26 Ekim 2020 Pazartesi Saat:
05:43

Ehl-i Aba’dan Fedek’e

22-06-2020 23:46


 

 

 

 

 

 

 

 

Allah’ın Adıyla...

 

 

“Ben sizin aranızda iki şey bırakıyorum, onlara sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz. Biri Allah'ın kitabı, biri de Ehl-i Beyt'im/itretimdir. Ey İnsanlar! Dinleyin! Hiç kuşkusuz, Allah'ın mesajını tebliğ ettim. Sizler (Kevser) havuzun başında yanıma geleceksiniz. Ben, sakaleyn hakkında nasıl bir tavır takındığınızı soracağım. Sakaleyn; yüce Allah'ın kitabı ve benim Ehl-i Beyt'imdir.” [1]

 

Hz. Resul-i Ekrem’in (saa) meşhur hadisinden yola çıkarak Fedek meselesine kısa bir bakış sunabilirsek, yerinde olacağını düşünüyorum.

 

Ahde vefası olmayan bu cihanın her türlü zorluğunu görmüş ve tatmış bir Peygamber, âlemlere rahmet olarak seçilmiştir ki; her defasında görmediği halde mekruhları haram etmekten geri durmayan ve farzlara bir müstehap gibi amel eden biz gibi ümmeti için sürekli dua etmiş ve şefaat istemiştir. Allah’ın emri ve isteği ile de bu âleme veda etmeden önce de bizlere bu ahiret metaı olan dünyada yolumuzu kaybetmememiz ve gaflete düşüp farklı yollara sapmamamız için iki önemli emanet bırakmıştır. Biri Kur’an-ı Mûbin, diğeri ise Ehl-i Beyt’i’dir.

 

Kur’an’da akıl ve iman sahibi kişilerden müşriklere, kâfirlere kadar hitap eden kıssalar, doğru ve şüphe götürmez bir aydınlıkta olan yollar açıkça belirtilmiştir. Elbette tüm ayetlerin kolayca anlaşılır olduğunu söyleyemeyiz, burada demek istediğim; davranışların teorik olarak anlatımının birbiri ardınca tamamlayıcı ve açıklanabilir olmasıdır.

 

Peki, Ehl-i Beyt’in emanet bırakılmasındaki amaç neydi? Çoğumuzun bildiği üzere biz insanoğlu çocukluktan itibaren söylenileni yapmaktan daha çok gördüğümüzü tabiri caizse taklit etmeyi yani yapılanı öğrenmek ve uygulamakta daha iyi ve buna meyilliyizdir. Ehl-i Beyt’in emanet bırakılmasındaki amaç, Kur’an’ın teorik bilgilerini amele nasıl dökmemiz gerektiğinin örneğini gün ışığına çıkarmaktı. Şöyle ki, ayetlerde bize öğütlenen sabrı, namazı ve daha birçok ibadeti ya da benliğimizi insan-ı kâmile ulaştırma yollarını okuyor ve öğreniyoruz. Öğrenme aşamasından daha önemli bir şey varsa, o da öğrendiğine amel etmededir. Eğer öğrendiğine amel edemiyorsan, öğrenmemiş sayılırsın. Sadi Şirazî’nin de dediği gibi; “Amelsiz âlim, balsız arıya benzer”. Kur’an-ı Kerim ilim âlemidir, Ehl-i Beyt ise bu âlemin âlimidir. Âlimsiz ilim, amelsiz âlim olmaz. Tam da bu denge ve düzen için, Yüce Allah Peygamber’i bu iki ayrılmaz emaneti bizlere bırakmıştır.

 

Gelelim kendisinin yalnızca kendisine eşit olduğu Hz. Fatıma (sa.)’ya… Kimdir Hz. Fatıma?

Evet, o Hz. Peygamber’in (saa) kutlu meyvesidir, ciğer paresidir.

Müminlerin Emiri İmam Ali’nin (as) Allah’a yakınlaşmadaki en iyi yardımcısıdır.

Evet, o Ehl-i Beyt Kerimi Hasan-ı Mücteba’nın (as) emsal âlimesidir.

Evet, o Şah-ı Şüheda, Hakk’ın şehidi İmam Hüseyin’in (as) tac-ı seridir.

Evet, tüm bunlar Hz. Fatıma’ya nispet edilebilir ama Hz. Fatıma yalnızca bu hitaplardan ibaret değildir.

 

Hz. Fatıma (sa) kendi başına, özüyle, canıyla, iffetiyle, keremiyle Fatımadır. Fatıma yalnızca Fatımadır!

 

Hz. Muhammedu’l Emin (saa) bir hadisinde şöyle demiştir:

 

“Fatıma, benim bir parçamdır; kim onu öfkelendirirse beni öfkelendirmiştir.” [2]

 

Bu hadis kendisinden sonra Hz. Fatıma’ya (sa) nasıl davranılması gerektiğinin bilgisini bize vermektedir. Kur’an’da ise Peygamber’i üzen ve incitenler için şöyle buyrulmuştur:

 

“Allah’ın Resulünü incitip, eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.”[3]

 

Dolayısı ile Hz. Fatıma’nın üzülmesi, Hz. Peygamber’in üzülmesine neden olacak ve bu da kaçınılmaz ve zor bir azabı beraberinde getirecektir.

 

Fedek arazisi, bir süre Resulullah’ın (saa) elinde ve mülkiyetindeydi ve onun gelirini Haşimoğulları, fakirler ve çaresizler arasında taksim ediyordu. Sonra şu ayet nazil oldu:

 

“(Ey Habibim! Seninle) Yakınlığı olan kimseye hakkını ver.” [4]

 

Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra Peygamber, Allah’ın emriyle Fedek’i Fatıma’ya (sa.) bağışladı. Bu hususta Resulullah’tan çok sayıda hadis rivayet olunmuştur. Örnekle zikredelim:

 

Ebu Said Hudri şöyle diyor:

“Yakınlarına hakkını ver.” ayeti nazil olduğu zaman Peygamber (saa): “Ya Fatıma! Fedek senindir.” buyurdu."[5]

 

Hz. Peygamber’in (saa) Fedek’i Hz. Fatıma’ya (sa.) bırakmasındaki neden, buradan gelen bol geliri yoksullar arasında dağıtsın ve böylece Arap kabileleri eski kinlerini unutup Hz. Ali’ye (as) yani velayet bayrağına yönelsinler. Aslında Fedek velayet evinin haksızlığa uğramaması ve geçinmesi için bağışlanmıştı. Ebubekir ise Hz. Ali’nin hilafetini gasp etmekle kalmayıp hilafet koltuğuna oturduğunda, Fedek’e el koydu ve Hz. Fatıma’nın işçilerini çıkarıp, yerlerine başkalarını tayin etti.

 

Fedek’in gasp edilmesinde iki önemli etken vardı. Biri, kızkardeşi Aişe’nin Resulullah’ın (saa) diğer eşi Hz. Hatice’ye karşı olan kötü tutumu, ikincisi ise Resulullah’ı hasta yatağında vasiyet ederken sayıklamayı yakıştıracak kadar gözlerini ve kalplerini bürümüş olan hilafet kavgasıydı. Ebubekir, Ömer’in de yersiz öğütleri ve dolduruşuyla birçok defa delilsizliği bahane etmiş ve peygamberlerin miras bırakmadığını öne sürmüştü.

 

Hz. Fatıma uzunca uğraşlar vererek her defasında ayetlerle deliller getiriyordu. Kur’an-ı Kerim’de “Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun”.[6] diye buyrulduğunu dile getirmişti. Ebubekir ise “Allah, Resulü ve sen doğruyu söylüyorsunuz. Ancak ikimizin arasında Müslümanlar hükmetmelidirler. Çünkü beni onlar hilafete seçtiler. Fedek’i de onların onaylamasıyla müsadere ettim.”[7] demişti.

 

Fedek ve biat hadisesi ile haksızlık ve zulme devam ederek velayet evine saldırdılar. Tarihe Kırık Kapı olayı diye geçmiştir. Bu olayı özetle açıklayacak olursak şöyle nakledelim: “Ebubekir, kendisi için halktan tehdit, kılıç ve zorla biat aldıktan sonra Ömer, Kunfuz’la birlikte bir grubu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın evine gönderdi. Ömer odun toplayarak evin kapısını yaktı! Bu rivayetin devamında bazı tabirler kullanılmıştır ancak kalem onları yazmaktan acizdir!”[8] Olayın rivayette bile yazılmaktan çekinilmesi, şiddetin büyüklüğünü ve acizliğini gözler önüne seriyor. Bu olaydan sonra aldığı ağır darbelerden dolayı Hz. Fatıma karnındaki Muhsin adlı çocuğu düşürmüştür. Buna dair de rivayetler vardır.

 

Hz. Zehra (sa.) hastalandığı sırada, Ebubekir görüşme teklifinde bulunmuştu ama kabul edilmiyordu. Hz. Ali’nin (as.) vesilesiyle Ebubekir ve Ömer görüşme iznini almıştı. Hatalarını kabul ettiklerini ve özür dilediklerini söylemişlerdi.. Hz. Fatıma, Resulullah’ın hadisini hatırlattı ve bunu duyduklarını tasdiklemişlerdi. Hz. Zehra (sa.) daha sonra ellerini göğe açarak yalvarmıştı: “Allah’ım! Sen şahit ol, bu iki adam beni incitti. Onları sana ve Resulü’ne şikâyet ediyorum. Onlardan asla razı olmayacağım. Babama kavuşunca onların bana yaptığı eziyetlerini ona da anlatacağım, o, bizim aramızda hüküm versin.”

 

Ebubekir, Hz. Zehra’nın (as.) sözlerinden etkilenip üzülünce, Ömer “Ey Resulullah’ın halifesi! Bir kadının sözlerine mi üzülüyorsun?” diyerek Ebubekir’i kınadı.[9]

 

Bu hadiselerden çıkaracağımız sonuçlara gelecek olursak, bir tarafta Hz. Peygamber’in (saa) iki büyük emaneti olan Kur’an ve İtret; diğer tarafta İtretine emanet ettiği Fedek’e karşı olan tutumlardan anladığımız üzere, Fedek velayetin ve risaleti sürdürme sürecinde mali kaynak olarak anlaşılmamış aksine sadece iktisadi yönüyle hilafetin zulmünün eline geçmiştir. Fedek’in ele geçirilmesi elbette Peygamber’in itretinin saygınlığının düşmesine neden olmamıştır. Fedek sadece mali bir yardım niteliğindeydi. Bunun doğru anlaşılmaması üzerine velayet evinin yüce şahsiyetlerinin haklarını gasp etmekle kalmayıp, direkt olarak itrete saldırmaktan da geri durmamışlardır. Dolayısıyla Peygamber’in tekrar tekrar vurgulayarak emanet bıraktığı, Kur’an’ın ve Ehl-i Beyt’in yani ilim âlemine ve âlimlerine sarılmak ve dosdoğru yolda yürümek yerine hıyanet etmiş ve ebedi yurtlarında yükünü taşıyamayacakları günahlara duçar olmuşlardır.

 

Bize düşen Kur’an’a ve Ehl-i Beyt’e sıkı sıkıya sarılmaktır. Ehl-i Beyt’i bir köşeye bırakıp, Kur’an’ın emirlerini çarpıtarak veya düzenbazlık ederek kurduğumuz sistemlere ayetleri yanlış dayanak etmek, başka yollar edinmek; bizi ancak ve ancak Allah’ın razılığından uzaklaştırır. Eğer ki Allah’ın razı olmasına talip isek, evvel şartımız İtret’in emanetlerine itimat ederek İtret’e yakınlaşmak ve Kur’an’ı Mubin’i amel vesilesiyle yakin etmektir.

 

“Bize doğru yolu göster.

Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [10]

 

 

 

  

 

 

------------------------------------------

[1] Kuleyni, Kâfi, c. 1, s. 29.

[2] Feth’ul Bari; Şerh-i Sahih Buhari, c.7, s.84.

[3] Tevbe,61.

[4] İsrâ, 26.

[5] Keşf’ul-Gumme, c.2, s.102; Dürru’l-Mensur, Celalettin Suyuti, c.2, s.177.

[6] Meryem, 5-6.

[7]  İhticâc-ı Tabersî, c.1, s.141.

[8] İbn-i Kuteybe, el-İmame ve’l-Hilafe, s.160-161.

[9] Bihâru’l-Envar, c.43, s.198; el-İmâmetü Ves Siyaset, s.20.

[10]  Fatiha, 6-7.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Misafir   02-07-2020 14:34

    Resulullah ve hanedanının birlik ve beraberlik çağrısından habersizce, ayrılık meselelerini gündeme getirenlere şaşarım. Hz. Ali bilmiyor muydu zamanında bu meseleyi gündeme taşımayı da siz had bilip gündemde tutuyorsunuz? Fatıma'yı neden bir tek ihtilafi konularda ele alıyorsunuz da, nasıl bir kadın olduğunu yazmıyorsunuz?