15 Aralık 2019 Pazar Saat:
05:38
25-09-2019
  

Ahlak Sohbetleri 31. Bölüm

Ayetullah Mekarim Şirazi'nin Ahlak Dersleri – Kum/Eylül/2019

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

 

 

Geçtiğimiz hafta aile ahlakındaki en önemli konu olan haya konusuna başladık. Hayanın insanın içinde var olduğunu ve onu kötü işlerden alıkoyduğunu söyledik. Hz. Ali’nin buyurduğu gibi “Hayâ, insanın kötü şeyler yapmasına engeldir.”[1]

 

Hayâ Fıtrî midir İktisabî midir?

 

Bu dersimizin konusu hayânın fıtri olup olmaması meselesidir. Allah haya duygusunu baştan insanda var etmiş midir? Yoksa haya iktisabi midir, yani sonradan mı elde edilir?  Bu nokta çok önemlidir: Acaba Allah insanı yarattığı ilk andan itibaren iyiye ve güzele meyilli ve kötü işlerden hoşlanmayan bir hal üzere mi yarattı? Bu sorunun cevabı evettir. Hem ayetler ile hem de akli deliller ile bu durum ispatlanabilir.

 

Kur’an’da Hayânın Fıtrî Oluşu

 

Birçok ayet hayânın fıtrî olduğuna işaret eder, bizler birkaç tanesi zikretmekle yetineceğiz.

 

Yüce Yaradan Hucurat Suresi’nin yedinci ayetinde buyurmuştur:

 

“Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü, fasıklığı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.”

 

Buradan anlaşılıyor ki iman hem sevdirilmiştir hem de sevmeye ek olarak ziynet olmuştur. Diğer taraftan ayette geçen fasıklık büyük günahlardan sayılır; isyan ise daha küçük günahlardandır, ancak her halûkarda her ikisi de insanın çirkin bulduğu şeylerdir.

 

Tin Suresi’nin dördüncü ayetinde ise şöyle buyurulmuştur:

 

“Ki biz şüphesiz insanı en güzel bir biçimde yarattık.”

 

İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah, kuşkusuz en iyi hal olan, iyiliği sevme ve kötülükten nefret etme duygusunu ona vermiştir.

 

Konuyla ilgili üçüncü ayet İsra Suresi’nin yetmişinci ayetidir:

 

“Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün ettik, karada suda taşıdık onları, tertemiz şeylerle rızıklandırdık onları ve yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık onları.”

 

(Müfessirler ayette geçen “kesir” (çoğu) ifadesinin bu ayette “hepsi, tümü” anlamına geldiğini söylüyorlar. Yani Allah insanı tüm yaratılanlardan üstün kılmıştır)

 

İnsanoğlu yaratılmışların en güzelidir, hatta meleklerden bile üstündür! Allah insanı ahsen-i takvim üzere yaratmıştır. İnsan tüm mahlukattan üstündür. Böyle muhteşem bir varlık olan insana iyiliğe meyletme ve kötülükten hoşlanmama hissiyatı emanet edilmemiş midir?!

 

Dördüncü ayetimiz Bakara Suresi’nin otuzuncu ayetidir:

 

 “Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.”

 

Bu ayetten de Hekim olan Allah’ın insanı en güzel şekilde yaratarak güzele meyilli, kötülükten uzak bir fıtratla yarattığı anlaşılmaktadır.

 

Sonuç olarak yukarıda zikrettiğimiz dört ayette de işaret ettiğimiz üzere hayâ yaratılışın başından beri insanda vardır. Elbette insanın hayânın yerini hayâsız işlerle doldurmaması şartıyla!

 

Ahzab Suresi 72’inci Ayet Delillerimizle Çelişiyor mu?

 

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”

 

Müfessirler ayette geçen “emanet”in ne olduğuyla ilgili çok fazla görüş bildirmişlerdir. Biz de Tefsir-i Numune adlı eserimizde bu konuyu detaylıca ele aldık. Emanet ihtiyar, akıl sahibi olmak, şuur ve mesuliyeti kabuldür. Bu emaneti insanoğlu kabul etti. Ancak diğer yaratılanlar, hatta daha azametli olanlar bile kabul etmedi!

 

İnsanlar teklif yaşına (dini emirleri yerine getirmede mükellef olma) geldiklerinde bunu kutluyorlar. Bazıları da “teklif yaşına gelmek zor ve meşakkatlidir” diyor! Evet, ancak öyle bir zorluk ki, aynı zamanda insan için iftihardır. Yüksek bir makama eriyor insan; Allah’ın halifesi makamına geliyor.

 

Bu ayetin devamında insanın çok zalim ve cahil olduğunu okuyoruz. Bu ayetin üstte zikrettiğimiz ayetler ile uyumlu olmadığı akıllara gelebilir. Ancak kesinlikle bir uyumsuzluk söz konusu değildir. Burada zalim ve cahilin anlamlarına dikkat etmek gerekir. Zira insan yüce makamının değerini bilmeyerek kendine zulmetmiş ve küfür yolunda şeytana uymuş olur. Makamının değerini bilmemesi çok cahil olduğunu gösterir. Yani hem makamının değerini bilmiyor hem de kendine zulmediyor. Allah’ın emanetine sahipti, ancak kıymetini bilemedi. Kısacası bu ayet saydığımız ayetlerle uyumsuz olmamanın yanı sıra, saydığımız ayetleri destekliyor.

 

Aklî Delil ile Hayânın Fıtrî Oluşu

 

Hayânın akli delil ile ispatını kelam ilmi uleması “lütuf kaidesi” ile açıklıyor. Basit bir anlatımla şu şekilde açıklayabiliriz:

 

Bir kimseyi görevlendirdiğiniz zaman, görevini yerine getirebilmesi için gerekli şeyleri de ona vermeniz gerekir. Örneğin birine bir yere ulaştırması için önemli bir emanet vermişseniz, emaneti ulaştırabilmesi için götüreceği yerin adresini ve iyi bir binek vermeniz gerekir. Aksi takdirde hekim biri değilsiniz ve hikmet esasına göre hareket etmiyorsunuz demektir.

 

Bu örneği dikkate alarak, bizler biliyoruz ki Yüce Allah hekimdir ve insanı kemal için yaratmıştır (ve ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Zariyat/56) ve insanı yeryüzünde kendi halifesi kılmıştır. Lütuf kaidesi gereği de insanın halifetullah ve kamil olabilmesi için gerekenleri ihtiyarına vermelidir. Bunlardan biri güzeli sevme ve kötülüklerden uzak durma emanetidir.

 

Kötü ortamlar, başıboş aileler, kirli medya, kötü arkadaşlıklar gibi şeyler bu emanetin bozulmasına hatta tersine dönmesine sebep olabilir! Tıpkı yağmur damlaları gibi. Yağmur eğer temiz bir yere düşerse yine temiz kalır; ancak çamurlu suya  düştüğü zaman kendisi de çamurlu suya dönüşür. Bu durumdaki insan da artık iyi ve güzele meyletmemekle kalmaz, hatta ondan nefret eder hale gelir! Eğer insan temiz kalırsa kötü şeyler onu kirletemeyecek, temiz kalmaya devam edecektir.

 

Şimdi de hayâ ile ilgili rivayetlere değinelim.

 

Peygamber (saa) buyurmuştur:

 

“Her dinin ahlakı, mesajı ve şiarı vardır. İslam’ın şiarı hayâdır.”[2]

 

İmam Bağır (as) buyurmuştur:

 

“İman ve hayâ beraberdirler. Bunlardan biri olmadığı zaman diğeri de yok olur.”[3]

 

Bu rivayetin üzerinde az durulmuştur. Oysa üzerinde çok durulması gereken bir rivayettir. İmanın olmadığı yerde hayanın olmaması ve hayanın olmadığı yerde imanın olması; hayanın ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Aslında insan hayasız olduğu zaman ne Allah’tan, ne O’nun yarattıklarından, ne kendi vicdanından, ne de iki tarafındaki meleklerden haya eder! Böylece kendisine imandan bir eser kalmaz!

 

Peygamber buyurmuştur:

 

“Peygamberlerin önemli ve düşündürücü sözleri vardı. Bunlardan biri şuydu: ‘Hayân yoksa ne istiyorsan yap!’”[4]

 

Evet! Allah’tan utanmayana büyük belalar nazil olur!

 

Puryayi Veli’nin Hayâsı

 

Değerli okuyucular, hakiki ariflerden olan Puryayi Veli’nin hikâyesine dikkat buyurunuz:

 

Büyük pehlivanlardan birinin hikâyesini anlatırlar (büyük ihtimalle Puryayi Veli idi). Bu pehlivan seyr-i süluk yoluna adım atmıştı. Sarayın büyük pehlivanıyla müsabaka için hazırlanıyordu. Saray pehlivanının annesi, Puryayi Veli’nin iri ve güçlü yapısını gördüğünde oğlunun kesinlikle yenileceğini düşünür. Bu nedenle Puryeyi Veli’nin yanına giderek oğluna bilerek yenilmesini ister. Zira eğer oğlu yenilirse sarayın oğluna verdiği maaşın kesileceğini ve ana-oğul geçinemeyeceklerini söyler. Müsabaka zamanı gelmişti... İki pehlivan da rakibini yere sermeye çalışıyordu. Ancak Puryayi Veli’nin bu müsabakaya ek olarak nefsiyle daha zor bir müsabakası vardı... Çarpıştığı pehlivanın annesinin sözleri bir an olsun aklından çıkmıyordu... Sonunda nefsini yendi ve o annenin isteğini yerine getirmeme hususunda Allah’tan haya etti. Bu nedenle sarayın pehlivanının onu yere sermesine izin verdi. Puryayi Veli diyor: ”Sırtımın yere değdiği an gözümün önünden perdeler kalktı ve gayb âlemi bana aşikâr oldu. Yüce Allah, nuranî âlemi bana görünür kıldı ve şimdi öyle şeyler görüyorum ki önceden görmüyordum!”

 

İnsan hak yolunda ilerlerse ve Allah’ın dediği şekilde amel ederse yüzüne kapılar açılacaktır.

 

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.”[5]

 

Ayette geçen “Furkan” ifadesi iyiyi kötüden ayırma anlamındadır. Yani insanın ruhunda öyle bir kudret var olacak ki bununla iyi ve kötüyü teşhis edebilecek. İnsanın takvası sayesinde Allah insana öyle bir nur verecektir ki o nurla insan toplumda en doğru şekilde yaşayacak ve şeytanın vesveselerine uymayacaktır. Bunlar takva, ahlak ve hayânın semeresidir.

 

İlahi! Kur’an’ın ve salih kullarının –özellikle de İmam-ı Zaman’ın (af)- azametinin hürmetine bizlere bunları uygulayabilmeyi nasip eyle.

 

 


[1]Mizanu’l Hikme c.2, s.510

[2]Kenzu’l Ummal, c.3, s.119

[3]Biharu’l Envar, c.78, s.177

[4]Mizanu’l Hikme, c.2, s.512

[5]Enfal 29

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler