepeye. Tell-i Zeynebiyye’ye.

 

Göğüs kafesinden fırladı fırlayacak yüreği Zeyneb’in. Bir çadırlara koşuyor bir o tepeye.

 

Abbas’ım gitti; gitmese bari Efendisi! Ama Hüseyn de verdi Muhammedi yolda canını Canan’a… Kaldı bir Zeynelabidin. Son yadigârı Nebi’nin…

 

Haymegah derler; gördün mü çadırları…

 

Aslında orada toplanmış tüm acı.

 

Daha gecesi herkes yan yana idi.

 

Kalmadı bir cengâver çatınca öğle vakti.

 

Abbas’ın çadırı en önde. Bacı Zeynep ile Ağabey Hüseyn’in ki dip dibe.

 

Zeynel abidin daha beride ve İmam Hasan’ın emaneti Kasım’ın ise en geride…

 

*Şam

 

Vallahi söz bulmak Şam’a. Yürek ister delikanlı adama.

 

Ebuzer’im de Bilal’im orada… Kimler yok ki o toprakta…

 

Nispeten alçak bir türbe var Şam’da; alışılmışın dışında kubbesi altın da değil; beyaz, bembeyaz bir çatı altında yatmakta o küçük yüreği ile Rukayye…

 

Seyyide Zeyneb diye bir diyara götürür Şam’ın otomobilleri seni.

 

Yine bir başına dertler anası.

 

Ama eminim o kabrin altında bir yol var Kevser Havuzu’na varan.

 

‘Lebbeyk Ya Zeyneb!’

 

Tarifi yok o anların. İki rekât namaz öyle tatlı ki o mermer üstünde. Kalkıp gitmek istesen; çıkma der gibi kapılar. Nereden bulacaksın böyle bir yeri yine!?

 

Ah efendilerim bırakmayın bizleri…

 

Bırakmayın bizleri…

 

N’olur bırakmayın e mi!?

 

 

--  -- -- -- --  ***  -- -- -- --  -- 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter