24 Şubat 2021 Çarşamba Saat:
22:16
30-12-2020
  

Ayetullah Misbah Yezdî Kimdir I. Bölüm

Rabbim, senin rızan için ve dininin yüceltilmesi için ders okumak istiyorum! Başka bir beklentim olmadığını sen benden daha iyi biliyorsun!

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Doğumu ve Çocukluğu

 

Ayetullah Muhammed Taki Misbah Yezdî, 4 Şubat 1935 yılında, Yezd şehrinde, takvalı ve mezhebi bir ailede gözlerini dünyaya açtı.

 

Üstadın, anne ve babasıyla yaşantısı annesine miras kalan evde çok zor şartlarda geçiyordu. Annesi halalarının yardımıyla çorap dokuyor ve babası o çorapları satarak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Elbette bu işin kazancı çok düşüktü. Bu yüzden babası işini düzene koymak için zaman zaman borç para alması gerekiyordu.

 

Üstat Misbah Yezdî o günleri anlatıyordu:

 

“Haftada bir sevdiğimiz ve yediğimiz en iyi yemeği hatırlıyorum. Kardeşim ve ben okuldan geldiğimizde iki riyal ve on Şahî parasına süt kreması alırdık ve annem biraz şekerli su ile karıştırır katı hale getirirdi. Bu hafta sonunun en güzel yemeğiydi.”

 

Tüm zorluklara rağmen, bu dindar ve mezhebi aile Rızahan Pehlevî'nin sıkıntılı zamanında özellikle yas törenlerinin kesinlikle yasak olduğu zamanda bile, evin bodrum katında, Tevessül duası ve Muharrem ayı matem gecelerini düzenlerdi. Perşembe geceleri Kumeyl duası, hadis dersleri ve her cuma sabahı Nudbe duası okunurdu. Hatta üstadın babası bu şekilde Nudbe duasını bile, ezberlemiş ve ezberden okuyordu.

 

Dine olan bu ilgi ve bağlılığından dolayı ve özellikle Ehlibeyte (as) olan sevgisinden dolayı, ailesinin ilk çocuğu olarak ‘Muhammed Taki’ ismini almasına sebep oldu.

 

Muhammed Taki doğmadan önce annesi bir rüya görür. Rüyasında Kur’an-ı Kerim dünyaya getirdiğini görünce çok rahatsız olur ve üzülür. Rüyanın tabiri için Yezd alimlerinden Seyyit Muhammed Rıza İmamiyye’nin yanına gider. Seyyit Rıza rüyayı tabir ederken şöyle devam eder: “Senden bir erkek çocuk dünyaya gelecektir. Müjde olsun ki bu erkek çocuk Kur’an’a alim ve Kuran’ı koruyan biri olacaktır.” Bu rüya daha sonra unutulsa da, anne ve babasının özelliklede Muhammed Taki’nin annesinin ona ve geleceğine olan yoğun ilgisini uyandırdı.

 

Medrese Dönemi

 

Muhammed Taki’nin çocukluğu, inanç ve terbiye açısından, değerli birikimleriyle böyle temiz kalpli bir ailenin kucağında geçti. Ve o daha fazla bilgi sahibi olmak için ilkokula başladı. Muhammed Taki, öğrenmek için çok hevesliydi. Her yıl final sınavlarında okulun en başarılı öğrencisi olarak seçilirdi. Bu başarısı onu, okul müdürü ve öğretmenler arasında seçkin bir öğrenci yapıyordu. Müdür ve öğretmenler onun bu şekilde çalışarak, ülkenin önde gelen mucitlerinden, kaşiflerinden veya bilim adamlarından biri olmaya devam etmesi için teşvik ediyorlardı. Fakat Muhammed Taki’nin başka hayalleri vardı. O sadece dini ilimleri öğrenmeyi ve ilahi bilgi elde etmeyi istiyordu. İşte bundan dolayı dördüncü sınıfta yazmış olduğu kompozisyonda Necefe gidip havza derslerini okumak istediğini dillendirmişti. Bu kompozisyon, Muhammed Taki'nin öğretmenini ve diğer öğrencileri şaşırtmıştı. Zira okuldaki öğrenciler, bir gün pilot, albay, bakan, avukat gibi meslek sahibi olmak isterken, okulun en mükemmel öğrencisinin geleceği için aklında harika bir meslek olduğunu gördüler.

 

Bu sürpriz o zamanlar sebepsiz değildi. Zira o zamanlar toplumun dini ilimlere ilgisinin olmadığı bir zamandı. Bundan ziyade o dönemde din adamları hor görülürdü. Aynı zamanda Rıza Han’ın yaptığı siyasi propaganda sayesinde halkın gözünde din alimleri kötü gösteriliyordu. Elbette o dönemdeki yaşlı erkek ve kadınlar mezhebi ve dindar sayılırdı, fakat yeni nesil olan gençlik için İslam dini isimden başka bir şey değildi. Genellikle ruhani alimlerin çoğu zorla veya gönüllü olarak alim elbiselerini çıkartıp, ticaret ile uğraşıyorlardı. İslam âlimleri o zamanda aşırı yoksulluk içinde yaşadılar. Bu zamanın insanları için hayal etmesi bile zor gelir. Böyle bir zamanda birinin âlim olmak istediğini dillendirmesi tuhaf karşılanıyordu.

 

Muhammed Taki’yi, din âlimi olamaya çeken diğer bir unsur, anne babasının eğitiminin yanı sıra Şeyh Ahmet Ahundî’nin manevi ve ahlaki durumu idi. Şeyh Ahmet, Necef'te yaşayan sadık ve kendini adamış bir din âlimiydi. Şeyh Ahmet, zaman zaman sorumlu olduğu vakfı kontrol etmek için Yezd şehrine geliyordu ve geldiğinde Muhammed Taki’lerin evine misafir oluyordu. Şeyh Ahmet, arif bir alimdi, gece yarısı kalkıp abdest alır ve caminin yolunu tutardı. Şafak söktükten sonra eve dönerdi. Bu durumu yakından müşahede eden Muhammed Taki, ruhani ve maneviyatında büyük etki yaratmıştı. Şeyh Ahmet kendisine: "Bu kadar iyi dua eden ve okuyan bir çocuk için talebe ve din alimi olmak daha münasiptir.” Dediğinde bu etki iki kat daha fazla arttı. Ve böylelikle Muhammed Taki, dini ilimleri öğrenme sevgisi, ruhunda kök salmış ve bundan sonra Necef'e göç etmek ve dini ilimleri okumak dışında hiçbir şey artık düşünemiyordu.

 

Talebeliğe Başlangıç

 

Muhammed Taki, 1947-48 yıllarında ilköğretimini tamamladı. Artık bekleyiş sona erdi ve dini ilimleri öğrenmeye olan hayranlığı, tatil ve eğlencede geçirmek yerine yaz başından itibaren Yezd ilim havzasına girmesine neden oldu. Muhammet Taki, Han Meydanı'ndaki Şefiyye okulunun odalarından birine yerleşti. Buradaki okulunun düzensiz durumu, okulun ve sınıflarının uygun olmadığını, öğretmenin ve düzenli bir müfredatın eksikliğini görmezden gelerek, ders çalışmak ve mütalaa için o kadar çok zaman ayırdı ki, başarısına başarı ekleyip dört yıl içerisinde tüm mukaddime ve orta seviye derslerini tamamladı. Bu başarılı çalışmaları, olağanüstü araştırma ve ciddiyetle sonuçlandı. Ancak, genellikle bu derecedeki dersleri tamamlamak, bir öğrenci için yaklaşık sekiz yıl bir zaman alırdı.

 

Elbette Muhammet Taki, bu muvaffakiyet ve başarılarını daha çok üstatlarına, özellikle merhum Hacı Şeyh Muhammed Ali Nahvî'nin özen ve çabalarına bağlıyor; zira merhum üstadı, Muhammet Taki’ye öğretmek için çok zaman harcadı ve özel olarak eğitti. Muhammed Taki, hazır olduğu sürece hiçbir zaman dersten geriye kalmadı. Dersin mübahasesi yerine, ona sorular sordu ya da derslerin bir özetini yazmasını istiyordu ve ardından özetleri Arapçaya çevirmesini istiyordu. Sonra bu Arapça yazıları alır ve düzeltirdi.

 

 O dönemde yararlandığı diğer hocaları: Aynı Şefiyye okulunda bir odası olan merhum Hacı Muhammed Ali Nahvî idi. Edebiyatı ve seviyelerinin önemli bir bölümünü bu üstattan öğrendi. Şeyh Abdul Hüseyin, şerhi Nizam’ın üstadıydı. Ağa Ziya el-Irakî'nin öğrencisi olan merhum Ağa Seyyit Ali Rıza Müderrisî, ona dua ilminden bazı açıklama ve izahatları öğretti. Ve son olarak da, usul ilmini Hacı Mirza Muhammed Envarî’den aldı.

 

Muhammed Taki, havza ilimlerinin yanı sıra, hakikat ve bilim arayışında olup, Ayetullah Burucerdi tarafından Almanya'ya gönderilen "Muhakkik Rüştü" adlı bilgili bir din âliminden fizik, kimya, fizyoloji ve Fransız dili gibi bazı modern ilimleri de öğrendi.

 

Necef Şehrine Hicret

 

Muhammed Taki, eğitimi konusunda çok hevesli ve istekli idi. Kendisini, Kuran öğretilerine ve Ehlibeyt irfanına aşık eden Şeyh Ahmet Ahundî, yine misafir gelmişti. Muhammed Taki’deki ilgi ve alakayı gören şeyh, eğitimine devam etmesi ve tamamlaması için Necef Eşref'e gitmeye teşvik etti ve ailesini Necef'e hicret etmek ve oraya yerleşmek için cesaretlendirdi. Böylece çocuklarına bağlı olan anne-babası, evlerini ve eşyalarını satmaya ve Necef'e göç etmeye karar verdiler. Bununla birlikte, Muhammed Taki'nin ilk önerisi, Kum şehrine seyahat etmesine ve orada eğitimine devam etmesine izin verilmesi idi. Ancak Muhammed Taki’nin ailesi başından beri Necef'e gitmekte ısrar ettiler. Sonuçta Müminlerin emiri, Hz. Ali’nin (a.s) türbesinin yakınlığı ve Necef şehrinin refahı, onların bu kararda daha ciddi olmalarına ve sonunda Necef'e göç etmelerine neden oldu. Muhammed Taki, 1952 yılında ailesi ile birlikte Necef’te oldular.

 

Muhammed Taki’nin gönül rahatlığıyla derslerini okuyup ve çalışması gerektiği için, ailesi geçimini sağlamak üzere orada çorap satmaya devam edecekti. Ancak orada altı ay süren hayat mücadelesi sonucunda, ailenin çalışma durumu düzelmedi ve babası geçimini sağlamak için çok çaba harcamasına rağmen orada tutunamadılar ve sonunda İran'a geri dönmek zorunda kaldılar. Muhammad Taki, Necef'te bir süre yalnız kalmasına ve İran'daki maddi durumlarının düzeldiğinde onlara geri dönmesine izin verilmesi için ailesine ısrar etti. Ancak anne babası ve özellikle annesi buna rıza göstermedi. Merhum Ağa Şeyh Muhammed Ali Sarabî ve merhum Ağa Seyyit Ali Fanî (Allame Fanî) Muhammed Taki’nin evlerine geldiler ve Muhammed Taki’nin burada kalması için babasını razı etmeye çalıştılar. İçlerinden biri: "Oğlunuzu bu yetenekle buradan alır ve eğitimine devam etmesine izin vermezseniz, Zamanın İmamı (a.s) sizden memnun kalmaz." dedi. Fakat babası, "Ben dayanabilirim, ama annesi dayanamaz ve ona o kadar bağlı ki, evladından ayrılırsa hayati tehlike yaşar.” dedi.

 

Her halükârda, Muhammed Taki'nin Necef'te kalması mukadder değildi ve neredeyse bir yıllık eğitimden sonra, ailesiyle birlikte mayıs sonu veya ertesi yılın haziran ayı başında Tahran'a gitti. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için ve diğer yandan okul yılının sonu geldiği için Muhammed Taki o yazı ailesi ile birlikte Tahran'da geçirdi.

 

Muhammed Taki için, Necef'te kalmak kısa da olsa birçok anı bırakmıştı.  Merhum hekim, merhum Şahrudî, merhum Seyyit Abdulhadi Şirazî, merhum Mirza Ağa Estehbanatî gibi şahsiyetler o dönemin meşhur âlimleri arasında idi ve bir sonraki sırada yer alan merhum Ayetullah Hoî gibi büyük âlimlerin varlığı necef ilim havzasına farklı bir değer kazandırmıştı.

 

En başından beri, ilim havzasının tüm büyüklerine özel saygı duyarken, kimseye bağlı kalmamak için müessese ve defterlere gitmiyordu. Bundan dolayı Necef'teyken hiçbir müçtehidin evine gitmedi. Sadece bir defaya mahsus, Muhammed Taki ve öğretmeni Ağa Fanî'nin, merhum Cemal Gûlpayganî'yi tebrik etmek için birkaç dakikalığına komşularının evine gittikleri bayram günü dışında.

 

İlim havzasında olan âlimlerine ve büyüklerine bağlılığı ve duyduğu sevgiye rağmen, bu yöntemi kum şehrinde de devam ettirdi. Sadece ders almak veya Ehl-i Beyt’in matem meclislerine katılmak amacıyla Ayetullah Burucerdî’nin evinde düzenlenen Matem meclislerine katılıyordu. Onun dışında hiçbir müessese ve evlere gitmiyordu.

 

Kum Şehrine Hicret

 

Aile Necef'ten döndü ve bir süre Tahran'da kalacaktı. Ancak Muhammed Taki okumak için Kum şehrine gitmeye karar verdi. Ailesi, başlangıçta, "henüz yerleşmedik ve okumana yardımcı olacak önemli ölçüde bir gelirimiz yok" diye itiraz etti. Hatta bazı akademisyen akrabalarından, eğitimi ve para biriktirmek için onu Tahran'da en az bir yıl kalmaya ikna etmelerini istediler. Ama yine de kabul etmedi; çünkü ders okumak ve ilim öğrenmek vacip bir ameldir, anne baba rızası şart değildir, diye inanıyordu. Ancak sonunda edepli bir şekilde ve sağlam gerekçeleriyle onları ikna etmeyi başardı. Böylece Muhammed Taki, o yılın yazını ailesiyle birlikte, Tahran'da okul yılının başlamasını bekleyerek geçirdi.

 

Mehdi, Muhammed Taki'nin küçük kardeşiydi ve bir alüminyum eşya dükkanında çıraktı. Yaz boyunca az miktarda biriktirdiği birikimden, kardeşinin Kum'da daha rahat etmesi ve ders okuması için bir fitilli lamba, bir tabak, küçük bir kazan, çatal kaşık ve bir metal çaydanlık aldı.

 

Elbette, Muhammed Taki yazın işsiz değildi ve yaz okulunda ders vererek altmış tümen kazanabilmişti. O kırk tümen ile bir battaniye aldı ve kalan yirmi tümeni diğer zaruri ihtiyaçlar için harcadı. Derslerin başlamasından yaklaşık yirmi gün önce, bir oda bulup yerleşebilmek için Kum şehrine gitti.

 

O dönemde kalmak için bir oda bulmak kolay bir iş değildi. O günlerde Kum'un köşelerinde iki veya üç küçük medrese ve Hz. Masume’nin hareminin yakınında iki büyük medrese vardı. Biri Hüccetiye Medresesi ve diğeri Feyziyye Medresesi. Bu iki medresenin birinde oda bulma ihtimali daha yüksekti. Bununla birlikte, yeni inşa edilen Hüccetiye Medresesine girmenin şartı, öğrencinin yirmi yaşında olması gerekiyordu ve Muhammed Taki henüz 19 yaşında idi. Bu şekilde sadece Feyziyye Medresesi geriye kalıyordu. Medresenin mütevellisini bulmak çok zor bir işti. Medrese mütevellisinin evinin yanında bulunan Hüseyniyenin orada her gün saatlerce oturmak zorundaydınız, böylece evinden bir süreliğine dışarı çıktığında, ona ulaşabilir ve eteğine yapışıp ve ondan bir oda isteyebilirsiniz! elbette keyfi yerinde ise, "Şimdi birkaç gün bekleyin, belki boş bir oda bulunur!" gibisinden ve bu tür cevaplardan istemediğiniz kadar duyabilirsiniz.

 

Bir iki ay böyle geçti ve bir oda bulamadı. Bu süre zarfında, birkaç günde bir hemşerilerine misafir oluyordu ve yavaş yavaş ev sahiplerinin varlığından rahatsızlık duyduğunu hissetmeye başlamıştı.  Bir yandan dersler başlamıştı ve o hala kalacak bir yer arıyordu, diğer yandan parası da bitmişti. Bu sıkıntılar onu iyice daraltmıştı. Bir gün medrese mütevellisini, okul bahçesinde görünce biraz kızgın ve asabi bir şekilde ona dedi ki: İki aydır buralarda dolaşıyorum ve medresede boş bir oda olmasına rağmen, söz vermeye devam ediyor ve amel etmiyorsunuz. Benden sonra gelen kişi size geldi ve ona bir oda verdiniz ve benim ondan önce gelmeme rağmen, bana hala oda vermediniz! Medresenin Mütevellisi sert bir tepki vererek onu tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Çaresizlik ve evsizlik duygusuyla öfkeye kapıldı ve ağlayarak kendi kendine şöyle diyordu: "sen bana oda vermezsen seni Hz. Masume’ye şikâyet edeceğim!" Ancak medrese mütevellisi onun bu söz ve tutumundan hiç etkilenmedi. Feyziyye medresesinin hizmetlisi ise, “Meşhedî maşallah!” diye seslenirken Muhammed Taki ağlayarak oradan uzaklaşıyordu.

 

“Aga Yezdî! Neden ağlıyorsun?”Sonra yavaş bir sesle, "Üzülme, sana bir oda vereceğim!" dedi.

 

Hizmetli bunu söyledi ve oradan uzaklaştı. Bir süre geçti ve Muhammed Taki hala hizmetlinin gelmesini bekliyordu. Bir müddet sonra, okul hizmetlisi, Seyyit Ali Muhammed adında başka bir öğrenciyle birlikte geldi. Kendisi de genç bir Yezd’li idi ve oda arıyordu ve ikisi birlikte istenen odaya gittiler.

 

Oda denilince aklınıza bir şey gelmesin: Ne kadar geniş olursa olsun, okulun bir köşesindeki merdivenlerin altında bir depo vardı ve orada sulama ve temizlik aletlerini koydukları bir yerdi. Bir köşede kırık bir yatak vardı. Duvarlar, tavana kadar nemliydi ve penceresi olmadığından güneş dahi almıyordu.

 

Fakat odaya kavuştukları için ikisi de o kadar mutluydu ki, sanki onlara, cennetten bir oda verilmiş gibiydiler. Muhammed Taki ve Seyyit Ali Muhammed odayı temizleyip düzenlediler ve yerleştiler. Günün çoğunu hücre dışında geçirmelerine ve geceleri sadece birkaç saat dinlenmeye gelmelerine rağmen, on ila on iki gün sonra her ikisi de aşırı nem nedeniyle şiddetli ayak ağrısı ve sırt ağrısına müptela oldular. Bir gün Yezdî öğrencilerinden biri yanlarına gelip oda arkadaşının evlendiğini ve odadan ayrıldığını, eşyalarını kendi evine götürdüğünü söyleyene kadar zaman hep böyle geçti. Diğer arkadaşlarının odasına taşındıktan sonra oda sahibi oldular; artık içinde yaşanabilecek bir odaya sahip oldukları için çok mutluydular.

 

Feyziyye Medresesinde ilk yıl bu şekilde geçti. Muhammed Taki, her gün dört derse katılıyordu: Merhum Ağa Murteza Hairî'nin sabahları kendi evinde verdiği Mekasib dersi, Merhum Ağa Şeyh Abdulcevat Cebelamulî, sabahın ilk saatlerinde Aşkali Camii'nde Kifaye’nin birinci cildi, o ve arkadaşı bu dersi gün doğmadan önce mübahase ederlerdi. Kifaye'in ikinci cildi ise yine merhum Ağa Murteza Hairî ile akşamları, üstadın kendi evinde katılırlardı. Bir diğer dersi de havzanın vermiş olduğu dersti. Bu dersleri okumak, çalışmak ve mübahase etmek onun tüm zamanını alıyordu. Dinlenmesi ve başka bir şeyler yapması için günde beş ila altı saat geriye kalıyordu. Ancak sıkıntı ve eksikliklere rağmen tarif edilemez bir istek ve aşk ile çalışıyordu. Çünkü asıl vazifesinin ders okumak, çalışmak ve mütalaa etmek, olduğunun bilincindeydi.

 

O dönemdeki sorun ve sıkıntıları şu şekilde anlatıyor: Ailemin bana yapabileceği yardım ayda yaklaşık yirmi tümendi, elbette bu da yeterli değildi ve bazen gece için bir parça ekmeğimiz bile olmuyordu. Günde 6 veya 7 kuruştan fazla harcama yapmamamız gerekiyordu ve bununla sadece Sengek ekmeği ve peynirli sarımsak alabiliyorduk. Bazen ise yarım Sengek ekmeği ile yetinmek zorunda kalıyorduk.  Yatsı namazından sonra otuz kuruş verip, Feyziyye Medresesinin yanındaki fırından küçük bir somun ekmek alırdık ve bu bizim akşam yemeğimiz olurdu. Bir gün paramız bitti ve borç almaya karar verdim.

 

Özel olarak Allah’a niyazda bulundum, "Rabbim, senin rızan için ve dininin yüceltilmesi için ders okumak istiyorum!" başka bir beklentim olmadığını sen benden daha iyi biliyorsun! Rabbim biraz ödünç para almam lazım veya ödünç para almam için bana bir yol göster! Benim kimseye gidip yardım isteyebilecek bir insan olmadığımı sen benden daha iyi biliyorsun. “Bu işin benim için uygun olmadığını düşünüyor isen, dayanabilmem için bana başarı ver, sabır ver"

 

Bir müddet geçtikten sonra, bir gün öğleden sonra Feyziyye Medresesinin avlusunda yürüyordum, öğle yemeğini de yememiştim, postacının öğrencilerden, Yezd’li Muhammed Taki’yi aradığını duydum. Onların yanına gittim. Birinin bana mektup göndereceğine inanmadığım halde bir mektup aldım. Yezd alimlerinden biriydi, halbuki hiçbir Yezd alimleriyle irtibatım yoktu. Bana yirmi tümen bir havale göndermişti, bu birkaç aydan sonra ilk defa soframız bereketlenmiş, yemek görmüştük.

 

O dönemde merhum Ağa Hüccet, öğrenciler için ekmek kuponu veriyordu. Ondan ekmek kuponu istemeyi düşündüm; ama onun müessesesine gitmek istemedim. Ben de bu sebeple bir mektup yazdım:

 

Hazret-i Ayetullah Hüccet, ben bu isimde biriyim ve Kum’da okuyorum ve Ağa Hairî’nin derslerine katılıyorum. Öğrencilere, ekmek kuponu verdiğinizi duydum. Eğer mümkün ise ben de öğrenci hakkından yararlanmak istiyorum.

 

Sabah mektubu göndermek istediğimde, bunun medrese kurallarına ve kanunlarına aykırı olması ve bu ekmeğin başka birinin hakkına geçmesi halinde veya özellikle Ağa Hairî'nin öğrencisi olduğumdan dolayı bana verilebileceğini düşündüm! İşte O zaman mektubu yırttım...

 

Tüm bu zorluklara rağmen Şeyh Muhammed Taki, geriye kalan derslerini bir yıl içinde tamamladı ve ertesi yıldan itibaren Ayetullah Burucerdî'nin içtihat ve İmam Humeyni'nin usul derslerine katıldı. (Allah ona rahmet etsin). Öte yandan yirmi yaşını doldurup Hüccetiye Medresesinin kalma koşullarını yerine getirdikten sonra orada bir oda tuttu. Kum ilim havzasında, İmam Humeynî, Allame Tabatabaî ve Ayetullah Behcet gibi büyük şahsiyetler ve âlimler ile tanışmanın yanı sıra, onların huzurlarından yararlanırken o kadar mutlu oluyordu ki, Necef şehrinden Kum şehrine gelmesinin ilahi bir takdir at olduğuna inanıyordu.

 

 

I. Bölümün Sonu

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler