22 Eylül 2019 Pazar Saat:
17:37
26-04-2019
  

Dinde Zorlama Var mı, Yok mu?

Eziyet gören ve baskı ve zorlama altında olan birey, aynı zamanda kendi eli altındakilere zorbalık ve zulüm yapmayı da öğrenir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

1. Zorlamanın Dinî Kaynaklarda Yasak Oluşu

 

Din açısından zorlamanın yasak oluşunu aşağıdaki delillerle beyan edebiliriz:

 

A) İnsanın en belirgin özelliği, özgürlüğe ve seçim hakkına sahip oluşudur. Zorlamak, bu özelliğe zıttır ve Allah’ın bahşettiği bu özellikten insanı mahrum etmektir. Kur’ân-ı Kerim’in birçok ayeti insanın özgürlüğüne ve seçim hakkına sahip oluşuna şahitlik yapmakta ve insanı kendi iradesiyle karar alma ve eyleme dökme noktasında özgür bilmektedir.

 

1- Kur’ân-ı Kerim’de bazı ayetler, insanın peygamberlerin hidayetini ve ilahi vahiy nidasını kabul etmede özgür olduğunu açıkça belirtmektedir:

 

 اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا 

 

“Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”[1]

 

 وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ 

 

“Semud’a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.”[2]

 

 مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰ 

 

“Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur.”[3]

 

 وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ 

 

“Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”[4]

 

2- Bazı ayetlerde de insanın belalara uğramasına ve imtihana tabi tutulmasına işaret edilmiştir. Bu ayetler de insanın seçim hakkının olduğunu açıkça beyan etmektedir. Zira imtihan ve sınama, imtihan olan kimsenin seçme hakkına sahip olduğu anlarda mana kazanmaktadır:

 

 اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ نَبْتَلٖيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمٖيعًا بَصٖيرًا 

 

“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının suyundan) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.”[5]

 

 اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا 

 

“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir ziynet yaptık.”[6]

 

3- Bazı ayetlere göre de, insanın ahlâkî davranışlarının sorumlusu kendisidir ve bu söz, insan eğer fiillerini kendisi seçme hakkına sahipse bir anlam kazanmaktadır:

 

 كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهٖينَةٌ 

 

“Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.”[7]

 

 وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ 

 

“Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!”[8]

 

 لَا يُسْپَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْپَلُونَ 

 

“Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.”[9]

 

Zikredilen ayetlerden anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerim’in bakış açısı insanın özgür bir varlık ve hareketlerinde seçme hakkına sahip olduğu yönündedir. Bu özellik, sadece insana verilmiş ilahî bir hediyedir ve insanın gelişip kemale ermesi bu özgürlüğe ve seçme hakkına bağlıdır. Şimdi, eğer eğitmen öğrenciye baskı yapıp bazı işleri zorla kabullendirmeye çalışırsa, ona bahşedilmiş olan bu ilahî hediyeden, kendine ait öz haklarından mahrum bırakmış ve seçme hakkını elinden almış sayılacaktır. Fertleri kendi öz haklarından mahrum bırakmak, şeriatın emirlerine, toplumsal kurallara ve uluslararası hukuka terstir.

 

B) Kur’ân-ı Kerim’in metodu ve tarzı, zorlamaktan ve baskıdan uzak durmaktır. Kur’ân insana yolu gösterir, seçimi insanın sorumluluğuna bırakır ve bu daveti kabul etme noktasında insanı zorlamaz ve ona baskı yapmaz. Bakara suresinin 256. ayetinde Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

 

 لَا اِكْرَاهَ فِى الدّٖينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَىِّ 

 

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.”

 

Allame Tabatabaî bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor: “Din­de zor­la­ma yok­tur, ifa­de­sin­de, zor­la da­ya­tı­lan din­sel inan­cın ge­çer­siz­li­ği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Çün­kü din, te­o­rik bil­gi­ler sil­si­le­si­dir ve bu­nu pra­tik bil­gi­ler sil­si­le­si iz­ler. İki­si­nin top­la­mı­na inanç­lar (iti­kat) de­nir. İti­kat ve iman kal­bi il­gi­len­di­ren ol­gu­lar­dır. Kalp üze­rin­de zor­la­ma­nın, da­yat­ma­nın hük­mü geç­mez. Çün­kü zor­la­ma­nın et­ki­si, an­cak za­hi­ri amel­ler, be­den­sel fi­il ve ha­re­ket­ler üze­rin­de gö­rü­le­bi­lir. Kal­bi inanç­la­ra ge­lin­ce, bu alan­da iti­kat ve id­rak ka­bi­lin­den olan kal­bi se­bep­ler rol oy­nar. Ce­ha­let­ten bil­gi­nin doğ­ma­sı mu­hal­dir ya da bi­lim­sel ol­ma­yan öner­me­ler­den bi­lim­sel tas­di­ke var­mak imkân­sız­dır.

 

Do­la­yı­sıy­la, ‘Din­de zor­la­ma yok­tur’ ifa­de­si, eğer ha­ber ni­te­lik­li bir öner­mey­se, tekvinî ve oluş­sal bir du­ru­mu an­la­tı­yor­sa, bun­dan her­han­gi bir kim­se­yi di­ne ve inanç sis­te­mi­ne bağ­lan­ma­ya zor­la­ma­nın ge­çer­siz­li­ği­ne iliş­kin din­sel bir hü­küm do­ğar. Eğer ya­sa koy­ma ve ku­ral bil­dir­me ni­te­li­ğin­dey­se ki onu iz­le­yen cüm­le bu ni­te­li­ği­ni pe­kiş­tir­mek­te­dir, ‘Şüp­he­siz, doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır.’ Bu du­rum­da, ‘Din­de zor­la­ma yok­tur’ cüm­le­si, bir in­sa­nı inanç sis­te­mi­ne bağ­lan­ma­ya, iman et­me­ye zor­la­ma­nın ya­sak ol­du­ğu­nu ifa­de et­miş olur. Bu ya­sak­la­ma, tekvinî ve oluş­sal bir ger­çe­ğe da­ya­nı­yor de­mek­tir. Tev­ki­nî ger­çek ise, az ön­ce açık­la­dı­ğı­mız gi­bi şu şe­kil­de ifa­de edi­le­bi­lir: Zor­la­ma, an­cak be­den­sel fi­il­ler aşa­ma­sın­da et­ki­li ola­bi­lir, kal­bî inanç­lar aşa­ma­sın­da de­ğil.

 

Yü­ce Al­lah bu hük­mü şu şe­kil­de açık­la­mış­tır: ‘Şüp­he­siz, doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır.’ Bu ifa­de bir ba­kı­ma, malulden ha­re­ket­le il­le­ti açık­la­ma ni­te­li­ğin­de­dir. Çün­kü yö­ne­ti­min­de hik­me­ti esas alan akıl­lı bir yö­ne­ti­ci, bir li­der, an­cak em­re mu­ha­tap olan­la­rın an­la­yış­la­rı­nın ba­sit­li­ği ve yö­ne­ti­len­le­rin zi­hin­le­ri­nin ye­ter­siz­li­ği ya da baş­ka ne­den­ler­den do­la­yı, ger­çe­ği açık­la­ma imkânı bu­lun­ma­yan önem­li me­se­le­le­rin al­gı­la­nı­şı ve uy­gu­la­nı­şı bağ­la­mın­da zor­la­ma ve da­yat­ma, tak­li­de em­ret­me ve ben­ze­ri yön­tem­le­re baş­vu­rur.

 

İyi ve kö­tü yö­nü açık­la­nan, ya­pıl­ma­sı ya da ya­pıl­ma­ma­sı du­ru­mun­da ne tür bir akıbetle kar­şı­la­şı­la­ca­ğı be­lir­le­nen önem­li me­se­le­le­rin be­nim­se­nip ge­rek­le­ri­nin ya­pıl­ma­sı bağ­la­mın­da zor­la­ma ve da­yat­ma yön­te­mi­ne baş­vur­ma­ya ge­rek yok­tur. Tam ter­si­ne, bu hu­sus­ta in­san, iki şık­tan bi­ri­ni yap­ma, iki akıbetten bi­ri­ni seç­me öz­gür­lü­ğü­ne sa­hip­tir. Di­nin ger­çek­le­ri ve yo­lu ilâhî du­yu­ru­lar ve pey­gam­be­rin pra­tik ya­şa­yı­şı ara­cı­lı­ğı ile açık­lı­ğa ka­vuş­muş ol­du­ğu için, doğ­ru­lu­ğun din­ce tem­sil edil­di­ği, di­ne tâbi ol­ma­nın doğ­ru yol­da ol­ma an­la­mı­na gel­di­ği, di­ni ter­k et­me­nin, hü­küm­le­ri­ni uy­gu­la­ma­ma­nın sa­pık­lık ol­du­ğu açık­lı­ğa ka­vuş­muş­tur. Bu ba­kım­dan, bir kim­se­nin bir baş­ka­sı­nı di­ne gir­me­ye zor­la­ma­sı ge­rek­mez.”[10]

 

Başka bir ayette şöyle buyurulmuştur:

 

 وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِى الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَمٖيعًا اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِنٖينَ 

 

“(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”[11]

 

O halde ilahî sünnet, fertleri zorlayarak iman etmeleri ve dinî inançları kabullenmeleri yönünde değildir. Zira zorlamayla kabul edilen inancın hiçbir faydası yoktur ve insanın gelişim ve kemale ermesini sağlamaz.

 

Başka bir ayette de Hz. Peygamber (s.a.a) hatırlatıcı ve uyarıcı olarak tanıtılmış ve görevinin uyarmak ve mesajı ulaştırmak olduğu beyan edilmiştir. Aynı şekilde Peygamber’in insanları imana davet ederken baskı yapmasını ve zorlamasını nefyetmiştir:

 

 فَذَكِّرْ اِنَّمَا اَنْتَ مُذَكِّرٌلَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ 

 

“O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”[12]

 

 نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَعٖيدِ 

 

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.”[13]

 

Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim’in bakış açısına göre beşeriyetin en büyük eğitmeni ve şeriatı en kapsamlı şeriat olan Allah Resulü’nün (s.a.a) davetinde zorlama yoktur. Zira hak ve batıl açıktır ve akıl gücüyle ve kulak, göz, kalp vs. gibi tanıma uzuvlarıyla donanmış olan insan, yolunu belirleyebilecek özgürlüğe ve seçim hakkına sahiptir. Artık gelişip insanî ve ilahî kemale erebilmek için kendi başına hidayet yolunda adım atmalıdır. Zira baskı ve zorlama ile manevi kemallere eremeyecektir.

 

Kur’ân açısından Muhammedî şeriatta baskı ve zorlama olmadığı gibi, ondan önceki şeriatlarda da baskı ve zorlama yoktur. Kur’ân-ı Kerim ilk şeriat sahibi Hz. Nuh’un ağzından şöyle buyurmaktadır:

 

 قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّٖى وَاٰتٰینٖى رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهٖ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ 

 

“(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[14]

 

Allame Tabatabaî bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlamayı reddeden ayetlerden biri olan bu ayet bu hükmün en eski şeriatlarda da var olan bir dinî hüküm olduğunu gösterir. Nuh peygamberin şeriatında da bu hükmün var olduğu görülüyor. Bu hüküm hiç nesih edilmeden günümüze kadar geçerliliğini sürdürmüştür.”[15]

 

C) Allah Resulü’nün (s.a.a) sünneti de baskı ve zorlama yapmamaktı. Emirülmüminin İmam Ali (a.s) Hz. Peygamberi anlatırken şöyle buyurmaktadır:

 

“Peygamber her zaman güler yüzlü, iyi ahlâklı ve yumuşak huyluydu; sert ve kötü huylu değildi.”[16]

 

Hz. Peygamberin (s.a.a) bu özelliği, onun hayatı boyunca özellikle peygamberlik yaptığı yirmi üç yılda başarılı olmasının sırrıydı. Kur’ân’da bu noktaya işaret etmektedir:

 

 فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ 

 

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”[17]

 

Eğer ilahî rahmet olmasaydı, Hz. Peygamber iyi ve yumuşak huylu davranmak yerine sert ve kötü huylu davransaydı ve hoşgörülü ve dostça tavırlar yerine baskı ve zorlama yolunu seçseydi, şüphesiz davetinde bu kadar başarılı olamazdı. Allah Resulü bu ilahî rahmetten faydalanarak, insanları sorumluluğunu aldığı şeriata davet etti. Kur’ân’ın buyruğuna göre her ne kadar insanların iman etmemesinden rahatsız ve bundan dolayı canını vermek üzere olsa da baskı ve zorlamayla insanların iman etmesine razı değildi. Vahiy şöyledir:

 

 قَدْ جَاءَكُمْ بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ عَمِىَ فَعَلَيْهَا وَمَا اَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفٖيظٍ 

 

“(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”[18]

 

Zira Hz. Peygamber (s.a.a) çok iyi biliyordu ki, kâfirler ona karşı gelseler, onunla tartışıp ona savaş açsalar da kendisinin ilahî mesajı iletmekten başka vazifesi yoktur ve insanların bu davet karşısındaki negatif veya pozitif her türlü tavrının hesabı Allah’a aittir. Çünkü Allah, kullarının eylemlerini gören ve onlardan haberdar olandır.

 

 فَاِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِىَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ وَقُلْ لِلَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّٖنَ ءَاَسْلَمْتُمْ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِالْعِبَادِ 

 

“Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i Kitaba ve ümmîlere de: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’ de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.”[19]

 

Hz. Peygamberin mantığında zora koşma, eziyet etme ve baskı yoktu. Bilakis, dostluk ve hoşgörü ile davet sorumluluğunu yerine getiriyor ve şöyle buyuruyordu:

 

“Allah beni davetçi olarak göndermiştir, eziyet eden ve zora koşan değil.”[20]

 

O kendi yarenlerine daima “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”[21]buyuruyordu.

 

Eğer din hakkında konuşup insanları Allah’a ve onun hidayetine davet ediyorsanız, onları nefret ettirecek şeyler yapmayın ve onları dinden soğutup uzaklaştıracak şeyler söylemeyin: “İnsanlarla Allah’ları hakkında konuştuğunuzda, onları nefret ettirecek ve onlara zorluk çıkaracak şeyler söylemeyin.”[22]

 

Rahmet Peygamberi (s.a.a), hoşgörü ve tatlılıkla insanları kendisine ve hakka cezbetti. Bir bedevî Arap Peygamberimizin (s.a.a) yanına gelmişti ve ondan bir şey istedi. Hz. Peygamber de ona bir şey verdi, ancak bedevî verilen şeye razı olmadı. Nankörlük edip haddini aştı. Peygamberimizin yanındakiler sinirlendiler. Bedevîye doğru hamle edecekken Hz. Peygamber sakin olmaları için onlara işaret etti. Sonra bedevîyi evine götürdü, bir miktar daha bir şeyler verdi ve ardından da “Razı oldun mu?”diye sordu. Peygamberin yaşam koşullarını ve buna rağmen cömertliğini yakından gören bedevî “Evet, Allah hayrını versin.” dedi. Yüce Peygamberimiz ona şöyle buyurdu: “Ashabımın yanında bana söylediklerinden dolayı onlar sana sinirlendiler. Sana karşı sakinleşmeleri için bu razı oluşunu onların yanında da söylemeni isterim.”Bedevî kabul etti ve ertesi gün Peygamberin (s.a.a) dediklerini aynen yaptı.[23]

 

Peygamber bu hoşgörüsüyle hem onun yoldan çıkmasını önledi, hem ashabını sakinleştirerek bedevînin zarar görmesine mani oldu ve hem de ashabına insanları hidayet etmenin ve sapkınlıktan kurtarmanın yolunun düşmanca davranıştan ve zorlamaktan geçmediğini öğretti. Bilakis hidayet yolu, hikmetli davranış, güzel öğüt ve iyilikle tartışmadır.

 

Allah Resulü (s.a.a) davetçileri ve elçileri çeşitli şehirlere göndereceğinde, onlara insanları müjdelemelerini, işleri kolaylaştırmalarını ve nefret ettirmeden ve dinden uzaklaştırmadan uyarmalarını tavsiye ederdi.

 

Tarih Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) Muaz b. Cebel’i Yemen’e davetçi olarak gönderirken buyurduklarını şöyle kaydetmiştir:

 

“Ey Muaz! İnsanlara müjde ver, nefret ettirme ve işleri onlara kolaylaştır, zorlaştırma.”[24]

 

İslâm’ı tebliğ için gidiyorsun, işinin aslı insanları sevindirmek ve onları İslâm’a cezbetmektir.  Öyle bir şey yap ki insanlar İslâm’ın meziyetlerini ve güzelliklerini anlasınlar ve İslâm’a yönelsinler. Peygamber Muaz’a “Uyarma” dememiştir, zira insanları uyarmak Kur’ân’ın belirlediği programlardan birisidir. Hz. Peygamber’in buyurduğu nokta şuydu: “Müjde ver, nefret ettirme.” İnsanları İslâm’dan nefret ettirip uzaklaştıracak bir şey yapma. Konuyu insanları İslâm’dan kaçacak şekilde anlatma.

 

Mekke’nin fethinden sonra, İslâm’ın yüce Peygamberi (s.a.a) kabileleri İslâm’a davet etmek için Mekke etrafındaki şehirlere ordular gönderdi. Hz. Peygamber gönderdiği şahıslara sadece davet etmeyi ve savaşmamalarını tavsiye etmiş ve insanların kendi seçimleriyle İslâm’a girmelerini istemiştir. Bu şahıslardan birisi, Benî Cezime kabilesine gönderilen Halid b. Velid idi. Halid, Peygamber’in tavsiyesine uymadı ve silahını yere bırakmalarına ve teslim olmalarına rağmen Benî Cezime kabilesi efratlarının elini bağlatıp bazılarını da öldürdü. Haber Hz. Peygamber’e (s.a.a) ulaştığında çok rahatsız oldu ve kıbleye yönelip şöyle buyurdu: “Allah’ım! Ben Halid’in yaptığından sana sığınıyorum.”Hz. Peygamber Benî Cezime kabilesinin gönlünü almak ve başlarına geleni telafi etmek için para vererek Hz. Ali’yi (a.s) gönderdi. Hz. Ali (a.s) onlara merhametle yaklaşıp gönüllerini aldı, öldürülenlerin kan parasını kan sahiplerine verdi ve diğer zararlarını karşıladı. Arta kalan parayı da kabilenin gönlünü aldığından emin olmak için aralarında taksim etti. Hz. Ali (a.s) Peygamber’in yanına geri döndüğünde yaptıklarının raporunu verdi. Hz. Peygamber öyle sevindi ki ona şöyle buyurdu: “Ey Ali! Yapmış olduğun iş yerinde ve çok güzel bir işti.”[25]

 

Baskı ve zorlamadan sakınmak, Hz. Peygamber’in (s.a.a) sadece ashabına tavsiye ettiği bir davranış şekli değildi. Ülke reislerine gönderdiği mektupta da kendisi aynı şekilde davranıyordu. Genel bir araştırmayla, Hz. Peygamber’in (s.a.a) kabile ve ülke reislerine saygı ve merhametle davette bulunduğu ve onları savaşla ve zorlamayla tehdit etmediği görülecektir. Allah Resulü (s.a.a) mektuplarında “…kabul etmediğiniz takdirde, kabilenizin ve kavminizin günahı sizin üzerinizdedir.” diyerek onları tehdit edip zorlamıyor, sadece uyarıyordu.[26]

 

D) İmam Ali’nin (a.s) de mantığı, zorlamak ve baskı yapmak değildi. İmam Ali (a.s) insanın kendi yolunu seçerken düşüncesine, iradesine, istiklaline ve özgürlüğüne saygı duyardı. İnsanların baskı ve zorla İslâm’ı kabul etmesini istemezdi. Kendi ecdadının doğru ve hak üzere olduklarını bilmesine rağmen evlatlarına yapmış olduğu tavsiyelerde onları ecdatlarının yolunu kabul edip etmemekte serbest bırakmıştı. İlk önce onların yolunda hareket etmeyi tavsiye ederdi ve ardından da özetle şöyle buyururdu: Eğer bazı durumlarda atalarının sünnetini ve yaptıklarını beğenmezsen üzerinde kendin düşün ve araştır. Allah’tan da sana bu araştırmada hidayet etmesini iste ki şüphelerin içine yuvarlanmayasın ve bilmeden düşmanlık etmeyesin.

 

“Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah’tan çekinmen, Allah’ın farzlarını yerine getirmen, senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz kişilerin yolunu tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah’tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenalıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin/seçimin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması caiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.”[27]

 

İmam Ali (a.s), ülke siyasî açıdan en zor durumundayken dahi insanların zorla kendisine uymasını istemedi ve Muaviye ile yapacağı savaşta onları katılıp katılmama konusunda özgür bıraktı. Tüm savaşlarında insanların orduya katılma veya karışmama konusunda seçimi kendilerinin yapması için onları özgür bıraktı. İnsanlar ona itaat etme konusunda biat ettikleri halde, Muaviye ile savaşmak için hiç kimseyi zorla kendi yanında götürmedi. Şöyle buyurmuştu:

 

“Yaşamayı seviyorsunuz; ben de istemediğiniz şeye sizi zorlayamam.”[28]

 

Başka bir nakilde İmam, Medine’de ordudan kaçıp Muaviye’ye katılanlar yüzünden rahatsız olan ve çare arayan komutanı Sehl b. Huneyf el-Ensarî’ye mektubunda şöyle yazmıştır:

 

“Yanında olan, idaren altında bulunan kişilerin bir kısmının birer birer Muaviye’ye katıldığını haber aldım. Onların gitmesiyle sana uyanların sayısının azaldığına, onların yardımından mahrum kaldığına hayıflanma. Onların hidayetten ve haktan kaçarak körlüğe ve bilgisizliğe sığınarak gitmeleri, onlara sapıklığa düşmek bakımından yeter bir belâdır. Senin için de onlardan kurtulmak bakımından adeta şifadır.”[29]

 

İmam Ali (a.s), Abdullah ibn Abbas’ın yerine Fars bölgesine vali olarak atadığı Ziyad ibn Ebih’e sertlikten ve zorlamadan uzak durmasını emretmiştir:

 

“Adaleti icra et ve zulümden sakın; zira zulüm, halkı avare eder ve adaletsizlik, kılıcı kınından çeker.”[30]

 

İmam Ali (a.s), Malik Eşter’e de yazdığı emirnamede baskı ve zorlamadan sakınmasını emretmiş ve zorlamaktan sakınan rehbere halkın itimat edeceğini buyurmuştur:

 

“Bil ki halkı valiye itimat etmeye cezbeden, onlara ihsanda bulunmak, vergilerini düşürmek ve vazifeleri olmayan işlere zorlamamaktan başka bir şey değildir.”[31]

 

Zorlamak, öğrencinin eğitmenine karşı beslediği hüsn-ü zannı, su-i zanna dönüştürür ve nefret etmek ve eğitmene muhalefetten başka hiçbir sonucu yoktur. Bazen İmam’ın kontrolü altında olan bölge halkı bir işi yapmak istiyorlardı ve bundan dolayı sorumlu olan validen hükümet kararı talebinde bulunuyorlardı. Vali de İmam’a mektup yazıp hükümet kararı istediğinde İmam şöyle buyuruyordu:

 

“Ben hiç kimseyi, yapmak istemediği bir şeye zorlamam.”[32]

 

İmam yukarıdaki cümleyi Kurze ibn Ka’b’ın yazmış olduğu mektubun cevabında buyurmuştur. Kurze mektubunda şöyle yazmıştı: “Halk yanıma gelip eski bir nehirlerinin olduğunu ve bölgelerinin yeşermesi için yeniden kazılması gerektiğini söylüyorlar. Sizin böyle bir emri vermeniz için bana rica ediyorlar.” İmam da cevabında yukarıdaki cümleyi buyurmuş ve şöyle yazmıştır:

 

“Onları davet et ve birlikte meşveret edin. Eğer durum dedikleri gibiyse, çalışmak isteyenlere izin ver. İşin sonucu da (su ile dolmuş nehir de) o işte çalışanlarındır…”

 

Şimdiye kadar nakledilenlerden anlaşılmıştır ki, hem Kur’ân’ın mantığı, hem Allah Resulü’nün (s.a.a) sünneti ve hem de İmam Ali’nin (a.s) ve diğer imamların sünneti, özellikle inanç konularında baskı ve zorlamadan sakınmaktır. Aynı şekilde baskı ve zorlama, insanı özgür ve seçim hakkı bulunan bir varlık olarak gören insanbilim temellerine terstir.

 

Zikredilenler, insanı itaatkâr ve inançlı yapma konusunda baskı ve zorlamanın yasak oluşu hakkındaki delillere genel bir bakıştır. Elbette bu deliller, dini tebliğ etmeye ve teklif yaşından sonrasına yöneliktir. Ancak eğitim hakkında ve özellikle küçük yaşlara yönelik eğitimde Hz. Peygamberin şu hadisine istinat edilebilir:

 

“Evlat (ilk) yedi yıl efendidir, (ikinci) yedi yıl köledir…”[33]

 

Peygamber’in (s.a.a) bu buyruğuna göre, çocuk ilk yedi yılda efendidir ve efendiliğin gereği de onun özgür olmasıdır. Bu yıllar içinde ona bir şey emredilmez ve bir şeyden men edilmez, baskı ve zorla bir şeyi yapmaya veya yapmamaya mecbur bırakılmaz. Öyleyse bu yaşlardaki çocukların eğitiminde onları zorlamak yasaktır. Ancak ikinci yedi yıl, Peygamber’in buyruğuna göre kölelik; (bir şeyi yapması veya yapmaması için) izin alması gereken yıllarıdır. Zira köleliğin gereği budur.

 

Bu yöntemi beyan etmekteki kastımız, eğitimin genelinde baskı ve zorlamayı kabul etmememiz değildir. Kastımız, eğitime hâkim olan ruhun baskı ve zorlamadan uzak olması gerektiğidir. İster istemez bazı durumlarda bu yöntemi de kullanmak gerekmektedir.

 

İslâm genel olarak hiç kimseye mutlak bir özgürlük vermemektedir. Öğrenciyi kendi haline bırakmak da, hatta gerekli olan durumlarda onu zorlamamak da aklın kabul edebileceği bir yöntem değildir. Kısas, diyet, hadler ve İslâm şeriatındaki diğer hükümlerin ve hatta dindar olmayan toplumlardaki hüküm ve kanunların varlığı, bireylerin özgürlüklerinin sınırları olduğuna ve fertlerin eğitiminde zorlamaya izin verilmesine işaret etmektedir.

 

Başka bir ifadeyle, bireyin eğitiminde birinci ilke seçiminde özgür olmasıdır. Ancak birey özgür seçimiyle ilahî hidayet yolundan çıkıp kendisine ve toplumuna zarar verecek ortamı yaratması durumunda özgürlüğü kısıtlanır. İslâm böylesi durumlarda ebeveyne ve eğitmenlere, çocuğu zorlayarak ve hatta ona bedensel ceza vererek yanlış yoldan döndürüp kurtarmaya izin vermiştir.

 

2. Zorlamanın Tatsız Sonuçları

 

Aslında eğitim, bireyin kendi isteği ve içsel motivasyonu olmadan gerçekleşmez. Eğitim sanatı, tehdit, baskı ve zorlamayla bireyin eğitimi değil, tamamen öğrencinin, kendisini eğitmen ile eğitmek ve problemlerini gidermek istemesidir. Eğitim yolundaki engeller, güç kullanılarak ortadan kaldırılabilir. Ancak bireyler zorlanarak eğitim yoluna çekilemez ve iman kalplerine zorlayarak yerleştirilemez. Bireyin kendisi istemeli ve eğitim için işbirliği yapmalıdır ki hem kendisindeki ve hem de eğitimi kabul etmesi karşısındaki engeller ortadan kaldırılabilsin. İnsanları diktatörce davranışlarla kendine yol arkadaşı edebilirsin, ancak böyle bir hareket fıtrata uygun eğitim değildir ve zaten eğitim önündeki en ciddi engeller olan nifaka ve küfre neden olur.[34]Baskı ve zorlama eğitim açısından kötü sonuçlar doğurur. Şimdi bunlardan birkaçına değineceğiz.

 

2.1. Eğitilmemek

 

Genel bir bakışta, baskı ve zorlamanın ilk ve en büyük sonucunun eğitilmemek olduğu söylenebilir. Eğitmenin baskı ve zorlama yöntemini kullanmaktaki amacı, öğrenciyi eğitmek ve onu hidayet yoluna sokmaktır. Hâlbuki bu yöntem tam ters etki yapmaktadır ve aslında kendisi eğitim önündeki bir engeldir. Zira insan, özgür bir ruha sahip olduğu için diktatörlüğü, baskı ve zorlamayı kabul etmemekte ve bunlara tepki göstermektedir. Diğer taraftan zorlamaya dayalı bir eğitim insan tabiatına ters olduğundan dolayı bu, onun eğitilmesini engellemektedir.

 

“Eğitimin insanın tabiatıyla kaynaşması gerekir ve fıtratıyla bir olmalıdır. ‘Dışarıdan’ olan her çeşit eğitim ve öğrencinin tabiatıyla ve fıtrî içsel motivasyonuyla uyumlu olmayan her çeşit kural, başarısızlıkla sonuçlanacaktır.”[35]

 

Yani eğitmen tarafından öğrenciye dışarıdan zorlanan ve onun fıtrat ve içsel istekleriyle uyumlu olmayan her çeşit eğitim, başarısız olacaktır. Zira gerçekten kabul edilmiş olmayacaktır. Kabul edilmiş olsa bile bu, yüzeysel olacaktır.

 

Eğitmek, öğrencinin kalbinde inanç oluşturmak ve ona imanı yerleştirmektir. Şehit Mutahharî’nin bu konudaki görüşü şöyledir: “İman ve inanç baskıyla oluşturulmaz, sevgi ve aşk baskıyla oluşturulmaz, içsel temayüller baskıyla oluşturulmaz… Evet, birisi ‘filancayı seviyorum’ diye yalan söyleyene kadar dövülebilir. Ancak eğer dünyanın tüm sopalarını sırtında kırsan dostluk oluşur mu? Böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkânsızdır. Bunun başka bir yolu var. Yolu hikmet ve güzellikle nasihattir, yolu güzellikle mücadeledir.”[36]

 

İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “İlahî delil ve hüccetler, baskı ve zorla oluşturulmaz.”İmam bir cümleyi devamlı söylerdi: “Beni kaybetmeden önce sorun bana.”Bir seferinde, Yahudînin biri terbiyesizce İmam’a itiraz etti ve hiçbir şey bilmeyen ama iddialı biri olduğunu söyledi. İmam’ın yarenleri ona karşı gelmek için davrandıklarında, onları bu hareketlerinden men etti ve şöyle buyurdu: “Onu bırakın ve acele etmeyin. Zira ilahî hüccetler zorla ikame edilmez ve ilahî deliller zorla ispat edilmez.”Eğer ilahî hüccetleri ikame etmek istiyorsanız, yolu yumuşaklık ve hoşgörüdür. Zira iş, kalp ve düşünceyledir. Sonra İmam şöyle buyurdu: “Her ne sorun varsa sor ve ben cevap vereyim.”Yahudî sorusunu sordu ve İmam da cevap verdi. Yahudî aldığı cevabın doğru olduğunu tasdik için de başını sallıyordu. Sonunda kelime-i şahadeti söyledi ve Müslüman oldu.”[37]

 

Eğer İmam yarenlerini sakinleştirmeseydi ve onlar o Yahudî’yi kızarak ve döverek yerine oturtsalardı, asla Müslüman olmamakla birlikte, İslâm’dan, Müslümanlardan ve İmam’dan nefret edecekti ve onlara karşı kalbinde kin besleyecekti.

 

Eğitim, eğitmenin programlarının öğrencinin kalbinde kabulüyle gerçekleşir. Eğer kalbin böyle bir rağbeti olmazsa ve programlara ilgisiz davranılırsa sonuca ulaşmayacaktır. Zira kalbe baskı ve zorlama olursa, körleşir ve programın güzelliklerini ve faydalarını anlamaz. Bu nükte, zarif bir psikolojik tespittir ve bunu bin dört yüz yıl önce İmam Ali (a.s) açıkça dile getirmiştir: “Kalplerin ilgi, ikbal ve ayrılık halleri vardır. Öyleyse ilgi ve ikbal hallerinde onları ele geçirin (yani kalbin temayülünü artırın ve onu zorlamayın). Zira kalp zorlanırsa körleşir (ve bu durumda anlayış ve kabulden yoksun kalır).”[38]

 

2.2. İzzet-i Nefsin Tezyifi

 

Zorlamanın sonuçlarından birisi de bir tür aşağılanma duygusundan kaynaklanan izzet-i nefsin tezyifi, yani gururun kırılması olabilir. Bazı durumlarda bireyin duygularına, inançlarına ve temayüllerine dikkat edilmezse, öğrencinin nadiren seçme hakkı olsa ve kendinden güçlüler tarafından bazı işleri kabul etmeye mecbur bırakılsa, kendine güven duygusu zayıflar ve bir çeşit boşluk, beyhudelik ve işe yaramazlık hissine duçar olur. Eğer bu duygular şiddetlenirse, aşağılık kompleksiyle sonuçlanır.

 

Kendini küçük görme, kendine güvensizlik, birine bağımlılık ve körü körüne itaat etmek de baskı ve zorlamanın sonuçlarındandır. Devamlı baskı altında olan, karar verme ve seçim cesareti ve izni olmayan ve baskı değneğini devamlı başının üstünde gören bir insan, hayat neşesini kaybeder ve sonunda hayata küser.

 

2.3. Nifak ve İkiyüzlülük

 

Zorlama, nifak ve ikiyüzlülük isminde tehlikeli sonuçları da beraberinde getirebilir. Birey kendi isteği olmadığı halde zorlama nedeniyle bir işi kabul ettiği için nifak tehlikesine düşebilir. Zira bir taraftan kendi isteklerinden, eğilimlerinden ve inançlarından vazgeçememektedir, diğer taraftan da kendisini mecbur bırakan güç karşısında direnememektedir. Bundan dolayı nifaka yönelecektir. Ne zaman kendisini kontrol altında tutan eğitmeni uzakta görse, hırsla zorla men edildiği şeyi yapacaktır. Ancak eğitmeninin yanında kendini halis itaatkâr ve programları uygulamaya hazır biri gibi gösterecektir.

 

2.4. Misilleme Girişimi

 

Eğitmene misilleme girişimi de zorlamanın başka bir sonucu olarak karşımıza çıkabilmektedir. Zira insan ruhu, baskı ve zorlama karşısında sınırlı derecede direnebilmektedir. Eğer zorlama, insan ruhunun direnebileceği sınırı geçerse, öğrenci asileşir ve eğitmene itaat etmez, yardımcı olmaz ve işbirliği yapmaz. Eğer gücü yetiyorsa eğitmenine karşı açıkça direnir ve ona eziyet etme girişiminde bulunur. Eğer gücü yetmiyorsa, gizli olarak intikam almaya ve işleri bozmaya çalışır.

 

2.5. Kötülüğü Öğrenme

 

Eziyet gören ve baskı ve zorlama altında olan öğrenci, aynı zamanda kendi eli altındakilere zorbalık ve zulüm yapmayı da öğrenir. Zira eğitmenler, öğrenciler için her zaman pratikte modeldirler. Eğitmenlerin sergilediği her türlü davranış, öğrencilere aynı şekilde intikal edebilir.

 

Özet

 

Zararlı yöntemlerden üçüncüsü baskı ve zorlamadır. Baskı ve zorlamanın kanun koyucu açısından yasak oluşunu aşağıdaki delillerle beyan edebiliriz:

 

1-  Ayet ve hadisler. İnsanın en belirgin özelliklerinden birisi, özgür ve seçme hakkına sahip oluşudur. Bireye baskı yapmak ve zorlamak, ona bahşedilmiş ilahî hediyeden mahrum bırakmaktır ve bu şeriat ve geleneklerin zıddı bir davranıştır.

 

2-  Kur’ân-ı Kerim’in açık ayetine göre, ilahî sünnet insana imanı ve dinî inancı zorla ve baskıyla kabullendirmek değildir. Bu nokta Kur’ân’ın “Dinde zorlama yoktur…”[39]gibi birçok ayetinde görülmektedir.

 

3-  Allah Resulü’nün (s.a.a) sünnetinde ve pratik yaşantısında da baskı ve zorlama olmadığını görmekteyiz. Yüce İslâm Peygamberi’nin insanlara ve toplumun değişik sınıflarına davranışını ve ahlâkını anlatan ayet ve hadislerde bu konuya açıkça işaret edilmiştir. Bu bölümde bunlardan bazılarına değindik.

 

4-  İmam Ali’nin (a.s) mantığı da baskı ve zorlamayı terk etmek yönündedir. İmam’ın halkla olan diyaloglarından ve valilerine yazdığı emirnamelerden bazılarını, bu konuyu teyit etmesi açısından yine bu araştırmada zikrettik.

 

Eğitim için kullanılan bu yöntemin en bariz sonucu öğrenciyi eğitememektir. Zira eğitmek, eğitim programıyla eğitilebileceğine dair öğrencide inanç oluşturmaktır. Baskı kurarak ve zorlayarak kalpte inanç oluşturulamaz. Buna ilave olarak, aşağılık kompleksi, kendini küçük görme, kendine güvensizlik, birine bağlılık, körü körüne itaat, nifak ve ikiyüzlülük ve intikam ve misilleme girişimi de baskı ve zorlamanın yol açacağı zararlardan bazılarıdır.

 



[1]     İnsan, 3.

[2]     Fussilet, 17.

[3]     İsra, 15.

[4]    Kehf, 29.

[5]     İnsan, 2.

[6]     Kehf, 7.

[7]     Müddessir, 38.

[8]     Saffat 24.

[9]     Enbiya, 23. Daha fazla bilgi için: İnsan Ez Didgah-i İslâm, s. 105 ila 137.

[10]    El-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’ân, Allame Muhammed Hüseyin Tabatabaî, c. 2, s. 342.

[11]    Yunus, 99.

[12]    Gaşiye, 21 ve 22.

[13]    Kaf, 45.

[14]    Hud, 28.

[15]    El-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’ân, Allame Muhammed Hüseyin Tabatabaî, c. 10, s. 206.

[16]    Hasan b. Fazl Tabersî, Mekarimu’l-Ahlâk, s. 11.

[17]    Âl-i İmran, 159.

[18]    Enam, 104.

[19]    Âl-i İmran, 20.

[20]    Kenzu’l-Ummal, c. 3, s. 33, 5328. Hadis.

[21]    Kenzu’l-Ummal, c. 3, s. 37, 5360. Hadis.

[22]    Kenzu’l-Ummal, c. 3, s. 30, 5307. Hadis.

[23]    Mustafa Dilşad Tahranî, Siyeri Nebevî (Mantık-ı Amelî), İkinci Defter, s. 29.

[24]    Şehit Murtaza Mutahharî, Seyri Der Sireyi Nebevî, Sadra 1367 baskısı, s. 209.

[25]    İbn Hişam, Siret-i Resulullah, Refiuddin İshak b. Muhammed Hemedanî tercümesi, Asgar Mehdevî tashihi, s. 905-908.

[26]    Daha fazla bilgi için, Mekatibu’r-Resul, Ali Ahmedî Meyanecî.

[27]    Nehcu’l-Belağa, 31. Mektup.

[28]    Nehcu’l-Belağa, 208. Hutbe.

[29]    Nehcu’l-Belağa, 70. Hutbe.

[30]    Nehcu’l-Belağa, 476. Hikmet.

[31]    Nehcu’l-Belağa, 53. Mektup.

[32]    Ahmed ibn Yahya ibn Babir Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, c. 2, s. 390.

[33]    Biharu’l-Envar, c. 104, s. 95, 42. Hadis. Hadisin tam metni: “Evlat, (ilk) yedi yıl efendi (ve evin sahibidir), (ikinci) yedi yıl köle (ve evin hizmetkârıdır), (üçüncü) yedi yıl vezir (ve danışmandır). Eğer yirmi bir yaşına kadar onun huyundan ve ahlâkından razıysan ne âlâ; değilsen terbiye etmeyi bırak. Zira sen Allah katında sorumluluğunu yerine getirdin.”

[34]    Mustafa Dilşad Tahranî, Mah-ı Mihrperver (Terbiyet Der Nehcu’l-Belağa), Haneyi Endişeyi Cevan, Tahran 1378, s. 58.

[35]    Abdulazim Kerimî, Zarar Oluşturan Eğitim, s. 62.

[36]    Murtaza Mutahhari, Sireyi Nebevî, s. 225. Cümle sonundaki ayet: Nahl, 125.

[37]    Murtaza Mutahhari, Sireyi Nebevî, s. 226. Sefinetu’l-Bihar, c. 1, s. 586.

[38]    Nehcu’l-Belağa, 193. Hikmet.

[39]    Bakara, 256.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler