20 Ekim 2019 Pazar Saat:
22:14
31-07-2019
  

Bâbiyye ve Bahailik Tarikatları

“Bütün ilahlar kişinin seçmesinden ilahlaşmıştır, Bütün rabler de fazlalıktan rab olmuşlardır.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehader Araştırma Bölümü

 

 

Bâbiyye’nin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu

 

Miladi 19. Yüzyıl’da Seyyid Ali Muhammed tarafından Bâbîlik fırkası kuruldu. 1820 yılının Muharrem ayı başlarında Şiraz’da dünyaya gelen Seyyid Ali Muhammed 1850 yılı Şaban ayının 27. günü Tebriz’de dinden çıkma suçuyla darağacına asıldı.

 

Bâbîler ona “Hazreti Al’a”ve “Nokta-i Ula”lakaplarını vermişlerdir. O ilk eğitimini Şiraz’da aldı ve orada azda olsa Arapça ders gördü. Ardından beş yıl boyunca Buşehr’de kaldı ve -baba mesleği olan- ticaret ile uğraştı. Ergenlik ve gençlik çağlarında bile oldukça ilginç şeylerle uğraşıyordu ve bu dönemde sihir, reml ve büyüye büyük bir alâka duymaya başlamıştı. Buşehr’in yakıcı yaz sıcağında ve öğle saatlerinde damların üzerine çıkıp güneşi kontrolü altına alabilmek için zikirler çekiyor ve Hint Mürtazlarını taklit edip ilginç hareketler yapıyordu.

 

Buşehr’den Şiraz’a döndüğünde ticareti bıraktı ve ders okuyup, seyahat etmek için Irak ve Hicaz’a doğru yolu koyuldu. Kerbela’da Seyyid KâzımReştî’nin öğrencisi oldu. Şeyh Ahmed İhsayî’nin öğrencisi olan Seyyid Kâzım Reştî’nin, Ehlibeyt İmamları hakkındaki aşırıya giden düşünceleri vardı. Onların Allah’ın cisim bulmuş hâlleri olduğuna inanarak: “Her dönemde ruhanî feyiz için İmam Mehdi (a.f) ile halk arasında bir aracı ve bir bâb vardır.”diyordu. Bu tür düşünceler Seyyid Ali Muhammed’in Kâzım Reştî’ye karşı ilgi duymasına neden oldu. Böylece Seyyid Kâzım Reştî’nin özel müritlerinden biri oldu. İşte burada ilk defa Bâbîlik düşüncesi hakkında çalışmalara başladı.

 

Seyyid Kâzım Reştî’nin ölümünden sonra Hicrî 1844 senesinde, öncelikle Zikriyet ardından da Bâblık (yani Allah’ın ilim ve maarif kapısı ve İmam Mehdi’ye ulaşma yolu olduğu) iddiasında bulundu. Ardından da Mehdilik iddiasında bulundu. Bir süre sonra da nübüvvet ve şeriat iddiasını ortaya atıp yeni bir din ve vahyin iddiacısı oldu. Sonunda bu iddiayı rububiyet ve ulûhiyetin hululüne getirerek sonlandırdı.

 

Bâblık İddiasından Sonra Seyyid Bâb’ın Hayatı

 

İlk başlarda, Bâbîler nezdinde (Hay sözcüğü; Ha=8 ve Ya=10) harfleri ile meşhur olan Seyyid Kâzım Reştî’nin on sekiz öğrencisi Seyyid Ali Muhammed’in bu iddiasına iman getirmişlerdi. Bunların her biri farklı bir bölgede bu iddiayı gündeme getirip bu düşünceyi tebliğ ettiler. Böylece bir grup insana bu fırkanın öğretilerini benimsettiler. Bâb’ın kendisi de Irak’tan, Mekke’ye giderek, orada Mehdilik iddiasını açığa vurdu. Ardından Buşehr’e geri döndü ve oraya yerleşti. Bâbîlerin bu faaliyetleri Şia âlimleri başta olmak üzere Kacar hükümetini de tedirgin etmeye başladı. Bu yüzden Fars eyalet valisi, Bâb’ı Buşehr’den Şiraz’a sürdü. Fakat Bâb, burada da faaliyetlerinden vazgeçmedi. İşte bu nedenle Şiraz valisi Şia âlimleri ile münazara etmesi için bir meclis hazırladı. Bâb, bu mecliste inançlarından vazgeçtiğini ve pişman olduğunu söyledi. Âlimler onu daha sonra camiye götürdüler. Bâb, orada halka kendi düşüncelerini yalanladı ve tevbe ettiğini söyledi.

 

Fakat kısa bir aradan sonra tekrar iddialarını dile getirmeye ve düşüncelerini yaymak için çeşitli etkinliklerde bulunmaya başladı. Bunun ardından tutuklanıp hapse atıldı. Kısa bir süre sonra Şiraz’dan İsfahan’a intikal ettirildi. Oradan da 1847 yılından Azerbaycan’a götürülüp Çehrik kalesinde -Maku şehrine yakın bir yerde- hapsedildi. Daha sonra Tebriz’e götürülerek Nasîruddîn Mirza’nın (Nasîruddîn Şah’ın veliahtlık dönemi) huzurunda âlimler tarafından muhakeme edildi. Mürtet olma ve mü’minler arasında fesat çıkarma suçundan idama mahkûm edildi ve sonunda dinden çıkıp fesada yol açtığı için 1850 yılında idam edildi.

 

Bâb’ın Yazdığı Kitaplar

 

Yazdığı ilk eser Bâbîlerin kendisine “Kayyum el-Esma”dedikleri Yusuf suresinin tefsiridir. Bir diğer eseri âlimlere ve sultanlara hitaben kaleme aldığı levhalar mecmuası ve Mekke ile Medine arasında yazdığı iki Harem arasındaki sayfalardır. “Beyan”Arapça ve Farsça yazdığı en meşhur eseridir. Bu kitaptaki metodu Arapça ve Farsçayı birlikte kullandığı için bir hayli ilginçtir. Arapça yazdıkları kısımlar genellikle Arap edebiyatı ve nahiv kaidelerine uygun değildir. Bâbîler nezdinde bu kitap semâvî ahkâm ve şeriat kitabı olarak kabul edilmektedir.

 

Söz konusu kitabın dördüncü bölümünün altıncı kısmında şöyle geçmektedir:

 

“Dört bölgede Bâbîlerden başka hiç kimse yaşamamalıdır. Bu bölgeler; Fars, Horasan, Azerbaycan ve Mazenderan’dır.”

 

On sekizinci bâbın yedinci bölümünde de şöyle geçmektedir:

 

“Eğer bir insan başka bir insanı hüzünlendirirse, ona on dokuz miskal altın vermesi vaciptir. Eğer bunu vermeye gücü yetmiyorsa, on dokuz miskal gümüş vermelidir.”

 

On beşinci bâbın sekizinci bölümünde ise şöyle geçmektedir:

 

“Bâb’a tâbî olan herkesin evlat sahibi olması için evlenmesi farzdır. Eğer birisinin eşi hamile kalamıyorsa, onun hamile olması için Bâb’a tâbî kendi kardeşlerinin birinden yardım istemesi caizdir. Bâbî olmayan birinden yardım isteyemez.”

 

Dördüncü bâbın sekizinci bölümünde de şöyle geçmektedir:

 

“Her şeyin en iyisi Noktaya (yani Bâb’ın kendisi) ve orta derecelisi, onun aracılığıyla “Hay’a” (on sekiz yarana) aittir. Onların içinden en kötü şeyleri ise diğer insanlara aittir.”

 

Mirza Hüseyin Ali Bahaî ve Bahaîlik

 

Mirza Hüseyin Ali, 1818 yılında Mazenderan eyaletine bağlı Nur bölgesinin nahiyelerinden olan bir köyde dünyaya geldi. 1893 yılında Akka’da bir hastalık sonucu öldü ve bu şehirde toprağa verildi.

 

İlköğretim ile okuma yazmayı öğrendi ve o dönemlerde -adet olduğu üzere- biraz da Arapça okudu. Daha sonra memurluk göreviyle devlet divanında çalışmaya başladı. Bir süre sonra dervişler halkasına katıldı ve onlar gibi saçlarını uzatarak kalender elbisesi giyindi.

 

Bâb’ın çalkantılı bir şekilde ortaya çıkmasıyla Mirza Hüseyin Ali, üvey kardeşi Yahya Subh-i Ezel ve ailesinden birkaç kişiyle birlikte Bâb’a tâbî oldu. Bâb’ın idamından sonra Yahya Subh-i Ezel, Bâb’ın halifesi olduğunu iddia etti. Mirza Hüseyin Ali ilk başlarda Yahya’ya tâbî olduysa da sonradan üvey kardeşine muhalefette bulunarak, kendi kardeşiyle rekabet etmeğe başladı. Önce -Bâb’ın dile getirdiği- “Allah’ın zâhir edip, ortaya çıkaracağı kimse”olduğunu iddia etti. Daha sonra aşamalı olarak iddialarını arttırdı. Nübüvvet ve vahiy iddiasıyla devam edip Allah’ın hululü ile bunu sonlandırdı ve kendisine “el-Heykelu’l-A’la”adını verdi. Seyyid Ali Muhammed Bâb’ın gelişine zemin hazırladığını ve zuhurunu müjdelediğini iddia etti.

 

Yabancı Büyükelçilikler -bilhassa Rus Büyükelçiliği- açık bir şekilde onun kardeşini destekliyor ve dönemin İran devletine onların aleyhine bir şey yapmaması için baskı yapıyorlardı.

 

Müslüman âlimlerin baskısından dolayı hükümet, 1853 yılında her ikisini takipçileriyle birlikte Bağdat’a sürgüne göndermeye mecbur kaldı. Irak o zamanlar -diğer birçok Müslüman ülkesi gibi- Osmanlı İmparatorluğu merkezi topraklarının bir parçasıydı. Kısa bir süre sonra Bâbîlerin rehberliğini üstlenme hususunda, iki kardeş arasında ortaya çıkan ihtilaflardan ve bu ikisinin taraftarları arasındaki çatışmalardan dolayı Osmanlı Devleti her ikisini de tutukladı. Mahkeme her ikisinin uzak ve birbirlerinden ayrı bölgelere sürgün edilmeleri hükmünü verdi. Bu yüzden Yahya Subh-i Ezel, ailesi ve taraftarları Kıbrıs’a Mirza Hüseyin Ali ve taraftarları da Filistin’in Akka bölgesine yerleştirildiler. Ancak bu ikisi hiçbir zaman birbirlerini tekfir etmekten geri kalmadı.

 

Bu dönemde Yahya Subh-i Ezel’in taraftarlarına “Ezeliyye”ve Mirza Hüseyin Ali’nin taraftarlarına da “Bahaîyye” fırkası denildi. Bu iki kardeşe tâbî olmayan Bâbîler ise eski adlarıyla anılmaya devam edildiler.

 

Nihayet bu mücadeleyi, sömürgeci güçlerin desteğini de arkasına alan Mirza Hüseyin Ali kazandı ve Ezeliyye fırkası zamanla unutuldu.

 

Abbas Efendi ve Şevki Efendi

 

Mirza Hüseyin Ali’nin ölümünden sonra Bâbîlik adına herşey unutulmaya yüz tutmuştu. Bâbîler yavaş yavaş azalıyor ve unutuluyor, Bahaîler de sabredip bekliyorlardı. Sonunda Mirza Hüseyin Ali’nin büyük oğlu Abbas Efendi “Abdulbaha”lakabını alıp bu fırkayı tekrar ihya etmek için çalışmalara başladı. Abbas Efendi, Miladi 1844 yılında dünyaya geldi ve 1921 yılında da öldü.

 

Abbas Efendi İran ve Osmanlı topraklarında her hangi bir eylemde bulunamadığı için 1911 yılında Avrupa yolculuğuna çıktı. Rusya yerine İngiltere ve ardından da ABD ile özel ilişkiler kurdu. I.Dünya Savaşında (1914) İngiliz Kraliyet ailesine büyük hizmetlerde bulundu. Savaştan sonra bu hizmetlerine karşılık İngiltere’nin en büyük hizmet ödülü olan “Sir” unvanı ve şövalye olarak bilinen “Knighthood”nişanını resmi törenle aldı. Böylece Bahailik İngiliz -ve Amerikan-devletinin sömürgecilik politikalarının aracına dönüştü. Abbas Efendinin takipçilerine “Bâbiyye-Bahaiyye Abbasiyye”adı verilmiştir.

 

Abdulbaha’nın ölümünden sonra Bahaîlerin rehberliğini -Mirza Hüseyin Ali’nin kızından olan torunu- Şevki Efendi üstlendi. O 1957 yılına kadar bu görevi yürüttü ve onun da ölümünden sonra Merkezi İsrail’in Hayfa şehrinde bulunan Beytu’l-Adl adlı dokuz kişiden oluşan ve aslında sömürgecilerin gizli elleri tarafından yönetilmekte olan bir şura, Bahaîlerin rehberliğini üstlendi.

 

Mirza Hüseyin Ali’nin Yazıları

 

Mirza Hüseyin Ali’nin saçmalıklarının derlemesinden oluşan iki kitap Bahaîlerin nezdinde vahiy ve şeriat kitapları olarak kabul görmektedir. Söz konusu bu kitapların ilki Farsça olan ve Bahaîlere göre Mirza Hüseyin Ali’ye Bağdat’ta vahiy olan “İkan” adlı kitaptır. Diğeri de karışık, kaidesiz kırk dökük bir Arapça ile yazılan ve Bahaîlere göre Akabir’de Mirza Hüseyin Ali’ye vahyolunan (veya kendisi tanrının yeryüzündeki tecessümü olduğu için kendi nefsine nazil ettiği!) “Akdes” adlı kitaptır. Kelimat-i Meknune, Heft Vadi, Kitab-i Mübin, Sual ü Cevab ve buna benzer bazı yazışmalar da Mirza Hüseyin Ali’ye nisbet verilmektedir.

 

Mirza Hüseyin Ali’nin Ulûhiyet İddiası

 

Akdes kitabının ilk sayfasında kendisini vahyin kaynağı ve Allah’ın tecellisi olarak tanıtmakta ve Allah’ın, yaratma yetisini ve âlemin tedbirini kendisine bıraktığını iddia etmektedir. Kitab-i Mübin’in 229. sayfasında “Benden başka ilah yoktur. Tek bilinmeyen kişi benim!”demektedir. Eyyam-i Tis’a kitabının ellinci sayfasında kendi doğum günü hakkında şöyle demektedir: “Müjdeler olsun bu sabaha ki, doğan doğmamıştır ve doğrulmayacaktır.”

 

Bahaîlerin Mahbub dua kitabında (s. 123) seher duasında şöyle geçmektedir: “Allah’ım! Hareket eden sakallarının hakkı için sana and veririm ki…”

 

Mirza Hüseyin Ali’nin bir kasidesinde şöyle geçmektedir:

 

“Bütün ilahlar kişinin seçmesinden ilahlaşmıştır,
Bütün rabler de fazlalıktan rab olmuşlardır.”

 

İslâm Şeriatının Feshedilmesi

 

Bahaîlerin genel akidesine göre, Bâb ve Bahaî’nin zuhuru ile İslâm şeriatının hükümleri ortadan kalkmış ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.a.) risalet dönemi sona ermiştir. Bu dönem; İlâhî Akdes-i Cemal’in hükümranlığı ve şeriatının başlangıç dönemidir. Fakat bundan sonra da tanrı defalarca madde âlemine inecek ve tecellide bulunacaktır. Onların inancına göre, Hz. Muhammed’den (s.a.a.) sonra önce Bâb ardından da Mirza Hüseyin Ali, İlâhî zuhur mahlasıyla dünyaya gelmişlerdir. En az bin yıl daha yeryüzünde İlâhî zuhur olmayacaktır.

 

Bahaîlik Tarikatının Ahkâmı ve İbadetleri

 

1- Bahaîlere göre namaz dokuz rekâttır. Ergen olan her Bahaî’nin ferdi bir şekilde sabah, öğlen ve akşam namaz kılması farzdır. Kıbleleri Mirza Hüseyin Ali Bahaî’nin kabrinin bulunduğu günümüz İsrail topraklarında olan Akka şehridir. Namaz için abdest alınması gerekir ama eğer birisi abdest almak için su bulamazsa abdest yerine beş defa “Bismillahi el-Ethar el-Ethar” demesi gerekir. Cenaze namazı dışında cemaat ile kılınan namaz yoktur.

 

2- Oruçları on dokuz güne tekabül edecek şekilde bir aydır. Zira Bahaîlere göre bir ay on dokuz gündür ve bir yıl da on dokuz aydır. Aylarının son oruçları Nevruz gününe denk gelmektedir.

 

3- Hac için Seyyid Ali Muhammed Bâb’ın Şiraz şehrinde doğduğu evi veya Mirza Hüseyin Ali’nin Irak’ta ikamet ettiği süre içerisinde kaldığı evi tavaf ederler. Bunun için özel bir zaman kararlaştırılmamıştır.

 

4- Her erkek, sadece bir kadın alabilir. Fakat Akdes kitabında adalete riayet etmek şartı ile iki kadın ile evliliğin caiz olduğu yazılmıştır. Lakin Abdulbaha onun tefsirinde, çünkü adalet şartı hiçbir zaman tahakkuk bulmayacağı için birden fazla evliliğin kapısı kapalıdır, diye tefsir etmiştir. Babanın eşi ile evlilik haramdır. Öz kızı ve kız kardeşle ve diğer akrabalarla evlilik caizdir.

 

5- Her şey tahir ve temizdir hatta idrar, köpek, domuz vb.

 

6- Bahaîlik dininde kız ve erkek eşit şekilde mirastan pay alırlar. Ayrıca bu dine göre kadın ve erkek her ikisi de on beş yaşında baliğ olur.

 

7- Onların resmî ictimaî merkezlerinden biri olan “Haziretu’l-Kuds” Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’tadır. Diğer merkezleri de “Maşriku’l-Ezkar” adıyla Chicago (Amerika)’dadır.[1]

 

 


[1]     Bu makalenin hazırlanmasında aşağıdaki kitaplardan istifade edilmiştir;

Dairetu’l-Maarif-i Teşeyyu, C. 3, s. 4-5; İbtal-i Tehlil-i Bâbîgeri, Bahaigeri ve Kadiyangeri, s. 40-85; Zeylu’l-Milel ve Nihal, s. 41-56; Tarihu’l-Fıraku’l-İslâmîyye, s. 217-222; Şeyhgeri, Bâbgeri.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler