22 Eylül 2019 Pazar Saat:
17:31
15-02-2019
  

İslamdan Önceki Arap Dinleri

Onlar Yüce Allah’ı “Heya” yani “Hayat” olarak adlandırmakta ve O’nu ışığın yaratıcısı saymaktadırlar.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

1. Cahiliye Dönemi Araplarının Din Anlayışı

 

Araplar İslam’dan önce göçebe ve okuma-yazma bilmeyen bir kavim olarak tanınmaktadırlar. İslam dini, o kültürden yoksun dönemi “Cahiliye Dönemi”olarak adlandırmaktadır. Bu nedenle o döneme ait kaydedilmiş herhangi bir tarih bilgisi bulunmamaktadır. Var olan bilgiler, sözlü alıntılar olup, İslam medeniyetinin zuhurundan sonra kaleme alınmıştır. Günümüz bilim adamları o konuların çoğunu kabul etme konusunda tereddüt içerisindedirler. Bu hususta Kuran-ı Kerim’de ve hadislerde geçen değerli konular cahiliye dönemindeki Arapların bazı ahlaki ve inançsal boyutuna ait genel konulardır ve tarihsel konuları açıklama hedefi taşımamaktadır.


raplar iki gruba ayrılmaktaydı: Kâhtaniler ve Adnânîler. Kâhtani Arapları Sami ırkından eski bir kavim olup, Arap yarım adasında ve özellikle de onun güneyinde yaşıyorlardı. Adnânî Arapları da kendi soylarını Hz. İsmail’in (as) soyundan olan Adnan’a dayandırmaktaydılar. Arapların en tanınmış, güçlü, İslam’dan önce ve sonra öncülük eden kabilesi Kureyş idi ve Adnânî Araplarından sayılmaktaydılar. Peygamber Efendimiz (saa), onun halifeleri ve İslam’ın ilk dönemindeki yüce şahsiyetler bu kabileden idiler.[1]

 

Mısırlı büyük âlim Taha Hüseyin XX. yüzyılda oryantalistleri takip ederek cahiliye Araplarına ait nakledilen konuları tenkit etmiş ve bu konuda bir eser oluşturmuştur. Iraklı bilimci Dr. Cevat Ali de Arapça on cilt olarak “el-Mufessel fi Tarih’il Arab Kabl’el İslam”adıyla değerli ve büyük bir ansiklopedi yazmıştır. Bu ansiklopedi cahiliye Araplarının bütün tarihsel ve kültürel yönlerini ele almaktadır.

 

Cahiliye Araplarının en bilinen dini inançları putperestlik idi. Bu inanç hatta Adnânîler arasında bile bir hayli yaygındı. Bazı Araplar da Yahudilik ve Hıristiyanlığa yönelmişlerdi.

 

2. Arapların Tanrıları

 

Arapların da diğer putperestler gibi farklı şekillerde birçok tanrıları vardı. Bu tanrılardan bazıları insan, bazıları hayvan ve bazen yarı insan, yarı hayvan şeklinde olup veya doğal şekillere sahip özel taşlar idiler. Bu tanrılardan bazıları yerli ve bazıları da diğer kavimlerden alınmışlardı. Genellikle tarihçiler Arabistan’da putperestliğin kurucusu olarak Amr b. Luha isminde bir şahsı tanıtıyor ve şöyle diyorlar:

 

“O, Şam’a bir yolculuğunda bir grubun puta taptıklarını gördü. Onlara putun özelliği hakkında soru sorduğunda onlar şöyle cevap verdiler: Bu put bizlere yardım ediyor ve bu topraklara yağan yağmur da onun bereketindendir. Bu nedenle o şahıs bir put sahibi olmaya ilgi duydu ve Hubel ismindeki putu onlardan temin ederek Mekke’ye getirdi. Hubel Mekke sakinlerinin en ünlü putuydu.”

 

Günümüz âlimleri bu hikâyeye itina göstermez ve putperestlik için bir başlangıç noktası olduğunu kabul etmezler. Onlara göre putperestlik, tabiata tapmanın gelişmiş halidir. Buna göre Hicaz putperestlerinin diğer putperestler gibi ithal putları da vardı. Ürdünlü Nabatilerden esinlenerek yapılan Duschara (Zu’ş-Şera) putu bunun bir örneğidir.

 

Araplar bazı durumlarda mefhumları put şeklinde yapar ve onlara taparlardı. Aynen kaza ve kader tanrısı olan Manat gibi. Onların hayvan şeklinde tanrıları da vardı. Aynı akbaba şeklinde olan Nesr gibi. Bu tanrılar Totem temeline dayanmaktadır.

 

3. Allah’a İman

 

Kuran-ı Kerim’den anlaşıldığı üzere Cahiliye döneminde yaşayan Araplar, Allah’ı dünyanın yaratıcısı ve putları da O’nun ortağı olarak biliyorlardı. İbadetlerinde, yemin edecekleri zaman ve diğer durumlarda Allah’ın ve putların ismi kullanılıyordu. Örneğin işlerin başlangıcında “Bismike Allahümme”diyorlardı. Fakat ibadet ve hacet isteme anında putlara yöneliyorlardı. Onların Peygamber Efendimiz (saa) ile başlıca ihtilafları, Allah Resulünün (saa) putlara ibadet etmeyi, onlardan istekte bulunmayı yasaklaması ve bu şirk durumunu batıl bilmesi hususunda idi.

 

4. Rahatsız Edici Ruhlar

 

Uçsuz bucaksız çöl ve ovalarda yaşamanın gereklerinden birisi bazı görünmeyen varlıklara teveccüh edip, ilgi göstermektir. Çölde yaşan Araplar da eziyet edici ruhlara aşırı önem verir, yaşantılarını onların şerrinden emniyette olacak ve hizmetlerinden faydalanabilecekleri bir şekilde düzenliyorlardı. Bu konuya Kuran-ı Kerim’de Cin suresinin VI. ayet-i kerimesinde değinilmiştir. Onlar, cinlerin çeşitli çehrelere büründükleri ve onlardan bir türünün insanlara zarar verdiğine inanmaktaydılar. Müneccim ve büyücülere müracaat etmek ve o varlıkların gönlünü almak için merasimlerin düzenlenmesi o dönemde bir hayli yaygındı. Devler, cinlerin bir türü olup çöllerde yaşamaktaydılar. Bazen de yolcularla beraber hareket eder ve uygun zamanda onları öldürürlerdi. İfrit de cinlerin en tehlikeli türüydü. İslam dininin hedeflerinden birisi de, bu varlıkların beşer için bir fayda ve zararlarının olmadığını insanlara öğretmekti.

 

5. Sabiiler

 

Görünüşe göre Sabiilerin ilk başlarda belirli bir dinleri yoktu ve bu isim çeşitli dinler için kullanılmaktaydı. Kayda değer olan şu ki, siyer kitaplarının yazdığına göre İslam Peygamberinin (saa) dönemindeki Arap müşrikleri Peygamber Efendimizi (saa) ve onun takipçilerini “Sabii”olarak adlandırıyorlardı. Bazen Müslüman olduklarını açıklamak için: “Saba’na”yani “Sabii olduk”diyorlardı.

 

İslam’dan sonraki Sabiiler iki gruptur ve aslında bunların hiçbiri de Arap değildir. Onlardan biri Yunan ilminin İslam dünyasına intikal etmesine yardım etmeleri sebebiyle ün yapan Harran Sabiileridir. Onlar, Hicri üçüncü asırda “Sabii”ismini kendileri için seçmiş ve onunla meşhur olmuşlardır. İbn-i Nedim “el-Fihrist”isimli kitabının dokuzuncu makalesinde şöyle yazar:

 

“Abbasi halifesi Memun, Harran’dan geçerken bu topluluğu gördüğünde, onlara: “Dininiz nedir?” diye sordu. Onlar bu soruya doğru düzgün cevap veremediler. Bunun üzerine Memun şöyle dedi: “Eğer kitap ehli iseniz, kitap ehlinin hangi grubundan olduğunuzu belirleyin ve eğer kitap ehli değilseniz kendi konumunuzu belirleyin.” Sonra da Memun seferden dönünceye kadar onların kendi cevaplarını hazırlaması kararlaştırıldı. Bu arada onlardan bazıları Hıristiyan ve bazıları da Müslüman oldular. Bazıları da Kuran-ı Kerim’de geçen ve o dönemde bu isimde kitap ehlinden bir fırka bulunmayan “Sabiin” ismini kendileri için seçerek İslam hükümetinin koruması altına girdiler.»

 

Sabiilerden Subbe, Sabiat’ul-Betaih, Mendayi, Muğtesele ve Nasuri olarak da adlandırılan diğer bir grup, değişime uğramış ve bir türü Orta Doğuda da zuhur eden eski bir dinin takipçileri idiler. Bu dinden geriye kalanlara Huzistan ve Irak’ın güneyinde rastlanmaktadır.

 

Eski Sabiilerin yedi gezegenin her biri için mabetleri vardı. Söylendiğine göre Kâbe’yi Satürn gezegeninin mabedi yapmışlardı. Onlar aya tapmaya da önem verirlerdi.

 

Günümüzdeki Sabiiler kendilerini Hz. Yahya’nın (as) takipçileri olarak kabul ederler. Ancak onlarda ruhbaniyet yoktur. Onlar, nehir kenarlarında hasır ve çamurdan mabetler inşa etmektedirler.

 

Sabiilerden yaklaşık yetmiş bin kadarı Irak’ta Dicle ve Fırat nehirleri etrafında, yaklaşık yirmi beş bin kadarı da İran’ın Huzistan eyaletindeki Karun nehri sahillerinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Onlar kuyumculuk, gümüş işçiliği gibi ince sanatların yanı sıra çiftçilik, hayvancılık, tekne imalatı, demircilik ile uğraşmaktadırlar. Son zamanlarda ticaret, tıp ve mühendisliğe de yönelmişlerdir. Sabiiler, Hz. Yahya’nın (as) kıyamından sonra Urşelim yani bugünkü adıyla Kudüs Yahudilerinin hışmına uğradıklarına, zorla o şehirden göç ettirildiklerine ve Harran[2]şehrine yerleştiklerine inanmaktadırlar. Bir müddet sonra, onlardan bir grup Irak’ın güneyindeki bölgelere ve İran’ın Huzistan eyaletine göç etmişlerdir.

 

Sabiiler sabah, öğle ve ikindi olmak üzere günde üç defa namaz kılar ve yılda otuz altı gün oruç tutarlar. Onların kutsal kitabı “Gin­za Rabba”yani “Büyük Hazine”adlı kitaptır.

 

Onlar Yüce Allah’ı “Heya” yani “Hayat” olarak adlandırmakta ve O’nu ışığın yaratıcısı saymaktadırlar. Karanlığın yaratıcısı ise “Ravha”olarak adlandırırlar. Bu iki yaratıcı birbirleriyle savaş halinde olup, ebedi zafer er ya da geç ışığa ait olacaktır.

 

Sabii din adamlarına “Gencor”denir. Din adamları her Pazar günü Sabiileri vaftiz etmekle görevlidir. Vaftiz edildiği zaman, vaftiz edenle vaftiz edilenlerden her birinin beş parça elbise giymeleri gerekir. Vaftiz eden beraberinde asa ve diğer gereçler taşır ve vaftizden önce yasemin çiçeğinin bir dalını parmağının etrafına sarar, töreni yapar ve dualar okur. Çeşitli münasebetler için ve günahların kefareti için de vaftizler belirlenmiştir. Sabiiler Ayetullah Seyyid Ali Hamanei’nin fetvasına göre kitap ehlinden sayılmaktadırlar.

 



[1]     Add ve Semud gibi yok olan Arap kabilelerine Arab-ı Bâide deniyor. Kâhtaniler, Arab-ı Aribe ve Adnânîler ise Mustağribe olarak adlandırılıyorlar. İslam’ın yayılmasından sonra Arap kültürünü ve dilini kabul eden Arap yarımadası dışındaki Arapların özel bir ismi yoktur.

[2]     Harran, Türkiye’nin güneyinde ve Suriye sınırındadır.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler