19 Kasım 2019 Salı Saat:
10:01
03-10-2019
  

Ahlak Sohbetleri 32. Bölüm

Ayetullah Mekarim Şirazi'nin Ahlak Dersleri – Kum/Ekim/2019

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

  

 

 

Geçtiğimiz hafta hayânın fıtrî oluşu konusuna giriş yapmıştık. Kur’an’dan dört ayet ve akli delil ile hayanın fıtrî oluşunu açıklamaya çalıştık. Bugün de bu konuya farklı açılardan bakarak devam edeceğiz.

 

Peygamberlerin Görevi

 

Peygamberler iyilik ve saadet yaratmaya mı geldi? Yoksa insanda var olan fidanı sulayıp yeşertmeye mi? Diğer bir ifadeyle Peygamberler üretici mi yoksa bahçıvan mı?

 

Kur’an-ı Kerim’den ve Masumların (as) sözlerinden yola çıkarak, Peygamberlerin bahçıvan olduğu sonucuna varıyoruz. O yüce şahsiyetler insanların içinde var olan iyiliği ve faziletleri yeşertirler. Bu açıdan baktığımızda hayâ gibi ahlaki sıfatların insanın zatında var olduğunu, olumsuz ortam ve koşulların onu değiştirdiğini görüyoruz. Tıpkı yağmur damlası örneğindeki gibi; yağmur damlası saf ve temiz iken, dış etkenler sebebiyle değişime uğrayabiliyor. Bunun ispatı için Kur’an’dan şu iki ayete dikkat buyurunuz:

 

Hz. Nuh (as) kavmini yerin ve göklerin yaratıcısına iman etmeye davet ettiğinde şu sözlerle onlara hitap etti:

 

Ve o göklerde, aya bir ışık vermiş ve güneşi de, her yanı aydınlatan bir çırağ olarak halk etmiştir. Ve sizi yerden; ot gibi topraktan yaratan da Allah'tır.”[1]

 

Dikkat çekicidir ki Kur’an’ın nazil olduğu zaman insanlar ayın ışığının kendinden kaynaklandığını düşünüyordu. Halbuki ayın kendisi karanlıktır. Ayın güneşe taraf olan yarısı güneşten dolayı aydınlık olurken diğer tarafında kalan yarısı ise karanlık olur. Bu, Kur’an’ın ilmi mucizelerinden biridir. Ayette de bu yüzden güneş için “aydınlatan bir çırağ” tabiri kullanılmıştır. Ayetin devamında insanların da tıpkı birer ot, bitki, ağaç gibi olduğu görülüyor. Peygamberler de birer bahçıvan misali bu bitkileri suluyorlar, zararlı şeylerden koruyorlar, fazlalıkları biçiyorlar; kısacası bu bitkileri bahçıvan var etmiyor, bitkilerin gelişimine katkı sağlıyor. İnsanın içinde de ahlak fidanı vardır. Peygamberler bu fidanları geliştirirler.

 

Allah-u Teâla Meryem Suresi’nde şöyle buyuruyor:

 

“Rabbi, onu iyi bir surette kabul etti, bir nebat yetiştirir gibi onu yetiştirdi, geliştirdi, Zekeriyya'yı da onun hizmetine memur etti...[2]

 

Ayette görüldüğü üzere nebat (bitki) benzetmesi vardır. Hz. Zekeriya da bahçıvan misali Hz. Meryem’in içinde var olan özellikleri geliştirerek aşikar olmasını sağladı.  Hz. Zekeriya, Hz. Meryem ibadet halindeyken, yanında özel olarak hazırlanmış yemekler de görüyordu. Hz. Meryem’e “Bu yemekleri nereden aldın?” diye sorduğunda Hz. Meryem şöyle cevap verirdi: “Bunlar Allah katından gelmiştir. Allah, istediğine sayısız nimetlerinden nasip eder.”

 

Evet! Peygamberler bahçıvan gibidirler. İnsanların içindeki fidanları büyütürler ve fidana zarar verecek olan şeylerden korurlar. Amaç, o fidanın gelişerek güçlü bir köke sahip olup (şecere-i tayyibe) semeresinden insanların faydalanabilmesidir.

 

Rivayetlerde insanlar için maden ifadesinin de kullanıldığını görüyoruz. Peygamberler bu madeni var etmez, insanın derinliklerinde var olan madeni çıkarırlar.

 

Hz. Ali (as) ilk hutbesinde Allah’ın yeri ve göğü yaratmasına işaret ettikten sonra Peygamberlerin biseti ile ilgili şöyle buyurmuştur:

 

“Sonra münezzeh olan Allah Âdem’in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan vahiy üzerine söz ve risaletini tebliğ üzerine emanetlerini (emanete riayet edeceklerine dair söz) aldı. İnsanların çoğu Allah'ın kendilerine şart koştuğu sözünü değiştirince, hakkını inkâr edince, Allah'a eşler koşunca, şeytanlar onları Allah'ı tanımaktan alıkoyunca ve Allah'a ibadetten ayırınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtri sözlerini tutmalarını istemek, insanlara unuttukları nimetini hatırlatmak, davetle hücceti tamamlamak, aklın definelerini (gizliliklerini) ortaya çıkarmak ve onlara kudret ayetlerini göstermek için kesintisiz nebiler gönderdi.”

 

Hz. Ali’nin buyurduğu gibi, Peygamberlerin yaptığı dört şey vardı:

 

1. İnsanların fıtratlarında var olan Allah’a verdikleri sözleri tutmalarını istemek.

2. İnsanoğlu Allah’ın verdikleri nimetleri unutuyor. Dolayısıyla Allah, Peygamberler vasıtasıyla unutulan insanın içinde var olan bu nimetleri hatırlatmaya geldi.

3. Peygamberler, insana kendi değerini göstermek için delil getirmişlerdir insan kendini ucuza satmasın! Zira insan kendini tanıdığı zaman Rabb’ini de tanır.

4. Peygamberler, İnsanın içinde var olan akıl nimetini çıkarmaya gelmişlerdir. 

 

Peygamberlerin görevi insanın içindeki madeni çıkarmak ve o madenin etrafında halis olmayan şeylerden madeni arındırmaktır. İşte peygamberler insanın ruhuna bunu yapıyor.

 

 Diğer bir rivayette de “İnsanlar tıpkı gümüş ve altın gibi madendirler.” Diye buyurulmuştur. Bu meşhur hadis Ehl-i Sünnet’in de Şia’nın da kitaplarında mevcuttur. Elbette ki insanlar birbirlerinden farklıdır. Bu farklılıklar yaratılış düzenini korumak içindir. Ancak bütün insanlar farklı olmakla beraber, hepsi değerlidir. Hiç kimse kötü bir fıtrat üzere yaratılmamıştır.

 

Kısacası insan fıtrat gereği ahlaki sıfatlara meyillidir. İnsanı kötü işlerden uzak tutan haya da bu sıfatlardan biridir. Ve Peygamberler bu sıfatları geliştirmek ve çıkarmak için gelmişlerdir.

 

Önceden değindiğimiz gibi hayâ konusu çok geniş bir konudur ve birçok türü vardır.

 

Gözün Hayâsı

 

Hayânın türlerinden biri gözün hayâsıdır. İnsan haram bir sahne ile karşılaştığında hayâ etmeli ve gözünü oradan ayırmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”[3]

 

Burada önemli bir husus göze çarpıyor. Ayette “gâz” (sakınma) tabiri kullanılmıştır. “gâmz” gözleri kapatmak anlamındadır. Allah namahremle karşılaştığınızda gözlerinizi kapatın diye buyurmuyor, zira bu durumda tehlike söz konusu olabilir. Ayette hem haramın önüne geçilebilsin, hem de herhangi bir tehlike söz konusu olmasın diye “gözlerinizi haramdan sakının! diye buyurulmuştur. Burada gözün hayâsının cinsel haramların önünü aldığını görüyoruz. Harama bakma noktasında hayâsı olmayan kimse gözlerini kontrol etmez ve dolayısıyla ırzını cinsel sapkınlıklardan koruyamaz.

 

Harama Bakmak ve Sonsuz Pişmanlık

 

İmam Sadık (as) buyuruyor:

 

“Namahreme bakmak şeytanın zehirli oklarından biridir. Harama bir bakıştan sonra uzun bir pişmanlık vardır.”[4]

 

Önceden bazı okların ucuna zehir sürerlerdi. Bu zehri, ok fırlattıkları kişiye ok isabet eder ancak onu öldürmez; sadece yaralar diye sürerlerdi, ki ok sebebiyle ölmese de zehirden dolayı ölsün diye. İşte İmam Sadık da harama bakmayı sıradan bir ok olarak zikretmiyor; çok tehlikeli ok olan zehirli bir oka benzetiyor. Rivayette dikkat çekildiği üzere harama bakıştan sonra uzun bir pişmanlık söz konusudur. Allah korusun birinin evli bir kadına haram bakışı sonucu, yavaş yavaş gayri meşru bir irtibatın yaşanması ve sonucunda ömür boyu pişmanlık yaşanması gibi...

 

Diğer bir rivayet yine İmam Sadık’tan (as) şöyledir:

 

“Harama bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur. Bu sebeple, Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk eden kimseye, mükâfat olarak Allah öyle bir iman verir ki, onun tadını kalbinde hisseder.”[5]

 

İslam güzelliğe bakmaya karşı değildir. Doğaya bakmak, yerin ve göğün güzelliklerine bakmak, bakılmasında sakınca olmayan yaratılanlara bakmakta bir sorun yoktur. Ancak kirli bakışlar insanın ruhunu nişan alan şeytanın zehirli okudur!

 

Bu noktada aslında söylenecek çok söz var. Hayanın yok olmasına sebep olan şeyler özellikle bu zamanda çok fazladır! Allah’ın izni ile bu konuya sonraki dersimizde devam edeceğiz.

 

İlahi! Toplumda hayâ duvarının yıkılması için çalışanların ellerini kır!

 

 

 

 


[1]Nuh/16-17

[2]Al-i İmran/37

[3]Nur/30

[4]Vesail’uş-Şia, c.14, s.138

[5]AGE, s.139

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter