20 Ekim 2019 Pazar Saat:
22:26
19-09-2019
  

Ahlak Sohbetleri 30. Bölüm

Ayetullah Mekarim Şirazi'nin Ahlak Dersleri – Kum/Eylül/2019

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

 

Konumuz aile ahlakının esaslarından olan ‘hayâ’ idi. İleride değineceğimiz gibi hayâ yalnızca aile ahlakı ile de sınırlı değildir. Birçok çeşidi vardır; aile ahlakı konusunda ele alacağımız hayâ, bu çeşitlerden biridir.

 

Hayâ ile ilgili büyük ahlak üstatları çeşitli tanımlamalarda bulunmuştur. Bu tanımların hepsi görünüşte farklı olsa da hepsi aynı yere çıkıyor. Şu üç örneğe dikkat buyurunuz:

 

Keşfu’l Gita Kitabının Yazarının Tanımı

 

Büyük ahlak üstatlarından Merhum Muhammed Hasan Gazvinî hayâyı şöyle tanımlıyor:

 

“Hayâ nefsin örfen, aklen ve şer’en kötü olan şeylerden tiksinmesidir. Hayâ ahlakın faziletlerinden ve en değerli sıfatlardan sayılır. Tüm Peygamberler hayâ sahibiydi.”

 

Örneğin, bir kimse başkalarının kitaplarını kendi adı ile neşrediyor. Bu davranış bazılarına göre şer’en değil, aklen kötü bir davranıştır. (Elbette biz şer’en de sakıncası olduğuna inanıyoruz) Başka bir örnek verecek olursak, yaşlı birinin uygunsuz davranışlarda bulunan gençlerin giydiği şekilde giymesi ya da saçlarını onların saçları gibi kestirmesi şer’en sakıncalı değildir ancak örfen doğru bir davranış değildir. Şer’en haram olan şeylerin dairesi geniştir; haramları işlemek ve vacipleri terk etmek bu dairenin içerisindedir. Kısacası hayâ, nefsin şer’en, aklen ve örfen beğenilmeyen davranışlardan nefret etmesidir.  

 

Ragıb İsfahani’nin Tanımı

 

Ragıb İsfahani “ez-Zeri’a ila Mekarimi’ş-Şeria” adlı eserinde hayâyı şu şekilde tanımlamıştır:

 

“Hayâ, nefsin kötülüklerden daralması ve uzak durmasıdır. Bu sıfat insanın özelliklerindendir, hayvanlarda bu sıfat yoktur. Yüce Allah hayâyı, hayâ vesile ile nefsin şehevi vesveseleri ve kötü şeylerin daveti karşısında direnebilmesi için insanın zatında var etmiştir.”[1]

 

Hayânın insanlara özel olması önemli bir noktadır. Allah’ın hayâyı insanın fıtratında var etmesi, bu vesile ile insanın günahlardan ve kötü işlerden kendini koruması ince ve önemli mesajlar içerir.

 

Gazalî’nin Tanımı

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan Gazalî’nin güzel sözleri vardır. Ancak eserlerinde sufiliğe meylinden ötürü yanlış görüşleri de göze çarpıyor. Ama buna karşın güzel tespitleri fazladır. Merhum Feyz-i Kaşanî, Gazalî’nin İhya’ulumu’d-Din kitabındaki güzel tespitlerini “Muhecat’ul Beyza” adlı kitabında bir araya getirmiştir. Gazali’nin Mecmua Resail’inde de şu şekilde tanımlanmıştır:

 

“Bil ki hayâ ilahi dergahta Allah’a yakın olanların ilk adımıdır. Aynı şekilde tövbe muttakilerin ve seyr-i süluk talep edenlerin ilk adımıdır.”[2]

 

Allah’a yakın olanlar Allah’tan utanırlar ve kötü işlerde bulunmazlar. Takva ehlidirler ve hatalarından dolayı tövbe ederler; pişmanlık gözyaşlarıyla ve ileride salih ameller işleyerek geçmişlerini telafi ederler.

 

Bu üç hayâ tanımında farklılıklar olsa da hepsinin kökü birdir. Az ve öz bir şekilde ifade edecek olursak;

 

Hayâ, kötü ve çirkin işlerden koruması için insanda var olan duvardır. Bu duvar olduğu sürece insan günaha doğru gitmeyecektir, ancak yıkıldığı takdirde kötülükler insana hücum edecektir!

 

Hayâ Zaaf mı Kuvvet mi?

 

Bazı cahiller ya da garazlılar (düşmanlık besleyenler) hayânın zaaftan kaynaklandığını iddia ediyor! Halbuki hayâ nefsin kötü işler ve günahlar karşısındaki kuvvetini gösterir.

 

Acaba hayâ eden Hz. Yusuf’un kimse yokken Züleyha’nın isteklerine teslim olmaması nefsinin zaafından mıydı, yoksa kuvvetinden mi? O iradesini o kadar güçlendirmişti ki nefsin vesveseleri karşısında direniyordu. Kötü bir işe bulaşmamak için yıllarca zindanda kalması, zorluklara tahammül etmesi nefsinin zaafı mı yoksa kuvveti miydi? Hiç şüphesiz yıllarca zindana tahammül eden ve şehevi kirlere bulaşmayan birinin nefsi kuvvetlidir!

 

Bir gün İmam Sadık (as) bir yere davet edilmişti. Sofra hazırlandıktan sonra oradakiler yemek ile meşgul olmuşlardır. Misafirlerden biri su istedi. Ev sahibi su yerine, şarap sürahisini ona uzattı. İmam Sadık bu çirkin davranışı gördüğünde nehy-i münker (kötülükten sakındırma) için ortamı terk etmek üzere kalktı. Ev sahibi sebebini sorduğunda İmam Sadık buyurdu: Günahın işlendiği bir ortamda oturmaktan hayâ ederim.[3]

 

Günahın işlendiği bir ortamda bulunmak haramdır. İnsan o günahı kendisi işlemese bile! Bu, sadece rivayetlerde var olan bir durum değildir. Yüce Kur’an’da da Allah buna işaret etmiştir:

 

“O size kitapta şunu indirmiştir. Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğinde yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın; aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gibi olursunuz…”Nisa/140

 

Bazıları diyor ki “Bizi düğünlere davet ediyorlar. Davetlerine icabet etmesek olmaz. Düğünlerine katılıyoruz ama onların orada işledikleri günahları işlemiyoruz. Kadın erkek namahremlerle karışık oturup onlar gibi uygun olmayan kıyafetler giymiyoruz, dans etmiyoruz, müziklerini dinlemiyoruz, kısacası onların yaptıklarını yapmıyoruz.” Bu anlayış, İslam’da doğru kabul edilmez. Zira günahın işlendiği ortamda bulunmak da günahtır.

 

Hiç şüphe yok ki günah ortamında oturmayan insanın nefsi kuvvetlidir demektir! Yani tağut zamanında (Şah zamanı) bazılarının dediği“hayâ nefsin zaafıdır” fikri doğru değildir. Onlar ya cehaletlerinden ya da halkı günaha sevk etme hedefiyle bu sözleri söylüyorlardı.

 

Akıllıca ve Ahmakça Hayâ

 

Hayâ akıllıca ve ahmakça olmak üzere iki kısımdır. Hayâ eğer cehalet ile olursa ve insanın şer’i vazifesini yerine getirmesine izin vermez ise ahmakça hayâdır. İlim ile olan hayâ ise insanın günah işlemesine engel olur ve ona vazifesini yerine getirebilme tevfiki verir ise akıllıca hayâdır.

 

Peygamberimiz (saa) buyurmuştur:

 

“Hayâ iki kısımdır. İlim ile olan hayâ akıllıca, cehalet ile olan hayâ ahmakçadır.”[4]

 

Akıllı insan şeyi bilmemekten utanmaz ve hayâ etmez. Tam aksine onu ehline sorarak öğrenir ve sorunu halleder. Ama cahil insan soru sormaktan hayâ eder ve sonunda vazifesini yerine getiremez. Kimsenin namaz kılmadığı bir davette namaz kılmaktan utanan birinin hayâsı ahmakçadır. Ya da bir kadının, hicaplarına riayet etmeyen kadınların olduğu bir yerde oturup, onlar gibi olması doğru değildir.

 

Hayâ Çeşitleri

 

1. Allah’ın karşısında hayâ

2. Rakib ve Atid melekleri karşısında hayâ (insanların sağ ve sol taraflarında bulunan melekler)

3. Allah’ın yarattıkları karşısında hayâ

4. Ailenin karşısında hayâ

5. İnsanın kendisi karşısında hayâ

 

1. Allah’ın Karşısında Hayâ

 

Bu konuyla ilgili şu ayete dikkat buyurunuz:

 

“O, Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?” Alak/14

 

Yani insan Allah’ın onu gördüğünü, tüm amellerine şahit olduğunu bilse hayâ eder ve günah işlemez.

 

Kaf Suresi’nin 16. ayetinde de şöyle buyurulmuştur:

 

Ve andolsun ki biz insanı yarattık ve nefsi, onu ne gibi vesveselere düşürür, biliriz ve biz, ona şah damarından daha yakınız.”

 

Allah insana kendisinden bile daha yakındır. İnsana bu kadar yakın olan ve tüm davranışlarına şahit olan Allah karşısında hayâ etmek gerekmez mi?

 

“Allah gözlerin kötü niyetli bakışını ve sakladıklarını bilir.” Mümin/19

 

2. Rakib ve Atid melekleri karşısında hayâ

 

İnsanın yanında tüm amellerini yazan iki melek bulunur. Resulullah (saa) buyurur:

 

“Hepiniz gece ve gündüz sizinle olan iki melekten haya etmelisiniz. Aynı şekilde sizinle beraber iki salih kimse sürekli yanınızda olsaydı hayâ ederdiniz ve kötü işlere yanaşmazdınız.”[5]

 

Yüce Allah Kur’an’da iki yerde bu meleklere işaret etmiştir.

 

“O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” Kaf/18

 

Sağ taraftaki meleğe “rakib”, soldaki meleğe ise “atid” denir. Eğer bu iki meleğin varlığına gerçekten iman edersek sözlerimize dikkat ederiz.

 

“İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” Kaf/17

 

Özet olarak, büyük ahlaki özelliklerden biri olan hayâ insanın günahlar karşısındaki duvarıdır. Hayâ, Allah’a yakınlaşmak için ilk adım olarak sayılır, zira nefsin kuvvetinin göstergesidir…

 

İnşallah hayânın toplumda yok olmaması için çaba gösterelim.

 

 

 

 

 

 



[1] ez-Zeri’a ila Mekarimi’ş-Şeria, s.159

[2]Mecmua Resail, s.57

[3]Usul-i Kâfi c.6, s.267

[4]Biharu’l Envar c. 77, s.149

[5]Kenzu’l Ummal c.3, s. 118

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler