23 Ekim 2019 Çarşamba Saat:
23:45
03-08-2019
  

Bir Şii Fırkası Olan İsmailîler Kimdir?

Alamut Kalesi'nin düşmesinden sonra İsmailî mezhebi tasavvuf kisvesi altında varlığını sürdürdü. Bu dönemden sonra tasavvuf edebiyatında bir tür müphemlik oluştu.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İsmailîlerin İnançları, İlmî Eserleri ve Âlimleri

 

1- Usûl-i Akaid (İnançlar)

 

Muhakkik Tûsî, İsmailiyye’nin inançlarını “Kavâidu’l-Akaid”kitabında aşağıdaki gibi beyan etmiştir;

 

Âlem-i Emr ve Yaratılışın Var Edilmesi

 

Onlar Allah-u Teâlâ’nın “Kun”kelimesiyle tabir edilen hakikat vasıtasıyla iki âlemi yarattığına inanmaktadırlar;

 

1- Âlem-i emr ve âlem-i gayb olan “Bâtın Âlem”. Akıllar, canlar ve ruhların genel hakikatlerini kapsamaktadır ve bu âlemin Allah’a en yakın varlığı Akl-ı Evvel (birinci akıl)’dır.

 

2- Şuhud ve varlık âlemi olan “Zâhir Âlem”. Ulvî ve Suflî (Üstün ve aşağılık) ögeler, felek ve unsur cisimlerini kapsamaktadır ve âlemin en büyük varlığı, sırasıyla arş, ondan sonra kürsi ve sonrasında ise diğer cisimlerdir. Bu iki âlem, nitekim kemalden eksikliğe tenezzül etmekte ve eksilikten kemale doğru geri dönmektedir. Bu iş, “Kun”kelimesiyle tabir olunan İlâhî emre varıncaya kadar devam eder. Böylelikle varlık silsilesinin başlangıcı Allah’tır.

 

İmamet ve Nübüvvet

 

İmam, emr âleminin mazharıdır ve onun hücceti ilk aklın (külli akıl) mazharıdır. Peygamber, nefs-i küllün mazharı, yani İmam’dır. İmam, Bâtın âleminin hâkimi ve başkalarının muallimidir. Ondan başkasının vasıtasıyla Allah tanınmaz. Peygamber de zâhir âlemin hâkimidir ve onun vesilesiyle şeriat güç kazanır. Zaman asla peygamber ve şeriattan yoksun olmayacaktır. Nitekim İmam’ın varlığı ve davetinden de yoksun olmayacaktır. İmam bazen saklıdır ama daveti zâhir olacaktır. Böylece Allah tarafından kullarına hüccet tamamlanacaktır.[1]

 

Nübüvvet ve İmametin Merhaleleri

 

Yeryüzünde bir “Nâtık” (Konuşan) vardır ve o şeriat sahibi peygamberdir. Yani melek vasıtasıyla ona gelen İlâhî kanunları tebliğ etmekle yükümlü olan bir peygamberdir. Nâtık, yeryüzündeki ilk aklın -ki daveti gökte başlatmıştır- bir benzeridir.

 

Aynı şekilde yeryüzünde bir “Vasî”vardır ki, o, Peygamberin hemen ardından gelen imamı ve imametin esas ve temeli olmakla birlikte her asrın ilk imamıdır. Onun özel konumu nübüvvet sırrının emini ve zâhiri saklı mânaya te’vîl etmektir. Yani onu aslına vardırmaktadır. Vasî, ikinci akla benzemektedir.

 

Buna ilâveten, bir imam vardır ki, esas imamın vârisidir ve onun vazifesi, zâhir ile bâtın arasında var olan zaruri birliğin dengesini korumaktır.

 

Nübüvvet, yedi bölümden oluşmaktadır. Her bir nübüvvet bölümü, yani her bir gaybet dönemi, bir Nâtık ve Vasî tarafından başlatılmaktadır ve İmamlardan olan bir veya birkaç yedili topluluk onların yerine geçer. Ardından o bölüm, son İmam (yani Kaim) veya önceki bölümü sonlandıran yeniden diriliş İmamı tarafından son bulmaktadır. O da “Mukîm”İmamdır; yani yeni peygamberi gönderecektir.

 

Ulu’l-Âzm peygamberlerin altı dönemi şundan ibarettir; Âdem’in dönemindeki imam, Şeys idi. Nuh’un döneminde, Sam imamdı. İbrahim’in döneminde, İsmail, imamdı. Musa’nın döneminde, Harun imamdı. İsa’nın döneminde, Şem’un imamdı. Hz. Muhammed’in (s.a.a.) döneminde, Ali (a.s.) imam idi.

 

Yedinci Nâtık, yeniden diriliş imamının kendisidir ve o, yeni bir şeriat getirmeyecektir. Bilakis nâzil olanların saklı mânalarını, bu işin gerekliliği miktarınca inkılâp ve değişikliklerle ortaya çıkaracaktır.[2]

 

İsmailîlere göre imamet aşağıdaki dört mertebeye sahiptir;

 

1- Mukîm İmam: O, Nâtık Peygamberi seçen kimsedir. Bu imametin en üstün derecesidir ve ona “Rabbu’l-Vakt”de demektedirler.

 

2- Esas İmam: O, vasî ve peygamberin yerine geçen, sırrın emini ve onun yardımcısıdır. Müstakar imamet silsilesi, onun neslinden devam edecektir.

 

3- Müstakar İmam: O, kendisinden sonraki İmamı belirleyen kimsedir. İsmailîlere göre İmam’ın belirlenmesi iki yolla mümkündür; birincisi veraset yoluyla, diğeri ise Müstakar İmamın açık deliliyledir.

 

4- Mustavdî’ İmam: O, Müstakar İmam tarafından niyabet olarak imamet işlerini yerine getirmektedir. Kendisinden sonraki İmam’ı belirleme hakkına sahip değildir. Ona, İmam’ın naibi de demektedirler.[3]

 

Bâtınîlik ve Te’vîl

 

İsmailîlerin, dinî hüküm ve maarifteki en belirgin akidelerinden biri, bâtınîlik ve te’vîldir. Onların akidelerine göre İlâhî şeriatın bâtını ve zâhiri vardır, bâtını ancak İmam ve onun halifesinden başka hiçbir kimse bilemez. Semavî şeriatlarda gelen bütün her şey, bâtınî hakikatler için bir örnek ve sırdır. Örneğin; Bâtınîlere göre abdest, bâtiniyye mezheplerine muhalif olanlardan uzaklaşmak; teyemmüm, ilim öğrenmekten yana mazur olan kimseye anlatmamak; namaz, Masum İmam için duada bulunmak; zekât, ilme lâyık ve müstahak olan kimselere yaymak; oruç, zâhirîlerden maarifeti saklamak ve hacc da ilme ulaşmak için yapılan bir sefer olarak te’vîl edilmiştir.[4]

 

Bu tür te’vîller, İslâm âlimleri arasında İsmailiyye fırkasının İslâm inançları için ciddi bir tehlike olarak algılanmasına sebep olmuştur.[5]Hatta onların İslâm fırkalarından sayılmamasına kadar varmıştır. Merhum Üstad Mutahharî bu hususta şunları söylemiştir:

 

“Bâtiniyye, İslâmî düşüncelerde bâtıncılık üzere o kadar değişiklik ve tasarrufta bulunmuşlardır ki, İslâm’ı değiştirdiklerini söylemek mümkündür. Bu nedenle, İslâm dünyası, onları İslâm fırkalarından biri olarak kabul etmemektedir. Yaklaşık otuz yıl önce, Kahire şehrinde “Dâru’l-Takrip Beyne’l-Mezahibi’l-İslâmîyye” (İslâmî Mezheplerarası Yakınlaştırma Kurumu) kuruldu. Bu kurumda Oniki İmam Şia’sı, Zeydiyye, Hanefiyye, Şafiî, Malikî, Hanbelî mezheplerinin temsilcileri bulunmaktaydı. İsmailîler, orada temsilcileri bulunması adına her ne kadar çaba gösterseler de, diğer Müslümanlar tarafından kabul görmedi.”[6]

 

Henry Corbin, Oniki İmam Şia’sı ile İsmailliye arasındaki irfanî farklılıklar hakkında şöyle diyor:

 

“Oniki İmam Şia’sının irfanı, bâtın ile zâhirde şeriatın dengeli olduğuna inanmaktadır. Fakat İsmailiyye fırkasının irfanı, bütün zâhirî hükümlerin, saklı mânalara ve bâtınî hakikatlere sahip olduğuna inanmaktadırlar. Dolayısıyla bu bâtınîmânalar, zâhirî mâna ve hükümlerden üstün olduğu için, ruhanî ilerleme de bu mânaları anlamaya bağlıdır. Buna bağlı olarak da İsmailîlere göre zâhir tamamen soyulması gereken bir kabuktur. Bu da İsmailîlerin yaptığı te’vîlin ta kendisidir. Yani bu yolla şeriatın hükümlerini gerçek hükümlerine döndürdüklerine inanmakla beraber şer’i hüküm ve görevleri, bâtınî çerçevede görebilenler için, bu hükümlerin ortadan kalktığını söylemektedirler.”[7]

 

Allame Tabâtabâî de Oniki İmam Şia’sı ile İsmailiyye arasındaki genel farklılıkları beyan ederken şöyle diyor:

 

“Oniki İmam Şia’sı ile İsmailiyye Şia’sı arasındaki genel farklılık şudur; İsmailîler, İmam’ın yedi sayısında odaklandığına ve nübüvvetin Hz. Muhammed’de (s.a.a.) son bulmadığına inanmaktadırlar. Şeriat hükümlerinde değişiklik ve yer değiştirmenin, Mükellefliğin özellikle de Bâtıniyye görüşüne göre temelden kalkmasının hiçbir sakıncası yoktur. Oniki İmam Şia’sı tam aksine Hz. Muhammed’i (s.a.a.) peygamberlerin sonuncusu ve onun için Oniki İmam’n O’nun halifesi olduğuna inanmaktadır. Şeriatın zâhirinin muteber olduğuna ve değişmesinin mümkün olmadığına inanmaktadırlar. Kur’ân-ı Kerim için de hem zâhiri, hem de bâtını olduğunu sâbit görmektedirler.”[8]

 

2- İsmailiyye Âlimleri ve Eserleri

 

Bâtıniyye, birçok inançsal yönden yanlışlıklara sahip olsa da, yine felsefe ve kelâm dallarında nisbeten dikkate değer mektebe sahip olup, önemli düşünürler, onların arasından çıkmış ve kendilerinden geriye önemli eserler bırakmışlardır. Burada bir takım İsmailiyye âlim ve düşünürlerinin ilmî eser ve kitaplarına değineceğiz;

 

1- Ebu Hanife Nu’man b. Sâbit (ö. 363 h.k.), Fatımî halifelerinden El-Muizz’in hâkimiyetinde Kadıların Kadısı olarak meşhur Şia’dan olan Ebu Hanife’dir. Onun fıkıhtaki meşhur kitabı Deaimu’l-İslâmadındadır. Diğer kitapları; “el-Mecalis ve’l-Mu’emerat”ve “İftitahu’l-Davet ve İbdau’l-Devlet”isimlerindedir.

 

2- Ebu Hâtim Râzî (ö. 332 h.k.), “A’lâmu’n-Nübüvve”kitabının yazarıdır.

 

3- Ebu Yakub Sicistanî, ölümü Hicrî IV. Asr’ın yarısındadır. O, çok derin bir düşünürdü ve kendisine ait yirmiye yakın eseri vardır. Onun eserlerinden birisi Keşfu’l-Mahcûb’dur.

 

4- Hamiduddîn Kirmânî (ö. 408. h.k.), birçok dalda çok derin ve dikkate değer eserleri vardır. O, Fatımî hükümdarlarından el-Hakîm’in dâîlerinden biri olmasından dolayı, Dürzîlere karşı mücadele ile ilgili birçok kitap yazmıştır.

 

5- el-Mueyyid-i Şirazî, ölümü 470 h.k. yılıdır. Onun da bâtınî öğretileri hakkında birçok eseri Arapça ve Farsça dillerinde kaleme alınmıştır. Mecalis ve Divan onun kitaplarından bazılarıdır.

 

6- Nâsır-ı Husrev, meşhur Fars dili şairi, ölümü 481 h.k. yılındadır. O, İsmailiyye’nin seçkin âlimlerindendir. Onun “Câmiu’l-Hikmeteyn”, “Vech-i Dîn”ve “Hân-ı İhvân”kitapları meşhurdur.

 

Fatımîlerden Müstealî’nin döneminden sonra birçok dallarda, bir hayli kitap kaleme alan yazarlar ortaya çıktı. Yemen-i Cedîd dönemi olarak adlandırılan bu dönemde, birkaç büyük Yemenli Dâî ortaya çıkmıştır ve onların temel görevleri, İsmailîlerin İlâhiyat ve imameti tanıma hususlarındaki kitaplarını bir araya getirerek mecmualar oluşturmak olmuştur. Burada onlardan bazılarının isimlerini yazmakla yetineceğiz;

 

1- İbrahim b. el-Hasan el-Hâmidî; İkinci Dâî’dir (ö. 557 h.k.).

 

2- Hâtim b. İbrahim; Üçüncü Dâî, ölümü 612 h.k. yılındadır. Yirmi tasnifte, Gazâlî’nin yapmış olduğu saldırılara vermiş olduğu çok değerli cevaplar, onun önemli eserlerinin bir yansımasıdır.

 

3- Ali b. Muhammed el-Velîd; Beşinci Dâî’dir (ö. 612 h.k.). Diğer eserlerinin yanı sıra İsmailiyye aleyhine Gazâlî tarafından yazılan büyük eser “el-Müstezharî”kitabına karşı, “Dâmiğu’l-Bâtıl”kitabını yazmıştır.

 

4- Hüseyin b. Ali; ölümü 657 h.k. yılındadır ve Sekizinci Dâî’dir. Onun kitaplarından, İlâhiyat ve kıyameti tanıma hakkındakimuhtasar kitapları basılmıştır.

 

5- İdris İmaduddîn Yemenî; On Dokuzuncu Dâî’dir (ö. 872 h.k.). İsmaillerin filozof ve tarihçisi olarak adlandırılan bu âlimden geriye önemli eserler kalmıştır.

 

Bu dönemden sonra Hindî (Hindistan) dönemi gelmektedir ve bu dönemin en önemli şahsiyeti yedi büyük ciltte kitabını kaleme alan Hasan b. Nuh Hindî Behreveşî (veya Berucî) 939 h.k.)’dir.

 

Bu Muste’alî dönemi iki fer’i dala; Davudî ve Süleymanî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Burada yine onlarca kitapların unvanları tanıtılmıştır. Fakat ne yazık ki, araştırmacılar için bu kitaplar unvandan öteye geçmemektedir.

 

Alamut İsmailîlerinin Eserleri

 

Alamut İsmailîlerinin mezhebi (İran’da Nizârî İsmailîleri) hakkında kaleme alınan eserlerin geneli, İmamiyye mezhebinin tâbîlerinin kaleme aldığı eserlerdir. Bunlar arasında Hâce NasîruddînTûsî’nin kaleme aldığı iki risalesi de göze çarpmaktadır ki bunların en önemlisi “Ravdatu’t-Teslîm”adlı eseridir.

 

Alamut’un düşmesinden sonra İsmailî mezhebi tasavvuf kisvesi altında varlığını sürdürdü. Bu dönemden sonra tasavvuf edebiyatında bir tür mübhemlik oluştu. Görünüşe göre Kuhistanî (ö. 720 h.k.), tasavvufî istılahları kullanarak yazmakla meşgul, İsmailiyye inancını anlatan ilk kişidir. Seyyid Suhrab Veli Bedehşanî (Hicrî 856) ve Ebu İshak Kuhistani’den (Milâdî 15. Asr’ın ikinci yarısı) İsmailîlerin felsefeleri hakkında çok önemli eserler geriye kalmıştır. Hayr Khah Herevî (Hicrî 660’tan sonra vefat etti), çok eserler ortaya koyan bir yazardı. En önemli eseri “Kelâm-ı Pîr”dir. Bu eser, Ebu İshak Kuhistanî’nin “Haft Fasl”adlı eserinin şerhi mesabesindedir ve Hâce NasîruddînTûsî’nin “Ravzatu’l-Teslîm”adlı eseriyle birlikte Alamut İsmailîlerin klasik felsefelerini açıklayan en iyi eserdir.

 

II. Ağahan Ali Şah Hüseynî’nin büyük oğlu Pîr Şihabeddîn Şah Hüseynî’den (1850–1881) geriye birkaç risale kalmıştır ve İsmailî tasavvufu bunları çok güzel bir şekilde özetlemiştir.[9]

 

Fatımîler ve Karmatîler

 

Fatımîler ve Karmatîler İsmailiyye mezhebinin iki fırkası veya dalıdır. Karmatîlerin ortaya çıkışı hususunda daha önce söz edilmişti. Bu derste, Fatımîlerin ortaya çıkışı, Karmatîlerin akıbetleri ve bu ikisi arasında birbirleriyle olan bağa değineceğiz.

 

Fatımîlerin Nesebi

 

Fatımî fırkası ve Fatımî devletinin kurucusu Ebu Muhammed Übeydullah el-Mehdi’dir (ö. 322 h.k.). Burada şu soru akla gelmektedir; neden Fatımîler olarak adlandırıldılar? Çünkü bu terim onların Hz. Fatıma Zehra’ya (s.a.) mensup olduklarının bir göstergesidir. Bu hususta çeşitli görüşler beyan edilmiştir:

 

Bazıları onların Hz. Fatıma Zehra (s.a.) ile nisbetlerinin olduğunu inkâr etmişlerdir. Onlardan birisi Duhviye’dir. O, “Bahreyn Karmatîlerini Hatırlama ve Fatımîler”adlı kendi kitabında, bu görüşü savunmak için birçok delil getirmiştir. Delillerden biri şudur; Bağdad Abbasî halifeleri ile Kurtuba Emevîleri iki defa Karmatîlerin Fatımîler ile ilişkisini ve birliğini inkâr etmişlerdir; ilk olarak 402 h.k. yılında ve ikinci olarak da 444 h.k. yılında inkâr etmişlerdir. Diğer taraftan Dürzîlerin mukaddes kitaplarında açıkça Abdullah b. Meymun’un Fatımîlerin büyük babası olduğu beyan edilmiştir.[10]

 

Bazı kimseler de onların Hz. Fatıma Zehra’ya (s.a.) verilen nisbetlerini doğru bulmaktadır. Nitekim Corci Zeydan şöyle diyor:

 

“Fatımîlerin hükümdarları başlangıçta Afrika’da hüküm sürmekteydiler ve onların hükümetlerinin merkezi Mehdiye (Tunus) idi. Bu Şia hükümdarlar, kendilerini İmam Hüseyin (a.s.) ile Hz. Fatıma Zehra’nın (s.a.) evlatlarından bilmekteydiler. Ancak tarihçiler, Benî Abbas taraftarlarından olduğundan, onların nesebini yalanlamaya yöneldiler. Fakat biz bu nesebin büyük bir ihtimalle doğru olduğuna inanıyoruz. Bir takım tarih yazarlarının yalanlamalarını, Abbasîlerin istekleri doğrultusunda yapıldığı neticesindedir.”[11]

 

Bir diğer grup bu hususta kesin bir görüş belirtmenin mümkün olmadığına inanmaktadır. Nitekim S.M. Estern şöyle diyor:

 

“Fatımîlerin resmî bir senedine göre, Fatımî halifelerinin soyu, silsile yolu ile Muhammed b. İsmail’e ulaştığı meşhurdur. Fakat bu husus hakkında çelişkili birkaç haber konuyu içinden çıkılmaz hâle getirmiştir. Fatımî halifelerinin muhalifleri, onların soylarının Muhammed b. İsmail’den olmadığını savunmuşlardır. Bilakis İsmailiyye mezhebinin kurucusunun Abdullah b. Meymun Kaddah olduğuna nisbet vermişlerdir. Saklı imamların ve yine Fatımîlerin İmam Ali’nin (a.s.) soyundan olduklarının yalan olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşün düşmanlıktan dolayı, yalan üzere düzenlendiğini söylemek mümkündür. Bu bilgi ışığında çeşitli İsmailiyye inkılâplarının yanı sıra, Kaddahların büyük atalarını da unutmamak gerekir.”

 

Bu yüzden çeşitli görüşlerin değerlendirilmesi neticesinde gerçek bir hakikate varmak mümkün değildir. Çünkü kanaat doğuracak delilleri elde etmek mümkün değildir.[12]

 

Bir diğer grup, vaad edilen imam ile müstakar imam arasında farklılık gözeterek sorunu halletme yoluna giderek, şöyle demişlerdir: Her ne kadar Fatımîler silsilesinin kurucusu, yani Ubeydullah el-Mehdi, Fatıma’nın (s.a.) nesebine sahip olmasa da, ancak ondan sonraki Fatımî halifelerinin soyu gerçekten Fatıma’ya (s.a.) dayanmaktadır. Ubeydullah gerçekte Saîd b. Hüseyin b. Abdullah b. Kaddah’tır. Meymun Kaddah ve onun evlatları vaad edilen imamlar idi. Ubeydullah Mehdi de vaadedilen imamlardandı ve imamet görevini evlatlığı el-Kaim’e (ikinci Fatımî halifesi) verdi. Bunun nedeni ise İsmailîlerin gerçek imamlarının Silmiye’de mahsur kalmış olması ve Abbasî halifesi Mutezid’den korktukları için saklanıyor olmalarıydı. Bu yüzden vaad edilen imam olan Hüseyin, imamet vazifesini kendi evladı ve hücceti Saîd’e emanet etti. Böylece onun bu emaneti, gerçek sahibi Fatımî el-Kaim’i Bilemrillah’a ulaştırmasını istiyordu.[13]

 

Fatımî Halifelerinin Sayısı

 

Fatımîler Hükümeti 292 yılında başlamış ve 567 yılında Eyyûbîler tarafından yıkılmıştır. Onlar, bu süre boyunca Afrika ve diğer bazı bölgelere hükmettiler. Fatımî halifeleri, aşağıda isimleri geçtiği üzere başlangıçtan sonuna kadar on dört halife idiler:

 

1- Ubeydullah el-Mehdi (ö. 322 h.k.).

 

2- el-Kaim Bi’emrillah (ö. 334 h.k.).

 

3- el-Mansur (ö. 341 h.k.).

 

4- el-Muizz Li’dinillah (ö. 365). (el-Muizz 362 yılında Kahire’yi ele geçirdi ve Fatımîlerin merkezini Mehdiye’den Mısır’a nakletti. Böylelikle İhşidlerin (Akşitlerin) ve Abbasîlerin Mısır’daki otoritelerini ortadan kaldırdı).

 

5- el-Azîz Billâh (ö. 386).

 

6- el-Hâkim Bi’emrillah (ö. 411).

 

7- ez-Zâhir Li’izâzi Dînillah (ö. 427).

 

8- el-Müstensır Billâh (ö. 487). Onun hükümdarlık süresi çok uzun olmuş ve yaklaşık altmış yıl sürmüştür. Zehebî şöyle demiştir: “Hiçbir halife ve hükümdarın bu kadar uzun süre hükümdarlık yaptığını görmedim.”

 

9- el-Muste’alî Billâh (ö. 495).

 

10- el-Âmir Bi’ahkamillah (ö. 524). O, beş yaşında hükümete ulaştı ve kendi evladı olmadığından, kendisinden sonra hükümet, amcaoğluna ulaştı.

 

11- el-Hâfız Li’dinillah (ö. 544). (Abdulmecid b. Muhammed b. el-Müstensır, el-Âmir’in amcaoğlu idi).

 

12- ez-Zâfir Billâh (ö. 549).

 

13- el-Fâiz Bi’nasrillah (ö. 555).

 

14- el-Âzıdu Li’dinillah (ö. 567). (O Abdullah b. Yusuf b. El-Hâfız Li’dinillah idi).[14]

 

Fatımîler ve Şia Öğretileri ve Şiarlarının Yayılması

 

Corci Zeydan şöyle diyor:

 

“Fatımî halifeleri, bütün her şeyde Abbasî halifelerini takip etmiş ve sadece onlarla dinî hususlarda şiddetle ihtilafta bulunmuş ve Şia imamlarının fetvalarına amel eden hükümdarlardı. Fatımî halifesi el-Aziz Billâh’ın veziri olan Yakup b. Killis, İsmailiyye fıkhı hakkında bir kitap yazdı. O kitap Sahih-i Buhari’nin yarısı kadardı. Birçok Kısım ve fasıllara bölünmekteydi. Vezirin kendisi onun dersini veriyordu ve her kim onu öğrenecek olursa, ödül alıyordu. El-Aziz Billâh, vezirin dersine katılan otuz beş fakihe aylık veriyordu. Her kim eğer vezirin fıkıh kitabından başka bir kitap okuyacak olsaydı, takip altına alınıyordu.

 

Diğer Fatımî halifeleri de Şia mezhebinin yayılması için çaba göstermişlerdir. Nitekim Ez-Zâhir 411 yılında halife olduğunda Mısır’da sadece “Muhtasaru’l-Vezir” ve “Deaimu’l-İslâm” kitaplarının okunmasını ve bu kitapları hıfzedenlerin ödüllendirilmesini emretti.”[15]

 

Onlar Şia’nın değerlerinin yüceltilmesinde de pek çok gayret sarf etmişlerdir. Onlardan bazıları şöyledir; Aşura günü genel ve resmî tatil ilân edilerek yas ve matem tutmaya başlamışlardır. Öyle ki, bazen halifenin kendisi bizzat yalın ayak bir şekilde yaslı halkın arasında hazır oluyor ve bütün taziyecilere yemek veriyordu. Aynı şekilde Gadir-i Hum günü (Zilhicce ayının on sekizi) resmi bayram ilân edilmiş ve devlet adamları ve halk, halifenin meclisinde hazır bulunuyorlardı. Hatip de Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Gadir-i Hum günü buyurduğu hutbeyi okurdu. O günde evlilik merasimleri düzenlenir ve fakirlere yardımda bulunulurdu. Devlet adamları ve halife tarafından büyük meblağlar bayramlık hediyesi olarak halka dağıtılıyordu. Buna benzer merasimler, Hz. Resullullah (s.a.a.), İmam Ali (as), Hz. Fatıma (s.a.), Hz. Hasan (a.s.) ve Hz. Hüseyin’in (a.s.) doğum günlerinde de kutlanmaktaydı.

 

Bazıları şöyle demişlerdir: Fatımîler el-Hâfız Li’dinillah’ın hilafeti ve Ebu Ali el-Efzal’in vezir olduğu dönemde Oniki İmam mezhebine yönelmişlerdir. Ancak vezirin 526 yılında ölmesiyle yeniden İsmailiyye mezhebine yöneldiler. Her hâlükârda İmamiyye mezhebi, onların hâkimiyet döneminde hiçbir sorunla karşılaşmamıştır. Fatımîlerin İsmailiyye ve İmamiyye mezheplerinin her ikisi üzere olduklarına dair birçok kanıt vardır. Bununla birlikte bazıları onların daha çok İmamiyye mezhebi üzere olduklarını savunmuşlardır.[16]

 

Karmatîlerin Maceraları

 

Karmatîler, ayaklanma ve macera peşinde olan bir topluluktu. Onların başkaldırmalarının iki nedeni vardı: Başlangıçta sırf Abbasî hükümetlerine karşı hamle ve ayaklanmada bulunmaktaydılar. Fakat sonraları normal insanlara karşı da saldırmaya ve birçok faciaya da mürtekip oldular. Tarihçilerin naklettiği üzere, onların ayaklanmalarının özeti şöyledir;

 

Hamdân Karmat, Alevî dâîlerinden birisi tarafından Vâsıt’ta (Kufe ile Basra arasında), oranın halkını İsmailiyye mezhebine davet etmesi için görevlendirilmişti. O toprakların nüfusunu Arap, Nebatî ve Sudan’lı kimseler oluşturmaktaydı ve onların hepsi fakirlik içersinde olduklarından hükümete karşı muhalefet etmekte ve zenginlere karşı kin beslemekteydiler. Böylece orada Karmatîlerin daveti onlar tarafından kabul görüldü. Hamdân Karmat, Kufe yakınlarında bir merkez oluşturdu ve oraya “Dâru’l-Hicre”ismini verdi. Tebliğ işlerini oradan yürütüyordu. O, kendi taraftarlarından aldığı paralarla fakirlik sorunuyla mücadele etmeğe başlamış ve yine umum için kurumlar kurmuştu. Onun sloganı, kendi taraftarlarının geneli için vahdet ve kardeşlikti. Bu uğurda cinsiyet, tabaka ve dinî, engel olarak görmüyordu. Netice olarak onun daveti, Vâsıt bölgesinden öteye geçerek yakın ve uzak bütün Arap şehirlerine ulaştı.

 

Aynı şekilde Ebu Saîd Cennabî isminde bir şahıs yaklaşık 286 h.k. yılında Bahreyn’in İhsa kentinden kıyam ederek, halkı Abbasîlere karşı ayaklandırdı. Hatta Bağdat’ın kendisinde bile bir grup topluluk onu gizliden gizliye destekliyordu. Abbasî hükümdarlarından Mutezid’in döneminde Bahreyn’de zirveye ulaşan Karmatîlerin davetini yerle bir etmek için, Abbasî halifesi Mutezid bir ordu gönderdi. Fakat Karmatîler onları yenilgiye uğrattı.

 

Ondan sonra Ebu Tahir (Ebu Saîd’in oğlu 301-332), Karmatîlerin rehberliğini üstlendi. Onların güçleri doruğa ermişti. Bazen Basra’ya, Kufe’ye ve Hicaz’a karşı hücum ediyorlardı ve bütün saldırılarında zafer onlardan yanaydı. O, kendi saldırılarından birinde Mekke’nin saygınlığını çiğneyerek, Kâbe’ye saldırmış oradaki hacıları katletmişti. Tarihçilerin naklettiği üzere, açlıktan ölenlerin dışında, öldürülenlerin sayısı üç bini geçiyordu. Bu katliamlar neticesinde halk, emniyetsizlik duygusu taşımakta ve özellikle de yollar emniyetten yana sıkıntı arz etmekteydi. Ebu Tahir, Mekke şehrine bir diğer saldırısında, çok büyük bir katliam gerçekleştirmiş ve on iki gün boyunca Karmatîler, katliam ve yağmalamaya devam etmişlerdir. Hatta işi Haceru’l-Esved’i çalmaya kadar ilerletmişlerdir.

 

327 yılında Abbasîler ile Ebu Tahir arasında barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Ebu Tahir, Kâbe evinin ziyaretçilerinden yana himayede bulunma sözü vermiş ve bunun karşılığında da, haraç ve yıllık vergi almıştır. Bu süre boyunca Karmatîlerin saldırıları durmuştu.

 

Onun ölümden sonra (332 h.k.) kardeşleri hükümete geçip barışçıl siyaseti sürdürdüler ve 339 yılında Abbasî hükümetinden astronomik bir meblağ karşılığında ve diğer birçok talepler neticesinde, onlardan biri olan Fatımî halifesi El-Mansur’un ricası doğrultusunda, Haceru’l-Esved’i Mekke’ye geri getirdiler.[17]

 

Karmatîlerin Yenilgisi ve Dağılması

 

Daha önce de değindiğimiz üzere, Karmatî hareketi, ilk önce Hamdân Karmatî’nin rehberliğinde Irak’ın Vâsıt şehrinin yakınlarında şekillendi. Ardından Ebu Saîd Cennabî’nin önderliğiyle Bahreyn’de bir dalı oluştu. Karamita hareketi, Bahreyn’de Hicrî IV. Asr’ın (378) sonlarına kadar faal idi. Hicrî 378 yılında Benî Muntefık Ukaylî’nin kabile reisi Asgar, Karmatîleri ağır yenilgiye uğrattı ve İhsa’yı muhasara altına aldı. Katif’i yağmaladı ve ganimetleri Basra’ya götürdü. Ondan sonra da ziyaret yolları ve vergi alma Asgar ve diğer kabile reislerinin sultasına geçti. Karmatîler sınırlı ve az bir güçle bölgesel güç konumuna düştü.

 

Devletin dağılması ve yok olmasının ardından, Karmatîler hızlı bir şekilde Fatımîlerin İsmailiyye mezhebine yöneldi veya ortadan kalktılar. Bununla birlikte Şebeş (ö. 444) isminde bir fırkanın rehberi ve ailesi hakkında bilgiler de mevcuttur. Basra’nın Sevad bölgesinde Karamita ve ufak kabileler arasında birçok takipçilerinin bulunduğu bilgisi vardır. İşte bu durum, bazı Karamita İsmailîlerinin hâlâ Irak’ın kuzeyinde olduğunu göstermektedir. Ancak Hicrî 378 yılından sonra bu toplum hakkında sağlam bilgiler mevcut değildir.

 

Bahreynli Karamita zümresi, yaklaşık olarak 459 yılından sonra Âvâl (şimdiki Bahreyn adası) sakinlerinin ayaklanması ve Karamita deniz ordusunun yenilgiye uğramasının ardından bu adada olan güçlerini kaybettiler. Benî Âmir b. Rebi’akabilesi 470 yılında Karamita hükümetini tamamen darmadağın etmiştir.[18]

 

Karamita’nın faaliyet bölgelerinden bir diğeri de Suriye idi. Hicrî 288 yılında Zikreveyh[19], Suriye çöllerinde, Karamita’nin varlığını Benî Aleyhes arasında ilân etti. O, Şam’ın 289 yılındaki kuşatması sırasında öldürüldü ve Ebu Abdullah Ahmed adıyla meşhur olan kardeşi onun yerine geçti. O da 291 yılında Bağdad’da yakalanarak, öldürüldü.

 

Görünüşe göre, Karmatîlerin Suriye’deki merkezleri Silmiye şehri idi. Fakat Ehl-i Sünnet’in eserleri dışında Hicrî 288’de Karmatîlerden sonra bu bölgede gelişen olaylar hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Suriye Karmatîleri herhangi bir faaliyet göstermeden veya ilişki içinde oldukları Durzilerle herhangi bir çatışmaya girmeden durduruldular.

 

Karmatîler içindeki küçük bir grubun kaleme aldığı nesh hattı dışında bir şey elimize ulaşmamıştır. Sadece Karmatîlerin dinî faaliyetleri hakkında -bizlere herhangi bir bilgi vermese de- Râşiduddîn Sinân Surî’nin (Hicrî Sekizinci Yüzyıl), Mahmud Fanî Hindî (Müeyyed Şah)’nin okulunda (Hicrî Onbirinci Yüzyıl) yazılar ve Hurufilerden (9-10. Asır H.) geriye kalan Türkçe ve Farsça metinler bugüne kadar gelmiştir.

 

Karamita’nın Yemen’deki daveti, Mansur El-Yemen (İbni Havşeb) tarafından Hicrî 266 yılında bir Dâru’l-Hicre’de Avnu’l-La’e yakınlarına kadar devam etti. Ancak oradaki Zeydîlerin reislerinin direnişleri sonucunda başarısız oldu. Sadece küçük toplulukların oluşturdukları yerlerde, örneğin Sana’nın Sulehîleri ve Necran’ın Mükerremîleri arasında varlık gösterebildi.

 

İran’daki Karamita hareketi, Hicrî 260 yılında Halef aracılığıyla Rey şehrinde başladı. Bu hareketin uzantıları daha sonra Merverrud, Cuzcân (Curcân veya Gurgân)’daki Talegân’ın hâkimleri ve reisleri Karamita’ye yöneldiler. Daha sonraları Nizârî İsmailiyye devletlerinin merkezi hâline gelen Deylemistan, sonunda Muhammed Nesefi Berzeî’nin (ö. 331 h.k.) kontrolü altına girdi. O, Sâmânî hükümdarlarını Karamita hareketine katılmaya davet etti. Onun öldürülmesi Karamita’nin siyasî ümitlerini kısır bıraktı.[20]

 

Fatımîler ile Karamita’nın İrtibatı

 

Araştırmacılar ve dinler tarihi, nihle uzmanlarının üzerinde araştırmada bulundukları konularından birisi, Fatımîler ile Karamita arasındaki ilişkilerdir. İbn Rezzam (İsmailiyye karşıtı birisi) ve onun yolundan giden kimseler, her iki hareketin bir olduğunu söylemişlerdir. Taberî gibi onun zamanındaki Müslüman tarih yazarları da, bu konu hakkında açık bir görüş belirtmemişlerdir. Fakat yeni İsmailîler kendileri ile Karmatîler arasında her türlü ilişki kurulmasının yanlış olduğunu söylemişlerdir.

 

En eski kaynaklarda Fatımîler ile Karmatîlerin bir olduğunu destekleyen veya en azından yardımlaştıklarını gösteren kaynak; Sâbit b. Sinân Sâbiî’nin kitabıdır. Sâbit’in mutaassıp olduğunu söylemek çok zor olmakla birlikte Fatımîleri, Karmatîler gibi bid’at çıkaran fırkalara nisbet vererek, onların adını kötüye çıkarmağa çalıştığını söylemek de doğru değildir. Çünkü onun hiçbir şekilde Fatımîlere karşı husumet beslediği görülmemiştir. Übeydullah’ı sürekli Alevî Fatımî olarak tanıtmakta ve onun kesin hakkı hususunda hiçbir tereddütte bulunmamaktadır. Sâbit, bu iki cemaatin bir olduğu hususunda vurguda bulunmamakta, bilakis onun delili, sadece karineler ve olası ihtimallere dayanmaktadır.[21]

 

Her hâlükârda tarih kaynaklarının geneli ele alındığında ve araştırmacıların görüşleri göz önünde bulundurulduğunda bu iki hareketin dinî-siyasî olarak bir olduğunu söylemek doğru değildir. Onların imamet hususunda birbirleriyle ihtilafları vardı. Zira Karmatîler, Muhammed b. İsmail’in son İmam, yaşayan ve gaib olduğu inancı taşımaktadırlar. Fakat Fatımîler, bu inancı bâtıl bilerek, imamet çizgisinin İsmail’in iki oğluyla devam ettiğine inanmaktadırlar.

 

Bu iki mezhebî hareket arasındaki bir diğer ihtilaf, onların inkılâbî yönelişlerinde yatmaktadır. Fatımîler, Kuzey Afrika topraklarını özellikle de Mısır’ı ele geçirdikten sonra, Fatımî hilafet sistemini kurmuş ve giderek, inkılâp haletinden çıkmasının yanı sıra kendilerinin en derin düşmanlarıyla yani, Abbasîlerle, barışçıl yollarla geçinmeğe çalışmış ve hatta bazen de yakın ilişkiler kurmuşlardır. Durum öyle bir yere varmıştır ki, asıl temel inançlarından olan direnişten yüz çevirmişlerdir. Oysaki Karmatîler, Abbasî hilafet topraklarında olmalarından dolayı, onlarla sürekli savaşmış ve kendilerine ait olan ilk hedef ve amaçlarını koruyarak aslında inkılâbî hâletlerini korumuşlardır.[22]

 

Diğer taraftan her ne kadar da Fatımîler, Karamita’nın Abbasîlere karşı olan husumet ve direnişlerinden yana rahatsız değilseler de onların halka saldırarak, mallarını yağmalayıp çarçur etmelerini hiçbir şekilde kabul etmiyorlardı. Onlar, böylesi vahşice işleri kınıyorlardı. Tarihçiler Fatımîler ile Karamita arasında askerî savaşların olduğunu yazmışlardır. Nitekim Hicrî 358 yılının Zilhicce ayında, yani Mısır’ın Fatımîler tarafından ele geçirilmesinin üzerinden üç ay geçtikten sonra, Âsım’ın Kisra ve Sahr isimlerindeki amcaoğullarının emir komutasında, bir Karamita ordusu oluşturularak Ramle’ye saldırmışlardır. Akşitleri yenilgiye uğratmışlardır ve onlar arasında barış antlaşması imzalanmıştır. Karamita güçleri geri çekildiler ve onlardan Akşitlerle beraber geri kalanlar, 359 yılında Fatımîlerin ordusu tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. Âsım, 360 yılında İzzu’d-Devle Buveyhî ve Ebu Taglib Hamdân’ın yardımıyla hemen ilerlemiş, Dimeşk ve Ramle’yi yeniden geri almış ve Fatımîlerin ordularını oradan püskürterek Abbasîleri savunmaya başlamıştır. O, hatta Kahire’yi bile muhasara altına almıştır. Ancak Hicrî 361 yılının Rebiu’l-Evvel ayında meydana gelen bir takım sorunların ardından geri çekildi ve İhsa’ya geri döndü. İkinci defa 361 yılının Ramazan ayında Ramle’yi yeniden geri almıştır…[23]

 

Buraya kadar açıklanan olayların genelinden anlaşılacağı üzere, Karamita ve Fatımîler topluluklarının her ikisi de İsmail ve Muhammed b. İsmail’in imametine inanmalarıyla birlikte, imametin, Muhammed b. İsmail’in evlatlarında devam etmesi hususunda aynı görüşte değillerdi. Nitekim siyasî ve inkılâbî gidişat hususunda da görüş birliği içinde değillerdi. Bu ihtilafların geneli onlar arasında düzenli savaşların oluşmasına neden oldu. Ancak bu çatışmalar sürekli olmamıştır ve bazı durumlarda onların irtibatları normal ve hatta dostça olmuştur.[24]

 

 

 

 


[1]     Kavâidu’l-Akaid, s.114-116.

[2]     Tarih-i Felsefe-yi İslâmî, c.1 ss.125-126.

[3]     Tarihu’l-el-Fıraku’l-İslâmîyye, s.186.

[4]     a.g.e., s.193.

[5]     el-Fırak Beyne’l-Fırak, s.282.

[6]     Âşina-yi bâ Ulûm-i İslâmî, Kelâm, İrfan, s.21.

[7]     Tarih-i Felsefe-yi İslâmî, c.1 s.135-136.

[8]     Şia der İslâm, s.69.

[9]     Tarih-i Felsefe-yi İslâmî, Henry Corbin, c. 1, s.107-109, c.2, s.122-125, yine Âşina-yi bâ Ulûm-i İslâmî, Kelâm, İrfan, s.22, el-Müncidfi’l-A’lâm; İsmaillîler fırkası kurumu, müracaat edebilirsiniz.

[10]    Tarihu’ş-Şia, s.213.

[11]    Tarih-i Temeddün-i İslâmî, s.846.

[12]    Nehzat-u Karamita, s.28-29, Estern’in İsmailiyye ve Karamita hakkındaki makalesinden.

[13]    Tarih-u Şia ve Fırkaha-yi İslâm, s.213-214, Ubeydullah b. el-Mehdi’den aktarılmıştır, yazar Hasan İbrahim Hasan ve Taha Ahmet Şeref, Mısır baskısı, s.77-169.

[14]    Tarihu’l-Hulefa, s.524; eş-Şia vet Teşeyyü, s.163-173; Tarih-i Şia ve Fırkahâ-yi İslâm, s.214-215.

[15]    Corci Zeydan, Tarih-i Temeddün-i İslâmî, s.845-848.

[16]    Tarih-i Şia, Şeyh Muhammed Hüseyin Muzaffer, s.188-191.

[17]    Zuhuru’l-İslâm, c.4, s.132-134; Nehzat-i Keramite, s.81-82 ve s.44-47; Tarih-i Şia ve Fırkahâ-yi İslâm, 216-217, Brown’ın naklettiği üzere, Tarih-i Edebiyat-i İran, c.1, s.582-585.

[18]    Nehzat-i Karamita, s.51-52, Wilfred Ferdinand Madelung’in makalesi. Hatırlatılması gerekir ki, Duhviye onların dağılma tarihini 474 yılında olduğunu beyan etmiştir. a.g.e., s.71.

[19]    Madelung’un söylediği üzere, Suriye’de Karamita’ye davet eden kimse, Zikreveyh’in Sahibu’ş-Şamme lakabıyla meşhur olan oğlu Hüseyin idi. Dimeşk’in muhasarası sırasında öldürülen, Hüseyin’in Sahibu’n-Naka lakabıyla meşhur olan kardeşi Yahya idi ve o Suriye’de Karamita hareketinin rehberliğini üstlenmişti. Onun öldürülmesi Hicrî 290 yılının Şaban ayında oldu. Onun öldürülmesinin ardından Sahibu-ş Şâme kendisi hareketin önderliğini üstlendi ve o da Hicrî 291 yılının Rebiulevvel ayında öldürüldü. Ondan sonra Zikreveyh, Ebu Nemmam Nasr ismindeki bir kimseyi Suriye’deki Karamita hareketinin önderliğine seçti. O da Hicrî 293 yılının Ramazan ayında öldürüldü. Zikreveyh, Hicrî 293 yılının Zilhicce ayında kendi saklandığı yerden dışarı çıkarak, Abbasîlerin ordularından birisini yenilgiye uğrattı. Mekke ziyaretinden dönen Horasanlı ve Batı İranlı ziyaret kervanlarını yağmalayarak, oradaki hacıların birçoğunu katletti. Zikreveyh, Hicrî 294 yılında savaşlardan birinde yaralanarak yakalandı ve birkaç gün geçtikten sonra da öldü ve onun etrafındakilerin birçoğu yakalanarak idam edildi. (Nehzat-i Karamita, s.39-40).

[20]    Nehzat-i Karamita, s.81-83, Louise Massingnon’un makalesi.

[21]    Nehzat-i Karamita, s.10, Dr. Yakub Ajund’un mukaddemesi.

[22]    Nehzat-i Karamita, s.49-50. Wilfred Ferdinand Madelung’in makalesi.

[23]    a.g.e., s.49-50. Wilfred F. Madelung’un makalesi.

[24]    Bu hususta, Bernard Lewis’in İsmailiyye MezhebininTemelleri adlı kitabına müracaat edebilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter