24 Mart 2019 Pazar Saat:
19:54
09-03-2013
  

Arap Hattının Oluşumu ve Gelişimi

Kufî hattı Nash hattının aksine gerilemeye ve iki asır sonra artık kullanılmamaya başlandı.

Facebook da Paylaş

 

Ayetullah Muhammed Hadi Marifet

 

çeviri: Ehlader Araştırma Bölümü

 

Hicaz bölgesinde çok eskiden yazı ve hat sanatına dair bir eser veya kanıt bulunmamaktadır. Araplar, İslam'dan kısa bir süre önce hat ile tanışmışlardı, Hicaz Araplarının arasında hat ve yazının yaygın olmamasının tek sebebi onların Bedevî yaşam tarzlarıydı. Devamlı göç ve hareket halindeydiler veya savaş, talan ve vurgunlarla meşgul idiler. Bu tür uğraşılar onları, medeniyet sahibi olmanın göstergesi olan yazı ve hatla tanışmaktan alıkoydu. Ticaretle uğraşan ve bu yüzden şam ve Irak'a giden çok az bir grup oradakilerden etkilenerek onlardan hat ve yazı sanatını öğrendiler. Bu küçük grup böylece Nibtî ve Süryanî hatlarıyla tanıştılar. Bu iki yazı türü İslamî fetihlerden sonra da yaygın bir şekilde kullanılıyordu.

 

Nibtî yazısından bugün de var olan 'Nash', Süryanî yazısından da 'Hiyrî' yazım şekli olarak bilinen 'Kufî' hattı ortaya çıktı. Bu yazı ilk olarak Küfe şehrinin yakınlarında bulunan eski bir Arap şehri olan "Hiyre" şehrinde türediğinden bu isimle adlandırıldı. Süryanî hattındaki bu gelişmeler ve değişmeler bu şehirde baş gösterdi. Küfe şehri inşa edilip Arap medeniyeti bu şehre intikal ettikten ve hat gelişimini bu şehirde devam ettiğinden ismi Kufî hattı olarak değişti ve bu adla tarihe geçti. Bu hat türü uzun bir zaman Araplar arasında yaygın ve geçerliydi.

 

Daha sonraları "Nash" hattına dönüşen Nibtî hattını Araplar şam'a yaptıkları ticarî seferler sırasında "Huran'dan" öğrendiler, ama Hiyri veya Kufî hattını da Irak'tan aldılar. Araplar ilk dönemlerde iki yazıyı da normal yazışmalarında ve mektuplarında ve daha sonraları Kuran ve hadis gibi metinlerde kullandılar.

 

Kufî hattının "Süryanî" hattının değişmiş ve gelişmiş şekli olduğunun delillerinden biri de şudur: Araplar kitap ya da Rahman kelimesini elifsiz yazıyorlardı, Süryanî hattın bir özelliği de kelimelerde uzun elifin kullanılmamasıdır.

 

İslam'ın zuhur ettiği yıllarda yazı ve yazma Araplar arasında yaygın değildi. Sayıları yirmiye ulaşmayan çok az kimse sadece yazı yazmasını biliyorlardı. Peygamber (s.a.a) vahiy kâtipleri olarak bunları görevlendirdi, Müslümanlara okuma yazmayı öğretmeye teşvik etti, böylece her gün okuma yazma bilenlerin sayısı arttı.

 

Nash ve Kufî hattı Müslümanlar arasında yayıldı, Müslümanlar bu iki hattı geliştirmek, güzelleştirmek ve değiştirmek için çok çaba sarf ettiler. Hicrî dördüncü yüzyılın başında İbn-i Mıkle'nin Nash hattında yaptığı değişiklikler ve tezyinler sonuncunda bu hat mükemmellik ve zarafetinin doruğuna ulaştı.

 

Kufî hattı Nash hattının aksine zaman aşımıyla gerilemeye başladı. Bu hat yaklaşık olarak iki asır varlığını sürdürdü ve sonraları artık kullanılmamaya başlandı. Daha sonraki dönemlerde Mushaflar güzel Nash hattıyla yazıldı.[1]

 

Mushaf'ta Noktayı Kullanan İlk Kişi

 

Arapların Süryanî ve Nibtilerden aldığı hat noktasızdı. Süryanîce bugün bile noktasız yazılmaktadır. Araplar iktibas ettikleri yazıyı hicrî birinci yüzyılın ortalarına kadar noktasız kullanıyorlardı, birinci asrın ortalarından sonra hattın gelişim sürecinde yeni bir dönem başladı. Bu dönemde noktaları ve sesli harflerini belirleyen işaretler kullanılmaya başlandı.

 

Haccac b. Yusuf Sakafi, Abdulmelik b. Mervan tarafından Irak'a vali olarak atandığı (h:75–84) yıllarda halk yazılarında noktalama işaretlerini kullanmaya başladı ve noktalı harfleri noktasız harflerden ayırt ettiler. Bu iş İmam Ali'nin (a.s) talebelerinden olan Ebu Esved Ed-Dueli'nin iki talebesi Yahya b. Yamur ve Nasr b. Asım tarafından gerçekleştirildi. Bu işi yapmalarının nedeni ise her geçen gün "Mevalilerin"[2] sayılarının artmasıydı.[3] O dönemlerde İslam ülkesinde Arap olmayanlar çoğalmıştı, anadilleri Arapça olmayan bu insanlar Arapçayı telâffuz ettiklerinde bazen hataya düşüyorlardı, bu yüzden Kuran'ı okuduklarında harekeleri yanlış koyduklarından dolayı rahatsız edici manalar ortaya çıkıyordu.

 

Ebu Ahmed Askeri [4] bu konu hakkında şöyle diyor: "Halk Abdulmelik b. Mervan dönemine kadar geçen kırk küsur yıl içerisinde Osmanî Kuran'la haşir neşir olmuştu, sonraları Kuran kıraatinde önemli değişmeler yaşandı ve bu değişiklikler daha çok Irak'ta gözlemleniyordu. Haccac b. Yusuf bu konudaki endişelerini etrafındakilere söyledi ve onlardan benzer harfler için ayırıcı noktalama işaretleri koymalarını istedi. Bu işi ilk yapanın da Nasr b. Asım olduğu söylenmektedir.[5] çstat Zerkani de, harflere noktalama işareti koyan ilk kişilerin Ebu Esved Ed-Dueli'nin talebeleri olan Yahya b. Yamur ve Nasr b. Asım olduğunu söylemektedir.[6]

 

Harake ve İrab şekli

 

Arap hattında başlangıçta nokta olmadığı gibi hareke ve irabta bulunmamaktaydı. Kufî ve Süryanî hattan alınma eski Nash hattıyla yazılan Mushaflarda kelimenin harekesini ve irabını belirleyecek hiçbir işaret yoktu, İslam'ın ilk yıllarında Müslümanların çoğu ayetleri ezberlediklerinden bu bir engel teşkil etmiyordu. Hafızların Arap ve Kuran'ın da Arapça olması Müslümanların işini kolaylaştırıyordu, dolayısıyla Arap olan Müslümanlar Kuran'ı doğru olarak okuyabiliyorlardı. Bu, Kuran'ı yanlışlardan ve hatalardan koruyordu. Müslümanlar Kuran'a büyük bir önem verdiklerini, bunu Peygamber (s.a.a) zamanında yaşayan büyüklerinden öğrendiklerini ve Kuran'ın doğru olarak yazıp ezberleme imkânına sahip olduklarını unutmamak gerekir.

 

Lâkin hicrî birinci yüzyılın sonlarında Arap olmayan ve Arapça bilmeyen toplumların da Müslüman olmasıyla noktalama ve hareke işaretlerine büyük ölçüde ihtiyaç duyuldu. "Acem" ya da "Mevali" denilen bu yeni Müslümanların Kuran'ı sahih okumaları için mutlaka hareke ve irab konulmalıydı. Meselâ her Arap "Ketebe Rabbukum ala nefsihi er-rahme" (Rabininiz merhamet etmeyi kendisine yazdı) [7] ve "kutibe aleykum es-siyam" (Oruç size de farz olarak yazıldı) [8] gibi ayetlerdeki ketebe ve kutibe kelimelerini doğru okuyorlardı, ama Arap olmayanlar malûm ve meçhul kiplerini birbirlerinden ayıramıyorlardı, bu yüzden de anlam bozuklukları ortaya çıkıyordu.

 

Nitekim İmam Ali'nin (a.s) öğrencisi Ebu'l-Esved, birisinin Kuran okurken ; "İnnellahe beriun minel müşrikine ve rasuluhu" [9] ayetindeki "resuluhu" kelimesini "resulihi" şeklinde okuduğunu gördü. "Rasuluhu" olarak okunduğunda ayetin anlamı "Allah ve Resulü müşriklerden beridir" ama ayet "Resulihi" şeklinde okunursa "Allah müşriklerden ve Resulünden beridir" anlamına gelir. Böylesi bir yanlışı/hatayı duyan Ebu Esved şöyle dedi: "Durumun bu aşamaya varacağını hiç düşünmemiştim." Bunun üzerine Küfe valisi olan Ziyad b. Ebih'e giderek olayı ona anlattı. İbn-i Ziyad daha önce Ebu Esved'ten bu meseleye bir çare bulmasını istemişti, ama Ebu Esved, İbn-i Ziyad gibi zalim bir yöneticiyle işbirliği yapmak istemiyordu,[10] fakat yukarıdaki yanlışlığı gördükten sonra kabul etti ve İbn-i Ziyad'a şöyle dedi: "Benden istediğini yapmaya hazırım." Ebu Esved söylediklerini iyice yazabilmesi için bir kâtip istedi, "Abdı Kays" kabilesinden bir kâtibi emrine verdiler ama Ebu Esved onu beğenmedi, daha becerikli olan bir kâtibi kendisine verdiler, Ebu Esved bu yeni kâtibi kabul etti.

 

Ebu Esved o kâtibe dedi ki: "Ağzımı açarak harfi telâffuz ettiğim zaman harfin üzerine bir nokta koy (fethe işareti), ağzımı toplayarak telâffuz edersem harfin önüne nokta koy (zamme işareti), bir harfi kesreli okursam altına bir nokta koy."[11]

 

İbn-i Eyaz, Ebu Esved'in sözlerinin devamında şunları söylediğini yazmaktadır: Eğer herhangi bir harfi burundan okursam (ğunne) o harfi iki nokta ile belirle. Kâtip de denilenleri yaptı."[12]

 

Daha sonra herkes bu işaret, noktalar ve harekeleri kullanmaya başladılar. Bazen de noktalar Mushaf hattının yazılmış olduğu renkten farklı bir renkle yazıldı, çoğunlukla kırmızı renk kullanıldı. Nasr b. Asım Mushaf'taki noktasız harfleri noktalı harflerden ayırt etmek için noktalama tekniğini kullandıktan sonra, noktanın harfe mi yoksa harekeye mi ait olduğunun belirlenmesi için hareke noktaları renkli yazıldı; zira farklı renklerin kullanılması yanlışlıkların önünü almaktaydı.

 

Corci Zeydan bu özelliklere sahip bir Mushaf'ı Mısır'ın Daru'l-Kutub'unda görmüş ve bunun hakkında şunları söylemiştir: "Bu Mushaf önceleri Kahire yakınlarında bulunan Amr b. As camisinde korunmaktaydı. Büyük harfler siyah, noktalama ise kırmızı renkle yapılmıştı. Ebu Esved'in belirlediği şekilde harfin üstündeki nokta fethe işareti, altındaki nokta kesre ve önündeki nokta ise zemme işaretini gösteriyordu."[13]

 

Endülüs'te Mushafları dört renkle yazıyorlardı. Siyah renk yazılar için, kırmızı renk harekeleri belirleyen noktalar için, sarı renk hemzeler için ve yeşil renk de bağlaç görevini yapan elifler için kullanılıyordu.[14]

 

Bütünleyici Son Değişiklikler

 

Celaleddin Suyuti diyor ki: "İslam'ın ilk dönemlerinde harflerin harekesi için belli bir işaret yoktu, sadece noktalama vardı, harflerin başında yer alan nokta fetheyi harfin sonunda yer alan nokta ötreyi ve harfin altında yer alan nokta ise kesreyi belirliyordu.

 

Günümüzde harflerin harekesini belirleyen özel alâmetler harflerden esinlenerek kullanılmıştır ve ilk olarak Halil b. Ahmed bu işaretleri kullanmıştır. Bu metotta harfin üstünde yer alan uzun bir çizgi fetheyi, harfin altında yer alan çizgi de kesreyi ve harfin üstünde yer alan küçük vav ise ötreyi temsil ediyordu. Tenvin ise, meftuh, meksur ve mezmun olması için iki defa yazılır."

 

Suyuti yine şunları yazıyor: "Hemze ve şeddeyi ilk olarak kullanan, Halil b. Ahmed'dir." [15]

 

Zaman içerisinde Müslümanların Kuran'a olan ilgisi her geçen gün artıyordu ve bu ilgiyle sürekli Kuran hattında ve yazımında yenilikler yapılmaktaydı. Bu yeniliklerin amacı Arapça yazılış şeklini kolaylaştırıp güncelleştirmekti. Hicrî üçüncü yüzyılın sonlarında Kuran hattı mükemmelliğinin en üstün zirvesine ulaştı, öyle ki halk Kuran'ı güzel yazmak ve değişik renklerle alâmet ve işaretler kullanmak için birbiriyle yarışıyordu. Böylece hat sanatında, dibace yazmalarda ve yıldızlamada büyük ilerleme kaydedildi. Hat sanatındaki yenilikler zarif ve nazik bir şekilde Mushafların yazımında kullanılıyordu.[16]

 

Kuran'ın onar ve beşer bölümlere, hizip ve cüzlere taksim edilmesi ve bunlar için alâmetlerin kullanılmasını Abbasî halifesi Memun'un döneminde gerçekleştiği söyleniyor. Bazıları da Haccac'ın döneminde yapıldığı kanısındadır, Ahmed b. Hüseyin bu konu hakkında şöyle diyor: "Haccac Basra karilerini topladı, onlardan bir grubu seçip Kuran harflerini saymalarını istedi, onlar da bu görevi dört ay içinde yerine getirdiler, vardıkları sonuç ise; Kuran'ın 77439 kelime ve 323015 veya başka bir görüşe göre 340740 harften oluştuğudur. Kuran'ın ortasının Kehf suresinde bulunan "velyetelettaf" [17] kelimesi, ayet sayısının da 6236 olduğu belli oldu.

 

Genel görüş Kuran kurslarında, Kuran öğrenim ve ezberlenmesinin daha kolay olması için otuz cüz ve 120 hizbe taksim edildiğidir.[18]

 

Fakat fıkıh, kıraat ve edebiyat alanında büyük âlimlerden olan ve şam'da yaşayan Ebu'l- Hasan Ali b. Muhammed Sehavi, Cemalu'l- Kurra adlı eserinde; Kuran'ın otuz cüz ve her cüzün de on iki bölüme ayrılıp, böylece 360 kısma taksim edilmesi işini ilk olarak Mutezile mezhebinin öncülerinden olan ünlü zahid Ebu Osman Amr b. Ubeyd'in Abbasî halifesi Mansur'un emriyle bu işi yaptığını söylemektedir. Denildiğine göre Mansur kendisinden yılın günlerine göre Kuran'ı bölümlere ayırmasını böylelikle de günlük okuma ve ezberleme için bir düzenleme yapmasını istedi. Ebu Osman Amr b. Ubeyd, Mansur'un bu isteğine olumu cevap verip düzenli bir şekilde bu taksimatı yaptı. Her cüzün altını da altın bir çizgiyle çizdi.

 

Mansur bu yeni taksimata göre oğlu Mehdi'yi eğitti, sonrasında başkaları da öyle yapmaya başladı, zaman içinde Müslümanların arasında yerleşti.[19]

 

Kuran'ın en uzun suresi Bakara ve en kısa suresi de Kevser suresidir. En uzun ayet Bakara suresinde bulunan borç ile ilgili olan 282. ayetidir. Bu ayet 128 kelime ve 540 harften oluşmaktadır. En kısa ayet ise "vedduha" ve ondan sonrada "velfecr"dir. Kuran'ın en uzun kelimesi on iki harften meydana oluşan "fe esqeynakumu" [20] kelimesidir.

 

Ahmed b. Hanbel kendi Müsnedinde Evs b. Huzeyfe'den şöyle naklediyor: "Ben, Malik oğullarından Müslüman olan bir grupla birlikte Peygamber'in huzuruna vardım. Bizleri bir çadıra yerleştirdiler, Peygamber (s.a.a) her gün camiden döndükten sonra evine gitmeden önce bize uğrardı. Resulullah, geceleri yatsı namazından sonra bizim yanımızda bulunurdu. Arapların Mekke döneminde ve Medine'ye hicretten sonra kendisine nasıl davrandığını anlatıyordu. Bir gece her zamankinden daha geç geldi, niçin geç kaldığını sorduk. Peygamber (s.a.a): "Adet edindiğim üzere her gece Kuran'dan bir hizip okuyorum, onu okumamıştım, okudum ve camiden çıkıp geldim."

 

Biz sabahleyin sahabeye Kuran'ı nasıl hiziplere ayırıyorsunuz? diye sorduk. Onlar; biz Kuran'ı beş sure, yedi sure, dokuz sure, on bir sure ve on üç sure şeklinde ayırıyoruz, dediler. Müfesselat olarak adlandırılan küçük surelerin hizip taksimatının ise Kaf suresinden Kuran'ın sonuna kadar olduğunu söylediler."[21]

 

Peygamber'in buyruğunun devamında söylenen son cümle büyük ihtimalle Evs'in kendi cümlesidir, çünkü Kuran yazılmış ancak bugünkü şekliyle düzenli bir kitap haline getirilmemişti. Her sure ayrı ayrı ve tam bir şekilde yazılmış ve kolayca okunup ezberlenmesi için eşit bölümlere ayrılmıştı.

 

Kuran'ın Tekâmülü

 

Kuran, İslam'ın ilk yıllarında başlayarak, hat sanatı, yazı, imlâ kuralları ve irab ile yıldızlama ve süsleme açısından sürekli olarak gelişim göstermiştir. Büyük hattatların Kuran hattının gelişiminde çok emeği olmuştur ve bunun içinde en fazla emek sarf edenlerden biri ve ilki İmam Ali'nin (a.s) ashabından olan Halid b. Ebu'l- Hiyac'dır. O hicretin yüzüncü yılında vefat etti, güzel hattı ve yazısıyla ün salmıştı. Denildiğine göre Velid'in yardımcılarından olan Sa'd, onu Mushaf ve şiir yazması, ayrıca saraydaki gelişmeleri kaleme alması için görevlendirmiştir.

 

Ebu'l- Hiyac, Peygamber (s.a.a) camisinin hicretin 90. yılında son bulan onarım ve genişletme çalışmalarından sonra çmer b. Abdülaziz'in emriyle şems suresini altın harflerle mihraba yazan ilk kişidir.[22]

 

çmer b. Abdülaziz, Ebu'l- Hiyac'dan bu hat ile kendisi için bir Mushaf yazmasını istedi ve Ebu'l- Hiyac da çok güzel bir Mushaf yazdı. çmer b. Abdülaziz Mushaf'ı kabul edip bu güzel hattan dolayı tebrik etti, fakat Ebu'l- Hiyac bu emeğinin karşılığında yüksek bir tutar isteyince çmer b. Abdülaziz ödeme yapmaktan kaçındı ve Mushaf'ı kendisine geri verdi.

 

Muhammed b. İshak (İbn-i Nedim) diyor ki: "Ali'nin (a.s) ashabından olan Halid b. Ebi'l- Hiyac'ın hattıyla yazılmış olan Mushaf'ı gördüm. Bu Mushaf İbn-i Ba'ra diye bilinen Muhammed b. Hüseyin'in tarihi el yazmaları koleksiyonundaydı. Ondan sonra bu Mushaf Abdullah b. Haniye ulaştı."[23]

 

Hattatlar hicrî üçüncü yüzyılın sonlarına kadar Küfe hattıyla Mushafları yazdılar, ama dördüncü yüzyılın başlarında güzel Nash hattıyla yazmaya başladılar. Nash hattıyla ilk Mushaf, meşhur hattat Muhammed b. Hüseyin tarafından yazıldı. O hem Süls hem de Nash hattıyla yazan ilk kişidir. Geometride de uzman olan Muhammed b. Hüseyin harf şekillerinde geometrik değişiklikler yaptı ve yeni kanun ve kuralları Arapçaya yerleştirip İslamî hattı büyük ölçüde güzelleştirdi. İslam dünyasına bugüne kadar onun gibi usta bir hattat gelmemiştir. Ondan, geriye bazı el yazmaları ve Mushaf'ı şerif kalmıştır ve Afganistan'ın Herat şehrindeki müzede korunmaktadır. Onun iki defa Kuran'ı yazdığı söyleniyor.[24]

 

Arap Nash hattı hicrî yedinci asırda Yakut b. Abdullah Musuli'nin (ö: 689.h) eliyle gelişiminin doruğuna ulaştı ve kendi güzel hattıyla yedi tane Mushaf yazdı ve diğer kâtipler için örnek oldu. Hicrî on birinci yüzyıla kadar tüm Mushaflar Musuli'nin hattı örnek alınarak yazıldı.[25] Hicrî on birinci yüzyılın başlarında Sultan Selim'in Mısır'ı almasından sonra Osmanlı Türkleri İslamî Arap hattına büyük katkılar sağladılar. Osmanlı imparatorluğunda görev yapan Fars hattatlar İslamî-Arap hattının gelişmesi için çokça çalışmalarda bulundular, Sultan Selim tüm ressamları, hattatları ve sanatkârları Osmanlı başkentinde topladı. Bunlar Ruki hattı, Divan hattı, Tuğra hattı ve İslamboli hattı gibi yeni hat çeşitleri icad etti, bu hat sanatları günümüzde hala kullanılmaktadırlar.

 

Osmanlının çok ünlü bazı hattatları şunlardır: Hattat Osman (ö:1110.h), Seyyid Abdullah Efendi (ö: 1146.h), üstat Rasim (ö:1169.h), Ebubekir Mümtaz Bey Mustafa Efendi Ruki hattını icad eden kişidir, bu hat en basit ve en kolay Arabî hattır. Mustafa Efendi bu hattın kaide ve kurallarını belirledi, ilk olarak bu hatla yazan kişi de yine kendisidir. Mustafa Efendi bu hattı Osmanlı padişahı Abdülmecid'e hicrî 1280 yılında takdim etti.

 

Mushafların basımı, yazımları gibi farklı aşamaları geçirerek çok gelişmiştir. Kuran ilk olarak Milâdî 1543 tarihinde İtalyan'ın "Bandukiya" liman şehrinde basıldı, ama basıldıktan hemen sonra kilise yetkilileri yok edilmesi emrini verdi Daha sonra hicrî 1692 yılında Almanya'nın Hamburg şehrinde Heakelman Kuran'ı bastırma teşebbüsünde bulundu, ondan sonra da 1696 yılında Narakki "Padoue" şehrinde Kuran'ı yayımladı.

 

1785 yılında ilk olarak Mevlâ Osman adında bir Müslüman Rusya'nın Senpeteriburg şehrinde Kuran'ı bastırdı. Aynı dönemde bugünkü Tataristan özerk cumhuriyetinin başkenti olan Kazan'da da Kuran basıldı.

 

Flugel adındaki Alman da 1836 yılında Almanya'nın Leipzig şehrinde Kuran'ı özel bir şekilde yayınladı, basit ve kolay imlâ kurallarından dolayı bu baskı Avrupalıların yoğun ilgisini çekti, ama Avrupa'da yapılan diğer baskılar gibi bu baskı da İslam dünyasında ilgi görmedi.

 

Kuran'ı başarılı bir şekilde bastıran ilk İslam devleti İran'dır; Kuran'ın iki taş baskısını gerçekleştirdi. Büyük boyda basılan bu Kuran'ların her satırının altında Farsça tercümesi yazılmıştı ve farklı dizinlere de sahipti. İlk baskı 1827 yılında Tahran'da, ikinci baskı da hicrî 1832 yılında Tebriz şehrinde yapıldı. Bu dönemde Hindistan'da da Kuran basılıp yayınlanıyordu. Aynı dönemlerde Osmanlı devleti de hicrî 1877 yılında Kuran'ı çok güzel bir şekilde bastırdı.

 

1905 yılında çarlık Rusya'sı Küfe hattıyla büyük boyda bir Kuran bastırdı, Osmanî Mushaf'a çok benziyordu. Bu Kuran'ın noktalama, üstün, esir ve ötürü yoktu. Başından bazı sayfalar düşmüş ve sonunda da bir bölümü eksikti. Bu Mushaf'ın bir nüshası Tahran üniversitesi kütüphanesinde (No:14403DS5) bulunmaktadır.

 

1923 yılında Mısır'da yapılan baskı bu ülkenin vakıflar bakanlığının tayin etmiş olduğu bir komite ve Ezher üniversitesinin âlimlerinin gözetimi altında yapıldı. Bu Mushaf İslam dünyası tarafından beğeniyle kabul gördü ve sonraki birçok baskı için örnek oldu.

 

Son olarak da en meşhur ve yaygın Kuran'lardan biri, Suriyeli hattat Osman Taha tarafından yazıldı. Bu Kuran Suriye, Arabistan, İran ve Lübnan başta olmak üzere diğer İslam ülkelerinde basıldı, Mushaf'ın en bariz özelliği ayetlerin sayfalardaki düzeniyle birlikte, hizip ve cüzlerin düzenli bir şekilde ayarlanmış olmasıdır.



[1] Yirminci Asır Ansiklopedisi, c. 3, s. 21. İslâm Medeniyet Tarihi, Corci Zeydan, c. 3, s. 58- 60. İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 417-421. Halil Yahya en-Nami, Arap hattının aslı, c. 3. Abdulfettah İbadi, Arap hattının yayılması, s. 13-15. Naci el-Masraf, Müsaviru'u-hatti'l-Arabî, s. 338. Muhammed el-Meliki el-Kürdî, Arap Hattının Tarihi Ve Kuralları, s. 54.

[2] Arap olmayıp da Arapların arasında yaşayan ve onlarla bağı olan kimselere Mevali denilmektedir.

[3] Menahilu'l-İrfan, c. 1, s. 399- 400. Tarih-i Kuran-ı Kerim, s. 68.

[4] Ebu Ahmed Askeri, et-Teshih ve't Tahrif, s. 13.

[5] İbn-i Hallakan, Vefeyatu'l-A'yan, c. 2, s. 32.

[6] Menahilu'l-İrfan, c. 1, s. 399.

[7] Enam, 54.

[8] Bakara, 183.

[9] Tevbe, 3.

 [10]Bazıları İbn-i Ziyad'ın, Ebu Esved'in kendisiyle işbirliği yapması için kasten birilerini gönderip ayeti yanlış okutturduğunu söylemişlerdir. (el-Hattu'l-Arabi'l-İslami, s. 26)

[11] el-Fihrist, s. 46.

[12] Hasan Sadr, Tesis'uş şia li-Ulumi'l- İslamiye, s. 52.

[13] İslam Medeniyeti Tarihi, c. 3, s. 61.

[14] İslâmî Arap Hattı, s. 27.

[15] el-İtkan, c. 2, s. 171.

[16] Tesisu'ş- şia li Ulumi'l- İslami, s. 52.

[17] Kehf, 19.

[18] Bkz. el-Burhan, c. 1, s. 249- 252

[19] Sehavi, Cemau'l-Kura, Beyrut baskısı, 1193, c. 1, s. 178-179.

[20] Hicr, 22.

[21] Müsnedi Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 343.

[22] Tarih-i Yakubi, c. 3, s. 30- 36.

[23] el-Fihrist, s. 9 ve s. 46.

[24] İslami Arap Hattı, s. 155.

[25] İslâmî Arap Hattı, s. 177

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler